Ocak 2023 dergilerine genel bir bakış-3

2023’ün İlk Bir Nokta’sı

“BirNokta daha çıkıyorsa ağaçlarla helalleşmek ve ağaçlara övgü için bulmaya gidiyoruz kaybettiğimiz o insan ve tabiat çağını. Her sayı insana dair ne var ise derliyoruz. Bu sayı, sahilde kopan Aylan Bebek için çığlık var, hariciyeciler için mahzun bıraktığımız Kerkük’ten gelen okunmuş sınav kâğıdı var, kardeşimiz Afrika’nın umutlarla geldiği İstanbul’un anason kokan sokaklarında kardeşliğimizi nasıl yitirdiğimizin ve denizin dibinde bir başına nasıl maestro olduğunun hikayesi var. Dahası da var bu sayının diğer sayfalarında, önceki sayılarda da olduğu gibi. Hepsi de tabiatı insanla insanı tabiatı ile barıştırma gayreti.”

252. sayısına böyle girdi Bir Nokta dergisi.

Trakya’nın Manevi Dinamiklerinden Bir Portre Denemesi: Yakup Küçüker

Arif Dülger, Yakup Küçüker’i anlatıyor. Bir dava adamını, bir gönül insanını tanıyoruz Dülger’in anlatımı ile. Sayılarının çoğalması dileğiyle.

“Yakup Hocamız günlük dertlerle pek ilgilenmeyen, onları dert edinmeyen bir insandı. Sâde yaşantısı içinde okuma faaliyeti önemli bir yer tutardı şüphesiz. Ünlü denemeci Montaigne: “İnsanlar başaklara benzer, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.” der ya, hocamız da o misâl daima mütevazı, tartışmadan uzak, cahil insanlara karşı sabırlı ve sâkin bir profil çizerdi.”

“Yakın bir zamanda okuduğum ve septik bir Müslümanın yolculuğunu anlattığı ‘Cenneti Arayan Adam’ adlı kitabında Hint asıllı ve küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İngiltere’ye gidip orada yaşayan ve Batı kültürünü iliklerine kadar hisseden yazar ve düşünce adamı, entelektüel Dr. Ziyaüddin Serdar, nedense bana satır aralarında hep hocam Yakup Küçüker’i hatırlattı. Onun kitabının bir yerinde geçen ‘Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeyenler, çoğu zaman yanlışı seçerler’ sözü Yakup Hocamın pratik hayatında sergilediği ana karakteri özetleyen bir söz gibi geldi bana. Hangi sorun olursa olsun, ‘hiç mesele değil be ya!’ yaklaşımı içinde olan Hocamız, esasen doğru bilgiye erişimde kılı kırk yarar, olaylara ve insanlara karşı önyargısız biçimde hareket ederdi. Kimseyi kınamaz, kimseyle alay etmezdi. Bildiğini okuyan, başkasının kınamasından korkmayan türden insanlara imrenmişimdir her zaman. Hocam benim gözümde, sözün kısası, böyle bir insandır işte. İslâm dünyasında bilindik mistik akımlara yakınlığını gözlemlemesem de şiddetli bir karşıtlığına da şahit olmadım.”

Beylerbeyi Günlükleri

Epey olmuş Nurettin Durman’dan Beylerbeyi Günlükleri’ni okumayalı. Tekrar başlamasına sevindim. Her satırı tarihten bir not gibi. Olaylar, kişiler, mekânlar gönle dokunan bir selam kadar sıcak.

5 Haziran 2015, Cuma, 23: 42
Öğle vakti sağanak halinde yağmur başladı. İskelenin orada Celal Usta ile biraz oturalım dedik, üstümüzde bulutlar yağmaya hazır bekliyordu. Üsküdar’da şiddetli yağmur olmuş, gene Üsküdar’ı sular basmış, kendimi minibüse zor attım demiş, gelenlerden biri. Birkaç saniye geçti gibi oldu sanki pat pat diyerek düşmeye başladı damlalar. Kendimizi camiye attık koşarak. İmam vaaz ediyordu kürsüde…

7 Haziran 2015, Pazar,23: 13
Öğleyin Küplüce alt mezarlığında merhum şairimiz Cahit Zarifoğlu’nu andık. Kaç yıldır ben de katılamamıştım. Geçen yılyoktum Beylerbeyinde. Bu yıl kalabalık bir katılım oldu. Bilhassa Mustafa Ruhi Şiirinin çocuk vakfının sevimli çocukları vardı. Recep Garip ile gittik. Mustafa Ruhi Şirin, Yüksel Kanar, Ahmet Bilgili, Ali Kemal Temizer, Şakir Kurtulmuş, Mahmut Bıyıklı, Mehmet Nuri yardım, Cengizhan Orakçı, Recep Seyhan eski Mavera dergisinden Nevzat Bey geldiler. Asım Gültekin ailesi ile bulundu. Anadolu ajansından Bünyamin Yılmaz ile yanındaki gençler. Adem Turan ve öğrencileri. Berat Zarifoğlu ve kızları, oğlu Ahmet Zarifoğlu ve damadı ile iki torunu.

13 Haziran 2015, Cumartesi, 23: 53 Recep Garip hakkında notlarımı, birkaç yazımı toparlayıp düzenledim. Yeni notlar ekleyip kendisine gönderdim. Umarım bir işe yaramış olsunlar. Kayseri’de bir dernek Recep Garip kitabı hazırlıyormuş, onun için olacak bu yazılar.

Sedat Sayın ile Söyleşi

Ercan Ata’nın bu sayı konuğu Sedat Sayın. Öyküye, yazmaya dair sıcak bir sohbet Bir Nokta okurlarını bekliyor.

“Hikâye benim hayatı algılama ve anlatma biçimime uygun. Tabi bunu belirlemek üniversite yıllarına dayanıyor. Erciyes Üniversitesinde iken aslında “Yağmur” öykümde geçen “Yağmur” şiirini Dergâh dergisine göndermiştim. Hatta bir arzuhalcide yazdırmıştım. Büyük bir ümitle göndermiştim dergiye. Aylarca takip ettim dergiyi fakat çıkmadı. Sonra denemeler yazdım Nuri Pakdil Usta’mın denemelerini otobüslerde okula gidip gelirken okudum. Hele “Bir Yazarın Notları”ndaki üslûp beni adeta çarpmıştı. Bol bol denemeler yazdım. Bunları hocam Prof. Dr. Hülya Argunşah’a göstermiş ve Trakya Üniversitesine geçiş yaptığımda da mektupla göndermiştim. O da bana uzun ve yol gösterici bir mektup yazmıştı. Tarzımı, türümü seçmemi ve bol bol mitoloji okumamı salık vermişti. Bu denemeleri Yedi İklim dergisi sahibi yazar Ali Haydar Haksal’a göndermiştim. Bu metinlerin öyküye yatkın olduğunu dile getirmiş ve Çehov’dan Rasim Özdenören’e geniş bir yelpazeyi önermişti.”

“Bir zamanlar öykü yazma sevdası yoğun olduğu dönemlerde her şeye, insana, nesnelere, varlıklara temaşa gözüyle bakardım. Bir yandan onları incelerken diğer yandan geçmişe doğru, yaşadıklarıma doğru da bir seyrüsefer eyledim. Çocukluk dönemlerimden başlayarak kendimi çözmeye, tanımaya çalıştım. Şimdi bir hikâye kitabım var. Yani bu evrene bir armağan ettiğim benden kalacak bir yadigâr. Ben tabi hayat şartları ve çeşitli nedenlerle öykü yazmayı epey yavaşlattım. Belki de öykücü bakışını yitirmeye başladım.”

“Edebiyat insanı inceltir bu incelme insanı kırılgan yapar. Eğer ki dünyanın sert duvarlarını aşacak bir dirayet yoksa bu insan daha da incinir. Her şeye rağmen sanatın ırmaklarında yıkanmak ve dünyanın kirinden pasından arınmak ancak edebiyatla olur. O yüzden hayatın daraltıcı atmosferinden daima edebiyatın büyüleyici dünyasına girmek gerekir.”

Bir Nokta’dan Hikâyeler

Nermin Tenekeci - Tek Başına Maestro

“Güneş altında yalazlanan kum tepeleri gibi bu aldatıcı nümayişin tuzla buz olması uzun sürmedi. Sahte menajerlerle kandırılıp dolandırıldığını anladığında, gözlerinden o ışıltılı perdeler çekildi bir bir. Çivi çiviyi söktü sonra, acı acıyı bastırdı ve her birinin, diğerinin ıstırabını kendi yarasına pansuman yaptığı bir can pazarı aldı yerini: merdiven altı tekstil atölyelerinde kaçak göçek içşilik; köprü altları ve yol kenarlarında açılan saat, kemer tezgâhları; semt pazarcılarının alaycı bakışları arasında rengârenk dizilen incik-boncuklar, kolyeler, bilezikler ve Afrika baskılı tişörtler.”

“Uzun boyu, güçlü cüssesiyle, henüz ağlara varamadan göğsüyle savuşturduğu her top, rakibinden aldığı bir rövanş belki de. İç savaşların, fakirliğin ve biriktikçe devleşen küçük küçük küçük hezimetlerin öcü. Sahada devleşen bu savunma oyuncusunun rakibine her hücumu, susuz toprakların, baraka hayatların, milis çetelerince yerle bir edilen köylerin öfkesi belki de.”

Ahmet Yılmaz - Deniz Kenarında

“Yaşım altı. Babam elimi tutmuş denize götürmüş beni. Suya girmem de girmem diye diretmişim, ısırmışım parmağını. Kaçmış, kurtulmuşum. Deliymişim ben, deli. Kısa mavi şortumun altında ördek yavrusu gibi gülünçmüşüm.”

“Ben de altın saçlı, ibrişim kuşaklı, bin bir gece masallarına meftun padişah evladı değilim; şehirde yersiz yurtsuz bir diken gibi büyümüş, ağrılı pişmanlıklar açmışım babamın kalesinin surlarında. Sallantılı bir dal, ibresi kararsız bir terazi gibi geleceği sisli, günlerden gecelerden sağ çıkmışım, tasasızlık aşından tatmadığımdan temkinlilikle önüme sürülen her tatlıya kaşık çalmamışım.”

“O gün sırtında taşımış beni, yayan yapıldak nice badire atlatmış sırf yüzümü güldürmek için. At üstünde süvari gibi mağrur, heybetli bir hükümdarım. Yine de yaranılmıyor bana; yol uzadıkça uzuyor, babam beni havuzlu parka götürmüyor, gondola bindirmiyor diye. Ben parkları severim, salıncaklara binerim, kaydıraktan inerim.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Bebektir bu asla unutmaz

 Adı: Aylan, soyadı: Kürdi

Masum çocukların simgesi

Şimdi kıyılara bir bir vuran

Daha çok dalga

Daha çok çocuk cenazesi

Çamaşırını balkonlara asmışsın

Güneş vurunca kurusun deyi

Güneş vurmazsa kim vurabilir

Aylan bebeği

Mehmet Atilla Maraş

birçokları bitişik yazılır

her şey ayrı

Sokrates Brezilya Milli Futbol Takımı’nda

siyah sakallı bir karizmadır

baldıran zehri içmemiştir

horoz borcunu ödememiştir ayrıca

karakollarda karakullukçuların

ve şiirin son kullanma tarihi

geçmemiş gelecek zamanda sabitlenir

abide-i hürriyet bir mezar taşıdır

o makas kapandığından beri

Suavi Kemal Yazgıç

Aştım çağları, şanlı zaferlere ulandım, kayıp bayramdı

Kozmopolit evren durumunda anlık muhteşem beğeniler.

Yetimdi boynum, el değmemiş hüzün, Afrika’da kuyu.

Rakamlara hayran sofu yürek, piyanoda kurt narası,

Taş yürek insan, çevrimiçi berdel son güncellemelerde.

Kavaklarla yarışan aklıma kaçak bir kat daha yetmedi

Yetinmek eylemi küflü kırıntı, uzak doğu kalıntısı.

