Ocak 2023 dergilerine genel bir bakış-2

Cins Eve Dönüyor

2023’ün ilk sayısında Cins dergisi eve dönelim çağrısı yapıyor. Bu çağrı, salgın dönemindeki “evde kal” gibi değil. Ev kavramının hayatımızdan yitip gittiğinin farkına varılmasının bir derdi olarak derman olacak bir çağrı bu. Derginin giriş yazısından…

“Cins bu ay evine dönüyor. Yıllar geçse de şehirler değişse de rüyalarda hep var olan, insanın tüm estetik algısına sirayet eden o ilk eve doğru yola koyuluyor. Ailecek bir araya gelip eski yeni tüm klişeleri aile üzerinden yokluyor. Bireylerinin ve toplumunun gen taşıyıcısı, sirayetin merkezi olan ‘aile’yi yokluyor.”

Sınırlar Silikleşirken Mekânı Kurtarmak

Mekân kavramı anlam olarak büyük bir sınırsızlığı ifade etse de insanın asıl mekânı evidir. Ev giderse hayatın içinde tamam olan her şey eksilir. Ahmet Melih Karauğuz, “mekânı kurtarmak” olarak altını çiziyor en sahici mekâna sahip çıkmayı.

“Mekânın sınırlarını aşma arzusu yüzlerce yıldır bir arzu olarak insanlığın hafızasında yer etmiş bu hafızadan sızanlar her zamanın kendi hayalinde yer bulmuş, tekerleğin icadından başlayarak her dönemde mekânsal uzaklığın kolayca aşılması için birçok yenilik oluşturulmuştur. Tabii bütün bu gelişmeler somut gerçeklikler içerisinde, insanın mekânın sınırlarını aşarken beden engelini aşamadığı bir gerçeklik ile ilerlemiştir. Ancak pandemi sonrası yaşadığımız yeni tecrübeyle birlikte, son kullanıcıya ulaşan mekânsız dijital araçlarla birlikte, insan beden engelini de aşarak mekânsal engeller olmadan yeni bir gerçeklik tecrübe etmeye başlamıştır.”

Mekân, sınırları olan, o sınırlar içerisinde çatlaklar barındıran, rayihası, sesi, kokusuyla birlikte bir hafızayı içerisinde taşıyan, insan için bir engel olarak görülse de aslında varlığıyla insanı anlamlı bir konuma oturtan, bedensel, zihinsel bütünlüğünü koruyan bir alan oluşturması bakımından önem kazanır. Bu önemli “sınırlılık” halinin ortadan kaldırılarak, insanın ağların içerisinden mekânsız dijital bir tecrübe yaşamasının önemsenmesi ve mekânsızlık gerçeğinin bir özgürlük olarak adlandırılmaya başlanması, bedensel bütünlüğü elinden alınmış, hafızası iğdiş edilmiş, zihin sağlığının çıpalarını sökülmüş aslında “sınırlı”, “eksik” yeni bir insan oluşturacaktır.

Ölü Toprağı ve Yüksek Matematik

Hüseyin Atlansoy, hayatın kalbine dokunmaya devam ediyor şiirler eşliğinde. Yaşıyoruz hepimiz bu hayatı adı sanrı denen bir çığlıkla. Öldüğünü fark etmek ya da insan her şeyle sınanır kıvamında bir öfke bu.

Bir kere yerleşik hayata geçince imar çalışmaları ve mimari devreye giriyor. Ne lazım peki? Hayat ölüm ve matematik. Türk şiirinde mimarlar mühendisler ve matematikle ilgili muhteşem dizeler var. İlk örneğimiz Cemal Süreya’dan olsun: “Bütün mimarlar yüksek mühendis / Bir alçak sen kaldın Sinan Usta” Şimdi el yükseltelim ve Sezai Karakoç dizeleri ile devam edelim: “Ve Kudüs şehri. / Gökte yapılıp yere indirilen şehir / Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.” Matematik derseniz: “Cebrail en yüksek matematik / Yok eden geometrileri/ Bir sembol ülkesi bir cebir ili” ve Cahit Bey’in dizeleri: “kuvvetli bir baş ağrısı gibi / sahile bir ceset bıraktı dalgalar”

Aralık soğuğu ile merhaba diyor. Merhaba benden sana zarar gelmez demekmiş. Sadece insanlar üşümeyi bilirmiş. Ne diyeyim insanlık yine bizde kalsın İsa’sız eşeklerden olmayalım.

Emeklilikte Taşa Takılanlar

Bekleyenlerin yaşa takıldığı emeklilikte bir de taşa takılanlar var. Herkes bahtını yaşıyor. Hikâyesi de Mustafa Çiftçi’ye kalıyor.

“Efendim böylesi kıymetli bir dergide benim emeklilik hikâyeme yer verdiğiniz için şükranlarımı sunarım. Bendeniz prim günü fevkalade dolmuş. Yaşı bekleyen sınıfındanım. Yani meşhur adıyla “EYT” liyim efendim. Yalnız benim bir farkım var bendeniz sosyal medya kullanmadığımdan pek aktif bir EYT’li değilim. Sadece gücüm yettiğince dile getiriyorum. Çok aktif arkadaşlar var. Hatta emekli olsa bile hızını alamayıp üç beş sene daha EYT davası güdecek arkadaşlar tanıdım ki onların çoluk çocuğuna Allah yardım etsin. Ben bu konuda devletçiyim. “Biz emekli olacağız gerisi yansın.” demem.”

“Bir gün arkadaş telaşla yanıma geldi. Bizim araziye tek katlık imar izni vermişler. Yani hastane açılsa bile karşısına tek katlı bir baraka ancak yapılacakmış. Yani arazi beş para etmiyor. Arkadaşın yakasına yapıştım. Seğiren gözlerimi açık tutmaya çalışarak konuştum. “Çöz oğlum bu işi. Yoksa seni çitir çitir yerim la.” Arkadaştan çıt yok. Ben gözümü acilde açtım. Bayılmışım. EYT diye sıçrayarak uyanmışım.”

Merhamet Olarak Sınanmak…

Ömer Erdem, Sezai Karakoç’u tanıma kılavuzu diyebileceğimiz ayrıntılarla süslediği yazılarına devam ediyor. Sezai Karakoç ve merhamet ne kadar da çok yakışıyor birbirine.

Merhamet, Şehrazat şiirinde de bir vasıf olarak belirir. ‘Sen merhamet sen rüzgâr sen tiril tiril kadın’ mısraında kristalize olur. Aslında, Karaçay’ın Türküsü: Dans Eden İki Kardeş’in de dokusunda yine merhamet vardır. Aşk, Köşe şiirinde bir kadının başka halde vasfı olur. ‘Merhametin ta kendisiydi gözlerin.’ Burada poetik bağlamda üzerinde durulması gereken romantik bir halin insan ruhu üzerinde uyandırdığı etkiyi izlemek değildir. Bir şairin hayatla, doğayla, canlılarla, ötekiyle etkileşime geçtiğinde onları karşılama derecesidir. Nitekim ‘Karayılan’ şiiri yine tam tersinden bir algıyla, zihinde negatif çağrışım yapan isim/varlık karşısında duyulan özgüveni ve bunun merhametle çevrelenmesi olarak önümüzde ışır. İnsan belki şair öznede merhamet olarak da sınanır.

Metin Kaçan’dan Öğrendiklerim

Yaşadıkları, yazdıkları ve ölümü ile hep farklıydı Metin Kaçan. Gökhan Ergür, Metin Kaçan’dan Öğrendiklerim derken aslında onun dünyasına gizli geçitlerden geçiyor edata.

İyi bir gözlemci ve hakkı hâlâ teslim edilememiş bir kalemdir Metin Kaçan. Tutunamayanları, kenara atılanları: ‘’Orada öyle bir yaşam var ve bunu anlatmak lazım’’ diyerek kendine has üslubuyla ve tüm gerçekliğiyle anlatır. Bu gerçeklik dönemin edebiyat kamusunu rahatsız eder çünkü Kaçan’ın gerçekliğe tuttuğu aynadan yansıyanlar son derece sert, gerçek ve acımasızdır. Doğan Hızlan, Metin Kaçan için: ‘’Yaşadığını yazan değil, yazdığını yaşayan biri’’ der ve onun bu sahici anlatımını takdir eder.

Usta romancının İstanbul’unda sadece Müslümanlar değil Ermeniler ve Süryaniler de dolaşır. İstanbul’un çürüttüğü aileyi, adaleti, ahlakı ve toplumu eleştirir. Yeni Çağ’da insanın akılla bütün sorunları çözebileceği, dünyayı kusursuz bir yer haline getirebileceği sanrısıyla dalga geçer. Soyut ve somutun, madde ve maneviyatın iç içe geçtiği Fındık Sekiz isimli romanında şehrin insanında baş gösteren manevi boşluğu ve bu boşluğun insanı sürüklediği uçurumları işaret eder.

Hayatımızın o Ağır Roman’ı her gün satır satır kanatarak yazılmaya devam ediyor Metin Abi. Ve bitecek gibi de durmuyor be.

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Güven Adıgüzel; tarih, tarihi okumak, hakikatle yüzleşmek kavramlarından yola çıkarak Amin Maalouf’un Arapların Gözünden Haçlı Seferleri kitabı hakkında yazmış. Hakikate dışarıdan bakmak da diyebiliriz bu kitaba. Adıgüzel, bu kitapla ilgili yorumlarını tarihi gerçeklikler eşliğinde yapıyor.

“Bu kitabı neden okumalıyız? Çünkü; yerel emirlerden, devletlü sultanlara uzanan tarihsel bir hatta, gündelik hayatın ayrıntıları ve insanın bitmeyen iktidar hikayesiyle taçlanan öteki bakış’ı hem merceğine alıp hem de büyük fotoğraflarda görünmeyen bir panoramasını yansıtan Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, küçük hırslar, bitmeyen entrikalar, harp taktikleri, denge siyaseti ve vahşi heveslerin Haçlı Seferleri bağlamında ilk ağızdan dökümünü yapıyor bize. Bu çok yeterli bir gerekçe. Maalouf’un da gayet iyi bildiği üzere; tarih en büyük anlatı(cı)dır. Ve evet, okuduğumuz dün’ün kitabı değil, bugün’ün anlamı.”

Epigenetik

Terim anlam olarak aşina olunamayabilir belki epigenetike ama “Kız halaya oğlan dayıya çeker.” denince taşlar biraz daha yerine oturabilir. Enes Kılıç, soyaçekim ve bunun etkileri üzerine yazmış. Ya da var mı böyle bir şey diyebilirsiniz konunun detayına inince.

“Epigenetik bizim klasik kültürümüzde de var olan bir kavram aslında. Yani kavramdan çok bir yorum olarak mevcut. Örneğin bazı kıssalarda şu tarz bir anlatım görürüz; aşeren hamile bir anne vardır. Yoldan geçerken izin istemeden birinin bahçesinden elma alır. Onu yer. Yıllar sonra çocuk doğar. Çocuk koşmaya, konuşmaya yani daha etken bir duruma geldiğinde eşyalara çeşitli zararlar verir. Anne de bir hocaya gider ve çocuğun düzelmesi için çare ister. Hocaysa, hamileyken birinin rızası olmadan bir şey yedin içtin mi diye sorar. Anne daha sonra o kişiye gider ve helallik ister. Çocuk da normale döner. Yani bu kıssaya ve dünyadaki insan hayatının sürekliliğine baktığımızda, bizden sonraki nesillere bizim davranışlarımızın, olumlu veya olumsuz halde geçmesi çok normal geliyor bana. Çünkü bir tür hakediş mekanizması da başlıyor orada. Kötülük yapan bir insansan, senden husule gelecek olan nesil de kötü olabilir ve bu sana da dönebilir.”

Esra Kartal Soysal ile Söyleşi

Gürsel Aksen, Esra Kartal Soysal ile Gen Ötesi İnsan Sonrası kitabı üzerine bir söyleşi yapmış. Bu söyleşi ile epigenetik kavramı daha da açıklığa kavuşmuş olacak.

