Ocak 2023 dergilerine genel bir bakış-1

Hece’den Sait Faik Özel Sayısı

2023’ü 45. özel sayısı olan Sait Faik ile karşıladı Hece dergisi. Büyük bir heyecanla beklediğim bir özel sayıydı bu. Bugün öyküler yazıyorsam bunda Sait Faik’in rolü çok büyüktür. Öykü dili, modern Türk öyküsüne kattığı değer, hayatla öyküyü buluşturmadaki ustalığı ve elbette Adapazarlı olması benimle bu büyük öykücüyü buluşturan sebeplerden sadece birkaçı.

Hece, özel sayıları ile Türk edebiyatına eşsiz eserler kazandırıyor. Bu anlamda her zaman özel bir yeri var Hece’nin. Sait Faik sayısı da Ali Karaçalı editörlüğünde ve Prof. Dr. Ertan Örgen, Prof. Dr. Mehmet Narlı danışmanlığında hazırlanmış.

Yedi bölümde ele alınmış Sait Faik.

Birinci Bölüm: Hayat, Hatıra, Portre
İkinci Bölüm: Sait Faik’in Öykü Dünyasına Genel Bakış
Üçüncü Bölüm: Sait Faik’in Öykülerine Yakın Bakış
Dördüncü Bölüm: Soruşturma
Beşinci Bölüm: Şair Sait Faik
Altıncı Bölüm: Sait Faik’in Öykü ve Şiir Dışı Çalışmaları
Yedinci Bölüm: Kitaplar, Tezler, Kaynakça ve Bibliyografya

Ali Karaçalı’nın Sunuş yazısından…

“Sait Faik Abasıyanık. Türk öykücülüğünün yüz akı yazarlarından. Her dönem yeniden keşfedilen, hakkında belki de en çok kitap yazılan, tez yapılan ve yüzlerce araştırma, inceleme ve değerlendirme yazısına/makalesine konu olan öykücümüz.”

Biz de bu özel sayımızla onu yaşamından sanatına, kişilik özelliklerinden, edebiyatımız içindeki yeri, etkisi ve farklı türler/disiplinler arasındaki yansımalarına, öykü dışında yazdığı şiir, roman, deneme ve diğer yazıları başta olmak üzere bütün cepheleriyle görmeyi, anlamayı, günümüz okuyucusuna/yazar adaylarına yeniden hatırlatmayı hedefledik. Eksikliklerine rağmen bu hedefe büyük ölçüde ulaşmış olmayı umuyorum.”

Benim de “Büyük Hikâyecinin Küçük İnsanları” yazımla katıldığım özel sayıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Mehmet Aycı - Bir Fotoğrafı Sevmek

“Hikâyelerini önce kafasında yazdığını, sonra kâğıda geçirdiğini, iç içe hikâyeler yazılan, silinip yazılan, silinip yazılan, silinip yazılan, silinmese bile üst üste yazılan, yüzünü göğe bakar şekilde tahayyül ettiğimizde tuhaf, tılsımlı bir yazı tahtasını andıran alnı söylüyor her şeyden önce.”

“Yüzünde ne çok kuş var: Kaşların üst çizgisi bir kuş. Kaşlar başka bir kuş. Üst göz kapakları başka bir kuş. Kirpik çizgileri başka bir kuş. Alt kirpikler başka bir kuş. Gözaltları başka… Yanaklardaki çıkıntılar pike yapıyor. Üst dudak ayrı bir kuş.”

Fahri Tuna- Ödünsüz Yalınlık: Sait Faik

“Sait Faik Bir İstanbul yazarıdır. Bir adada (Adapazarı’nda) doğdu, bir adada yaşadı, bir adada öldü (Burgazada).”

“Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün soylu kalemler dünyaya, olaylara, insanlara hayretle bakmak üzere gelmişlerdir. Sait için, yakın dostu Fikret Ürgüp, tam da bunu söylemektedir: O dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur.”