Antika çeyizlerim, göğe değsin ayağımın altındaki cennet.

Yastık altı onca cefa, kalaylı zikirlerim, sefası muamma

Askıda, suyunda kaktüs uyusun çölün kaplumbağa prensle

Karanfiller büyüsün beşiğinde kilimin, kucağımda şiir.

Yasemin Kapusuz

Hangi sine annenin sinesinden sıcak?

Hangi göğüs kadınınki kadar mümbit!

Devletten büyüktür şefkati annenin

En trajik şiiri söylerken gözyaşları

En büyük sevinci saklar gönüller…

Celal’in cemalinden surettir yüzleri

Güzellik deyince kadın gelir aklıma

Sevda bir ince sızı işlerken yüreğime

Atar kucaktan kucağa şehvet beni

Sevda kana kana su içtiğim pınar

Mehmet Kurtoğlu

Murat Soyak Niğde’den ses verir yeryüzüne

acı ceviz tadında öykü ekler hüzüne.

Musa Çağıl sevinç ve acıyla geçen ömür

sevgi yoğunluğunda kora dönüşür kömür.

Musa Kazım Arıcan adanır dost yüzlere

felsefesi nehir olup akmak gönüllere.

İbrahim Eryiğit

bakınız her şey ölümlüdür

mesela gözlerimde biriken akşam

akşamın getirdiği haber

akşamın getirdiği yüzün

akşamın başka oluşu diğer akşamlardan

artık ‘ya saçlarına konamazsa’ dediğim papatyalar

ben anne diyorum işte iki hece

göz ucumda yalnız titriyor akşam

bize sonsuz bir hayat vaadedilmedi ki

olsun, sen sakın kendini akşamdan

Berat Bıyıklı

cidde’de ölümün kapattığı sahneyi

ankara’dan izledik

perdenin arkasından duyduk

çivilerin tabutla selamlaştığını

fısıldadığını kumların birbirine

Salih Varlı

Şehir ve Kültür, Sayı: 102

102. sayısıyla 2023’ selamladı Şehir ve Kültür dergisi.

Mehmet Kamil Berse’nin giriş yazısından…

“Yeni bir seneyi daha idrak ediyoruz... Zaman hızla akıp gidiyor, geçecek her zamanı iyi değerlendirmek zorundayız... Ülkemize ve milletimize hizmet etmek için büyük düşünmeliyiz. Küçük düşünenler büyük işler yapamazlar… Yeni senemizin ülkemize ve dünyaya iyilikler, güzellikler ve barış getirmesini temenni ediyorum..”

Merhaba Afrika

Prof. Dr. Ümit Meriç, Afrikaya dair izlenimlerini yazıyor. Seri halinde sürecek yazıların ilkinde Cezayir’deyiz.

“Cezayir Hava Yolları uçağına bindik. Çiğ koltuk renkleri, “Sortie” ve Arap harfleriyle “Huruç” yazısı. Cezayir’de hangi kültürlerin at oynattığı kilometrelerce uzaktan hissedilebiliyor. Athinai Airport’a yakında veda edeceğiz. Uçaklar ip atlama sırası bekleyen çocuklar gibi sıraya girmiş. Önümüzde bir Mısır uçağı havalanıyor. Bir saatlik bir rötarla göklere çıkmaya niyet ediyoruz. Kırmızı tuğla damlı, dışı sarı bir kiliseyi terk ederek, Atina semalarına fırladık. Allah’a ısmarladık Avrasya ve merhaba Afrika.”

“Kendimi klimalı bir arabanın içinde buldum. Önde bizim Karadenizlilere çok benzeyen sempatik şof ör Muhammed (ismini her söyleyişimde sâlavat çekmek geliyordu içimden), onun yanında düz ve uzun saçlı başını her çevirişinde gülen gözleri ve ev sahibesi dikkatiyle Zibeb (yani Zeynep). Hava alanını şehre bağlayan yeni otoyolda hızla ilerlerken Cezayir’de en yaygın olan kadın ve erkek isimlerini soruyorum. Erkeklerde Muhammed (Muhad, Mehed, Hamimed diye kısaltıyorlar bazen), Ahmed sonra diğer büyük peygamber ve halifelerin isimleri, “Abd’ul” ile başlayan “–eddin” ile biten Abdelkadir, Nureddin gibi isimler. Kadınlara Fatima (Fattuma, Fattum şeklini alıyor), Aişa, Hadıca, Cemile, Feride, Edibe gibi bildiğimiz isimler ancak ufak telâffuz farkları var. Fevziye, Fovziye oluyor. Kolonizasyon sırasında, kız çocuklarına (tabi Müslüman kız çocuklarına) Sandra (Alexandra’nın kısaltışı) Linda (İspanyolca güzel demek) gibi yabancı isimler de verilmiş. Ne tuhaf?”

Bizim Şehirlerimizde; Gazali, Mevlâna, İbn Haldun Sevilir

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, üç bilgenin gönüllere dokunan hallerini yazmış. İç dünyadan dış dünyaya doğru alınacak yolda sevilecekleri de yol arkadaşı tutmak gerek.

“İç dünyayı derinleştirmenin yolunu arayanlar, Mevlâna’nın Mesnevi’sinde, dış dünyayı zenginleştirmenin yöntemini arayanlar İbn Haldun’un Mukaddime’sinde bulurlar. Gazali’nin İhya’sı, iç dünyayla dış dünyayı, bir bütünlük içinde ele alarak, iki dünyanın birden ışığı olur. Onların her üçü bilgi ve bilgelik güçlerini, bütün kitapların anası Kur’an’dan alırlar. Onlar insanları iki dünyada meyva veren işler yapmaya, iyilikte yarışmaya yönlendirirler. Allah sevgisinde yok olmayı öğrenenlerin dünyasında, yapılan nokta kadar iyiliğin ödüllendirileceği, nokta kadar kötülüğün cezalandırılacağı bilinir.”

Bir Taşımlık Kahvemizin Hikâyesi

Kahvenin her hali bir efsanedir. Kahve toplamak, öğütmek, kahveyi yapmak, onu fincanla buluşturmak da bir sanattır. Mehmet Kamil Berse, bitmeyecek hatırlar tadında bir kahve yazısı kaleme almış. Yazıyı okurken içine dolan kahve kokusunu hissedeceksiniz.

“Kahve öğütülmüştür. Değirmen, belinden ikiye ayrılır, bir taşımlık öğütülmüş kahve bakır cezveye konur ve mutfağa gider. Köpüklü kahve hazırdır. İşlemeli fincanda koltuğunda oturarak kahvesini keyifle içen babama özenirdim… Ancak çocuklar kahve içmez denirdi, bu nedenle hiç ısrar etmez heveslenmezdik… Bu ritüel rahmetli babamın evdeki yalnız olduğu zamanların ritüeli idi… Misafirler kalabalık iseler kahve çekirdeklerinin miktarı artar; değirmende öğütülme işi daha da zorlaşırdı. Ben zorlanırsam babam elimden alır öğütmeye devam ederdi… Kahvenin yanında Kıztaşı’nda babamın dostu Temiz Şekerci Mustafa Esenlik amcadan (Arkadaşım rahmetli Seyfettin Esenlik’in babası) alınan lokumlar ikram edilirdi… Kahve kültürümüzle benim ilk tanışmam böyle olmuştu… Kahve çekirdekleri Tahtakale’de Kurukahveci Mehmet Efendi’nin dükkânından veya Fatih Fevzipaşa Caddesinde Millet Kütüphanesi’nin karşı köşesinde bulunan Acem Kahveci’den alınırdı… Evimizdeki kahve ikramlarının vazgeçilmezi sohbetler olur; bu sohbetlerden nasiplenmeye çalışırdım…”

Bir Tatlı Huzur Safranbolu

Bu ay derginin kapağını Safranbolu süslüyor. Yazısı da Hülya Günay’dan gelmiş.

“Safranbolu’da, mahalle, sokak, çarşı, cami, insan ilişkilerinin son derece düzenli oluşu dikkat çekicidir. Yol bizi Köprülü Mehmet Paşa Cami’sine ulaştırıyor. Avlusunda, 19 yy ortalarında yapıldığı rivayet edilen saat, yatay güneş saatleri sınıfına giriyor. Camiye bitişik Yemeniciler Arasta Çarşısı’na geçiyoruz. Yemeni denilen ayakkabının yapıldığı eski lonca çarşısıdır. 1950’li yılların sonunda yemenicilik önemli bir zanaat kolu olmuş ve Milli Mücadele döneminde imkânlar dâhilinde ordumuzun ayakkabı ihtiyacını karşılamıştır.”

“Safranbolu huzurun başkentlerinden birisi, kalbim orada kaldı. Safranbolu insanının zarafeti, kusursuz Türkçesi ve her gittiğimiz yerde samimi güler yüzlü tavırları unutulmayacakların başındadır. Gezemediğimiz köyler, konaklar, hamamlar, tadamadığımız lezzetler… Güneşin batışını izlemek, bir Safranbolu konağında konaklayıp huzurlu bir uyku çekmek yapılması gerekenlerdendir.”

Unutulan Mahzun Başkentimiz Dimetoka

Ata yadigârı topraklardayız. Dimetoka’yı Fahri Tuna rehberliğinde geziyoruz. Yani, yolumuzu kaybetmemizin imkânı yok. Rehberimiz işinin ustası. Tarih kokan şehre, şiir gibi giriyoruz.

“Nazlı Dimetoka’sın. Şirin Dimetoka’sın. Ve tabii ki şimdilerde mahzun Dimetoka’sın. Zira 1912’den beri Yunan ellerindesin. Edirne’ye kırk kilometre, iyi bağırsan duyulacak mesafedesin, biliyorum. Biliyoruz.”

“Murad Hüdavendigâr’ın fethettiği, Yıldırım Beyazıt’ın şehrettiği, Fatih’in oğlu İkinci Beyazıt’ın doğduğu şehirsin sen Dimetoka.”

“Hâlâ Rumeli’nin en büyük camii sendedir. Yıldırım’ın başlayıp oğlu Çelebi Mehmet’in 1421’de tamamladığı en zarif mabet sendedir.”

“Sesinde unutulmuşluğun, terk edilmişliğin, bırakıp gidilmişliğin tınısı vardı, farkındaydım. Bir inkisarı, bir hayal kırıklığını okudum alnındaki çizgilerde. Gözlerinin feri güçsüzdü, ne kadar gizlemeye kalksan da. Minarelerinde baykuşlar yuva yapmıştı maalesef, gördüm. Gördü bu gözler.”

Şehirlerde Okunaklılık

Şehirlerin de bir kalbi olduğuna inanırım. Bu yüzden de seveceğim şehirleri yürekten severim. Sokağı, caddesi, kıyısı, köşesi, gecesi ve gündüzü ile bir şehri yaşamak gerek. Ruhunun derinliğinde hissedersen şehri, daha rahat ve derin nefesler alabilirsin. Necla Dursun, “okunaklılık” kavramı üzerinden şehirlerin ruhuna dokunuyor. Yaşanır şehirlerin kulağını çınlatıyor da diyebiliriz.

“Bir şehrin okunaklı oluşu onun akılda kalıcılığıyla, biçimsel özelliklerindeki farklılıkla, kaybolunduğunda kolay yön bulunmasıyla, mekânsal düzenle, iyi tasarlanmış işaret sistemiyle, renkleriyle ve aydınlatmasıyla desteklenirken okunaklılıkta imgenin öneminden bahsetmek gerekir. Bu imgenin diğer çevresel ögelerle bağlantılı olması kolaylıkla anlatılması önemlidir. Kapsayıcı kent tasarlama yolunda herkes tarafından erişilebilir yön bulma aracı olarak cadde ve sokak tabelalarında düzenlemeye gidilen Başkentimiz Ankara ‘da okunaklılık; anlaşılır olmak ve benimsenebilir nitelikte olmakla özdeşleştirilmiştir. Doğru belirlenmemiş uygulama ve tamamlanmamış kentsel tasarım kararları okunaklılığı zedelerken kentliler tarafından algılan(a)mama/iletişim kurul(a)mama sonuçlarını doğurmaktadır.”