Epigenetik, genetik teorinin temellerini sarsan, sallayan ve sonra da onu genişleten tamamlayıcı bir teori. Biz yıllarca şunları duyduk: diyabet geni bulundu, cinayet geni, eşcinsellik geni, inanç geni keşfedildi. Genetik haritamızı çözdüğümüzde kendimizle ve evrenle ilgili tüm sırları çözecektik. Pozitivizmin fizikte çoktan terkedilen mutlakçı, kesin bilgici bakışı biyolojiye uğrayınca genetik paradigmada hükümferma oldu. 2003’te -13 yılın üstüne- sonlandığı ilan edilen İnsan Genom Projesi’nden elimizde kocaman bir kafa karışıklığı kaldı. İnsan genomunda beklenen 100 küsur bin gene karşın 20 bin civarı (sonradan bu sayı 35 bine kadar çıkacaktı) gen vardı, peki insanın işlevsel genlerinin %99’u farelerde de varken onun karmaşıklığı, gelişmişliği, varsa üstünlüğü nasıl açıklanacaktı? Tek bir genin sorumlu olduğu hastalıklar, tüm genetik tabanlı hastalıkların sadece %2 kadarı. Geri kalan %98 genetik hastalık, genlerin birbiriyle ve çevreyle etkileşmeleri sonucunda ortaya çıkıyor.”

“Her şeyin suiistimale açık yanları vardır. Suiistimalin çaresi bilimi, gelişimi engellemek değil denetim ve kontrol mekanizmalarını tesis edip nizami şekilde işletmektir. İnsan tanımı felsefenin en köklü ve vazgeçilmez meselelerinden biridir. Tanım, mantığın işidir, sonra onu bilimler alıp kullanır. İnsan, en kadim tanımlardan birisiyle potansiyel olarak hem akıllı (zoon logikon) hem toplumsal (zoon politikon) canlıdır. Fakat artık biliyoruz ki, akıl da (farklı karmaşıklık düzeylerinde bilinç), toplumsallık da aslında tüm canlılarda var olan şeyler, elbette kendi organizasyon düzeylerinde. Fakat tarihin hiçbir döneminde hiçbir canlı kendisini tasarlamadı, son 50 yıldır girdiği yolla homo-sapiens hariç. IVF ile başlayan üreme devrimi bu anlamda milattır. İşte insan tanımı artık kendisini (yeniden) üreten, tasarlayan canlıya doğru ilerliyor. Bunda transhümanist yönelimlerin etkisi büyük tabii.”

“Epigenetik paradigma kültürel olarak edinilmiş özelliklerin nesilden nesle yani nesillerarası aktarıldığını bilimsel olarak iddia ediyor. Genetiğin santral dogmasına itirazı da buradan köklenmişti tam da. Yani atalar mesela kıtlık vaziyetinde bir ömür geçirmişlerse, bu durum ataların genetik ifadelerini etkiliyor, değiştiriyor ve yeni yavru döllere de bu bilgi üreme ile aktarılıyor. Dolayısıyla bizim atalarımız, varsaydığınız özelliklerle mücehhez ise, evet, bizler de o özelliklerden taşıyoruz, epigenetiğe göre. Yani o savaşçı ruh, epigenetik kabullere göre, ataların döllerine aktarılmıştır. Fakat bu ne ifade eder? Örnek üzerinden gidersek çoğunlukla o savaşçı ruh, bilinç düzeyinde gözlemlenebilir durumda olmayabilir. Bu aktarımlar daha ziyade bilinç-dışı denen ve bilincin %95’ine yakınını oluşturduğu düşünülen alanda saklı kalır.”

Ahlaki Travma

Bugün yaşanan tüm savrulmaları çok iyi özetliyor ahlaki travma kavramı. Çöküş de buradan başlıyor. Ahlak yoksa hiçbir temelin sağlam olması düşünülemez. Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer ile İslam Düşünce Atlası Projesi bağlamında bir söyleşi gerçekleştirmiş Günay Güven. Üçer, ahlaktan ve bir travmaya dönüşen ahlak yoksunluğundan bahsediyor.

“Geçmişteki düşüncelere dönük merakımızın şimdiki düşünme etkinliğimizle yakından ilişkili olması, onu sadece nostaljik ve magazinsel meraktan ayırt etmez; düşünce tarihini bugün üstesinden gelemediğimiz her türlü sorunla ilgili mucizevi bir çözüm sandığı olarak gören hayranlıkla dolu bir meraktan da ayırt eder, etmesi gerekir. Zira böylesi bir merak, düşüncenin üstlenmesi gereken şimdiki sorumlulukları bir kenara bırakır ve parlak geçmişte üretilmiş fikirleri, belki de sırf parlak bir geçmişte üretildikleri için araştırmaya ve geçmişe duyduğu özlem nedeniyle yeniden üretmeye değer bulur. Oysa bu durum düşünceyi gerçeklikten koparır, destansı geçmiş tasavvuruyla bizatihi geçmişin çarpıtılmış bir şekilde kavranmasına neden olur ve hesaplaşmaksızın bugüne boca ettiği parça parça fikirlerle düşünce dünyasını yamalı bohçaya çevirir.”

“İslam Düşünce Atlası’nın artık bizi taşımasını umduğumuz yeni evre, önceki bir sorunuza verdiğim cevapta zikrettiğim haliyle düşünce tarihi çalışmasından beklenen asıl çabayla ortaya çıkacak. Bugünkü düşünme etkinliğimize sıhhat kazandıracak şekilde, şimdiki temel sorularımıza verilen ve geçmişten bugüne gelerek varlığını devam ettiren cevapları tahkik ameliyesine tabi tutma çabası... Bu, şimdiki düşünme etkinliğimize sıhhat kazandıracak bir felsefi çabaya dönüştüğünde, Arayışlar Dönemi’ni geride bırakacak evreye de intikal etmiş olacağız.”

Başlama Vuruşu’nda Hakan Şarkdemir Var

Hakan Şarkdemir başlama vuruşunda şiir serüvenini anlatıyor.

İlk kitabın ilk şiirinden bugüne dek şiiri, mevcut dünyanın ötesinde içinde birlikte özgürce yaşayabileceğimiz bir dünyaya dair ümidi perçinleyen bir şey olarak gördüm. Kalabalıklara seslenen bir şiirin yerine Ece Ayhan’ın deyişiyle “kalabalık şiir”i beğendim. Yaşama dünyasının dekoruna dönüşen bir şiirin karşısında mevcut dünyayı aşındıran çok sesli bir şiiri savundum. Çok sesli, yani farklı türlerin, biçimlerin, tekniklerin, dillerin bir araya getirildiği, sözel, görsel, müziksel ifadenin (verbivocovisual) birlikte devreye sokulduğu çok katmanlı bir şiir yapmanın, insanın ve Türkiye’nin meselelerine duyarsız kalmayan heteropoetik bir şiirin yollarını aradım. Benim poetik hikâyem, “Ebedi Lied”den “Büyük Mukavva”ya bu arayışı yansıtır. Modern epik, senfonik şiir, heteropoetika ya da anti-kültürel bir yapıt olarak şiir derken de temelde hep aynı düşünceyi ifade etmeye çalıştım: “her şey girebilir şiire / çıkabilir şiirden / değişebilir şiirle” Vesselam…

Mozart Ne Kadar Türk’tü?

Zana Özgenç; “Mozart Ne Kadar Türk’tü?” sorusunun cevabını besteler eşliğinde veriyor. Bir yanda Mehter Marşı, diğer yanda Mozart’ın Türk Marşı. Hatta araya giren Saraydan Kız Kaçırma Operası’nı da sayabiliriz. Osmanlı’nın müzikte ve geniş anlamda sanatta Batı tarafından bir imge olarak kullanılmasının serüvenini anlatıyor Özgenç. Fonda Türk Marşı…

“Yıl 1783, yer Salzburg. Alaturka müzik akımının en güçlü eseri yapıldı ve 1784’te dönemin en önemli müzik firması Artaria tarafından dinleyiciyle buluşturuldu. Hem Osmanlı hem de Batı, bestecisinin Türk Marşı ismini verdiği bu esere hayran kaldı. Aslında bu tınıları bu kadar manidar ve keyifli kılan şey eserin yapıldığı tarihsel düzlem, siyasi çalkalanmalar ve tabii ki Osmanlı’ya dair hem öfke hem hayranlık hem merak.”

“Osmanlının Batıdaki karşılığı olarak bunu kabul edersek kahveden lokuma, günlük kıyafetlerden maskeli balolarda tercih edilen Türk geleneğinin giysilerine, mimari yapılara, kuklalara, binaların üstüne işlenen Selçuklu mirasından miras kalan kabartmalara ve kruvasan çöreğinin ay şeklinde olmasına, bize özgü argoların sohbetlerindeki varlığına kadar her şeyi inkâr etmek gerekecek.”

Cins’ten Bir Öykü

Arslan Karadayı – Eksik Tespih

“Remzi, muazzam bir ülfet içerisinde kendisiyle arasında hukuk ilan ettiği mesailerinden birini daha tamamlayarak masasından ayrıldığında saat 17:58’di. Askılıkta duran kömür rengi montunu giydi ve bordo atkısını boynuna doladı. Kapının yanından masaya, raflara ve dolapların üzerine tekrar göz gezdirdi ve bir şey unutmadığından emin olarak odadan çıktı. Zemin kata geldiğinde, asansörden inip plaza kapısına varınca saat 18:01 olmuştu. Kapıdaki görevliye “iyi akşamlar” dedikten sonra dışarı çıktı. Tramvayın ya da otobüslerin bu saatte ne kadar kalabalık olduğu düşüncesiyle içi sıkıldı. Hava kapalıydı ancak yağmur yağmıyordu. Etrafı izleyerek yürümeye karar verdi. Caddede her köşede işten döndüğü belli, asık suratlı, ellerinde irili ufaklı poşetlerle sanki yoğun bir magma tabakası gibi salınan insanlar, patlamak üzere olan bir yanardağ ağzını andırıyor diye düşündü. Ancak bu kızgın magmayı tutan çanak neydi, nasıl duruyordu, şu an bunu fikretmek Remzi’ye beyhude bir masraf gibi geliyordu.”

“Remzi ve bisikleti süren adam göz göze geldiler. Birbirlerine ince birer tebessüm ettiler. Yol tekrar genişlemişti. Remzi “Haydi bana müsaade. Size selametle!” diyerek yolun diğer tarafına geçti, evine doğru yürüdü. Bisiklet süren adam da Remzi’ye mukabele etti ve bisikletin oturağına geçti. Yollarına devam ettiler.”

“Remzi Burak’a sarıldı. Remzi ağladı. Remzi hem sarıldı hem ağladı. Neden ağladığını bilmeden ağladı. Hayatında eksik olan ne varsa, onlara… Ağladı.”

Edebiyat Ortamı dergisi

90. sayısına ulaştı Edebiyat Ortamı dergisi. İz bırakan işlere imza atarak yoluna devam eden derginin 2023’ün ilk sayısı da yine dopdolu içeriği ile ulaştı okura. Söyleşiler, araştırma yazıları dergide öne çıkan çalışmalardan. Kitaplar üzerine detaylı yazılar da dergi okurlarını bekliyor.

Mustafa Ruhi Şirin ile Çocuk Edebiyatı Üzerine

Derdi, davası dünya çocukları olan bir yüreğe sahip Mustafa Ruhi Şirin. Kendini adamak denen kavramın içini tam anlamıyla doldurarak çocukların daha güzel bir dünyaya uyanması için masal tadında selamlar gönderiyor onlara. Şeyma Subaşı, Şirin ile çocukları ve çocuk edebiyatını konuşmuş.

“Çocuk edebiyatı tarihi iki evreden oluşur: Sözlü çocuk edebiyatı ve yazılı çocuk edebiyatı evreleri. Yazılı çocuk edebiyatı modernleşme ile başlamış bir edebiyattır. Bu bakımdan çocuk edebiyatı modern bir kavramdır ve modernleşme döneminin ürünüdür. Sık sık vurguladığım gibi çocuk edebiyatı aynı zamanda okulla da yaşıttır. Yazı kültürünün örgün eğitimle yaygınlaşmasıyla çocuklar için edebiyatın gündeme geldiği söylenebilir.”

“Bizde çocuk edebiyatı kamusu çok cılız. Çocuk edebiyatı eleştirisi daha da cılız. Batı merkezli çocuk edebiyatı tartışmaları çok geç yansıyor bize. Çocuk edebiyatı üzerine yapılan değerlendirmeleri sadece Batı kaynaklı bilgiye dayandıranlar ise Batı üzerinden bakıyor çocuk edebiyatına…. Ülke ölçekli çocuk edebiyatı poetikası için iyi kitaplar, çocuk klasikleri ve kanonik kitap tartışmasının önemli ve belirleyici bir işlevi vardır.”