“Yalnızlık her yazarın ilacıdır. Şifasıdır da. Eyvallah. İşin içine bir de umutsuzluğu katın. Ortaya nasıl mı bir sonuç veya hüküm çıkıyor? Cahit Irgat’ın Türkçesiyle cevap verelim: Seni yalnızlıklar öldürdü Sait, seni umutsuzluklar öldürdü.”

Ayşe Ertuş - Anıların Gölgesinde Ölümsüz Sait Faik

“Türk edebiyatının en önemli hikâyecilerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık, kırk yedi yıllık ömrüne acısıyla tatlısıyla birçok anı sığdırmış ve bunlar pek çok sanatçının dimağında ölümsüzleşmiştir. Onun sanatçı dostlarının anıları sayesinde görüp okuyabildiğimiz Sait Faik, hikâyelerinde anlattığı insanlar, hikâyelerin geçtiği mekân ve zamanı gerçek hayatında görmüş, geçirmiş ve yaşamış bir karakterdir. Bu bakımdan anlatılarının, karakterlerinin gerçek üzerine işlendiği söylenebilir. Bu tutum ve kararlılık yazınsal bağlamdaki ustalığı ile birleşince hikâyelerindeki sıcaklık ve sıradanlık gerçek hayatın bir yansımasıymış gibi ortaya çıkmıştır.”

Muharrem Dayanç - Adapazarlı Sait Faik

“Adı şehirle özdeşleşen bir yazar sorulunca, Adapazarı’nda yaşayan hemen herkesin aklına Sait Faik gelir. Buralı olmayanlara veya şehre dışarıdan gelenlere/ bakanlara da aynı soru sorulsa, yine akla gelen ilk insan odur. İçten ve dıştan bakış bu yazar etrafında birleşir. Böyle bir sevgi öncelikle yazdıklarıyla ilgili olmalıdır ama onun halktan, küçük insandan, eşitlikten, ezilenden yana olan, iyi niyetten, açık sözlülükten, alçak gönüllülükten ayrılmayan mizacı da hesaba katılınca bu çok yönlü sevgi ve saygının kaynağı daha iyi anlaşılır.”

Alâattin Karaca - Serâzat Hikâyeci Sait Faik

Hikâyede alışılmış kalıpları kırdı Sait Faik, tıpkı İkinci Yeni’nin şiirde yaptığı gibi, önce egemen gerçeklik algısını parçaladı, zihni hikâye yazarken, oradan oraya sıçradı durdu, realitenin sıfır noktasında hiç kalmadı, kalamadı, zaman, mekân ve insan arasındaki doğrusal, neden-sonuç ilişkisine dayalı silsileyi ters yüz etti. Bu yönüyle hikâyeleri çizgisel, ardıl bir teknik yapı arz etmez. Abasıyanık, hikâyelerinde aylak bir flaneure benzer. Bu flaneur, kapalı yerlerde durmaz, zihni ardıl olarak çalışmaz, sürekli oradan oraya uçar, “Hist Hişt”e, “Öyle Bir Hikâye”ye, “Çarşıya İnemem”e bakın, yerinde duramayan, kapalı mekânlardan pek de hazzetmeyen sürekli dolaşan bir anlatıcı göreceksiniz, tıpkı “İki Kişiye Bir Hikâyede”ki Barba Yakamoz gibi evde oturamayan bir anlatıcı. Söz konusu hikâyede; “Sen evden hoşlanmıyorsun Barba Yakamoz dedim.” der anlatıcı Barba’ya. Balıkçının verdiği “Hiç, hiç (…) Ben evden hoşlanmıyorum.” (Abasıyanık, 2007a: 43) şeklindeki cevap, aslında Sait Faik’i de anlatmaktadır. Bedeni gibi zihni de sabit bir yerde durmaz Abasıyanık’ın, düzenli akmaz, kurallara, gerçeklik anlayışına karşı gelir, kendini muhayyilenin akışına bırakır, tıpkı hayat gibi kendince, avare yol alır hikâyeleri…