Kerpiç Ev

Kerpiç evlere yabancı bir coğrafya değiliz. Bundan 40-50 yıl öncesine kadar köylerimizde kerpiçten evler vardı. Şimdi hepsinin yerini insanı boğan beton evler aldı. Çağa ayak uydurmanın insana ettiği fenalıklar listesine ekleyebiliriz bunu da. Salih Doğan, Hint Okyanusu Lamu Adası’ndaki kerpiç ev yazmış. Artık turistik bir mekân haline gelen evin havasını teneffüs ediyoruz adeta.

“Şeyh Habib Salih’in oluklu sac çatısı ve kırmızı çamurla sıvanmış kerpiç evi de burada bulunmaktadır.120 yılı aşkın bir geçmişi ile sufilerin nazargahı olmuştur. Evin içine girdiğimde, adeta sahabe dönemindeki ashabın hücrelerinden birinde hissettim kendimi. Bir sandık içinde Kuranı Kerim sayfaları ve birkaç kitap, bir yatak, aynı zamanda bitkisel hekim olan Seyyid’in çeşitli hastalıklarda kullandığı bitkisel ilaç şişeleri ve malzemeleri. Köşede bir basit sırık, ucuna takılmış el işi bir kırmızı sancak …Sancağı açıp baktığımda çok duygulandım. Oldukça eski, el dokuması olduğunu düşündüğüm kırmızı bir kumaş üzerine, beyaz bezle el dikişi ile “Ceyşü’l Ali” yazısını gördüm, dokundum. Sanki o zamana, bir yolculuk yaptım, adeta zamandan soyutlanıp ruhum o kutlu günlere kadar uzandı…”

“Bu ev bugün, modern zamanlarda birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Lamu’da kutlanan bütün dini törenlerde mutlaka mütevazi ev ve onun mübarek makberesi, büyük bir hürmetle ziyaret ediliyor. Evi ziyaret ettiğinizde farklı bir manevi yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu mekânda, çamurla sıvalı duvarlara sinmiş Kuran tilavetlerini duyabilir, duvarlardaki parmak izlerini hissedebilirsiniz.”

Kültür ve Teknoloji

Ekrem Kaftan, teknolojinin kültür üzerindeki etkisini ele almış yazısında. Evlere sinsice giren televizyonun bitirdiği ilişkileri, daha sonra evlerin başköşesine kurulan her teknolojik aletin içimizde açtığı derin yarayı anlatmış. Biten sohbetler, kaybolan komşuluklar, birliğimiz, dirliğimiz ve yiten insan yanımız…

“Köydeki belki hiçbir evde kitap yoktu. Varsa bir Kur’an-ı Kerim vardı onu da okumayı bilen olmadığı için bir güzel kese içine konulup duvarda yüksek bir yere asılmış dururdu.

Kitap girmeyen eve televizyon girince, bilhassa gençlerde ekranda gördükleri kadın ve erkek artistlere büyük bir özenme başladı. O güne kadar sokakta yürürken edebinden gözü yerde yürüyen genç kızlar, acaba nasıl bir fırsatını bulup da başımı açsam, şu artist kadınlar gibi mini etek giysem de sokaklarda onlar gibi salına salına yürüsem, diye düşünmeye başladılar.”

“Hemen her eve televizyon girince artık komşuluk ve akrabalık ilişkileri yavaş yavaş zayıflamaya, birbirlerine gidip gelmeler ve muhabbetler azalmaya başladı. Zaten televizyon başında buluştukları zamanlarda da film seyretmek için herkes televizyon ekranına gözünü diker ve filmin sonuna kadar kimse pek sohbet etmezdi.”

“Millet olarak o kadar kültürsüz ve sanattan, estetikten, dînî ve tarihî bilgiden uzak hale geldik ki, hasbelkader bir dostumuzun evini ziyaret etsek, konuşacak mevzu bulmakta zorlanıyoruz. Zira, insanımızın alâka duyduğu sahalar, sadece rıkzını kazandığı sahalarla sınırlı hale geldi.”

Gülnar Hatun’un Şehri Gülnar

Mehmet Mazak, çocukluk anıları eşliğinde Gülnar’ı anlatıyor. Bir siyah beyaz film izliyoruz adeta.

“Gülnar, bende dev çiçek bahçelerini çağrıştırmıştır çocukluğumda. Evimizin çevresinde koca koca nar ağaçları olduğu için, nar çiçeklerini ve gül ile özdeşleştirmiş, narları bol bir yer olarak düşünmüşümdür Gülnar’ı. Gülnar, Mersin il merkezinin yaklaşık 150 km batısında yer alan Toros Dağlarına doğru 950 m yükseklikte, Akdeniz’e 32 km mesafede Taşeli Platosu'nda kurulmuş, Türkmenlerin yerleştiği ve hala Yörüklerin yaşadığı bir şehirdir.”

Hikayeler, efsaneler anlatıla dursun gerçek şudur ki bizim yöremizde “Gülnar” şehir ismini Yahşi Bey’in kızı Gülnar Hatun’dan almıştır. Gülnar ilçemizde yer alan “Büyükeceli” ismini de Gülnar Hatundan almıştır. Ece; kraliçe, güzel kadın, güzellik kraliçesi anlamlarına gelir sözlükte. Gülnar Hatun’un güzelliği dillere destandır, yiğit kadındır, iyi yöneticidir, babasının yokluğunda tıpkı bir kraliçe gibi obasını yönetmesini bilmiştir. Gülnar Hatun, büyük çok büyük bir “Ece”dir. Dünya var oldukça Gülnar Hatun’un bize bıraktığı temiz ve duru insanların şehri “Gülnar” var olacaktır. İyi ki bizim şehrimiz Mersin’de yaşamış ve mührünü vurmuşsun Gülnar Hatun. Emanetin olan “Gülnar” şehri bizim gözbebeğimizdir.

Erenler Semti Erenköy

Ülker Gündoğdu, Erenköy semtini anlatmış yazısında. Erenköy’ün adını hak eden tarihini de öğreniyoruz bu yazıda.  

“Kadıköy’ün en çok yaşanmak istenilen huzurlu semti Erenköy, herkesin hayalini kurduğu, nezih bir mekânın ruhuna sahip. Geniş ağaçlı yollarında kuş seslerinin dinmediği, evlere huzuru veren nağmelerin ardı kesilmediği için huzurun semtidir burası. Kâşâneler Sokağının geniş balkonlu evleri bir bir yenilense bile kuşlar tüneyecek pervazlar bulabildiği için şükrederim. Artık balkonları olmayan evlerin zeminden tavana kadar geniş camlardan yapılması üzüntü verici, gördüğüm sokaklara pervazlı Fransız Balkonlar açılıyor. Kuş konacak kadar pervazlar olmasına seviniyorum. İskemle sığmadığından, kendim oturamadığım için hayıflansam da kuşlar adına umutluyum.”

“Yanyalı yazar, romancı, dilci Şemsettin Sami’nin Köşkü, Erenköy’de Bağdat Caddesi Üzerinde Caddebostan İskelesine inen yerdeydi. Şemsettin Sami Köşk’ün tasarımıyla kendisi ilgilenmiştir. Köşkün görkemli taş yapısıyla Şemsettin Sami, Sultan II. Abdülhamit döneminde; köşkte zamanını bilimsel çalışmalarla geçirmiş. Sözlükler hazırlamış. Erenköy sahilinde yerini alan Kuleli Köşk ya da Mihran Efendi, ilk rotatif baskıyı getiren Kayserili Ermeni bir matbaacıdır. Peyam-ı Sabah gazetesinin başarılı sahibidir. Millî Mücadele yıllarında Kuvayi Milliye Alehtarı yazılar itibarını bitirir. Gözden düşer. Kulesiyle tanınan Köşk hala ayaktadır.”

Özcan Ergiydiren

Mehmet Nuri Yardım, Özcan Ergiydiren hakkında yazmış. Samiha Ayverdi’nin talebesi olan Ergiydiren’in Ayverdi ile ilgili notları da yer alıyor yazıda.

“Özcan Bey, ilk gençlik yıllarından itibaren Sâmiha Ayverdi’nin çevresine girebilmiş, mütefekkirimizin rahle-i tedrisinde bulunmuştur. Her vesile ile Ayverdiler’den duyduklarını çevresine cömertçe nakleden bir gönül ehlidir. Bu ailenin çevresinde yaşadıklarını anlatan Ergiydiren, “Üç Ayverdi” olarak bilinen Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi ve İlhan Ayverdi’nin dost halkasında bulunan kişileri de yakından tanımıştır. Fatih’teki evde yapılan sohbetlerden ve edilen hizmetlerden bahsederken devrin tanınmış ilim, fikir, edebiyat, sanat ve kültür dünyasının çehrelerini de bizimle tanıştırmaktadır. 1935 yılında Manisa’da doğan, ilk ve orta öğretimini tamamladıktan sonra mimari tahsili alan Özcan Ergiydiren, yüksek mimar olarak birçok esere imza attı.”

Özcan Bey’in konuşmaları arasında unutamadığım biri var ki hicran yarasıdır. Yıllar önce yine Kubbealtı’nda, mimarimizin konuşulduğu bir sohbet meclisindeyiz. Hüzünlü ifadelerle şunu söylemişti: “İstanbul’da mimarlık bölümünde okuduğum dört sene boyunca hocalarımız Mimar Sinan’dan hiç bahsetmediler ve bir gün bile bizi Süleymaniye Camii’ne getirip sanatkârımızı bize anlatmadılar.” Bu tek cümle bile geçmişte üniversitelerin kimlerin elinde olduğunu anlatmaya yeter de artar bile. Şükürler olsun bugün Hocalarımız, 200 civarındaki üniversitelerimizde talebelerine yerli ve millî bir anlayış içinde ders veriyor, tarihlerini sevdiriyor, ecdadını unutturmuyor. Değerli büyüğüm Özcan Ergiydiren Beyefendiye sağlıklı, huzurlu ve bereketli bir ömür diliyorum.

Ruhsatsız: 3. Sayı

Ruhsatsız’ın ikinci sayısı “Horozun İç Gıdıklayıcı Ötüşü” diyerek çıktı. Ali Şeriati’nin “Sizi Rahatsız Etmeye Geldim” sözünün dergide vücut bulmuş hali gibi geldi bana Ruhsatsız. Bu tavrı devam ettirecekleri belli. Tedirgin eden, huzursuz eden, gidişattan memnun olmadığını açıkça ortaya koyan bir duruş bu… Benim de ilk on sayısını yönettiğim bir dergimiz vardı. Belki hâlâ devam ediyordur dergi. “Lütfen tedirgin ediniz” başlığı ile sıralıyorduk bulunduğumuz durumdan hoşnut olmadığımız halleri.

İyidir bu tavır. Ruhu ve zihni canlı tutar. Sadece, biz her şeye tepkiliyiz diyerek tüm kuralları alt üst etmemek gerek. Kıstaslar önemlidir ve her yerde geçerlidir.

Derginin giriş yazısından…

“Özellikle şair ‘abi/abla’ kişilerine uhrevi sıfatlar takıp takıştırma huyumuz var. Şiirin ilham gibi ufak bir manevi yönü olduğu belki kabul edilebilir ama şairler asla peygamber ya da kanaat önderi değildir. Şairlik bir meslek ya da toplumsal bir mevki değildir. Bunları öykü ve öykücüler için de söyleyebiliriz.

Edebiyatçıların her zaman genç kalmak zorunda olduklarını bir kez daha söyleyelim. En başta söylediğim gibi yaşla ilgili olmayan bir meseledir bu. Biz yıllardır ‘usta’ olmaya uğraşmayan, her eserinde metnini yenileyen ve genç bir heyecanla bizi karşılayan ‘yaşlı’ birçok şair ve yazara da şahidiz.”

Edebiyat Ve Genç Yazar Kavramı: Yaşlıları Niçin Öldürmeliyiz?