“Modern Batı, masalları yeniden yazarak dünya çocuklarına ulaşmayı da başardı. Masalcıların en talihlisi ise La Fontaine. Hiçbir fablını çocuklar için yazmadığı hâlde Fransızcadan öteki dillere en çok çevrilen bir masal şairi oldu La Fontaine. Modern dönemde yeniden yazılan masalların ana akım çocuk edebiyatı kabul edilmesinin birinci nedeni bu kitapların çocuklarca okunmasıdır. Bir anlamda modern masal edebiyatı modern çocuk edebiyatının ikiz kardeşidir.”

Aykut Ertuğrul ile Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler

Cahid Efgan Akgül, Aykut Ertuğrul ile yeni kitabı Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kitabın yanında Ertuğrul’un yazma sürecine ve Post Öykü’ye dair notlar da var söyleşide.

“Sekiz yıldır Post Öykü dergisini çıkarıyoruz arkadaşlarla. Diğer şeyleri bilmem ama bu galiba bahsedilecek ve bizi tanımlayacak bir şey. Bütün bu süre zarfında neyi merak ediyorsak, neyi anlamaya çalıştıysak bunu dergide yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Pek çokları tarafından (edebiyat okurları arasında) hak etmediğimiz bir sempatiyle karşılandık, hak edip etmediğimizden emin olmadığımız bir o kadar da suizanla. Haddi aşan ilginin her türlüsünün muhatabını delirtip tuhaflaştırdığını görecek kadar olgunlaştık. Ya da en azından bunu deniyoruz.”

“Galiba kitabı anlayamadıkça, öyküyü yazmaya çalışırken kendi zihnimde uçuşan fikirlerle ortaklıklar aradım, bulduğumu sandım. Bir türlü yatışmayan karakterlerin ve yatışmayacak bir Hikâye’nin olduğu bu öyküye isim olarak “Evrenin Yatışmaz Yapısı”nı kullanma hakkını kazanmış mıydım? Umarım. Bu üç kelimenin bir araya gelişindeki şiirsel ahengin parlaklığından bahsetmedim ama her şeyi başlatan zaten oydu.”

“Dünya bir yangın yeri. Batı, kendisine savaş alanı olarak Afrika’yı, Ortadoğu’yu seçtiğinden beri yangının ya içindeyiz ya da alevleri hissedecek kadar yanı başında. Sanatçı tüm bu olan biteni görmezden gelebilir mi? Sadece bu bile “toplumcu gerçekçi” damarın güçlü örnekleriyle karşılaşacağımız ve karşılaşmaya devam edeceğimizin bir göstergesi. Ki okuyoruz da.”

Güray Süngü ile Büyük Irmaklardan Bile Üzerine

Dergide bir diğer söyleşi de Güray Süngü ile yapılmış. Süngü’nün yeni kitabı Büyük Irmaklardan Bile üzerine yapılan bu söyleşinin soruları Oğuzhan Öztürk’ten gelmiş.

“İnsan öyle işte. Kederliyken de güler, mutluyken de hüzünlenir. Bizi gerçek manada esir alacak duygu durumları haricinde geçişlidir, değişkendir. Güzeldir öyle olması. Bu, yaş ilerledikçe biraz daha yoğunlaşır hatta.”

“Çok uzun zamandır elimde evirip çevirdiğim bir hikayeydi. Nasıl anlatacağıma dair seçeneklerim vardı. Bilirsiniz yaptığınız her tercih birtakım imkanlar verir size, aynı zamanda birtakım imkanlardan da alıkoyar sizi. Hikâyem en başından beri ana hatlarıyla belliydi. Bir kardeş katli, bir nevi habil kabil hikâyesi vardı aklımda. Ama bu hikâyeyi günümüzde geçen bir olay içinde vermek istiyordum. Öte yandan batı, sömürgecilik gibi modern dünyanın meseleleri de vardı çünkü kardeş kavgası dediğim bireysel değil toplumsal bir kavga olmalıydı. Bir ada inşa etmeye karar verdim. Bu ada bir nevi Afrika kıtası oldu zihnimde. Bakış açısı olarak değişimi dönüşümü içerden aktarabilmek için, ama akıl yürütmelerin çok zekice olmaması için aklı yamuk bir karakter seçtim.”

“Türkiye’de yaşadık. Biz insanlar bunu her yerde ve her zaman yaşadık, mazlumu da ‘biz,’ zalimi de ‘biz’ bir hikâye bu. Habil ile Kabil hakkında romanda bu sebeple üç masal anlattım haricen. Kabil katildir ve Habil’i öldürür dersek olay basitleşir ve biz kendimizi hep mazlum ya da masum olarak görürüz. Oysa öldüren ‘Kabil’ olur dersek biz de şimdi masum olsak da o eşiğe geldiğimizde Habil veya Kabil olma eşiğine geldiğimizde sınav yeniden başlar diye görebiliriz meseleyi.”

Maraş Mevlevîhânesi

Edebiyat Ortamı dergisi her sayısında dosya boyutunda çalışmalara da yer veriyor. Bu sayı Maraş Mevlevîhânesi’ni konu olarak ele almış. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Ali Avgın - Maraş Mevlevîhânesi’nin Beklediği

“Şehrimizin Fransızlar işgali sırasında, Dergâh Fransızlar tarafından 1 Şubat 1920 günü çarşı kompleksi ile beraber yakıldığı, daha sonra 1925 yılında ise tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte dergâh fonksiyonunu tamamen yitirerek harabe haline gelmiştir. 1937 yılında dergâh bakımsız bir durumda iken Vakıflar tarafından şahıslara satılmış. Burayı alan şahıslar dergâhı yıkarak yerine önce köy garajı yapmışlar. Daha sonra 1965 yılında ise dükkanlar inşa edilerek pasaj şekline dönüştürmüşlerdir.”

“Umudumuz odur ki; kapalı çarşı restorasyon projesi çerçevesinde tarihimize hürmeten, şehrimizin kültürel turizmini canlandırma açısından, 500 yıl hizmet vermiş “Maraş Mevlevihanesi”nin yerine yeniden tarihi bir iz bırakılamaz mı? Şehrimizdeki bazı konakların ve Uzunoluk hamamı gibi yok olmuş tarihi mekanlarımızın yerine aynen yenisini yapan belediyemiz, burayı da bir şekilde ihya edemez mi?”

Ali Büyükçapar- Maraş Mevlevîhânesi Yeniden İhyayı Bekliyor

Tarih boyunca Mevlevihaneler, ülke coğrafyamızda güzel sanatlar akedemileri gibi faaliyet göstermişler bu ocak ses ve beden terbiyesinin yeri olmuştur. Ariflerin ifade ettiğine göre musiki, alemi ervahtan heberler getirir. Allah(cc) bezmi eleste sordu. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” kullar da “Bela” dediler. Bu sebeple, bu dünyadaki musiki, bezmi elestteki hitabı ilahinin lezzetini aramaktır. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına yaklaştığımız bu günlerde Fransızlar tarafından yıkılan bu ecdat yadigarımızın yeniden yapılarak şehrimize kazandırılmasını istemek öncelikli görevlerimizdendir. “Mahvedip varını gel dinle kudüm ü nayi / Dest-i ihlas ile dur daman-i Mevlana’yı”

Prof. Dr. Feyzan Göher

“Maraş Mevlevihanesi’nin hizmete açıldığı mekân; Dulkadiroğlu Beylerinden Alaüddevle (ö.1515) Bey’in zaviye olarak yaptırıp vakfettiği Yum Baba (vakfiyede Yum Dede olarak geçmektedir), Arapça Yumn (Türkçe söylenişi ile Yumni) Tekkesi’dir. Zaviyenin Mevlevihaneye çevrilmesinden sonra tekkenin gelirleri, Mevlevihaneye devredilmiştir. Mekânın yetersizliği ve maddi ihtiyaçları nedeniyle, II. Abdülhamid tarafından Hazine-i Hassa’dan tahsis edilen 150 lira ile 1897 yılında yeni baştan onarılan Mevlevihane’de Mehmed Selim Dede (d.1854-ö.1925) 1893’te Maraş’a gelerek fiilen göreve başlamıştır. Binanın bakım ve onarımının tamamlanmasından sonra ise 3 Recep 1315/28 Kasım 1897 tarihinde resmen postnişin olarak tayin edilmiş ve eline beratı verilmiştir.”

“Maraş Mevlevihane’sinin yeniden inşasına yönelik olarak Nazif Öztürk ve Ali Avgın’ın vurguladığı üzere vakfiyelerde, bedestenin doğu kısmında yer aldığı bilgisi; İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde yer alan Abdülhamid dönemi Maraş fotoğraflarında Taş Han’ın bulunduğu düzlemde görülen Mevlevihane’nin uzaktan bir görünümü; günümüze gelebilmiş semahaneye sahip diğer Mevlevihanelerin incelenmesi ile eski yerinde, yeni bir Kahramanmaraş Mevlevihanesi inşası imkân dâhilinde gözükmektedir. Bununla birlikte binanın yeniden inşasına yönelik Öztürk ve Avgın’ın önerilerine ilaveten, bizim önerimiz Mevlâna musiki ve sema topluluğunun kurulmasına yönelik olacaktır.”

Kirletilmiş Ölümler Sagusu Üzerinde Bazı Dikkatler

Ersin Özarslan, Selçuk Küpçük’ün Kirletilmiş Ölümler Sagusu şiirini detaylı olarak inceliyor yazısında. Şiirin temasından başlayarak anlam derinliğini tarihi süreci de göz önüne alarak detaylandırıyor. “Sagu” kavramının geleneksel köklerinden başlayarak, kirletilmiş ölüm imgesine yoğunlaşıyor.

“Kirletilmiş Ölümler Sagusu”, cemiyetçi bir zihniyetle yazılmış ferdî temalı bir şiir olarak okunabileceği gibi tam aksine ferdiyetçi zihniyetle yazılmış cemiyet temalı bir şiir olarak da okunabilir. Şiirde anlatılanların yakın tarih Türkiye’sinin yaşadığı macerayı temsil ettiği söylenebileceği gibi müdahil olamadığı için olup biten karşısında ıstırap duyan bir ruh yahut vicdanın feryatları olarak da okumaya müsait görünmektedir. Şiiri değeri biraz da bu çoklu anlamaya imkân verecek yapıda olmasından ileri gelmektedir. Her nasıl okunur ve her nasıl anlamlandırılırsa anlamlandırılsın bu şiir hakkında söylenenler bire bir şairin söyledikleri veya telkin ettikleri değil, şiirin okuyucunun zihninde, gönlünde ve muhayyilesinde uyandırdıkları yahut çağrıştırdıkları olup şiirden hareketle okuyucunun söyledikleri olacaktır. 

“Başlıktan bazı ölümlerin birileri tarafından kirletildiği anlaşılıyor. Fakat bu ölümlerin niçin ve ne sebeple, nasıl ve hangi şartlarda, ne ile kirletildiği belli değildir. Nelerin ve kimlerin ölümleri olduğu da meçhuldür. Şiirde Özne, bir hakikatin tebliğcisi bir hatip gibi muhataplarına seslenme hâlindedir. Cevabını bildiği ve muhataplarının da bildiğine inandığı iki suali tevcih etmekte ama bir cevap beklememektedir. Çünkü cevap açık hâlde sorunun içindedir.”

“Şiir dilinde, hataya düşülerek “sapma” diye adlandırılan bediî tasarrufu, idrâk zaafı ile malul oldukları için sapıtma olarak anlayan veya şuurlu olarak, bile isteye öyle anlayıp anlamlandıran güruhun yazdıkları pazarı kaplayınca “sapıtma fiili” “sapma zannedilmiş olabilir. Arkadan gelenler de bunu hazır buldukları için “koca koca adamlar yalan mı söyleyecek canım” diye tartışmadan, önlerinde buldukları gibi kullanmakta bir beis görmemişlerdir. Bu tavır ve tasarrufların bazıları için mahzuru olmayabilir hatta bazıları için işin doğrusu da budur. Bunlar için şaşılacak bir durum da söz konusu değildir. Ama Selçuk Küpçük söz konusu olunca işin rengi ve tasarrufun mahiyeti değişir, değişmek zorundadır. Çünkü Selçuk Küpçük sadece edebiyat özellikle şiir sahasında emek ve gayret sahibi bir değildir. Küpçük aynı zamanda musıkî sahasında da faaliyet gösteren ve kendi çapında çalışmalarıyla tanınan bir kişidir. Hâliyle sesin, nağmenin dilinden de anlayan bir kalem sahibi sıfatıyla Küpçük’ ün bu türlü tasarruflara karşı herkesten daha hassas bir tavır alması beklenir.”