Bahtiyar Aslan - Sait Faik’in Modernist Hikâyeleri Hakkında

Sait Faik, mizaç itibariyle aykırı bir insandır. Esasen hayat tarzı olarak realist hikâyeler kaleme aldığı dönemlerde de yürürlükte olan hayatın değerleriyle ve kurallarıyla uyuşabilen bir insan değildir. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına ve modernliğin madde üzerine ikame edilen anlayışının kendisine ailesi tarafından bir “arzu” gibi dayatılmasına rağmen, o, “bir şey olmamayı” tercih etmiştir. Modernist eserlerindeki anlatıyı destekleyen hususiyetlerden birisinin bu olduğu muhakkaktır. Onun son dönem eserlerinde, realizmin öngördüğü nesnel anlatıcı (genellikle üçüncü tekil şahıstır) yerini öznel anlatıcıya bırakmıştır. Bu anlatıcı, zaman zaman şiir dilinin imkânlarını kullanmaktan çekinmez, devrik cümle yapısını hikâyede rahatlıkla kullanır, şiirsel imgelere yer verir. Böylece imgeleri kendi birikimi ve öznelliği içinde anlamlandıran okuyucuyu metne ortak eder.

Derya Kaman- Çevre Kavramı Açısından Sait Faik ve Son Kuşlar

Tabiatı yaşamın merkezinde tutan Sait Faik, onu dost olarak görür. Bu dostluğu sadece iyi ve güzel yanlarıyla ele almaz. Onun zorluluklarından da bahseder. Aslında bu zorluklarda bile insana bir şeyler öğretilebileceğini savunur. Bir başka deyişle doğanın gücü, mutlak galibiyeti temsil eder. Aslında doğayı hem anne hem baba olarak gören Sait Faik kendini de doğanın bir çocuğu gibi görmektedir.

Ethem Erdoğan - Sait Faik’in Hikâye Anlayışı ve Hastalık Teması

Sait Faik hikâyesi belli bir dönemden çok, öncesi ve sonrasıyla geniş, bütünlüklü bir zaman dilimine şamildir. Dilinden atamadığı kullanımlarla geçmişi, yaşadığı zamanın yaşantı şeklini aktarmasıyla bugünü, insanın gidişatına bakıp öngörüde bulunmasıyla yarını yazmıştır. Ölümü üzerinden geçen bunca süreye rağmen okunuyor olması bize ve bütün bir edebiyat dünyasına; neyin, nasıl yazılması gerektiğine dair örnekliktir. Bunu biraz açarsak; yaşantısı tamamen halkın içindedir. Halka içerden bakmayı başarmış; Tanzimat’tan itibaren oluşmuş bulunan “tatlı su aydını” tuzağına düşmemiştir. Dolayısıyla, anlatımındaki yalınlık ve dilindeki sadelik, onun gözlem gücü ile birleşmiştir. Gözlem gücü de yalnız kamera açısına dayalı değildir. Gördüğünün künhüne varmak, ruhuna eğilmek itiyadı vardır onda. İnsanların sıradan hayatları, özlemleri, acıları onun öykülerinde ana eksendir. Zemin ne olaydır ne mekân ne zamandır. Merkez insandır.