Ruhsatız, 2. sayısında bir dosya ile çıktı okurların karşısına; “Edebiyat ve Genç Yazar Kavramı: Yaşlıları Niçin Öldürmeliyiz?” Bu öldürme eylemini daha önce de köylülere, işçilere, memurlara ya da toplumun herhangi bir kesimine uygulamak isteyenler olmuştu ve olmaya devam edecek. Hoşnutsuzluk halinin bir yansıması bu. “Yaşlıları” derken bunun yaşla bir ilgisinin olmadığı anlaşılıyor. Konunun derinliği dosyadaki yazılarda…  Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

M. Burak Çelik-Şairlikte Yaşa Takılanlar

“Birçok kere tekrar edeceğiz ki şiir kariyer yapılacak bir alan değildir. Çünkü şairlik bir meslek değildir. Buna karşın şairliği meslek olarak gören ve şaircilik oynayan birçok kişi var. Onlara göre şairlik maddi ya da manevi bir tatmin kapısı olduğu ve kendi çıkarlarına paydaş istemedikleri için bu hiyerarşi sistemini uydurmuşlar. Usta şair, daha az usta şair, şair, genç şair, gelecek vaat eden şair, altyapı şairi... Bir zanaatta, örneğin marangozlukta el çabukluğu ve tecrübe yıllar ilerledikçe gelişebilir ve bir ustalıktan söz edilmesi de doğaldır. Böylece mesleğe yeni başlayanlara da genç marangoz, acemi marangoz vesaire denilebilir. Söz konusu şiir olunca böyle sınırlar çizmek zorlaşıyor bana göre. İsmet Özel’in, Sezai Karakoç’un veya Edip Cansever’in hangi ilk şiirine acemice diyebiliriz? Hangi yaştan sonra “usta” olmuşlardır? Bu soruların cevabı yok. Çünkü şair asla alışkanlıkla, bir anlık refleksle ve duygu boşalımıyla şiir yazmamalıdır. El çabukluğuna ulaşmış olmak ustalığın kanıtı değil, artık çalakalem iş tutmanın ve dikkatsizliğin kanıtıdır. Saydığımız isimler usta değil şairdiler. Şiir yazarken hep genç kaldılar. Yaş ve tecrübeleri konularını değiştirse de gençlik hevesi hep aynı kaldı.”

“Daha önce cevap istediğim için aşırı tepki aldığım sorumu buradan da sormak istiyorum: Hangi yaşa kadar ‘genç’ sayılıyor? Hangi yaşı geçince ‘usta’ loncasına dahil olabiliyor? İki üç kitabı olan otuz beş kırk yaşlarındaki bir şaire de genç diyebiliyorlar. Ki kiminin on sekiz yaşı kiminin elli yaşına bedeldir. Yani ya iyi şairsindir ya da kötü. Yaşla kazanılacak bir şey değil. Her sakallıyı usta şair sanmayın!”

Kadir Tepe - Peter Pan Sendromu Yahut Distemper

“Büyük” şiir diyoruz fakat bu kutsal söylem tam olarak nedir ve hâlâ dile getirilmesi sahih midir? Türk şiiri ortamında, “büyük şair” olarak anılmak veya bir kişi hakkında “Bu şahıs – büyük– şiiri yazıyor.” söyleminde bulunulması artık tutarlı bir davranış değildir. Bu ifadeler, benliğini bütünüyle bir hakikate/davaya adamış, kendi kişisel yaşamını ve şiirinin tinsel boyutunu bu hakikate göre tutarlı bir tarzda kurmuş şair olarak anılmak değil, değişik grupların tamamı tarafından kabul edilmiş şair olarak anılmak anlamına gelmektedir.

Semih Samyürek- Gencin Âhisi Dinozorun Dâhisinden Yeğdir

Şair-mutasavvıflar, şiirlerini söyleyerek, Anadolu’da bir suyun çağlamasını sağladılar. O su, Aşık Yunusları doğurdu. Yunuslar ise kendilerini besleyen/doğuran suya şiir yazdılar. Suyun üzerine yazılan şiir; nehirler, dereler, çaylar yoluyla tüm Anadolu’ya yayıldı. Yani İsmet Özel’in tespitiyle şiir, fiziki ve ruhi varlığımızı derinleştirmek üzere bir işlev gördü. Gençler, âhiler, fetalar, şair-mutasavvıflar birer şair oldular. Yazdıklarını, varlıklarını tahkim etmek, derinleştirmek üzere yazdılar ve söylediler. Bu yüzden onlar her zaman milletlerin genci oldular. Genç yazar kavramını ben bu açıdan ele alıyorum. Yunus Emreler gençti. Yazdıklarını, varlıklarını derinleştirmek üzere yazdılar. Anlamı değirmende yoğurdular. Buna cesaret ettiler malum feta yani genç, yiğit demekti. Âhilerin cesaret ettiği şey, onları küfürle bir çatışmaya soktu. Bu çatışma, mesleğini hakkıyla yapmakta mündemiçti. Ahlaki değerlerden ayrılmamakta, sofrasını herkese açık tutmakta sırdı. Çünkü bir işin hakkını verememek, bir şeye hakkı olmadığı halde sahip olmak, bencil olmak, sofrasını yetimlere, yolda kalmışlara kapatmak; küfürdür. İşte küfür budur. Kafirle çatışmak da bu nedenle âhi olmaktan geçer.

Ali Sürmelioğlu –Muzdarip Ruh

Hiçbir edip yahut eser devrinden ayrı değerlendirilemez. Ayakları yere basan ve vaktini bulan hiçbir yenilik de kaybolmaz. Statiğin güvenli ve sığ sularında yıllarca tüketilmiş alanlar günü gelince yeniyle değiştirilmek durumundadır. Bahsi geçen üç ismin ortak hususları çatışmalı siyasi süreçler ve durağanlaşmaya başlayan edebi akımlara karşı yeni bir iddia koymaya çalışmış olmalarıdır. Bununla birlikte eski komple reddedilmemiş, bir elekten, bir eleştiriden geçirilerek ızdırabını çektikleri kendi devirlerinin şarkısını ilan etmişlerdi. Yeni iddia, yeni bir devri aşılamış ve bugün dahi emeklerine karşı hem edebiyat kamusu hem halk nezdinde büyük bir hürmet duyulmaktadır. Zira yeni eskiyi bozar. Yeniye kayıtsız kalamazsınız.

Hamza Eren Sarıçam - Mükemmel Öykü Filtresi: Genç Öykücüler Gerçekten Genç Mi?

Genç öykücülerin genç olmalarının sebebi belki de denemek, yanılsa bile denemek ve hatta yazdığı her eserin kendisi için bir noktada deneysel kalmasıdır. Öykücü bir eseri yazarken ne kadar kendisine güvenir ve aynı zamanda bunu yaparken daha önce yazdığı öykülere benzese dahi daha iyi olarak kaleme almaya başladığı anda genç öykücülükten kurtulmuş olur. Bu noktada genç öykücünün toy öykücünün üstünde bulunduğu konumlandırmasını yapmak yersiz olmayacaktır.

Toy öykücüyü ise hikâye dili ve anlatı kumaşının kalitesi fark etmeksizin otoritelere bağımlı kalmak isteyen hatta onlarsız öykü yazmaktan korkan yeni şeyler denemekten çekinen ürkek bir yazar olarak düşünebiliriz. Ancak elbette unutulmaması gereken odur ki toy öykücü olmak bir tercihtir ve yazar yaptığı tercihin sonuçlarına en acı şekilde katlanır.

Sinemanın Delisi

Delilik kavramının sinemaya yansıyan yüzünü İyinur Ergün, iki yönetmen üzerinden ele alıyor. Andrei Tarkovsky ve Konstantin Lopushansky. Bu yönetmenlerin delilik derecesinde yakaladığı mükemmeliyeti filmlerinden örneklerle (Nostalji ve Müze Ziyaretçisi filmleri) anlatıyor Ergün.

“Sinema deyince akla gelen isimlerden Rus yönetmen Andrei Tarkovsky ve filmi (1983) Nosthalghia (Nostalji). Kısacık ömrüne son derece anlamlı filmler sığdırmış yönetmen, Nostalji’de vatanını terk etmiş ve onun hasretiyle yaşayan bir entelektüelin öyküsüne yer veriyor. Filmin sinema gözüyle irdelenmeye değer nice karesi bir yana özellikle “bir delinin haykırışı” olarak zihinlere kazınmış bir fragmanı var ki; düşünce dairesine insanı adeta hapsediyor.”

“Bir diğer yönetmenimiz ise, ilginçtir ki yine bir Rus yönetmen olan Konstantin Lopushansky. Kendisinin sinema yolculuğu Tarkovsky’nin “Stalker” filminde asistan olarak çalışmasıyla başlamıştır. Çoğunluğun bildiği isim genellikle Tarkovsky iken, Konstantin ismi neredeyse duyulmamış ve gölgede kalmış dâhiyane bir isimdir. Çok sayıda filmi olmasa da dilimize çevrilmiş filmi de maalesef sayılıdır. Kimilerinin kaderinde gün ışığında bir mum gibi yanmak var düşüncesine götüren isimlerdendir Konstantin. İnsanoğlunun yaşadığı yitiklikler üzerinden, aslına dönmesini içeren ontolojik bir sorunun varlığına dikkat çekmeyi büyük bir etkiyle başarabilmiş bir yönetmendir. En özel filmlerinden biri “Posetitel Muzeya (Müze Ziyaretçisi)”

Tanpınar’ı Savunmak

Mustafa Atikebaş, dil devrimi ve bunun yazarlar üzerindeki etkisinden bahisler açarak konuyu Tanpınar’a getiriyor. Onun bir makalesini konu edinerek, bu makalenin “sadeleştirilme” yoluyla bir kitapta kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirerek bir savunma yazısı yazmış. Çok haklı Atikebaş. Neyi kime karşı sadeleştiriyoruz? Tanpınar yaşarken bunu gerekli görmemiş ve yazılarını mükemmel bir dille kaleme kalmışken ondan sonra gelenlerin yazarın dilini kırıp dökmeye hakları elbette yok.

“Üslup bahsi açıldığında akla ilk gelen yazarlarımızdan biri hiç şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. O, yazı hayatının ilk dönemlerinden itibaren muayyen bir kelime kadrosunun içinden konuşmuştur. Gerek şiirlerinde gerekse nesirlerinde daima bağlı kaldığı kelimeler olmuştur. Misal, makale ve denemelerinde en başından beri Batı yerine Garp, toplum yerine cemiyet, öge yerine unsuru kullanmıştır. Buna benzer tercihleri Dil Devrimi sonrasında da herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Türkçeden kapı dışarı edilen yüzlerce kelime Tanpınar lügatında yaşamaya devam etmiştir. Zaten geçmişi ve geleceği, kendi ifadesiyle “yekpâre, geniş bir ân” olan şimdide toplama gayretindeki bir yazar için yüzlerce yıl divan ve cönklerde kayıtlı bulunan kelimelere sırtını dönmek söz konusu olamazdı.”

Hiçbir yazar, ölümünden iki yıl sonra kendi milletinin önüne bir ecnebi yazar gibi tercüme yoluyla çıkmak istemez, diye düşünüyorum. Kaldı ki Tanpınar’ın dili Halid Ziya yahut Namık Kemal’inki kadar ağır, dolayısıyla eskimiş bir dil de değildir. Yıllarca didinerek kendinize has bir lügat, bir üslup oluşturuyorsunuz, bütün bunlarla beraber yine şahsî bir dil estetiği vücuda getiriyorsunuz, sonra hepsi siliniyor; sizin adınıza birileri sizin metninizi değiştiriyor… Tek kelimeyle, “fâcia”.

“Türkçenin sadeleşme süreci devam ediyor, etmelidir de. Fakat sadeleşme bayağılaşma değildir. Daha kolay anlaşılıyor diye ‘günümüz Türkçesi’ adı altında yapılan basitleştirme operasyonu her şeyden çok ‘yaşayan Türkçeye zarar veriyor. Tanpınar’ın, yaşadığı müddetçe müşteki olduğu sükût suikastı onun ölümüyle birlikte bambaşka bir şekle girmiş görünüyor: dilini bozarak onu büsbütün susturmaya… Bu bağlamda Tanpınar’ı savunmak, Türkçeyi savunmaktır.”