Daha Dün Yaşadılar Romanında Dede Korkut Tadı

Süheyla Karaca Hanönü’nün kitap yazılarını önemsiyor ve dikkatle takip ediyorum. Ele aldığı kitabın ruhunun derinliklerine sızmayı başarıyor Hanönü. Sıradan bir anlatım olsun istemiyor. Anlattığı kitaba davet eden, kitabın açık davetini sunan bir içtenlik var onun anlatımında.

Mehmet Niyazi’nin Daha Dün Yaşadılar kitabı hakkında yazmış Hanönü.

Mehmed Niyazi’nin Ötüken Yayınlarından çıkan ‘Daha Dün Yaşadılar’ adlı romanının arka kapağında şöyle bir cümle yer alıyor: “Nefsini mabutlaştıranın yalnızlaşması kader olduğundan günümüzün modern dünyasında en ürkütücü hastalık ne kanserdir ne de kolera; yalnızlıktır.”

“Kişi kadrosu başlangıçta fazla gelse de romanın sonlarına doğru her bir karakterle ahbap olmuş gibi hissedebilirsiniz. Romanın temel taşı, ana karakteri Hacı Ziya’dır. Merhamet denizi olarak nitelenen Hacı Ziya, adeta Dede Korkut misyonu ile çıkar karşımıza. Dede Korkut Hikâyeleri nasıl ki Oğuz Türklerinin yaşamına dair bilgiler sunarsa bu roman da bir zamanlar Adapazarı- Akyazı’da yaşanan gündelik olayları, insan portrelerini sunar. Bizler de o dönemin Akyazı’sına, insan ilişkilerine, dostlar arasında konuşulanlara, düşmanlık nedenlerine, hemşerilik duygularına, kavgalarına, sevinçlerine, dayanışmalarına, farklılıklarla birlikte nasıl yaşanır buna tanıklık ederiz.”

“Altında uyuduğu ağacın yaprağı yüzüne düştüğü için ağacın dallarına ateş eden, sevinince de sinirlenince de belindeki silaha eli giden ve bu yüzden başı sık sık belaya giren Deli Fazlı’yı da birkaç kez aracı olarak kurtarır. Öyle ki Deli Fazlı iflas ettiğinde onun tüm olumsuz özelliklerine rağmen dostu Azmi ile ona sermaye olarak kullanması için yüklü miktarda para verirler. Darda kalana yardım etmekle kalmayıp hayatı düzene girsin, düştüğü yerden kalksın diye yapabileceği yardımı da esirgemeyen bir Hacı Ziya vardır.”

“Gaz sobası, kalınca bir sopa ile soba temizliği, tek eğlenceleri olan sinema, Hz. Ömer’in hayatını anlatan film gelince sinemaya akın eden yaşlı kadınlar, Cumhuriyet kutlamaları, mantar tabancalar, darbeler, çok partili hayata geçiş, İsmet İnönü İle Menderes hayranı olanların atışmaları, particilik zinciri, iki yerde oy kullananlar, sahte para basanlar, mini etek modası, öğlenleri ekmek ve helva ile karnını doyuranlar, gazoz içenler, maç kavgaları, velhasıl arka fonda Türkiye’deki olası durumlar anlatılırken Hacı Ziya’nın tesiriyle kendinize “Acaba etrafımda Hacı Ziya gibi insanlar var mı?” diye sorabilirsiniz.”

Şeyh Bedrettin’siz Serez

Erdal Noyan, Şeyh Bedrettin’e dair kaleme aldığı yazısı ile Edebiyat Ortamı’nda.

“1358 yılında Edirne yakınındaki Simavna Kasabası’nda doğan Bedrettin Mahmut, 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı’nın yol açtığı Fetret yıllarında olgunluk çağını yaşıyordu. Zor bir dönemdi. Yıldırım Beyazıt’ın oğulları Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet birbirlerinin karşısındaydılar.”

“Şeyh Bedrettin, ölümden sonra dirilişe, cennete ve cehenneme ilişkin görüşlerinden dolayı İslâm dışına çıkmakla suçlanmıştır. Hangi durumda çemberin dışına çıkıldığı, hangi durumda bütüne kavuşulduğu… Tasavvuf, vahdet-i vücut; bunlar netameli işler… Bedrettin, İznik’e gelerek kendisiyle görüşenlere düşüncelerini işledi, kendisine bağlı bir topluluk oluşturdu.”

“Bedrettin, şimdinin Arkeoloji Müzesi Bedesten’in çevresindeki ağaçlardan birinde mi sallandırılmıştı yoksa darağacı mı kurulmuştu? Özgürlük Alanı’ndaki Bedesten infazın tanığı değil. Orada boy gösterişi Bedrettin’in ölümünden sonradır. 1493-1493 yıllarında Çandarlı İbrahim Paşa yaptırmış. Altı kubbeli, kubbeleri kiremitle kaplı, dikdörtgen bir yapı. İyi durumda gözüküyor. Osmanlı yapıtı Bedesten’de Helen, Roma dönemlerinin yapıtları sergileniyorlar.”

Dilbilgisi ve Sözlük Okumak Üzerine

Dilbilgisi ve sözlük okumak diye bir durum var. Günümüzde pek rastlanmasa da geçmiş zamanın güzel ve faydalı bir uğraşıydı bunlar. Cemil Çaygözoğlu, Dilbilgisi ve Sözlük Okumak üzerine yazmış.

“Dilbilgisi ve sözlük okumak geçmişten geleceğe hep olmuştur. Ancak okuma biçimleri arasında en sıkıcı, en bıktırıcı, en usandırıcı, en bezdiren, en yıpratıcı ve belki de en yıldıran okuma biçimidirler. Bu tür bir okuma sabırlı olmak, sebatkâr olmak, harf ve kelimelere aşina olmak gerektirir. Kelimeye kelime aramak çok sabır ister. Bu da yetmez Cemil Meriç’in deyimiyle ‘tecessüs’ gerektirir. Okuduğum kadarıyla sözlük okurları aşağıdaki gibidir.”

“Sözlükler de kendileri aralarında birkaç kısma ayrılırlar. Tek dilli sözlükler: Türkçeden Türkçeye sözlük vb. İki dilli sözlükler: İngilizce-Türkçe sözlük, Türkçe-İngilizce sözlük vb. Üç dilli sözlükler: Fransızca-Arapça-Farsça sözlük, İngilizce-Arapça-Türkçe sözlük gibi. Dört dilli sözlükler: Fransızca-Türkçe-İtalyanca-Arapça sözlük gibi.”

Çayın Demi

Alim Akça, çaydan bahisler açıyor yazısında. Çayın sadece içilmek gibi bir işlevi yok. Muhabbeti, şiiri, romanı, edebiyatı da var. Çay içmeyenler bile çayın edebiyatını yapmayı sever. Böyle bir büyülü hali vardır çayın.

“Evet, bizim gibi sigarası bile olmayan insanlar için tek kötü alışkanlık vardır, o da çay. Hani şu, hakkında güzellemeler düzülen çay yok mu, o işte. Amma bu çay, Zarifoğlu’nun “Morfin gibi arıyorum direnmeni…” dediği gibi bizatihi kendisini aradığımız çay değil; homini gırtlak yemenin bahanesi olan çay.”

 “Çayın suyunu koymak, kaynayınca kalkıp demlemek biz erkeklere düşüyor bazen. Ev işine elini bile sürmeyen kocalardan bilhassa bekleniyor çay yapması. Yani en azından, bunu olsun bari, hiç olmazsa!..”

Boş çay, sade çay, kuru çay. En güzeli kuru çay. Orta Anadolu’da bir ilçenin ortasından geçen fakat suyu olmayan bir çay gibi. Yanında bir şey yenmeyen, şeker bile katılmadığı hâlde tadına doyulma yan çay… Sezai Karakoç’un “taş gibi bir çay/ Judy Garland gibi çay” dediği gibi çay…

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Büşra Tümkaya – Anzele Suyu

“Adım Beşir. Canavar yutağı gibi duran bu deliğe isteyerek giriyorum. Çevremde küçük karabalıklar yüzüyor. Onlara görklü yiğitleri, bulutlarda nal eskiten Tulpar’ı anlatıyorum. Güzel gözlü kızlar, civan mert erkekler, bozkurtlar, kuşlar ve çiçekler benimle bir yere doğru çekiliyor. Kollarım iki yana açık. Gökte süzülür gibi ilerliyorum.”

“Dün gece dedem öldü. Küçük karabalıklar köpük köpük çoğaldılar. Her biri yeni bir hikâye ile geldi. Küçük kaygan ağızları açılıp kapandı, açılıp kapandı. Sabaha karşı sessiz bir hareketlilik başladı evde.”

“Dedemin içli içli ağladığını duydum. Muhtemelen beyaz sakallarının arasında hemen yol bulmuştu tuzlu su. Dedem köseydi. Top gibi kısa beyaz sakalları vardı. Baştan sona ıslanması için uzun ağlayışlara ihtiyacı yoktu. Dudakları bebek gibi büzülmüştür. Hıçkırıkla iki büklüm olmuştur kesin. Ama bakamadım. Dizlerimin üstünde geri geri süründüm. Ona doğru dönüp başımı yere eğdim.”

Hüseyin Hakan – Eyvahlar Olsun

“Hikmet Beylerle aynı apartmanda oturuşumuzun ikinci sene-i devriyesi. İki sene önce karda kışta taşındılar bir üst kata. Gürültüyle yanaşan98 model Ford’un kasasından eşyaları alelacele indirip yeni dairelerine taşındıkları günü iyi hatırlıyorum. Tenteli kasa kamyonetten önce arka tarafa istiflenen ıvır zıvırları indirdi. Kozluoğlu Nakliyat’ın elemanları. Arkasından koltuk takımları, yatak başlıkları derken kasayı birkaç saat içerisinde boşaltıp eşyaları daireye taşıdılar. Yangından mal kaçırır gibi de gaza basıp gözden kayboldular. Bu soğukta taşınmaya onların da anlam vermediğini çözmek zor değildi fakat yeni komşumuzun ve aynı zamanda kiracımızın ev eşyalarıyla birlikte yıkılacak aile saadetlerini de taşıdıklarını çözmek zor oldu. Bunun için iki sene boyunca türlü sıkıntılarına tıpkı oturdukları daireye olduğu gibi ev sahipliği yapmamız gerekecekti. Muhabbetimiz ilerledikçe bizim şahitliğimizde tane tane dağılacaklardı. Onlar dağılırken biz toparlanacaktık.”

“Ertesi gün öğlene doğru ablam geldi. Kahvaltıdayken annemin her fırsatı değerlendirip kızdırdığı babam önce masayı ardından annemin suratını dağıtmak için hamle yapsa da masayla sınırlı kalması için araya girmiştim. “Senin de soyunu sopunu boyayayım itin oğlu!” diyerek yüzüme tokadı indirdikten sonra annemle sonra hesaplaşacağını işaret parmağına, silinmesin diye masaya yazıp hızlıca giyinip çıkmıştı. Annemin ilk fedakarlığı değildi bu. Yıllardır böyle.”

Güç bela birkaç parça eşyayı kabul ettirip yolcu ettik. Araç gözden kaybolunca da içeri girdik. İki yıldır tavandan şıp şıp akan huzursuzluk iyice dolup taştığı için kendi huzursuzluklarımıza dönebilecektik. Neticede Hikmet ve ailesi dağıldı ama bizim ailemiz ayaktaydı. Telefon çaldı, annem panikleyip ayaklandı, babam durmasını istedi. Esra kızını ve Tarık oğlunu maaile yemeğe bekliyormuş. Hayretler içindeydim. Annem eliyle ağzına doldurduğu sevincini daha fazla tutamadı:

“Eyvahlar olsuun!