Mücahit Gündoğdu - Sinemada Sait Faik Öyküleri

Sinemada Sait Faik uyarlamaları nicelik olarak kısıtlı olsa da nitelik olarak büyük etkiler doğurmuştur. Sait Faik uyarlamaları arasında Vesikalı Yarim, Irmak, Müthiş Bir Tren gibi Türk sinemasının dikkate değer filmleri bulunmaktadır. Sait Faik’in öyküleri ticari getirisinin kısıtlı olması, ideolojik yansızlığı ve kitleleri cezbetmemesi sebeplerinden yeterince sinemada değerlendirilmemiştir. İdeolojik akımların belli bir eğilimle film yapma çabası zaten geniş bir sinema çevresinin Sait Faik’e mesafeli durmasına sebep olmuştur. Sait Faik’in sinemaya ilgi duyan bir yazar olarak hikâyelerini sinemaya uyarlanmaya uygun bir formda yazdığı söylenebilir. Bunlar arasında sinemaya uyarlanmaya uygun çok sayıda hikâye bulunabilir. Sait Faik’in kuşağından olan erken dönem Türk sinemacıları Sait Faik öykülerini sinema sahasına taşımamıştır. 1980 sonrası Türk sinemacılar kuşağı da Sait Faik’e mesafeli durmuştur. Yalnızca Yeşilçam döneminden bazı yönetmenler ile TRT personeli olan yönetmenler TRT’ye Sait Faik öykülerinden film yapmışlardır. Özellikle 2010 yılı sonrası Sait Faik hikâyelerini kaynak olarak alan çok sayıda kısa filmin çekilmiş olması, genç kuşaklar arasında Sait Faik’e yeni bir ilgi oluştuğuna da işarettir.

Sevde Gürel - Bir Şey Olmamanın Cazibesi Ve Sait Faik

Sait Faik, zihninde binlerce hikâyeyle gezer. Hiçbir tür merasimden hoşlanmayan yazarın öyküleri de kendi gibi doğal olmayı seçmiş, birer hudayinabit gibi zorlamasız meydana gelmiştir. “Her gün bir roman, beş-altı hikâye yazıyorum kâğıtsız kalemsiz.” demesine ve bugün elimizde olan öykü sayısına bakılırsa oldukça da üretken bir yazardır. Onu Türk öykücülüğünde bugünkü müstesna yerine koyan; abartısız, incelikli ve yüksek farkındalıklı gözlemci dili olmuştur. Adalet Ağaoğlu’nun dile getirdiği gibi Sait Faik’in öyküleri, “hiçbir şeyi yüceltmeyen ama hayatın hiçbir şeyini de gözardı etmeyen, topraktan kendiliğinden fışkırıveriyormuş gibi” öykülerdir.

Tülin Arseven - Gündüz Düşü Ve Oyun Bağlamında Yani Usta

Sait Faik’in son dönem öyküleri bilinçaltının dışa vurulduğu, özlemlerin dile geldiği, sürrealist eserler olmaları bakımından önemlidir. Bu öykülerde görülen bölünmüş bir benliği düşündüren hayali kahramanlar dikkat çekicidir. Bir edebî eser, sanatçısının yaşamından izler taşıyabilir. Hatta bütünüyle yazarın ya da şairin ya şamını anlatıyor olabilir. Sanatçının bilinçaltının yansımaları, iç dünyasının dehlizleri eserlerinde görülebilir. Ama bunların ne kadarının ve nasıl su yüzüne çıktığını, neden kaynaklandığını söylemek zordur. Bu nedenle eser yoluyla sanatçının bilinçaltının derinliklerinin görüldüğü iddiasına temkinli yaklaşmak gerekir. Her bir öykünün, romanın otobiyografik bile olsa bir kurmaca olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bir şiirin öznesi ile şair, roman ve öykünün başkahramanı ile yazar her zaman aynı kişiler değildir. Bu nedenle Psikanalitik Edebiyat Eleştirisinin önermeleriyle yapılan metin analizleri tartışmaya açıktır. Romanından yola çıkarak yazarın oidipal komplekslerini tespit etmek kolay değildir. Buna karşın bir yazarın roman veya öykülerinde kurallarını kendisinin belirlediği, yeni bir kurmaca evren ve oyun alanı yarattığı söylenebilir.