Onaylanmamış Dünyanın Yasa Koruyucuları

Kadir Tepe, modern çağda şairin ve şiirin halleri minvalinde bir yazı kaleme almış. Şairin popülariteyle sınavı da diyebiliriz buna. Hassas bir dengededir şair. Devrilmeye ve evrilmeye müsait bir konumda durur hep. Önemli olan durduğu yerin bilincinde olmaktır.

“Şairler felsefeci, astronot yahut dindar, dilbilimci değildir. Bu sebeple de disiplinlerle kaynaşmış ayrıştırma yöntemleriyle ilişkileri yoktur ama sıklıkla dilin felsefi anlayışın maymuncuğu olduğunu öne sürerler. Her kapıyı açarlar lakin hırsız değil, diktatörlerdir. Bütün kâinatın sahibi onlardır, tapusu üzerlerinedir; ikametgahları karadelikte olsa bile… [Çünkü herkes sonsuz uykudadır, “şair” ise rüyaları…] Şiirin sözcükler ile nesneler (nicel, nitel/ soyut, somut) arasında ilişkileri barındırdığına ve bu bağların ruhsal boyutunun varlığına bağnazlıkla inanırlar. Onlar için sözcükler bir nevi semboldür ve bu kanıya kolaylıkla varabildiklerinden dolayı saf anlamların ilerisinde bir ritme sahiptirler. Kolaya kaçmayan, tembellikten uzak noktaları işaret ederler ve bilinçdışı zihnin bam teline basarlar.”

“Aslında şiir, dinsel olduğu kadar da politik bir yapıya sahiptir. Şairler, özgürlük rejimine boyunduruklardır. Şiir tinsel dünyasının diplomatik çözümlemeleridir. Distopik devlet metafiziğin elindedir. Sosyalizmi, komünizmi bu metaforla ilişkilendirebiliriz. Yani şairler herhangi bir belirli teolojiye bağlanmayan «ruhsal» olarak betimlenecek gizi barındıran ilişkiler ararlar. Mevzu bahis, her kesimin inancını kapsayabilir. Herhangi bir yapıya bağlılıkları söz konusu değildir, olamaz. Şairler, daima özgürlüğün hakimiyetindedir. Hem liderlerdir hem de halktandırlar. Yalnızca kendi ruhlarından doğan teokrasiye boyun eğerler. [Bu tanımlar politiktir, apolitik olan sözün gizidir.] Doğal dünyada da şiirleriyle hislerine cisim katarlar.”

Ruhsatsız’dan Öyküler

Merve Uygun - Üç Gündür Kahve İçmedim

“Tahmin edersin durumumu. Sinirlerim rasgele sökülmüş örgüler gibi. Salkım saçak. Karmakarışık. Mutfağa gidip gelip kahve ekipmanlarına bakıyorum. Çekirdekler davetkar paketlerinde dizili. Düşlerimde beni günaha çağıran rengarenk elbiseli çeşit çeşit kadına benziyorlar. Freudyen rüyalar canım. Alınmazsın herhalde. Arzunun doyumu denen saçmalıklar işte. Her neyse. Sana yaptığım fincan fincan latteyi hatırlıyor musun? Her ne kadar kahvemi sütlü tercih etmesem de şu an latteye de razıyım. Tüm bunları sayıklayarak espresso makineme bakıyorum. Çalışırken çıkardığı vapur sesi, Tanpınar’ın İstanbul güzellemelerine yaraşırdı. Aşırı duygusallaştım. Mutfaktaki mezarlık havası beni mahvediyor. Doktorum bir süre kahve içmemenin bünyeme iyi geleceğini söyledi. Bu süreç sonrasında ruh sağlığım daha beter olacak gibi duruyor. Acilen doktorun kapısına dayanmam gerekiyor sanırım. Sabuklamalarım arttı. Ne zamandır da aklımdasın. Aslında aklımdan çıkmıyorsun. Kitap okuyamıyorum. Kelimeler gözümün önünde incelip uzuyor ve tüm sayfayı kaplayarak buharlaşıyor. Burnumu gıdıklayan taze öğütülmüş kahve çekirdeği kokusu. Kitabı hızla kapatıp say bir ki üç dört: oy-nat-ma-ya, bir ki üç: az kal-dı.”

“Ben yalnızlığı seviyorum. Evlenmeden önce de bunu sana söylemiştim. Ayrıca düzene de oldukça önem veririm. Fazlasıyla titiz bir anne ile büyüdüm. Uzun süre çayımın şekerini bile o karıştırıp vermiştir (o zamanlar çay içiyordum). Bana düşkünlüğünden değil fazla maharetli olduğundan yapıyordu bunları. Bilirsin duramaz, kıpır kıpırdır. Birden yağıp kesilen ilkbahar yağmurları gibi ne ara yağdı bitti, yani ne vakit yemeği yaptı çayı demledi anlayamazsın. Öyle hızlı, öyle becerikli. Her neyse işte bu temizlik, bu düzenli ev. Alıştığım şeyler. Ben, annemin önerisiyle görüştüm senle. Annem dediyse tamamdı, onun gibi biriydin. Evi yuva yapan kadındın. Güzeldin de. Görücü usulü olmasına rağmen fazlasıyla sevdim seni. Yalandan nefret ederim, bilirsin. Yalnızlıkla ve kitaplarla sürdürdüğüm bohem hayatımdan çıkıp aile babası olmak biraz zamanımı aldı tabii. Kahve ile bu sırada tanıştım işte. Tütünle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Kendime başka bir bağımlılık bulmam lazımdı, o da kahve oldu. İlk kez söylüyorum bunları sana. Yaralarımı kahve çekirdekleri sardı anlayacağın. Sen değil.”

Yasin Taçar - Ayşe Bencilleri Sevmez

“Kazmayı toprağa sert vuracaksın. Çok sert. Öyle sert vuracaksın ki toprak korkacak. Bu beni öldürüyor diyecek. Canıma kastetmiş diyecek. Ben ki toprağım, asırlardır insanları içime çekerim, yiyeceğini benden eker biçer insanoğlu ama bak, benim için de gelebiliyormuş yolun sonu diyecek. Kazmayı toprağa saplayacaksın. Öyle saplayacaksın ki toprak bile anlamayacak kendi mezarını kazdığını. Erkek olan, erkek oğlu erkek olan kendi mezarını kendi kazar. Kendini defneder, kendini yıkar, kendini gömer. Kendi namazını kendi kılar, kendi kıldırır. Kimse yoktur helallik isteyeceği. Onun imtihanı kendisinin hakkını helal etmesidir kendisine. Kendi bağırır, kendi duyar, kendi ürker kendi çığlığından. Erkek olan için böyledir bu. Toprağı deşer kazmayla. Dünyanın da anasını bellemiştir, koca ömrün de. Bir tek sevdiği kadının yüzü gelir aklına. Bir tek o gelmelidir. Anasının yüzünü bile hatırlamaz. Hatırlamamalıdır. Erkek adam, erkek oğlu erkek korkmaz hiçbir şeyden de sevdiği kadının gözü seğirsin, dudağı titresin, yanağında bir damla gözyaşı belirsin, işte o zaman, işte o vakit, kendi mezarını bile serinlikle kazamaz.”

“Dinleyeceksin. Onca zaman sustuğumu dinledin, itiraz etmedim. Şimdi de konuştuğumu dinleyeceksin. Beni neden sevmedin Ayşe? Beni sevsen ne olurdu? Konuşmayacak mısın? Konuşacağım. Konuşacaksın tabi. Artık konuşulması gerekenler konuşulacak ve defter kapanacak. Yaşamdan ölüme ancak konuşarak geçilir Ayşe.”

“İşte böyle. Aferin oğlum. Aferin. İşte böyle ölünür. Bravo sana. Hiç anılmayacaksın. Silineceksin. Çünkü sen ölümün hakkını verdin. Ölümün hakkını vermeyenler anılırlar. Sen öldün. Hiç buralı olmamış gibi. O adamı bulursan ötede bir daha öldür. Bu kez yakarak öldür onu. O da hak etti. Bencil olma. Ayşe bencilleri sevmez.”

Bartu Çay- Bir Hacıhüsrev Makarası

“Onlarca terapi seansı, yüzlerce ilaç, bin bir farklı dergâh, zikirler, tövbeler, düzelicez inşallahlar derken bu melodiden kurtulmak yıllarımı almıştı. İlk zamanlar her anımsadığımda kurban edilmeye götürülen öküzler gibi çılgına dönüyordum. Az sonra benim boğazımı keseceklermiş gibi oluyordu. Tam tarif edemiyorum bu duyguyu, işim bu değil zaten. Oradan oraya kaçıyordum işte. Çocukluğumdan, mahalleden ve ara sokaktan, gül satan 10 yaşındaki delikanlımsıdan. İşlediğim günahı tekrar parlatmamak, darmaduman ettiğim hayatının kalan kısmında o kızın yaşayacaklarını düşünmemek için. Ben mi yaptım onu bile tam anlayamıyordum. Anlamak kalmış mıydı ki? Delirtmiştim kendimi, insanların gördüğünde yollarını değiştirdiği, kaçtığı, en kötüsü de duymadığı bir adama dönüşmüştüm. Gerçek değildim artık. Allah yeryüzüne farklı alemlerden canlılar yollamıştı benim için, sırf gerçek denilen illetle kurduğum bütün bağları koparsınlar da beni havada asılı kalmış bir zevzeğe çevirsinler diye.”

“Hacıhüsrev makarası için her ayın ortasında toplanılır gittim zorla işte, klarnet darbuka kanun. Önce mis gibi müzikler roman havaları kıvırtmalar çocuk koşuşturmaları en sonunda da solistin hayalleri paris. Yaşantısı somali ve solist öyle deyince hüddam teyzelerin elleri, isimlerin yazılı olduğu FANUSA zamanın kıvrımından yavaş yavaş. Fanustan bir isim çekecekler az sonra bulanık aleme yollamak için. TERSTEN NAS VE FELAK.”

“Ben mahalleden kaçmaya hazırlanırken duyuyorum kızın delirdiğini. Mahallede avare dolanıyor. Görmek istemiyorum, kan çanağı gözlerim zangır zangır titriyor zihnimde aynı şarkı yine aynı şarkı çalıyor. Hayır diyorum bu sefer göreceğim onu kendi hayatımı vereceğim, iplerimi, dergahtaki odamı, çay tepsimi. Karşılığında da delireceğim onun yerine duymayacağım bu melodiyi kimse mokali demeyecek bana.”