Fatma Nur Uysal Pınar - Ağlayamama Sorunsalı

“Cenaze evinde herkes yaslıydı. Biri hariç. İmam “hakkınızı helal edin” dediğinde de biri sessiz kalmıştı. Ertesi gün ölen kadının kocası hakkımı helal etmiyorum, diye bağırdı. Misafirlerin şaşkınlığına aldırış etmeden konuşmaya devam etti. Ardından ağlayamadığım için hakkımı helal etmiyorum.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Bir kibrit çöpü
Bir zamanı nasıl da yanıltıyor
Evdeki odalar kapılar perdeler pencereler
Bir an sanki büyük bir öfkeyle sarsılıyor, bir alınyazısı da böylece şekilleniyor

Davut Güner

şahit olursun denize fırlatıldığına

beklediğine meskenlerinde sessiz ölülerin

amansız kararlarını ihlal edemez

esatirdeki kadim bacılar

yine de haber verirler

gösterirler alametlerini

gelmek üzere olan matemin

ve semada işitilen seslerini kelimelerin

günahları önceden haber verdiğini

Ali Sali

En heyecanlı yerinde kesilmişti hayatım

Bir ben mi ağır geldim dünyanın ağrısına

Ne güzel eskitilmiş şiirler yazıyordum

Bir daha gelir isem iki olsun dünyaya

Benim yüksek yerlerde tanıdıklarım var

Gider gitmez seni de aldırırım yanıma

Başrolde oynayan, her zamanki ölümdü

Belki de son bölümdü, zaten ayrılacaktım

Ben benim en çok ölme ihtimalimi sevdim

Bir ihtiyaç olduğunda, yine buralardayım

Gökyüzünü bırakalım biz Allah’a bakalım

Kendimizi değilse de imanımızı kurtaralım

Yaşar Akgül

Müziği dinlemeli insan onun ilhamını

Öyle bir müzik çalmalı çağlara

Binlerce kitap okumalı akılda kalıcı

Yüzlerce şiir ve öykü yazmalı

Ya da kendi mesleğinde

Edip gibi hayatı gönül alıcı

Varsa da bu kadar acı

Biraz yorulmalı işte insan

Pervazdan kovmayıp kuşları

Hangi(si) içeri girecek bilmeli

Ve kovmalı elbet benliği yoranı

Öylesi illa kapı dışarı

Mücahit Aygören

Sorudur suskun bakış

Sorudur kar yağmayan kış

Sorudur zamansız her bahar


İstemiyorsan geçmişin

Kırık taşlarıyla oyalanmak

Göğe baktığın gibi

Kendi içine de bak

Hayret penceresinden
Mustafa Ruhi Şirin

Odanın alnı açık eşiğinde,

Kapıyı günahsız bir el açacak.

Sofanın kilerle bağdaş kurduğu yerde,

Bir ev yeniden kurulacak.

Geçmiş rüyalara kapılmış tavan,

Sessizce nefes almakta derinde.

Soluğu, kokulu bir güz rayihası,

Dokunsan ağlayacak kederinden.

Tarık Özcan

çünkü kıskandım gözlerini, sanabenden daha yakınlar diye

elim avucunda değil hâşâ, boynum bir kılla incelik yarışına girdi bak

bak üstelik trabzonlu bir balıkçının

eyüpsultan’a cuma namazına gelen burun kılıyla

nihayet toplandı bulutlar, artık susmamam gerekciddiyim bak

bak dışarı çıktık, dönüşümüz başladı artıkotobüste ayakta

yenikapımetro koltuğunda,bayrampaşa’dadolmuş sırasında

ve kınada çalıştın, smokin dükkanında elemandın ya hani

tabuttakiler bile anladı gömleğimi değiştirdiğimi bak

bak hemençaktı kumarbazlar,hileli kart olduğumu o masada

sana yalan söyledim Feyza, ne olur tekrar bağır tekrar son defa tart

ve kız kardeşinin whatsapp durumunda gördüm, ne yalan söyleyeyim

yani o gül anneciğinin doğum günü hediyesi olmuş işte bak ne güzel

nasip deyip sustum

bu suç senin

Kadir Tepe

Şartlar olgunlaştığında ben bu bozuk ağzımla her sabah

Günün kırışmış yerlerini tekmeleyerek geçtim sokaktan

Tefekkür ve tevessül arasındaki ince çizgiden tutunarak

Aklımda, düşünmekten çıldırmaya ramak kalmış sorularla

Rutini makul mesailere vardım doludizgin, günde sekiz saat

Burada kamu zararı yoktur, herkes kendine yetecek kadar var

Kamu dediğin fasit bir dairedir çünkü en fazla

Müzayededen ucuza gelmiş müdürlerin biteviye döndüğü

Arif Onur Solak

Yeni Yüzüyle Mahalle Mektebi 2023

2023’ü yeni yüzüyle karşıladı Mahalle Mektebi dergisi. 2022’de hem dergi olarak hem de Loras yayınları olarak gönüllere dokunan işlere imza attı dergi ekibi. Biliyoruz ki bizleri daha nice güzelliklerle buluşturmaya devam edecekler. Çünkü her işin başı samimiyet sözünün tam olarak hakkını veren isimler bir araya gelmiş Konya’da. Daim olsun.

Karamazov Kardeşler ya da Büyük Engizisyoncu

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanını nasıl ele almak isterseniz isteyin sizi farklı bir mecraya sürükleyecek bir zenginlik vardır bu romanda. Her okuyanın farklı bir tat almasının sebebi de burada yatmakta. Ali Tacar Dostoyevski ve bu roman üzerine yazmış.

Dostoyevski’nin son ve muhteşem eseri Karamazov Kardeşler çok yönlü bir romandır. Kimi bu romanı “kriminal” bir roman olarak ele alır, kimi felsefi alt zeminini ön plana çıkarır, kimi karakterlerin psikolojik tahlilleri yönüyle “psikolojik” bir roman olarak ele alır, kimi dönemin Rusya’sını daha iyi değerlendirebilmek, toplumun; ahlak, suç, din, gelenek anlayışlarının daha iyi anlaşılabilmesi adına romanı “sosyolojik” bir açıdan ele alabilir.”

Yazımın temelini oluşturan, beni yazıyı yazmaya sevk eden “Karamazov Kardeşler” romanındaki İvan Karamazov’dur. İvan bence Raskolnikov’la birlikte benim için gelmiş geçmiş en karizmatik roman kahramanlarındandır. Yukarıda değinmiş olduğum Zweig’ın Dämon kavramı adeta ete kemiğe bürünmüş İvan diye görünmüştür. Bakıldığı zaman “Karamazov Kardeşler” romanı bir ailenin hikayesini anlatır. Şehvet ve para düşkünü Fyodor Pavloviç Karamov ve üç oğlu; Dmitri, Alyoşa ve İvan’ın hikayeleri anlatılır. Fakat Dostoyevski romanını öyle bir kurgulamıştır ki bir ailenin hikayesini anlatırken, aynı zamanda bireyin kendiyle, toplumla, tanrıyla çatışmalarını, toplumun değer yargılarını, anlayışlarını, sosyolojik bir perspektiften ele alırken, bunun yanında karakterleri de adeta psikolojik tahlillerle deşmiştir. Yazımın başlığını oluşturan “Büyük Engizisyoncu” bölümü kanaatimce romanın benim için çok önemli ve muazzam bölümlerinden biridir. “Büyük Engisizyoncu” bölümünde İvan Alyoşa’ya mensur bir şiir anlatır. İvan bu bölümde tanrıyla, Hristiyanlıkla hesaplaşır. İvan ne para peşindedir ne de rahat arar, İvan belki de yalnızca acıyı arar. İvan şöyle der: “Hiçbir şey anlamıyorum diye sayıklar gibi devam etti İvan, artık hiçbir şey anlamak da istemiyorum. Sadece olaylarda kalmak istiyorum. Çok uzun zaman önce anlamamaya karar vermiştim.

Çalınan Tarih ve Biz

Tarih algısı diye bir gerçek var. Kişiye, topluma, milletlere göre değişen bir algı bu. Mustafa Atikebaş, tarihi doğru okumak üzerine yazmış.

“Geçmiş olayların bilgisi şeklinde tanımlandığında -ki sıklıkla böyle tanımlanır- tarih, koca bir mâlûmat yığını olarak kucağımıza düşüverir. Kimi zaman eğlenceli, bazen can sıkıcı onca hikâyenin, savaşların, göçlerin, trajik ölümlerin, kahramanların vs. bizim hayatımızdaki rolü nedir? Tarihçilerden sakındığımız bu önemli bilgi ummanıyla nasıl başa çıkacağımızı bilmiyorsak belki de fikrimizi tekrar gözden geçirmeliyizdir. Nasıl ki pusulasız denize açılmıyorsak tarih ummanına dalmanın da asgari şartları vardır; bunların başında geleniyse üzerinde konuştuğumuz nesneyi doğru tarif etmektir.”

“Zamanın ve mekânın çalınmasıyla birlikte dünya tarihini tanzim etmek için elzem olan dönemleştirme için her şey hazır hâle gelmiştir. Bundan böyle, Bronz Çağı’ndan başlayarak gelişen büyük Asya Medeniyetlerinin her biri kapsam dışında bırakılarak Antikçağ’dan Feodalizme, oradan Rönesans ve Reforma, nihayet Mutlakiyet, Kapitalizm, Sanayileşme, Modernleşme basamaklarından oluşan benzersiz bir ilerleme! çizgisi oluşturulmuş oluyordu.”

“Aynen” Deyip Geçmek

Seyfullah Akkuzu’nun “Amerika’da Bir Haftalık Çalışmayla Bilgi de Kazanılıyor mu?” yazısını okuyunca aklıma hemen “aynen” kelimesi geldi. Yani son yılların artık dillere pelesenk olan ve her duyduğumda tüylerimi diken diken kelimesi “aynen.” Araştırmadan, soruşturmadan hazıra konmanın adıdır “aynen.”  Tam da bunu yazmış Akkuzu.

“Dijital modern sistem sadece gündelik enformatik bilgiler arasından bir seçim imkânı sunuyor bize. Farklı olana yönlendirmiyor. Modern insan kesinlikle bilgili evet; fakat farklı bir bilmeye ve bilgiye yabancı konumda bulunuyor. Başkaya, ötekine kör ve sağır. Aynının bilgisine sahip. Hazırda olan enformatik veri yığınından işe yarar olanları seçip alıyor. Var olan veri yığınlarını reddedip ya da en azından var olanı olduğu haliyle almak yerine içselleştirip sorgulamaktan mahrum. Görünenin, gösterilenin bilgisiyle yetiniyor.”

“Enformatik biliş ile bir yaşayış biçimine icbar ediliyoruz. Bu yaşayış biçimlerinden birini seçmek özgürlük olarak sunuluyor. İnsanlar, ortalama ya da düşük bir refah düzeyine sahip bir hayata rıza göstererek özgürlüklerinden vazgeçmeye razı ol muşlar hatta bunu seve seve kabul eder hale gelmişler. İnsana yaraşır bir hayat nedir, nasıl olmalıdır, sorusu yerine sayısal verilerle ortaya konmuş, asgari refah seviyesine sahip bir insan hayatı model alındıkça ve konuşuldukça kaybetmeye, özgürlüklerimizden daha çok vermeye mahkûmuz.”

İslam Düşüncesinde “Aşk” (Aşk Olsun)

Ne kadar da kirletildi güzelim “aşk” kelimesi. Sıradanlaştırıldı, sığlaştırıldı, adını anarken bile temkinli olur hale geldik. Vıcık vıcık bir sırıtışla anılan aşkın bizim anladığımız aşk ile elbette ilgisi yok. Fatıma Can, İslam Düşüncesinde “Aşk” üzerine yazmış.

“Aşkı elem, ıstırap olarak tanımlayan ilk kişi Hallac b. Mansur’dur tasavvuf tarihinde. Ona göre “aşk sıfat değişiminden ibarettir.” Yani aşk beşerî sıfatlardan soyunup Tanrısal niteliklere bürünmektir. Azap kelimesi acı elem, keder demektir. Aşkın acısı öyle bir acıydı ki sonunda hakiki aşıklara lezzet vermeye başlardı. Acı insanın varlığını tüketince insan geçide gitmese de geçit onun ayağına gelip öte yakaya çıkarırdı.”

“Gazzali ise Allah’a karşı mağfiret arttıkça sevgi gelişir ve güçlenir der. Gazzali aşk kelimesine nazaran muhabbet kelimesini tercih etmiştir. Sevgiyi bilgiye bağlayan Gazzali “sevgi canlı ve anlayışlı olanların özelliğidir.” der. Gazzali’ye göre sevgi “gönlün zevk aldığı şeye meyletmesidir.” Bu meyl kuvvetlenirse buna aşk derler demektir. Gazzali’ye göre aşk mahiyeti gereği saflık ve temizlik üzerine bina edilen kutsal bir yapıdır. Aynı zamanda eksiklik, parçalanma ve bölünmeden uzaktır.”