Ali Necip Erdoğan - Sait Faik’in Sinağrit Baba Alegorisi

Gerçekliğin gölgesi mağara duvarına (insan zihnine) düşer. Gölge, anlatımın nesnesi olur ancak her şeyi çarpıtan zihin gölgeyi de çarpıtır. Böylelikle kişinin gerçeklik algısı kendi zihni tarafından üretilmeye başlar. Rüya ile uyanıklık arasındaki ilişki gibi gerçeklikle onun yansıması olan gölge arasındaki ilişki de sürekli birbirini doğuran büyük bir yanılsamalar kümesi oluşturur. Kişinin uyanıkken edindiği bilgi, görgü ve tecrübeleri rüyalarına yansır ve sembollere dönüşür. Rüyasında gördüğü bu sembolleri uyanıkken yeniden tabir etmeye çalışır. Tabirler kendi gerçekliğini yeniden ve sürekli şekillendirir. Aynı ilişki gerçeklik ve onun yansıması olan gölge arasında da birbirini doğuracak şekilde ilerler. İzlenimleri, algıları cisimleşerek gerçekliği, gerçeklik de yeni izlenimleri, algıları beraberinde getirir.

Mehmet Narlı - Küçük Adamın Şiir Hali

Küçük ve aylak adamın dar gibi görünen yaşam alanında, aslında karşıtların uyumu diyebileceğimiz, yaşamın ritmi olan bir atmosfer egemendir. Şiirlerde varlığın çıplaksı ilişkileri olarak dinlediğimiz bu yaşamsal ritim; derinden algıladığımız zaman, acılı ve hüzünlü tınılarını da duyurur. Verili töreler içinde, dışardan gelen ya da insanın içinden duyduğu yasaklar karşısında yalnızlığını aşıp iletişemeyen bireyin tınılarıdır bunlar. O, boyacıyla, balıkçıyla, çocukla, yaşlıyla, ekmekle, sevgiliyle, öpüşmekle, umut ve umutsuzlukla, kısaca her türlü yüzle, duyguyla, kavramla, kendi ruhunun peşindeki bir gezgin olarak iletişim kurar. Gezginin durduğu her kavşakta sevgi vardır ama sevgi eylemi, yoksulluklarla yoksunluklarla kuşatılmışlık içindedir. Şiirlerde çevreyi, yaşamı tıkır tıkır işleten küçük ve dağılgan ilişkileri toplayan bireyde, zaman zaman görülen “içe çekilme”yi “anlamsızlık”la sınırlamak zordur. Bütünlenemeyen anlamın doğurduğu yorgunluktan kurtulmak için bir “dinlenme aralığı”dır içe çekilme.

Derya Güllük - Hikâyedeki Şiir Şiirdeki Hikâye: Sait Faik’in Şiirsele Açılan Kapısı

Sait Faik’in şiirlerinin arkasında bir hikâye gizlidir âdeta hikâyelerinde gizlenen şiirler gibi. Şunu da söyleyebiliriz ki şiir ve hikâyesinde sadece üslup ve ses olarak değil tema olarak da bir ortaklık söz konusudur. Şiirinde manayı lafza tahvil etmekten ziyade hayatın olağan akışı içerisindeki insanın anlık hezeyan ve mutluluklarına odaklanarak müphemiyetten kaçarken anlamda yoğunlaşır. Örneğin, “Yalnızlığın Yarattığı İnsan” hikâyesindeki yalnızlık temini “Aynalı Çeşme” şiirinde âdeta hikâyeleştirmektedir. Hikâyede yalnız bir insanın haletiruhiyesi, kendi “ben”inin yarattığı Panco karakteriyle konuşmalarında görünür olurken; sinemada, lokantada, sokak ve caddelerdeki yalnızlığı, kalabalıklar içerisindeki silinmişliği yine kendi dilinden verilir.

Mehmet Yılmaz - Sait Faik’in Eleştiri Yazıları

Yazarın hikâyelerindeki samimi dilin, eleştiri yazılarında da kendini gösterdiğini söylemek mümkündür. Sait Faik öncelikle bir yazarın ne yazarsa yazsın yazının namusuna bağlı kalması gerektiğini savunur. “Yazıcılığın Yirminci Senesinde” başlıklı yazısında eleştirmenlerin kendisi ile ilgili tavırlarına çok da aldırış etmediğini “Yirmi senedir yazı yazarım iyi kötü. Ne beni överlerse yutarım ne de söverlerse fazla yüksünürüm.” cümlesiyle dile getirir. Bu cümle aslında bir yazarın önce kendine karşı iyi bir eleştirmen tavrı takınması gerektiği görüşüdür. Siz, bir yazar olarak kendi yazdıklarınızı bir sanat ve estetik mihenginden geçiremiyorsanız, başkalarının sizin hakkınızda söylediğinin bir önemi yoktur. Kendini tartmak, yazdıklarını belli bir estetik yargıdan geçirmek yazarın kendi ölçütü olmalıdır.