Ruhsatsız’dan Şiirler

göğümden kan damlıyor yine / derim yüzülüyor

çünkü biz, bu dünyada fazladan kuponduk / gürültü…

 /süngerler emdi kahkahalarımızı beyler

 /siz, uykusunu bölünenler…

hiç bilemedik ki oturmayı, asla öğrenemedik adabı

 /duyamadık sağır bir yankıyı…

bütün filmler de biz uyurken makaraya tersten sarıldı

çünkü herkes kaybolmaya yazgılıydı burada

abuklama…

yani artık fotoğraflarımızı değil

haritaları inceliyoruz biz / can…

göğümden kan damlıyor yine, kan…

 derim yüzülüyor berat’ım…

Kadir Tepe

Kitap okumayı bıraktım, barkod okutuyorum dıt dıt

Müslümanca yaşam, İslam iş ahlakı ve nice Allahlı kitaplar

Patronumun haberi yok henüz bunlardan, dört kitap dahil

Ülkede bir büyüme var bir genişleme bir rahatlama

Keyiften yakılan sigaralar var

M. Burak Çelik

beni bilmemenle göreceğim seni hala

artık sızımdan huyumu anla da seslen

tebessümüm zangır zangır yut

şefkati dindiren şefkat

al al olana dekten karagöz, bre

ne kadar hoşuna gidecekse acımazsın-acıma

hıı gülüm ayıp

Ali Oturaklı

ben bildiğiniz gibi, iş güç, yazı, ve kızım

metrobüsün Topkapı durağı, bir gün beklerim

rüyalarım bomboş, ofise teşrif buyursanız

ben biraz küntümdür, sizi incitmekten korkarım

gözyaşlarım, duman, ofisin önü, klimalar

Bizim Burak gelir gider bazen

Gökhan abi demişti ki efendim beni de

beni de mümkünmüş okşamanız

saçlarımı artık uzatmayacağım

her gün aynanın karşısında

dilimi tutarak iki parmağımla

oğlum Kadir, oğlum bu seni ya batırdı ya çıkardı

ama neyim varsa odur, bir de kızım

Kadir Daniş

suyu yut, havayı unut, ateşi soğut

eğildiğin toprağın bir

o topraktan doğmuş anlamın iki tarifi var

buhar icat edildi üç kanattan

kanına karıştılar

şimdi ellerine bak

buradan öğrenecek

ve öğreteceğiz soylu olmayı

Merve Yaylacık

ltıyüzotuziki’de şahitlik edildi

sınır ötesi kampanyalara son verildi

enjekte kavramı bağımsızlığını ilan eder

mekanik çağda mekanik pazılarla moda takip edilir

şimdilerde mağara çağrısı anakronik

karaborsa ve anamalcı antibiyotik

yarasaların nesli henüz tükenmiş değil taha

durum bildirimi:

eşref-i mahlukat az ileri hep geri

Yahya Çerkez

Ben ne zaman öğrendiysem hüznün bahçelerinden kopardığım elmaların

Benim kaburgalarımdan intikam şarkılarıyla sökülen zarafet olduğunu

En beyaza kaçan uykularımın gece yaralarından ibaret olduğunu

Hataların ismime mühürlenen bir deniz kabuğu üzerinde

Adaya ihanetini yanaştıran çırılçıplak bir aslan heykeli olduğunu

Ben ne zaman öğrendiysem kendi elimden ölümümün

Düşürüldüğüm düşten beri bana öğretilen yegâne dil olduğunu

Annemin gözyaşları Moğolca akmaya başladı sevgilim

Taha Ömer Bilik

kapı aralığından. annem geldiğinde odaya

kutuyu dolabın arkasına sokuyorum

melezden oğlandan bahsetmiyorum

tabancayı uzatıyorum onun yerine

bir 45’lik bu sanırım. soğuk namlusu

odanın loş ışığında kabarıyor

şöyle bir çevirdiğinde silahın

üstünde babamın yansımasını

görüyorum sanki. yo, bi saniye.

babam değil. benim o.

John Murillo (Türkçe Söyleyen: Abdullah Enis Savaş)

Teferrüc, Sayı:20

Teferrrüc dergisi yine heyecan dolu bir sayı ile karşımızda. Derginin dinamik yapısı sayfalar arasında ilerlerken sizi de içine alıyor. Genç duruş çok yakışıyor Teferrüc’e. Biz de bu gençlikten payımızı alıyoruz.

Derginin giriş yazısından…

“Karşı konulmaz bir hızla akıp geçip giden zamanın herhangi bir yerinde olan bizler bir fincan çay ya da kahve alıp hayatı pencere önündeki sokak gibi seyrederken dergimizi de elimize alıp küçük manevi bir yolculuğa çıkabiliriz, Divan şiirinin o zengin mazmunlarla oluşturulmuş evreni, Tanzimat’ın getirmeye çalıştığı yenilikleri, Servetifünun’un edebi karamsarlığını, Cumhuriyet edebiyatını gönül rahatlığıyla seyredip naçizane hazırladığımız dergimizin bir katkısı olup olmadığını kendi nazarımızda değerlendirebiliriz. Neticede edebiyat maziye gösterilen sadakat ve vefa ise işte karşınızda Teferrüc… Sizlere misafir, kabul buyurursanız biraz hüzün yumağı buruk sevinç kış hikâyeleri hayatın tozlu rafları ile çıktık karşınıza.”

Ben ve Benlik Meselesi

Ben ve benlik kavramlarının insanı esir alması gibi bir durum var. Yani insan kendini kontrol edemezse kendi benliğinin altında kalabilir. Kibir batağına saplanmanın ilk aşamasıdır kişinin benlik duygusunun kişiliğinin önüne geçmesi. Recep Garip, ben ve benlikten bahsediyor yazısında.

Benlik, levh-i mahfuzda ilim, irfan ve hikmet sahibi iblisin, iblislik yapmasıyla “ben Âdemden daha üstünüm, çünkü ben ateşten o topraktan yaratıldı, ben bütün ilimlerle, bilgilerle donatıldım o bilgisiz ilimsiz yaratıldı” demesiyle başlar. Dolayısıyla benlik iddiası tehlikeli bir iddiadır. Tevhidi ifadeyle “La ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah” benliği yok ederek hamd ve şükür makamına mümini ulaştırarak tevazu elbisesini giydirir. Aksi takdirde benlik iddiası, Rabbe verilmiş iman ve itaat edeceğiz sözüne muhalefet etmektir. Ahdinden dönmektir. İman ehline “ahitlerinizde durun” buyuruldu. İsra 34. ayette aynen şöyle ifade ediliyor; “Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.”

“Benlik duygusu, yalnızca dış dünyadaki yaşadığımız olayları idrak etmek değildir. Bunlarla yetinmez aynı zamanda görmediğimiz lakin bizimle beraber olan birtakım hasletleri de kendi içinde barındırır. Bende var olan-olmakta olan kendi dışındaki kâinata aslında kendi ruhunu yansıtmak, kendi imzasını koymak ister, böylesi bir çaba bir şekilde onda mevcuttur. Yani etrafımızdaki dünyadan aldığımız ne kadar mesele varsa, problem varsa, tanık olduğumuz hususlar varsa, bütün bunlar ruhi ihtiyaçlarımızı yönlendirdiği bir idrak olarak değerlendirilebilir. Böylece tasavvurumuzu yansıyabiliriz. Dış dünya kurgusu, yani dönüp duran, yapıp ettiğimiz, yaşadığımız dünya ve çevremiz, kastettiğimiz, bulunduğumuz ortam, bütün bunları görmediklerimizin de bizi besleyen, bize dokunan yönleri vardır. Benlik, bunlarla birlikte büyür gelişir ve ona göre şekil alır.”

Hışırtı

Canan Olpak Koç, bir hışırtıdan yola çıkarak seslerin sessizliğine kulak veriyor. Anlam yüklemek ya da derin anlamlar arasında kaybolmak gibi yaşamak hayatı.

“Edebiyat derslerininse bir imgesi olarak girer hayatımıza. Şimdinin imgesiz zihinlerine karşı nasıl bir kaçış oluverir birden. Damendir orada adı. Mecazi anlamlara da gelir etek açmak gibi, ritüelin namusuna göz dikilse de yine etek öpmek gibi. Ancak iffetin de karşılığı olur. Eteği temiz tutmak gerekir zamanın cazibesine yenilmeden. Ama hiçbirinde Kien’in hırsı yoktur. “O düzd-i gamze tutdu işte sadçâketdidâmânım/Âmân ey çeşm-i gîrâbâri sen koyvergirîbânım (Nedim)” derken, Kien’in karısının olmayan çığlığı oluverir mısralar. Kocası ne gamze hırsızı olmuştur ne tam bir koca. Sevgili beyitte “O gamze hırsızı işte tutup eteğimi yüz parça etti. Aman ey esir edici göz bari sen yakamı bırak.” diye yalvaradursun Kien’in yalnız kendinden gayriye sağır kulakları onu da duymaz elbet.

Etek hışırtısı, biz kadınlara kıskanmayı öğretir bir de. Şehrin manifaturalarında, kulaklarımızı fresko, vual, basma, şifon, saten, atlas kumaşlara yanaştırıp hayalimiz ve özlemimizdeki hışırtıyı ararız onlarda. Duyduğumuz değil de kendi uydurduğumuz birtakım seslerde o eski zamanın sihrini, baş aktristi biz olan temiz niyetli filmleri, pencere gerisinde mırıldanılan şarkıları ararız.”

Fareler ve İnsanlar’a Dair

Murat Soyak, Fareler ve insanlar kitabı hakkında yazmış. Sık sık hatırlatmak gerek böyle değerli kitapları. Hissesi çoktur bu kitapların.

“Fareler ve İnsanlar” romanında olayların akışı içinde bireysel ve toplumsal sorunlar dile getirilmiştir. Romanda işlenen sorunları şu başlıklar altında inceleyebiliriz: Yalnızlığa terk edilmiş insanlar, yalnızlık problemi; iç huzursuzluk, kimsesizlik, bencil hayatlar; insan hakları hususunda yaşanan olumsuzluklar, ülkedeki zencilere yapılan haksızlıklar, kötülükler…

George Milton ve Lennie Small, Salinas nehrinin kıyısına bir akşam vakti oturup olup bitenleri konuşurlar. Bir başka çiftlikte yaşanan olay neticesinde oradan ayrılmak zorunda kalmışlardır. George, komşusu Clara teyzeye verdiği söz üzerine Lennie ile irtibat kurmuş ve yanına almıştır. Arkadaşlıkları bu şekilde başlar.

Han ve Yol

Han ve yol, ömür çizgimizin en güzel izahıdır. Han varsa yol da vardır, yolcu da…. Yusuf Özkan Özburun, ömre dair yazmış. Bir yolculuk bu. Yeter ki idrakine varalım.

“Yol ve han ikilemini, dünya ve ahiret, madde ve mana, akıl ve kalp, haz ve hüzün, düşünce ve eylem, fizik ve metafizik gibi kavram çiftleriyle örtüştürebilir ve tahlilimize uygun bir şekilde düşünebilirsiniz: Dünyanın içindeki ahiret, maddenin içindeki mana, kalbin içindeki akıl, hüznün içindeki haz, düşüncenin içindeki eylem, fiziğin içindeki Dünyanın içindeki ahiret, maddenin içindeki mana, kalbin içindeki akıl, hüznün içindeki haz, düşüncenin içindeki eylem, fiziğin içindeki metafizik şeklinde bu listeyi uzatmak mümkündür. Mesela dünya mı, ahiret mi gibi bizi bir tercihte bırakan yanlış yaklaşımlara karşı bizi rahatlatan tavır, dünyanın içindeki ahiret olacaktır.”

Elveda

Derinliğine inince insana acı veren bir kelimedir “elveda.” Söyleniş olarak baktığımızda ise kulağa hoş gelen bir yapısı ve melodisi var elvedanın, içli bir şarkı gibi. Ömür Yaşar Kondel, Hepsi Bir Elveda Meselesi isimli yazısında ayrılıklardan dem vuruyor.

“Hayatının her döneminde insan, hayatta kalabilmek için umudunun ekmeğini yer... onunla dayanır, dayanılmaz olana, dünya tekmili birden üstüne gelirken umuduna bürünür ve öyle dimdik durur karşılarında. İşinden ayrılır, daha iyi bir iş bulacağına olan umudu ayakta tutar onu, işleri rast gitmez, yarın ola hayrola der umuduna sarılır bakar önüne. Umut ekmeğinde, mevzu bahis gönül işleri olunca, duygusal obezite tehlikesi baş gösterebilir ki burada en önemli silahımız; gerçekçi yaşantılarla desteklenen anlamlı deneyimlerdir. O yüzden ayrılık tüm yönleriyle yaşanıp, olası tüm neticeleriyle yüzleşmek icap eder.”

“Canlı kabul edilen bir ölüyü evinin salonunda bulundurmaktan farkı ne olabilir bu ilişkinin? Çürümüyor olması mı? Söylenmemiş bir elveda, bir ölüyü gönül gözünün önüne nişan olarak dikmeye sebep oluyor ve geçiyor insan ömrü, acabalarla, eyvahlarla…”

Teferrüc’den Öyküler

Ramazan Kayaoğlu - Seni Unutmamam İçin Adın Bende Kalsın

“Artık dayanamıyorum. Rabbim hayırlısıyla nasip etse de şu yavrumu kucağıma bir alsam. Biliyorum hep bizimkiler yüzünden böyle oldu. Neymiş, yaş geçince hamilelik ağır olurmuş, kadın bu yükü kaldıramazmış… Ya bizim daha yaşımız kaç da hamilelik ağır olsun?”