“Aşkı besleyip büyüten en büyük damarın sır olduğunu bilmek gerek. Yine de “kalmasın alemde hiçbir şey nihan(gizli)” öyle aşklar yaşanmış ki insanoğlu dünyaya geldiğinden bu yana kimi ortaya çıkmış kimi ise sinelerde gizli kalmış. Bazılarının dilinden kaleme dökülmüş “belki bir gün birileri sinemde olanı okur” diyerek, kimileri sır olup sırra kadem basmış toprağa karışıp diğer aleme kalmış.”

Zikir Ehli Muhitler

Elif Can rehberliğinde Zikir Ehli Muhitler’e doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Dilimizde binbir zikir, çokça şükür ve özlem.

“Esmaların dilini yansıtan alanlar çeşit çeşittir. Bu açıdan nerede olursak olalım onun esmalarının ifadelerini görmek mümkün. Hayatımızı idame ettirdiğimiz yaşam alanlarına saygı duyabilmek için Allah’ın esmalarının soluklandığımız yerlerde olduğunu fark etmemiz mühimdir. Her solukta Allah’ın esmalarını tanımlayan bir sır gizli olduğu gibi gözlerimizin alabildiği her ortamda da onu ifade eden yaklaşımlar mevcuttur.”

“İnsan yer ve gök gönüllüsü olarak âlemi kuşatan her bir mahlûkatın arasında, kendine yolculuğu arayan aciz mahlûk. Âlem, yer ve gökyüzünden yansıyan ilahi yaratı. Binlerce cisim, binlerce yüz içerisinde manayı bozulmadan koruyabilmek için insana düşen elzem görev: yüzleri idrak, yüzlerden yansıyanı algılama ve bilme gönüllüsü olma. Tanıdığı cismani yüzleri fikriyatında sindirerek yüreğinin, aklının ve ruhunun cemalinde bir olanı arayışın peşi sıra yürüme, yürüme, ardı kesilmeyen bir yol alış. En nihayetinde yeryüzünü okuyabilmemizi kolaylaştıran vahiy ehli ayetlere varış.”

Mehmet Kahraman ile “Kendimiz Hakkında Bazı Yalanlar” Üzerine…

Hümeyra Dutar, Mehmet Kahraman ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kahraman’ın “Kendimiz Hakkında Bazı Yalanlar” kitabının detaylarını yazarından öğreniyoruz.

“Kitabın ismini ve kapağını içerikten bağımsız düşünmek elbette mümkün değil. Okura bir davetiye veriyorsunuz, bunun öncelikle ona hitap etmesi gerekir. Bu açıdan şanslıyım, kapak ve isim içerikle uyumlu oldu. Okurlar da sevdi, gelen geri dönüşlere baktığımda isabetli karar vermişiz diyorum. Diğer taraftan, kitap isminin bütün öyküleri kapsaması bazen mümkün olmayabilir. Anlatılan konular, anlatım tarzı her zaman bire bir örtüşmez. O zaman da en uygun ismi seçmeye çalışıyorsunuz. Aslında işin en zor kısmı kitaba isim vermektir. Dışarıdan bakıldığında en kolay kısmı başlıktır diye düşünülür ama bütünü kapsayacak, okurun ilgisini çekecek isim bulmak daha zordur. Bazen günlerce kıvranırsınız bunun için. Tanıdıklara sorar, onların fikirlerini alırsınız. Kitap kapağı ve isim yayın sürecinin en zor kısmıdır yani.”

“Okur birinci tekili kolay beğeniyor diye hep aynı anlatıcıyı denemek sığlaşmaya sebep olur ve bazen de itici gelmeye başlar. Güzel olan hikâyeyi okura hissettirecek bakış açısını bulmak gerekir.”

“Öyküler ve diğer metinleri yazarken dilin güzel olması için uğraşıyorum. Okuru metne bağlayan unsur dildir, dilin ağırlıklarından arındırılmış olması, yalın, sade bir anlatım okuyan kişiye de tesir edecektir. Amacım iyi bir hikâye anlatmak, bunu da en güzel şekilde yapmak istiyorum. Başka ne söylenebilir bilmiyorum.”

Orhan Gazi Gökçe ile “Usanma Hakkı” Üzerine…

Usanma Hakkı, Orhan Gazi Gökçe’nin ilk kitabı. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Gökçe, hayata karşı kullandığı usanma hakkının terennümlerini yazmış. Selver Yavuz’un sorularını cevaplamış Gökçe.

“Kitaba isim vermek zor meseledir. Çocuğunuza isim koymak kadar belki de. Ömür boyu sizinle birlikte anılacak neticede. Kitabın isim babası divan şairlerimizden Nâbî oldu doğrusu. Onun “usandık” redifli gazelinden ilham alan bir yazı var kitapta. Usanmanın birçok yüzü var tabii. Usanmak bir vazgeçiş değil; olan bitene alışmamakta ısrar hâli daha çok.”

“Deneme, yazara serbest atış imkânı veriyor gibi gözükse de esasında zihnimizde gezinen dağınık şarkıları sıraya koyma çabası bence. İnsanın hayatına ahenk kazandırması ne kadar zorsa denemenin kıvamını bulması da o kadar zor. Deneme kurmaca bir tür olarak kabul edilmez ancak aklınıza her geleni alelusul yazmak da değil yani. Belli sınırlar içinde bir meseleye ilişkin boyutları etraflıca, detaylara temas ederek özgün bir metin inşa etmekten bahsediyoruz.”

“Metinlerarasılık mı bu tam bilmiyorum ama fazlaca ifadesini bazı yazılar için gerçekçi bir yorum olarak kabul ediyorum alıntılar konusunda. Bu bir kusur sayılırsa bunu kabul ederim. Benim gibi acemi yazarlar sıkıştıkları yerde başka metinleri imdada çağırıyor sanırım. Kitapta beni rahatsız eden teknik sorunlar da var doğrusu, yayınevinin tercihleri ve benim bazı dikkatsizliklerim sebebiyle. İlki günah sayılmaz derler, ben de bu söze sığınıyorum.”

Özlem Metin ile “Hasar Raporu” Üzerine…

Özlem Metin’in Hasar Raporu kitabını severek okudum. Hatta okudukça da sevdim. Kitap hakkında da yazdım. Acıları yazmak artık daha kolay. Günümüzdeki büyük maharet, insanların yüzünde tebessüm oluşturmak. Kitapta bu var işte. Selver Yavuz’un sorularını cevaplamış Özlem Metin.

“Mizah ve ironinin kişisel bir tavır, mizaç meselesi olduğunu söyleyen düşünürler az değil. Ben de onlara katılıyorum. Yazdıkça aslında bu alanın mizacıma da uygun düştüğünü görme şansım oldu. İroni ve mizah bana istediğim özgürlüğü ve hayatın görünenden farklı olduğu fikrimi yaşama imkânı sundu.”

“Bazı öykülerin sonunda burukluk hissedilmesi güzel bir netice bence. Öykülerdeki gülünç durumlar aslında görünen katman, bir bakıma yazar için bir araç. Bunların altında, su yüzüne aynı netlikte çıkamayan hayal kırıklıkları, kişisel acılar, ye tersizlikler, toplumun zorladığı kabuller ve neticede insanlarda yarattığı hasarlar var. Bunların farkına vardıkça aslında içinde yaşadığınız toplumu (sürüyü) ve kendinizi daha iyi anlamaya başlarsınız. Gerçekler karşısındaki kayıtsızlığınız azalır. “İroni, bir gerçeğin, bir doğrunun neşeye büründürülmesidir. Muhatabında acı bir gülümseme bırakır.” der Necip Tosun.”

“Ağlanacak hallerimize güldürmek gibi bir çabam yok ama karşılaştığımız olayların birden fazla katmanı var. Bir yönüne gülerken derinde yatan duyguların da farkına varmak lazım. Hayatta siyah ve beyazdan çok grilere ve onun binbir tonuna rastlıyoruz. Uzun dost sohbetlerinizi düşünün; ağlamalar ve gülmeler iç içe geçer. Ömrümüz de böyle geçiyor. Hüznümüz ve sevincimiz iç içe ve ikisi de bâki değil.”

Merve Sevde Selvi ile “Düğümlere Bitişik” Üzerine…

Merve Sevde Selvi, Abdullah Kasay’ın sorularını cevaplamış. Kütüphanemde okunma sırasını bekleyen kitaplardan Düğümler Bitişik’i bu söyleşiden sonra ön sıralara alacağım.

“Öykü; hayatın meselelerini, herhangi bir sanat dalının ya da edebi türün ortaya koyduğu meseleleri çağrışımlı izlenimler; simgesel ve alegorik anlatımlar; fantastik, ironik dil ve/veya anlatının unsurları ile inşa ettiği anlam katmanları sayesinde soluğu uzun, tonu güçlü ve çok boyutlu olarak inşa edebilir. Bunu dar bir alanda yapar, çokluktaki birliği inşa eder. Buna inandığım için öyküyle anlatıyorum. Bunun duygusunu sormuşsunuz, öyküyle anlatmak bana “sahici” hissettiriyor. Bence görüntülerin, kimliklerin, zeminlerin, anlamların çoğaltılıp çoğaltıldıkça da sahihlikten uzaklaştığı zamane ortamlarında “sahici”lik esas ihtiyacımız.”

“Her öykü karakterinin açıkça ifade edilsin ya da edilmesin ait olduğu bir zaman var ama karakteri ve meselelerini ait olduğu zamana sıkıştırmaya zorlamadan öykü gerçekliğinin ihtiyaçlarına sadık kalarak yaratmak, zamanı aşan karakterler ve meseleler yaratmayı sağlayacaktır.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Sema Bayar - Adam Asmaca

“Muvazzaf bir subayın elleri temiz kalamaz. Belki biraz ruhu ama elleri asla temiz değildir. Amel defteri çekilmiş tırnaklarla, Filistin askıları ve soğuk duşlarla doludur. Nalçalı ayakkabılar ve demir parmaklıklar. Yosun tutmuş taşlar ve zincirlerin şıkırtısı. Burada Allah yok. Mazgalların arasından göğe uçurulan dualar bir yere varmaz. Islanmış iniltileri kimseler duymaz. Bu yüksek duvarların, Allah’sız odaların ardında küçük, gaddar tanrılar gizlidir.”

“İnsan, geçmişini eski bir üniformayı saklar gibi sandıklara kilitleyemiyor. Berrak sular, kâbusları yunup yıkamıyor. Rüyalar, hayra çıkmıyor. Gece, yaraları sarıp sarmalamıyor, gün bir parça sevecenlik bahşetmiyor. Aklın ereli beri belinde taşıdığın silahından parmak izlerini silmek kolay, ya avuçlarından soğuk kabzanın izini nasıl çıkaracaksın? Üzerine sinmiş barut kokusunu, yüzüne yer etmiş lekeleri… Hatıralarına mıhlanıp kalmış sesleri bastırdın diyelim, ya Nihat, hangi kefen onun suskunluğunu sarıp sarmalar, hangi toprak tazecik bir bedeni koynunda saklar?”

“Caddeler iştahla sarılıyor hayata. Kederli insanlar, neşeli insanlar, dalgınlar ve gözü açıklar, hırsından deliye dönenler, aşkından deliye dönenler, yükünü tutmuşlar, birine yük olmuşlar, her şey, herkes koca bir nehir gibi şehrin tam da kalbinden akıp gidiyor. Hayata karışmak için canhıraş bir uğraş başlıyor. Hepsinde bir yaşamak iştihası. Silip süpürüyorlar yaşam adına ne varsa, tabağıma bir lokma düşmüyor. Gök rahmetini bir benden esirgiyor. Vitrinlerde eğleşip park köşelerinde pinekliyorum. Aynalar her gün aynı yalanla dikiliyor karşıma. Sırlı camlara yansıyan bu adam da kim? Peşim sıra gelen bu gölge kimin? Ya bu çatallı ses, kır düşmüş saçlar, bu lekeli yüz ve hırpani parmaklar…”

“Gece, şehrin üzerine gri damlalar hâlinde indi. Bulutlu gök, karanlığa teslim olmamak için direndi. Şehir o bildik, dikbaşlı çizgilerinden sıyrılıp kendini bir yumuşaklığa, gevşekliğe bıraktı. Rasim yüzünü bizden yana döndü. Gülümsedi. Biliyor musunuz, dedi, ya benden hiç beklemedikleri kadar ciddiye aldım bu hayatı ya da ona hiç aldırmadım. Ali, ceketinin uçlarını çekiştirirken mırıldandı, kuşlar ölür Rasim, kimi vakitsiz ölür ama yine de ölür. Tevfik oralı olmadı, bir sigara yaktı kendine, bir tane de Rasim’e uzattı. Ucu yakılmış sigara Tevfik’in parmaklarında asılı kaldı. Rasim yüzünde gülümsemesi kendini boşluğa bıraktı.”