Berna Uslu Kaya - Sait Faik’in İstanbul’unda Babalar Ve Kızları

Sait Faik’in evi İstanbul’dur. İstanbul’un her köşesi, mekânın içine sinen her gölge kendisinden bir parçadır. Kendisine bakarken aynanın karşısında gördüğü İstanbul, eserlerinin içine rengiyle, sesiyle, kokusuyla yansır. Sait Faik, hayata Adapazarı’nın, Bursa’nın ya da Fransa’nın gözleriyle bakmaz. Onun gözlemci bakışlarında İstanbul vardır. Hatta öyle ki Anadolu’yu İstanbul’un yedi tepesinden izler. Okula başladığı günlerden itibaren okulu sevmeyen, İstanbul Edebiyat Fakültesini ve Grenoble’deki eğitimini yarım bırakan, içe dönük mizacı ile canı mütemadiyen sıkılan adam olarak anlatılan Sait Faik, belki de gerçekten sadece İstanbul’a bağlanmıştır. Onun hayatına dair araştırmalarda, mizacının yansıması olan bağlanamama buhranının altı sıkça çizilse de Sait Faik’in eserlerindeki sesler ve renkler kimi zaman bize aksini de anlatır. Üstadın kendinden bile sıkıldığı anlar olsa da sokakta, lüzumsuz adamın gölgesini ardı sıra sürüklerken, belki de sadece İstanbul’undan, onu yazmaktan ve okumaktan usanmamıştır.

Sait Faik Özel Sayı Soruşturması

  1. Sizce neden Sait Faik’i yeniden okumalıyız?
  2. Sait Faik, Türk öyküsünde sınır ve etkiler açısından sizce nerededir? 

Abdullah Harmancı

Tarık Buğra konuşulurken Sait Faik’siz bir cümle kurabilir miyiz? Mustafa Kutlu’nun ilk dönemi konuşulurken Sait Faik’siz bir cümle kurabilir miyiz? 50 kuşağı konuşulurken Sait Faik’siz bir cümle kurabilir miyiz? Sait Faik’i konuşurken özgür ve şairane hayatına fazla vurgu yapılması onun başarısını gençlerin anlayamamalarına sebep oluyor. Öykünün Batıdaki kaynaklarını bilen, okuyan, araştıran da bir tarafı vardı. Yazar sadece hayattan beslenirse öykülerinin anlatımı sığlaşır. Yazar sadece edebiyattan beslenirse öykülerinin özü sığlaşır. Demek ki hepsi olacak. Denge olacak. Sait Faik bunu başardı.

Âlim Kahraman

Özellikle, hayatının son hastalık dönemi verimlerini topladığı Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki (1954) hikâyeleri, kendisinden sonraki 1950 kuşağı hikâyecilerini hazırlayan, onlara bir çeşit manifesto olan metinlerdir. Sait Faik’inki, içinde ileriye doğru uzantılar barındıran bir yenilenmedir. 1970 kuşağı hikâyecilerinin bir kısmı da onunla Sabahattin Ali hikâyesini beraberce kucaklayan bir dil arayışına girmiştir zamanında.

Cihan Aktaş

Tıpkı öykü türü gibi hareketli bir yazardı. Gezerek yazdı, yazarak dolaştı şehrin köşe bucağını, böyleyken, bir şehir gezgini olmaktan ziyade “sorumlu avare” olarak tanımlandı. Ticarette nasıl başarı kazanabilirdi ki, ortağının fasulye çuvallarını satıp da yerlerine ardiyelik ceviz çuvalları koyabileceğine ihtimal vermezdi zihninin akışı… Geriye sadece öykü kalırdı, o da kıymetini bildi bunun ve sokağın derslerinden aldıklarını nakış nakış işledi. Kahvehanelerin, balıkçı kayıklarının, kuytularda unutulmuşların seslerini öyküsüne kattı.