“Eşim son birkaç aydır mutfağa neredeyse hiç girmiyor. Kokudan midesi bulanıyormuş. Ne hikmetse aynı mide, yemek yerken hiç bulanmıyor. O da ayrı bir konu. Hâl böyle olunca iş başa düştü. Gel gör ki ben de işten hiç anlamıyorum. Evin tek oğluyum. El bebek gül bebek büyümüşüm, yediğim lokmaları bile annem yediriyordu desem abartı olmaz. Bir yumurta kırmayı biliyorum, onu da yarım yamalak yapıyorum. Her seferinde içinden birkaç parça kabuk çıkıyor.”

“Kaynanam cin gibi kadın, ne zaman böyle konular açılsa hemen konuyu değiştirir, yine aynı yola başvuruca bizimki, yufka ekmeğe sarıp rahat rahat yedi, beş altı köfteyi. Ama derdi biter mi? Yemesi bitince bu sefer de şişkinlikten dem vurdu. Gören de zorla yedirdik zanneder!”

“Çok geçmeden hemşirenin dediği gibi doktor, doğumhane kapısında belirdi. Doktorun dışarı çıkmasıyla kayınbabam renkten renge girdi. Benim biraz önce aldığım hâlin aynısını kayınbabam aldı.”

“Doktor müdahale için acile götürülürken kayın babam da bizi bırakıp onların ardı sıra yürümeye başladı. Ne garip bir adam diye içimden geçirirken eşim dışarı çıktı. Sevinç gözyaşlarımı elimle silip sedyenin yanında odaya kadar onunla yürüdüm. İçeri girince biraz konuştuk, güldük, sevindik. Eşimin sızlanmaları bile zoruma gitmedi. Gönlünü hoş tutup sürekli kızımı sevdim.”

Gurbet Duymuş- Tek Gözüm

“Baba aldı dam gibi çocuğu. Çocuk yüreği okyanus, erenlere karışmış bir pırlantaydı. Arabadan inerken gururla baktı baba oğluna. Ne kadar yakışıklıydı ne kadar babayiğitti. Hamd etti Allah’a. Sonra arabanın önünden dolandı, elini oğlunun omzuna attı, heybetli bir yürüyüşle asansör kapısına vardılar. Baba tekrar gururla oğluna baktı; “Sen benim tek gözümsün oğul” dedi. Kucaklaştılar bir sevgi seliyle. Öyle sevdalılar gibi sarmaş dolaş açtılar kapıyı, anne yine gururla baktı oğluna. Yatağın üzerine dökmüştü oğlunun dolabındaki eşyaları, çocuğun kaybolan anahtarını arıyordu. Bilemezdi ki sonsuzluğun anahtarı da kayıptı ve sırdı.”

“Hoca toprağa baktı, toprak oldu. Milyon hüzün zerresi cam kırığı olup saplandı hücrelerine, baba göründü. Hoca babayla göz göze geldi. İşte o anda ne olduysa ne metanet kaldı ne sükûnet. Ah ve feryatlar acının haykırışları kaplarken semayı… Bir yangın yeri bırakarak son kürekle attı toprağı baba… Tek gözü kör olmuştu.”

İbrahim Gürel-Duacı

“Bahar gelmiş. Kuşlar daha telâşlı ve daha özgür. Kanatlarında birikmiş umutların yükü var, çırpınıyorlar. Cıvıltıları çocukların anlayacağı türden, gülüşüyorlar. Gökyüzü bir başka mavi bugün… Boncuk gözleriyle nazar ederken yeryüzünün bin bir rengine, serinlik sunuyor şehrin ikindi vaktine. Akşama çok kalmamış. İnsanlar dingin adımlarıyla boşaltıyor kadim sokağı. Bir şeyler olacak, hissediyorum.”

“İncir ağacı; akıbetini bilmeyen odun adayı… Hükmünü bekleyen mahkûmun adı… Ya yıkılsın kökten gövdesi ya da tatsın yapraklarıyla bu bahar hürriyeti. Bu ödediği hangi suçun diyeti? Unutulmuş verdiği yemişler. Mazide kalmış sunduğu gölgeler. Halini soran yok gayrı. Ayrı ayrı haneler darbeyi vurmuş bağrına. Kullar sağır olmuş figanına. Acep ulaşır mı sözü, Derviş Yûnus’un kulağına? Sarıçiçek misali, bir soran olsa anlatacak ahvalini. Biçare, düşmüş acizlik nârına.”

Mücahit Akıncı – Vicdan

Her gün kahvaltıdan sonra gazete okumayı kendisine alışkanlık etmeye uğraşıyordu. Eve getirdiği gazeteleri sadece cam silmekte kullanan eşine aldırmaksızın inatla bu alışkanlığını sürdürmüştü. İşte böyle bir sabah vakti okumuştu bu yazıyı emekli Ömer Bey. Daha sonra aşağıya iliştirilen resme baktı uzunca. Resimde bir kız çocuğu, 9 yaşlarında, bir konteynır başında, yağmurdan ıslanmış saçları ile konteynır içerisini karıştırmakta.”

“Eşinin korkulu gözlerle sorduğu sorulara aldırış etmeksizin devam etti Ömer Bey. Yıl bilmem kaç. Merter’deki şirketteyim. Bilirsin hani Melahat Hanım vardı. Kıskanırdın beni ondan. -Kısa bir gülüş attı Ömer Bey eşine sevgi dolu bir bakışla.- O zamanlar metrobüs ile gidip geliyorum işe. Metrobüs birçok yere gittiği için rağbeti de yüksekti. İnsanlar bu araca binmek için birbiriyle yarışırlardı. Tabi o zamanlar gençlik var.”

“Ömer Bey’in tansiyonu birden yükselmeye başladı. Eşi tansiyon ve sakinleştirici ilacını verdikten sonra yatağa yatırdı onu. Başında bekledi dakikalarca. Ömer Bey bir uyuyor bir uyanıyordu. İlaç tesirini göstermeye başlayınca gözlerini yumuyor sonra birden uyanıp dudaklarından süzülen o kelime ızdırap ve umut dolu bir halde yeniden çıkıyordu. Affet beni Yarabbi. Affet. Af…”

Tererrüc’den Şiirler

Korkulu bir rüyanın tetikçisi gözlerin

Kararmış kalplere olta atanların

Hüznüne denk bakışın

Yaralı uçurtmayı yağmalayan ellerin

Çamura bulanmış bir lotusu kurtarırken

Şölen ve ayinlerin içine doğan

Gösterişli bir aynaya bedeldi.

Osman Çakan

göç sesleri gelince köşelere kaçıyor diğerleri

susmayı önemli bir görev bilip

ama yapay değil sarı yaz gününden dönen yolcuların

yalnız

bunlar kalsın burada, burada kalsınlar biraz

nasıldı ses tonu sonbahar günü istasyonda

not defteri bir de kalem

evinde değil Tolstoy şimdi

ıslak kılıfından yaşlı sesini söküyoruz

ciğerlerini dolduran uzun bir ömürdü öyle değil mi

Meryem Kılıç

Sanırsın her dem sana belâ gözlerden gelir

Bir bakmışsın derdine deva gözlerden gelir

Güzel başlar sevdalar bilmez misin ey gönül

Korkarım senin sonun elâ gözlerden gelir

(Benim Sonum)

Ah hasretle gurbette özlerim gözlerini

Bir name bekler gibi gözlerim gözlerini

Gönlüm huzur bulsaydı bu denli arar mıydı

Bıkmadan usanmadan gözlerim gözlerini

(Gözlerim)

Özgür Çoban

Yokluğunuzun yelkovanı hüznümün akrebini kovalıyor

Elleriniz hangi çıkmaz sokağın yatısındadır şimdi

Kıyamet resitali çatlamış dudaklarınızda eylül

Ben yaşamıyor gibi yaşıyorum işte sizinle

Üstümde kırkikindi yağmurların ıslaklığı

Yorgun dervişlerin tespihlerinde dönüyor başım

İçimde kırgın bir cumhuriyet oluyor bakışlarınız

Elleriniz şu harman yerinde kıyameti çağıran

Mehmet Baş

Uzak iklimlerden koşup gelen gürbüz atların

Kırk yerinden tutunur dilsiz yelelerine

Ayağında eskimeyen çarıkla ellerimden tutar

Gitme vaktidir annemin yüreğinde kaynayan lavlara

Yanıp dururken kandiller soframızda

Perdeyi aralayıp gelse azıcık bir an geri

Nefesini saymaktan yorulunca

Bir yeminle soyunup kirli gölgelerden

Gitmek vaktidir artık dünyaya hiç sarılmamış gibi

Nagihan Aydın

Çivileseydin çeperlerinden anlamı

Hira’ya dek gergin sözleri sersemletecek

Hadsiz bir boy aynasından türemeyecekti kelimeler

Ve başka başka dualar anlatacaktı dedem

Peygamberi bir soydan evlerimizde

Muhammed Sinan kökçü

taşların da kalbi var

ne de çok acıttılar,

resmettiler göğe bulutları

bir bir kırıldı aynalar

öpecek bir yüz bulamadı çocuklar

saatsiz de döner dünya

mevsimler değişir,

hayat ağrısından iki büklüm yaşlılar

ölmek için her sabah

yeniden dirilecekler…

Mustafa Işık

Silinsin diye alnımdaki kara leke

Secdeye dayıyorum sırtımı

Günün beş vakti şiir okuyorum artık

Ve biliyorum

Her insan kendiyle götürürmüş sıratını

Yakup Çakır

En güzel vakitlerde saklısın sanki

yıldızların o büyük suskunluğunda.

Bir çığlıkta bekliyor olabilirsin

yaprağın gövdeyi terk eden şarkısında.

Bu sabah bir tutam gülüşün için

Yollara düştüm.

Betül Arı

Giyindiğim insanlık beni

Cennetimden kovan

Ya bana meyveler sunan kim?

Adam işi

Züleyha’dan geçip kuyuya inmek

Anladım şimdi

İsmail teslim demekmiş

Ebedi yanılgıdan dönen İbrahim benim.

Ersin Karaca

Dört Mevsim, 24. Sayı

Her zaman söylediğim ifade ile başlamak istiyorum yazıma; Dört Mevsim dergisi, bir milli eğitim dergisinden çok ötede. Dergide yazan isimlerle, yazı ve şiirlerle tam anlamıyla bir edebiyat dergisi var elimizde. Örnek olacak bir çalışma ortaya koyan dergi ekibini canı gönülden kutluyorum ve bu kıymetli çalışmanın aynı heyecanla devamını bekliyorum.

Arif Ay’dan Nuri Pakdil Yazısı

Arif Ay’dan cümleler, dizeler okumak büyük bir keyif ve ayrıcalıktır. Bir de onun kaleminden Nuri Pakdil’i okumak ayrı bir keyiftir. Çünkü o, Pakdil’in tüm imgelerini en iyi bilenlerdendir. Dört Mevsim için bir Nuri Pakdil yazısı kaleme almış Arif Ay.

Bilindiği gibi İslâm düşüncesinin iki boyutu vardır. Birincisi, kelamcılardan süregelen tenzih boyutu. İkincisi ise mutasavvıflardan süregelen teşbihi boyut. Birinci görüş: Allah mekândan ve zamandan münezzehtir derken, ikinci görüş: Allah şahdamarımızdan daha yakındır, Allah içimizdedir der. Nuri Pakdil, birincileri göz ardı etmez fakat ikincilere daha yakın durur. Bu nedenle, Mevlânâ onun denemelerinde sıkça geçen bir figürdür: “Mevlânâ odası olmalı evimizde: somut da olabilir, soyut da.” (Bir Yazarın Notları I, s.96, Edebiyat Dergisi Yayınları, 4. Basım, 2014)

“Nuri Pakdil’e dair yazdığım portrede de: “Mevlânâ’nın en öfkelisi” ifadesi geçer. Bu da Nuri Pakdil’in yaşadığı çağda dinin yarım yamalak yaşanmasından dolayı duyduğu öfkeye işarettir. Mevlânâ’nın da dinî ölçülere uygun davranmayanlara karşı öfkeli olduğu kaynaklarda yer alır.”