“Söylesene Nihat yaşamak suçu kimde kaldı? Perde kapanmadan önce sahnede en son kim kalacak. Kim direnecek bu sızıntıya belleğim yavaş yavaş silinirken. Günlük telaşların ve yorgun uykuların arasında insanlar bir bir düşerken tahterevalliden seyircileri kim bir başına selamlayacak.”

Cahid Efgan Akgül - Keşif Günlüğü

“Kulağımda ezan sesiyle uyandım. Su gibi olmuştu yatağım. Bu rüya da neyin nesiydi? Komodinde duran dijital saate baktım. Geç kalmıştım. Aceleyle giyinip evden çıktım. Maksem caddesinden aşağıya doğru koşarcasına indim. Ulu Camii’nin batı kapısından girerken ezan bitmek üzereydi. Şadırvanda abdest alıp, safların arasından ilerleyebileceğim kadar ilerledim. Vav harfi hattının karşısında bir boşluk bulup oturdum. Etrafı kolaçan ettim, bizim çocukları görememiştim. Kur’an tilavetinin ardından önce sünneti sonra da farzı kıldık. Midem kazınmaya başlamıştı, tesbihatın bitmesini bekleyemeden caminin doğu kapısından dışarı çıktım. Bu böyleydi hep. Bizim çocuklarla bazı cuma sabahları sözleşir, buluşurduk. Sabah namazını kılar, çıkışta Tahtakale Pazarı’ndaki dükkânlardan birinde çorbamızı içer, biraz sohbet edip işlerimize dağılırdık. Nasılsa çorbacıya gideceğimiz için bahçede dağıtılan çorba tezgâhına da uzak durdum.”

“İsmim Feridun. Yedi harfli. Soy ismim de öyle; Aytekin. Tc kimlik numaramın rakamlarının toplamı kırk dokuzdur. Yani yedinin yedi katı. Anne ve babamın isimleri de yedişer harflidir; Züleyha ve Ramazan. Tabii her zaman tutturamıyordum. Küçük kardeşim Bahri bu durumun istisnasıydı ama ablam Yasemin durumu kurtarıyordu. Babama, kardeşime Bahri değil de Mustafa ismini koyalım diye çok ısrar etmiştim ama beni dinlememişti. Dedemin isminden başkasını koyamazmış, kendine söz vermiş. Karımın da adı… Neyse, orasına girmeyeyim. Bunu fark ettiğim günden beri yedinin peşine düştüm hep. 56 numaralı bir evde oturuyordum, evin sorunları vardı. Aynı sokakta 77 numaralı ev boşalınca koşa koşa o evi tutmuştuk eşimle. Cep telefonu numarası alırken, rakamları toplamı yedinin katlarına denk gelen bir numara seçmiştim.”

Buket Uçar - Hikâye Bunlar

“Doktor, masasına kurulmuş, önündeki kâğıtlara bakıyordu. Buyurdum, Hasan’ım ben, bir de Hüseyin’im. Nüfus Hasan der, herkes Hüseyin. Öyle halife oğlu, peygamber torunu diye değil. Hasan Hasan kafamı salladım doktora. Alışkındım aslında ama nedense bu sefer şaşırmıştım. Adımla alıp veremediğim yok, adlarımla. Babam nüfusa Hasan dese de anam bastıra bastıra Hüseyin demiş. Hasan’dan da vazgeçememiş ama “Hüsiiyn” gibi bir şey çıkar ağzından. Anlaşılan babamı ezememiş dilinde. Abilerimin adı da böyle. İki iki… Anamın ince harf merakı yüzünden. Neyse uzun hikâye…”

“Gevşedim. Kanım yaylana yaylana gezindi bedenimde, saçlarım tepemde dümdüz oldu. Tutunamayanlar, tel tel döküldü elime. Az daha gevşesem, neyse… Ağzımda tık yok. Çatık kaşlarının altındaki gözleri, gözlerime girdi. Bir de oradan denedi sanırım. Bütün kapılar kapandıkça kızdı. Kızdıkça yakınlaştık doktorla. Kırışıklarıma karıştı, yaşıma takıldı doktor, biliyorum. Yok, doktorum yok. Daha hiçbir şeyim eskimedi benim. Ayakkabılarım, elbiselerim… Sadece zamanı yüzümde eskittim.”

Arzu Özdemir – Silsile

“Bütün sahneler seninle karşılaşayım diye kurulmuş.

Ütüyü prizde unuttum mu acaba diye tereddütle eve geri dönüşüm, minibüsü birkaç saniyeyle kaçırışım, diğerinin yeterli yolcu olmadığı için bir türlü kalkmayışı, yarım saatten fazla öfleye pöfleye bekleyişim, sonunda minibüsün hareket edişi, yarı yolda yaptığı arıza, yol kenarında bekle anam bekle sigara üstüne sigara yakışım…”

“Evet, kesinlikle bütün sahneler seninle karşılaşayım diye kurulmuş.

Ütüyü prizde unutmamışım.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Şimdi namaz kılsam sana rastlar mıyım

Melekler namaz kılan eve gelirmiş

Tütsüler, şamdanlar ve dahi din adamları

Seni evliya biliyor – yücesin

Göklerin kirazı dilinde

Kadir Korkut

kardeşlik hukukunu ve kesintili normları referans gösterdiğimden beri

rue clément’in eski virtüözleri es geçiyor laternalı kuryeleri

bir çeşit katalizör bisiklet selesinde görmeyi özlediğimiz kıvrımlar

her işe burnunu saray bürokrasisi sokar, steakhouselarda grand tuvalet

meryem bir giryan kızlara bakar, bir de burçlardaki dişbudaklara

reddiyelere, salt akılcılara, kümbetkârlara istemedikleri kadar us

ben cevaz verecek adam arıyorum, sakaları jiplerle taşıyorsunuz

dumansız hava sahası diyorum, ejderhalarla geliyorsunuz

pohpohladığınız cerrahlar yüzünden vaşakların benekleri ala

gebelik testinden FF aldı şu küstah ve kasıntı dünya

anjiyo boyası saçılınca ve babül mendepten izni koparınca

diderot elinde starbucks kupasıyla meşşailerin güvertesinde

coşku yumuşak içim, iyi niyet beslemek alaturka bir adet

önce sizden sirayet ettiğini düşünüyordum, yanılmışım

döğüşün suçlusu komşunun şu kont görünümlü horozları

amma modernitenin içine ne güzel yedirildi kamu duaları

Kemal S. Sayar

Yaşamıyoruz sızlanıyoruz

Kendimizi topa yakın hissetmek istiyoruz

Santra deyince ayıp şeyler geliyor aklıma

İnanmak için maça mucize beklenilir en azından biraz şov

Derimde iğrenç bir çıplaklık duyarsam taca atarım kendimi

Amigolarım keramet ister en azından biraz şov

Ortasahada semazen dönse ya hâkim oluruz taraftara

Ortadoğulular ancak böyle sömürgeden kurtulur ya da biraz şov

Kendi silahımızla silahlandık düşman da bizim silahımızla silahlanmak zorunda kalacak

Ne çok silah dendi son zamanda ne çok gol beklendi ne çok ne çok

M. Burak Çelik

Şiar, Ocak 2023

2023 yılına 44. sayısı ile girdi Şiar dergisi. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Selim Ömeroğlu’nun “Osmanlı-Türk Modernleşmesine Yönelik Genel Bir Değerlendirme” isimli yazıdan olacak. Modernleşme denen sürecin Osmanlı üzerindeki etkilerini ele almış Ömeroğlu. Tepkiler olumlu ve olumsuz bakış açıları eşliğinde yaşayan bir değişime şahitlik ediyoruz.

“Osmanlı moderleşmesinin siyasi bir proje olması demek, onun aynı zamanda yönetici elit içindeki dar bir grup tarafından siyasi güç dengelerini devamlı gözeterek hassas bir denge oluşturma gayretini beraberinde getirmektedir. Ayrıca Osmanlı siyasi arenasında dikkati çeken bir durum, verilen siyasi mücadelenin toplumun değişik sosyal güçlerinin, bir toplumsal ve siyasi denge kurabilmek için verdiği bir siyasal, toplumsal ve ideolojik mücadele olmamasıdır. Çünkü değişimi isteyen muhalefet kanadı da memurlardan oluşmaktadır. Yani değişim mücadelesi, geleneksel Osmanlı saray içi iktidar kavgalarının bir başka versiyonu görünümündedir. Memur muhalefetinin ölçüsü de hizmet ettikleri devletlerine karşı geliştirebilecekleri mütevazı bir boyutu aşamamıştır. Bu anlamda iktidarın da, muhalefetin de varlığının tek meşru kaynağı olan devleti kurtarmak, tek amaç olarak kendisini göstermiştir. Kısacası iktidara talip olanlar açısından önemli olan devletin varlığını sürdürmesidir.”

“Başlangıç safhasında farklı unsurların ortak bir imparatorluk idealinde birleştirilme çabası olarak başlayan Osmanlı-Türk moderleşmesinde, bu durumun en önemli gerekçesi, müslüman unsurlar yanında farklı dini ve etnik yapıdan birçok unsurun imparatorluğun yapısı içinde bulunmasıdır. Bu farklı unsurlar millet-i hakime konumunda olan müslümanlardan farklı bir toplumsal seviyededir. Geleneksel Osmanlı siyaset düşüncesi, toplumu cemaat temelli bölümlere ayırmaktadr. Her bir cemaatin ruhban sınıfı, mensup olduğu cemaati Osmanlı memuru sıfatıyla kontrol altında tutmaktadır.”

Hüseyin Akın’a Dair

Hümeyra Yargıcı, Hüseyin Akın’ı kitapları eşliğinde ele alan bir yazı kaleme almış. Akın’ın hayata bakış açısını anlamak bile bir sağlam duruşu takınmayı gerektirir. Onun bakışı, özü sözü bir bakıştır. Yaptığı işin hakkını verirken olumsuzluklara da sahanın içinden ses veren bir söz erbabıdır o.

“Akın, edebiyatın birçok alanında kalem oynatan velut bir yazar, aynı zamanda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni. Öğrenci iken “arka sıralarda yeri sabittir, okumayı onarıp okulu kırmıştır ama hayata karşı anlatacak şeyleri olanları kaderleri öğretmen yaptığı için hayattan aldığı selamı sınıflara iletmiştir.” Bahsini ettiğimiz eser dışında Akın’ın bu minvalde yazılmış iki kitabı daha var: “Kırk Dakika Koridoru” ve “Bana Öğretmenini Söyle” İlk tokadını mahalle camisinde yiyen ama başının ilk okşandığı yer de yine mahalle camisi olan yazar, ağırlıklı olarak din öğretimi üzerine tecrübelerini, tespitlerini ve çözüm önerilerini dillendirse de eğitimcilerin hepsine seslenen parantezler açıyor.”

Öğretmenlik mesleğini hakkıyla icra etmeye çalışan her meslektaşımızın sahada karşılaştığı problemleri, sistemin tıkandığı noktaları bazen gülümseten bazen de duygulandıran samimi bir dille fotoğraflayan yazılar aynı zamanda sunduğu çözüm önerileri ile okunup değerlendirilmeyi hak ediyor. Zorluklara rağmen her dersi “öğrenciyle çıkılan bir yolculuk” olarak düşünüp “hakikatin değerini bilip ona göre yönünü belirleyen insan” yetiştirmeye çalışmanın karşılıksız hazzını yaşadım izini sürdüğüm satırlarda. “Bunu Bana Öğretmediniz”, “Bana Öğretmenini Söyle” ve “Kırk Dakika Koridoru”ndan farklı olarak çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitim aldığı mekânların dışına çıkarıyor bizi: “Çocuklarımıza ne sirayet ediyorsa evle okul arası boşlukta (ki biz buna çevre diyoruz) sirayet ediyor. Yani akışın merkezî kaynağı çevredir. Okulların elinde bir sihirli değnek mi var ki çevrenin ve de kitle iletişim araçlarının bozduğu, fıtratından uzaklaştırdığı kuşakları onarıp doğru çizgiye çeksin. Evler ve okullar çevre karşısında etkin bir müfredat geliştirebilmiş değil.”