Emin Gürdamur

Doğrusu tekrar tekrar onun öykülerine dönüp bakmamızı gerektiren en önemli sebep dili olanca şiirselliğiyle hayatın içine, bir tür pazar yeri curcunasına sokup çıkarabilmesi, bunu yaparken onun ahengine katiyen gölge düşürmemesidir. Bir ad vermemiz gerekirse bunun adı “dil neşesi”dir. Sait Faik öykülerinde en acıklı olayları okurken bile sayfalarda gezinen o yaşam sevincinin, ışık huzmesinin sebebi budur.

Ali Ayçil

Sait Faik’i neden okumalıyız ya da yeniden okumalıyız? Bu soruyu yazanlar ve okuyanlar olarak iki parçaya ayırıp öyle cevap vermek daha ilginç olabilir. Kalem sahipleri Sait Faik’i biraz önce çok kısa özetlemeye çalıştığım “metni sürekli geleceğe taşıyan sırlar”ı çözmek için okumalı, ondan alınabilecek dersler var. Herhangi bir yazarlık niyeti/iddiası olmayan okur ise onu birkaç sebepten ötürü sevecektir: Mesaj içermeyen metnin zevkini tatmak, eşyayla/doğayla/insanla bir başka cepheden akranlık kurmak, dünyayla arasına hususi bir pencere yerleştirmek, sıradanlığın içindeki büyüleyici anları ve çeşitlilikleri, ayrıntının ayartıcılığını keşfetmek için.

Hâle Sert

Sait Faik’in öyküleri, ilk öyküsü “İpekli Mendil”de gönlümüze bıraktığı halis ipekli mendile benzer. Her okunuşta, buruştursan da insanın elinden su gibi fışkıran mendil misali önümüze parlak katmanlar açar. Bence bu halis ipek Sait Faik’in temiz bakışıdır. “İp Meselesi”nde haksızlığa uğrayan hamaldan ziyade onu gören, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”da balkondan atılan kediyi ama daha çok onu fark eden, “Sinağrit Baba”nın içi aydınlık siyah gözlerinden ziyade oltacıların kişiliğini sezdirebilen Sait Faik’i okuruz. Halis, önyargısız, derûnî bu bakışı giyinmek isteriz her seferinde ve her seferinde sanki bu ipekli kıyafet bir tek Sait Faik için dikilmiş de başka kimseye uyması mümkün değilmiş gibi hissederiz. Biraz da ona verilene hayret, kendimizdeki yoksunluğa mahcubiyetle yeniden bu duyguyu yaşatmak isteriz kendimize.

Sadık Yalsızuçanlar

Sait Faik, kısa, küçük, küçürek öykünün de bir bakıma habercisidir. Öyküde hem gündelik rutinlerin ardındaki gizemi, büyüyü ortaya çıkarır hem de gerçeküstü unsurlarıyla, soyutlama imkânlarıyla kendi öykü sınırlarını, dolayısıyla modern Türk öykücülüğünün alışılageldik kalıplarını kırar, değiştirir. Öyküde eser, kuraldan önce gelir. Belirli bir öykü tanımı veya kuramıyla öykü yazılmaz. Sait Faik, bırakın yazmayı, öykü anlatmayı hatta söylemeyi başarmış özgün bir yazardır. Bu yönleriyle sınır ve etkiler açısından, modern öykücülüğümüzde yeri bambaşkadır.