Mustafa Çiftçi ile Söyleşi

Zübeyde Andıç, Mustafa Çiftci ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Öyküye, kitaplara, yazmaya dair notlar var söyleşide.

“Çok yazayım, çok üreteyim endişem yok. Türkiye'de bu işler biraz öyle denk gelmesiyle oluyor. Hal böyle olunca ne kadar zamanda ne üreteceğiz biraz yaşayarak öğreniyoruz. Genç arkadaşlar, eser vermek isteyenler de buradan bir hisse çıkarabilirler ki plan program yaparken esnek olmalılar. Hiç hesapta olmayan işler her zaman çıkar. Sabırlı olmak lazım. Kariyer planı yapmak değil istikrarlı olmak lazım.”

“İnsan en iyi bildiğini yazmalıdır. İster yeni başlamış olun ister yıllardır yazıyor olun bildiğiniz kişileri, durumları ve olayları yazmalısınız. O zaman yazdıklarınızla aranızdaki mesafe kısalır. Yazarın eseriyle arasına mesafe ister istemez girer, hele basıldıktan sonra artık o eser başka bir yola girmiştir. Tabii bu arada kahramanların neler yaptığını unutacak kadar mesafe koymamalısınız ama ben hangi karakter hangi hikâyedeydi karıştırıyorum bazen.”

“Yazmak işinin mekanizmasını çözen varsa beri gelsin. Yani mesela hissetmek yeterli midir? Yoksa hissiyatı kayıt altına almak çabası mıdır yaptığımız? Bunlar zor meseleler ve insanlar bu meseleleri merak ettikçe, didikledikçe yeni yollar bulacaklar. Hani derler ya sanatçı sayısı kadar üslup vardır diye. Hikâyemi oluşturan unsurlar da kendi metodunu belirliyor. Bazı hikâye var ki “ben” diyerek anlatılır. Bazı hikâye “o” diyerek sürer gider. Bu tercihi de muhteva belirler.”

Eğitimin Karnesi

Karneler önemli. Durum raporunu sunar kişiye. Olup biten hakkında kısa özet verir karneler. M. Mustafa Erdal, geçmişten günümüze karnelerin halleri üzerine yazmış.

“Hangi alanda olursa olsun kurallar işin başında doğru belirlenip açıklıkla ortaya konur ve herkese aynı şekilde uygulanırsa buna söylenecek bir söz olmaz. Sağlıklı bir toplumun iyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış karsısında tepkisi aynı olmaz. Toplumsal bir kural olarak düşündüğümüzde yanlış davranışın ceza ile doğru davranışın da ödülle karşılaşacağının bilinmesi her şeyin yerli yerine oturmasını sağlayacaktır. Bu nedenle eğitimde ölçme değerlendirme yapılırken hak edene hak ettiğini vermek kimseye kötülük etmek, kimseyi kaybetmek biçiminde değerlendirilmemeli; aksine bunu böyle yapmanın uzun vadede herkesin kazancına olacağı bilinmelidir.”

Çocuk Kalbinden Geçen Hüzünler

Çocukların kalbi bilinmeyen hüzünlerin evidir. Birikir hüzünler orada ve bir hüzünevine düşünür çocuk. Ayşegül Sezek, çocuk kalbinden geçen hüzünleri yazmış.

“Benim kucak dolusu hüzünlerim var baba. Hüzünlerim senden sonraydı. Sen varken elime tutuşturduğun uçan balon sen gidince uçuverdi. Bu sefer balonun ipini bileğime bağlamayı unuttun baba, mutluluğum da uçuverdi balonun ardından, bana yığınla hüzün kaldı.”

“Benim bitmeyen hasretlerim var baba. En büyüğü sana, gerisi senli anlara. Beraber geçmeyen tepe tepe zamanlara. Çocuk omuzlarıma sığmıyor taşıdıklarım. Hasret ağır baba, sığmıyor kalbime, akıyor gözlerimden, geçmiyor iç acısı, bitmiyor hiç. Sen gel al yüklerimi benden, çocuk kalsın kalbim, büyümeye çalışmaktan yorulmasın.”

Dört Mevsim’den Öyküler

Mustafa Soyuer-Hatice

“Gözlerini büyüterek bakma bana Hatice. Benim mahcupluğum bana yetiyor zaten kız. Vallahi, yüzüm yok. Bugün de idare ediver ha? Bir paket daha… Biliyorum çok oldu. Yok işte ne yapayım. Ayaklarımdan tut, tepe üstü silkele, beş kuruş düşerse kefen param olsun. Kaç gündür sadece, yağsız bulgur yiyorum. Sefalet diz boyu… Çay kutusunda azıcık bir şey kalmış. Talebelik hâli. Halden anla biraz. Kız başım çatlıyor. Gebereceğim tütünsüzlükten. Şu tiryakilik fena şey... Az evvel küllüğü karıştırdım, belki yarım marım bir izmarit bulurum diye. Hıh, hepsini köküne kadar zıkkımlanmışım. Aman aman can Hatice, gözleri ceylan Hatice ocağına düştüm. Ver şuracıktan bir paket. Ne yapayım hırsızlık mı edeyim kız, yolsuzum diyorum işte, anlasana. Hem veresiye yiyen kesesinden yer. Ödeyeceğim. Valla billa. Hem de hepsini bir kalemde…”

“Öyle deme! Yazık! İyi kötü sahip çıkıyor sana. Koruyup kolluyor. Okutuyor. Babana kalsa… Kaç oldun sahi kız?
On altı. Yaa!
Fakülteye başladığımda şuncağızdın. Orta bir miydi, iki miydi? Saçların oğlan saçı gibiydi. Kurdele bile durmuyordu kafanda. Gözlerinin karası iri iri, yanakların al al. Ne sevimliydin. Zaman nasıl geçiyor. Şunun şurasında bir ay sonra diplomam koynumda. Artık abi değil, hocam diyeceksin bana, unutma ha!”

Buket Uçar-Yangın Var

“Gözlerinden yollar akıp giderken otobüsün altına, zihninde çürüttüklerini yolculuk boyunca etrafa savururdu. Bir kuşun kanadından, bir dağın yamacından, yeşilini kaybetmeyen bir daldan, topraktan yeni çıkan bir başaktan umut toplardı. Koridor tarafındaki koltuğuna yerleşti bu yolculuğunda. Bu sebeple cam kenarında yapacaklarını yanı başındaki koridora bıraktı. Masmavi gözleri yan koltuktaki yolcunun bakışlarından sıyrılıp cama yapıştı, cama çarpan bakışları yansıdı ona. İnceledi, geri almadı onları yuvalarına, soğuyan havanın kara bulutlarına astı, dışarıda bıraktı. Yanındaki yolculuk arkadaşı, bir yanındaki gözlere baktı gülümseyerek bir de dışarıda kalan bakışlara, ikisi de tepki vermedi ona. “Yer değiştirebiliriz,” dedi. Cevap vermedi, hafifçe gülümsedi. Bu teklif uzun bir sohbete gebe olabilirdi, bunu göze alamadı. Gülümsemesini derinleştirdi. İyi yolculuklar diledi. Otobüsün hareket etmesiyle cam kenarındaki kadın koltuğunu arkaya ittirdi, yanındaki beden ile camdan dışarı taşan ruhun arasından çekildi. Gözlerini de kapattı, onları baş başa bıraktı anlayışlı bir sevgiyle.”

“Ne yapsa da uyku yoktu gözlerinde. Küçücük bedenine yüktü bu uykusuzluk. Balkonun önündeki kocaman ağacın çıplak dallarını araladı gözleriyle, oradan bir yer açtı kendisine, kısık bakışlarıyla görüntüyü netleştirip kalaycıyı izlemeye başladı. Pencerenin orta yerinde bir ışık, sarı… Sokak lambaları yandı sandı önce ya da kalaycının elindeki ateşin yansıması. Işık yavaş yavaş etrafında dağılmaya, camda daha fazla yer kaplamaya başladı. Uyumadığı, daha doğrusu uyuyamadığı zamanlarda kendisine anlatılan bütün korkunç masalları hatırladı.”

“Otobüs terminale girmişti. Kızını görünce kalbi kuş oldu, çırptı camın ardından ona kanatlarını. Nefesi tam olarak yudumlayamadı ciğerlerine, bedeni ıpıslaktı. Kendisini dışarı attı. Hasretiyle yaktığı günlerin küllerini döktü yere. Gönlünün sol yanını kucakladı, kapının ağzında bekleyen kızını diğer koluna aldı. Dışarıda yoğun bir is vardı bir de karanlık gökyüzünden onlara sarılan yağmur.”

Zeynep Öz-Doktor Sırası

“Fikri Bey çok planlı bir adamdır. Bir gazetede köşe yazarlığı yapar, yazılarını da hep tam zamanında bitirirdi. Fakat geçen gün eve giderken önündeki buzlu yola dikkat etmeyince sağ elinin üzerine düşerek bileğini burkmuş. Ama o “Olacağı varmış.” diye durumu kabullenip dinlenmeyi kendine yedirecek bir adam değildi. Hatta bu yüzden doktor normalden bir hafta daha uzun süre bileğini oynatmamasını söylemiş. Fikri Bey yazı yazmaya çalışmaktan vazgeçse de aklı işinde kalmıştı.”

“Ah yavrum ah! Şu yeni nesil gençler yok mu? Oğlum niye dikkatli inmiyorsun merdivenlerden? Kesin telefonla oynuyordur şimdi! Zaten artık çocuklar başlarını kaldırmaz oldu şu internetten! Bak ben temizlik yaparken kolumu kırdım şimdi ne hallerdeyim. Siz şunları bırakıp okusanız ne kolumuz kırılır ne sırtımız yere gelir oğlum. Ama ne dediysek yok! Cık cık!”

“-Merhabalar, acaba sıram ne zaman gelir? diye sordu.

Hemşire Fikri Beyi şöyle bir süzdü. Sonra da:

-Yanlış yerde beklemişsiniz. Sizin doktorunuz Yusuf Bey geçen hafta ilerideki koridora taşındı. Burası kadın doğum doktoru.

Üç hasta şaşkınlık içinde hemşireye bakakaldılar. Bu söz, etraflarının neden hamile kadınlarla dolu olduğunu açıklıyordu.”

Fatma Nur Uysal Pınar – En Uzun Rüya

“Konuşması dinlenmezdi, bir hükmü yoktu. Nefes alıp vermek, nüfus cüzdanı taşımak kadar basitti hayatı. Seksen yılın sonunda, hastane odasında damarlı elini söz hakkı ister gibi kaldırdı. Bu kez akrabaları son sözlerini duymak için can atıyordu. Konuştukça konuştu ihtiyar, yaşamı boyunca konuşmadığı kadar.”

Dört Mevsim’den Şiirler

derinlik kayrasından dosta bakışı ebediyen
güven pamuk ipliğinde korkulu göz
sevda yüreği dağlayan kor
zaman durmak bilmiyor

senet vermek ıskalamaktır onsuz hayatı
etiketini yenilersin bugünün yalnızca

Mustafa Kaya

Buralarda kalıcı değilim
Geçerken uğradım desem,
Menevişlerinde gezinmek istesem,
Sakladığım tüm anlamları gizlesem
Senin bahçene,
Her gün okusam hece hece.

Züleyha Kandemir

çözebilir mi fildişi taraklar

bu muammayı derviş

kapat gözlerini dinle bak

anlatırım sana sözlerimi

çok bilinen telmihler yoluyla

ama anlatamam, anlaşılmamış

az okunan müflis bir şairin

griye çalan poetikasını kuramlarla

Hande İkbal

YORUM EKLE

banner19

banner36