“Bir öğretmenin kırk yıllık yürüyüşünden kırk dakikalık koridorlarda öğretemediklerimiz üzerine cesur ve lezzetli yazılar okurken keşke şair öğretmenlerimiz, hikâyeci müdürlerimiz çoğalsa diye düşündüm. Yaramazlık ettiği için dışarı atılan bir çocuk muyduk hepimiz dünya denilen yerde? Ona da yazarımız cevap versin, vesselam: “Dışarısı bir diş ağrısı. Dokuz ay on günlük bir misafirlikten sonra dünyaya doğan bebek her şeyin içinde lakin annesinin yani ana vatanının dışındadır. Dışarıdadır şair ve dışarısıdır.”

Atın Ölümü Arpadan Olsun mu?

Zeynep Can, ölçülü olmak üzerine yazmış. Tüketim toplumunda kendine “dur” diyememenin cenderesinde çırpınan insanın çıkmazlarıdır bugün yaşananlar. Can, tüketim ve ölçü kavramlarını ele alıyor.

“Metalara ve tüketim nesnelerine hayır diyemememizin bir sebebi de her gün maruz kaldığımız satış taktikleri, pazarlama stratejileri, subliminal mesajlar ve toplumsal baskılara karşı gösteremediğimiz dirençtir. Karşı koyamadığımızda toplum ve normlar bizleri sözüm ona eksik yanlış veya aykırı kılıyor. Oysa durum gerçekten böyle mi? Neyi neden aldığımızı, niçin gerek duyduğumuzu veya “istek” ve “ihtiyaç” kavramlarının farkını biliyor muyuz? Tüketim alışkanlıklarımız bizlere birer ayna tutuyor; tüketirken nelerin açlığını çektiğimizi, hangi duygusal boşluğumuzu kapatmaya çalıştığımızı, inisiyatif ve sorumluluk alma gibi olgunluk emarelerinden kaçınmamızı, en çok da manevi açlığımızı veya kendimizden kaçışımızı anlatıyor.”

“Genel olarak hayatın her alanında kişinin haz odaklı hareket etmesi hedonizmi ifade ederken, bu tarz tüketim de hedonik tüketimi oluşturur. Alışverişi bir “iş” olarak gören faydacı tüketimde ise ihtiyaç tatmin edildiğinde görev tamamlanarak alışveriş sona erer. Hayatımıza faydacı tüketimi entegre etmek, her alanda fayda ve mantığı gözetmek zor olsa da imkânsız değil. Hedonik tüketim unsurları yalnızca meta kavramını kapsayan ürünleri ifade etmiyor. Daha geniş bir çerçeveden ele alırsak, bizi insan olma yolculuğunda kendimizden uzaklaştıran ve yapay oluşum ile aklımızı çelen her şey buna dahil olabilir. Gün içerisinde en büyük sermayemiz olan ömrümüzü saatlerce hedonik tüketim uğruna feda ediyoruz.”

Şiar’dan Öyküler

Kuddusi Demir- Şarlo Mustafa’nın Yeri

“Gecenin üçünde aniden uyandı. Tavandaki gölgelere takılı kaldı gözleri. Gölgeler kuş kanadı gibi hareketliydi. Pencereden vuran ışığın oluşturduğu oyunlar, dışarı çağırıyordu Nebi’yi. Aniden hayata karışma isteği duydu. Aniden gelen şeyler sevimsizdi. Biliyordu ama onun hayal dünyası sevimsiz olan şeylere meyyaldi. Gecenin en zifiri vaktiydi. Biraz evvel odasına vuran araba ışıkları da kaybolmuş, kapkaranlık bir yalnızlık kalmıştı geriye. Sahi yalnızlık her defasında geriye bırakılan bir şey miydi?”

“Tali yolları iyi bilirdi. Şehrin kalabalığından kaçmak isteyen insanları ıssızlığa ve yalnızlığa götüren tüm tali yolları Nebi tarif ederdi. Kim hangi yaylaya çıkacak, kim nerede avlanacak, kim hangi harabede gizlenecek, kimin yalnızlığına hangi ıssız mekân merhem olacak Nebi iyi bilirdi. Çevresinde “Nebigasyon” diye ünlenirdi. İsminin kısalığına inat namı uzun ve virajlıydı. Namı değil de ismi yürüsün isterdi yine de. Yahut ismi kalsın arabası yürüsün tali yollarda.”

“O gün Şarlo Mustafa’nın şapkasını duvardan indirip Nebi’ye verdi adam. Nebi o andan itibaren koltuğa oturan balıkçılara hikâyeler anlattı. Bazıları Şarlo Mustafa gibi aniden gitti. Aniden giden şeyleri de sevmezdi Nebi. Aniden olan şeylerden sonra kapıdaki ishak kuşuna yuva olan arabasına biner, radyoda çalan türküler eşliğinde vites değiştirirdi ara ara.”

Hakan Osman Çaldağ- On Fakir

“Metro istasyonunun çıkışında gördü onu. Tiftiklenmiş şalı arasından görünen lekeli siyah penyesi, altında çiçek desenli şalvarıyla ve çiçek desenli baş örtüsüyle. Ve boşluğa uzanmış, kaba, esmer elleriyle. Cebinde hazırda tuttuğu parayı yokladı. Adımları kendisi fark etmeden hızlandı. Uzun süre planlandığı izlenimi veren bir hareketle parayı yerdeki poşete bıraktı. Paraya baktı kadın, gözleri parladı. “Allah razı olsun” dedi hemen, “Allah ne muradın varsa versin” dedi sonra ve en son da “Allah tuttuğunu altın etsin” dedi. O ise hiçbirini duymamışçasına uzaklaşmıştı.”

“Sonra düşündü de fitre bedeli yirmi sekiz liraydı, bu verdiği yüz lira aslında bir değil üç tam kefaret bedeli ederdi. Kırk lira düşünürse etmiyordu, yirmi sekiz varsaysa iyi olurdu. İki tane daha düşecekti.”

“Metro istasyonunun çıkışında gördü onu. Tiftiklenmiş şalı arasından görünen lekeli siyah penyesi, altında çiçek desenli şalvarıyla ve çiçek desenli baş örtüsüyle. Ve boşluğa uzanmış, kaba, esmer elleriyle.”

Ramazan Kayaoğlu - Uçan Balon

“Hızlı hızlı yürümeye çalışırken odanın kapısının önünde birden durdu. Yüzünde beliren pişmanlık ifadesiyle geri döndü. Önce yatağını topladı, sonra yerdeki terlikleri ayağına geçirdi. Ses çıkarmamaya özen göstererek yavaşça kapıyı açtı. Başını, kapı aralığından uzatarak antreyi ve holü şöyle bir gözden geçirdi. Kimsenin uyanmadığından emin olunca hızlı adımlarla babasının çalışma odasına geçti. Bunu yaparken çok hızlı olduğundan o kadar emindi ki kendisini süper kahramanlara benzetti.”

“Babası, her akşam bunun gibi onlarca balonu şişirip şişirip odaya atıyordu. Annesi de senin şişirdiğin bu balonlar bizi birbirimizden koparacak, yuvamızı uçurup götürecek diyor, sonra da hıçkırarak ağlıyordu. Hem annesini üzdüğü için hem de evlerinin uçmasına neden olacağı için babasına aslında çok kızmıştı. Ama bunu, ona söyleyememişti. Zaten babası da balonları istemeden şişiriyordu. Gittiği psikiyatrist, eşinizle tartışmaya başladığınızda, bu balonları şişirip öfkenizi bunların içine hapsedin demişti. Aslında suçlu, o psikiyatristi. Bir de şu öfkeli balonlar.”

Şiar’dan Şiirler

kentin bir adı yoktu/is kokardı/balıklar bile/kalpler bile

kim dönüp bakacak yüzyıl sonra bu resme/saçların nedense benim omzumda

gökyüzü kınalı bir kuşa vurgun/atlılar geçiyor ufuktan/yalınkılıç

erguvan/sırtımızda bir yara gibi/boncuk boncuk/kabarmış su dolu

yüzyıl sonra sana seslenmişim/bir yenik sevdalı/taşlar ıslak taşlar kayrak

ben kalbimi bir yaprak/ben kalbimi bir balık/çekip beni bir rüzgârdan haber

kentin bir adı yoktu/saat kuleleri/kirpilerin gölgesinde/başka hiç görmedim

soldu çarşılar/bir ölünün nefesinden/gövden karışmış gövdeme/gölgede

öyle yürümüştük nehirler gibi/suyun suyuma karışmadan

Bahtiyar Aslan

Güz yaprakları çalıyor kapısını kışın

Kimsenin ömrü tekelinde değildir, herkes anlar bir gün

Yaşamak, tutkalla tutturulmuş ahşap

Gerdanıma dizili aşkın telaşındayım

Unuttuysam ilkokul numaramı

Ortaokul dört yıla; Timur Demir öğretmen çıkmıştır

Malazgirt il olmayı beklemektedir hâlâ

Okumaya başlarken her öyküyü

Kendi öykümü yazma sevdası döndürür

Vaktine sadık olmayan zembereğini saatlerin

Dünyadan rövanş alacaksam

En iyi yoldur bir güvercini uçurmak

Ya da bir şiir yazıp şimendifere asmak

Cihat Barış

hangi gözden düşüp hangi göze yar olunur

onca el ettim doyurmadı canını

tımar edilmemiş insan kinini alaya aldın

devlet mührü olmadan giremedi koynuna çocuk

üstümüze şiir yağacak

biri sesini duyacak çıldıracağım

Neslihan Döne

Şehrin elektrikleri kesilir gözleri açılıncaya kadar

Gözleri açıldığında gökdelenler yanı başında

Büyük bir mutluluk patlar uçan kuşlar yaralı

Boşluğa kalır söylediklerin göstermez yüzünü

Ne zaman baksan bulunduğun taraf

Senden yana değildir, sakin kalır her şey

Daha değiştiremeden yüzünü şehrin karanlığında

Aykağan Yüce

geldik susmak eylemini

dönüştürmek için üç noktalı zamana

gitmek fiiline amade üç yol gözlerimizde

ardımızdan dökülmedi ne bir su,

ne soğuk bir elveda dile

gitmenin ve yitmenin boşluğunda

Özlem Eylül Öz

İradem kimin elinde, yaptığım işin adı ne?

Neden canım yanmakta ve yüzüm kızarmakta?

Şu sönecek olan ateşin sesi neyi anlatmakta?

Hep bir kızıl odun odlanır, iki dudağımın arasında

Tutsam yanarım, tutmasam yandım ha yandım!

Sıkar boğazımı bir el, sarılır sımsıkı gırtlağıma

Gözüm kararır, nefesim daralır ve ateş harlanır

Dokunduğum dumanlar ve isler zahirî bir şekil alır

Alev geçer, söner ateş geriye koca bir kül kalır

Çekilir el ayak, gözüm mimlenir, başım küle saplanır

Soğurum, yeniden yanmak için ölü bir rahmin ortasında

Herkes derin uykusunda; odun, ateş, duman ve kül

Benimse kulağımda çıngının kurşun gibi uğultusu

Dağlanmış yüzümde burkulur uykusuzluğun uykusu

Böylece ilk temasla pişen sorulara eklenir bir yenisi:

Benim suçum ne, benim suçum ne, benim suçum ne?

Sami Uluğ

Bir fotoğrafın arka yüzü şimdi zaman

Yağmurdan ıslak gökten berrak

Yankına özdeş yaprak hışırtıları

Ruhumda en görkemli merasim

Sesinle başlayan her şiir evim

O geniş o loş evin ışığı sesin

Nilüfer Zontul Aktsş

Ya Hû
Sabır çeşmesidir içtim kanmadım
Haktır yolun bildim destur almadım
Affet ki ne kadar kusurum varsa
İnsan hüsrandadır unuttum sanma

Ya Hû
Hayret makamında sebepsiz bir gül
Şiir kanatlanır su uçtuğunda.

Hasan Nalçacı

YORUM EKLE

banner19

banner36