Yıldız Ramazanoğlu

Adapazarı gibi çok kültürlü bir yerde doğan yazar, göçmen şehri olan Bursa’da liseyi bitirdikten sonra İstanbul’da yine farklı insanların bir arada yaşadığı Şişli Bulgar çarşısında ve Burgazada gibi kozmopolit bir yerde yaşadı. İsviçre ve Fransa’da da eğitim için belli süreler kalması önemli bir deneyim. Bu yüzden her inançtan ve ırktan insanları da bizim bir parçamız, kapı komşumuz gibi anlatması çok değerli. Çok kültürlü varoluşumuzun, çoğulcu hakikatimizin edebiyata yansıması.

Yılmaz Daşcıoğlu

Sait Faik öykü tarihimizin dönüm noktasını oluşturan bir eser bırakmıştır. Vak’anın egemen öge olduğu eski hikâyeden anlatmanın esas olduğu yeni metinlere onunla geçildi. Dünya roman ve öyküsünün bilinç akışına yöneldiği dönemeçte o da Türk öyküsünde insanı içerden anlatan; gerçeküstücülüğün çağrışımlarla sıçrayan, sözcükleri imgeleştiren, rüyaya yaklaşan anlatımıyla kendisinden sonra gelen ve ‘50 kuşağı’ olarak anılanlara yol açmıştır. Kendisinden önceki Refik Halit, Sabahattin Ali öyküsünü ustaca yazma hüneri gösterdiği gibi onları aşan bir cümle ve söylem becerisi ile olayı tamamen arka plana atarak öyküyü şiire yaklaştıran ve yeni bir dönem açan Sait Faik şiirimizde Orhan Veli ve arkadaşlarının yaptığı sahayı temizleyerek yeniye zemin hazırlama işini gerçekleştirmiştir.

Muhit’ten Kış Dosyası

2023’ün ilk sayısını Kış Dosyası ile karşıladı Muhit dergisi. Kışa dair yazıların ve İbrahim Tenekeci’nin Kış şiirinin yer aldığı dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Ahmet Edip Başaran - Bir Beyaz Rüya: Kış Sanatı

“Kış, tabiatın en güzel renklerinden birisidir ve döngüsel bir zaman eğrisi içinde zamanı ve sırası geldiğinde olanca zarafetiyle yeryüzünü süsler. Her mevsimin bir bezeme enstrümanı vardır. Kış, kar ile süsler doğayı. Kozmik düzenin o harikulade işleyişinde görev sırası kendine geldiğinde soğuğu (deri) ve karıyla (göz) insan duyularına dair bir otokontrol mekanizması kurar sanki. İç âlemin derisinden dış âlemin derisine doğru yapılan bu yolculuk, gözde (nazarda) billurlaşır. Kar, bu nazarın mihenk noktasıdır çünkü gökle yerin bağlantısını kuran somut bir gösterge gibidir. Biz o göstergeden yola çıkarak insanla anlam, kelimeyle imge arasında köprüler inşa ederek kendimizi tabiatın eşsiz ahengine bırakırız. Göstergeler birer işaret taşıdır. Bizi yaşanması mukadder ve mukarrer bir geleceğe taşır. Kar, bu bağlamda yeryüzünde açılmış devasa büyüklükte bembeyaz bir gülü çağrıştırır.”

Hasan Mert Kaya - “Kar Neden Yağar Kar?”

“Kar manzaraları Uzak’ı sinema tarihimizin unutulmaz filmlerinin başköşesine oturtmuştur. Nitekim filmin çekildiği 2002 kışı da âdeta geçmişi hatırlatan bir pitoresktir… Öte yandan iyi de bir fotoğrafçı olan Nuri Bilge Ceylan’ın karlı İstanbul fotoğraflarındaki güzelliğiyle sağır edici sessizlik değil, artık taşradan İstanbul’a gelen kahramanın ruhunda katman katman çoğalan seslerle imgelere dönüşür yağmakta olan kar Uzak’ta. Fındıklı sahilinde, Sultanahmet’te, Haliç kıyılarında o beyaz örtünün üzerinde dolaşırken bizi maziye götüren kahramanın düşündüğü her anın da hemderdi oluruz, olmuşuzdur artık. Kar, kasvetli bir melankoliye dönüşerek bizim üzerimize de yeniden yağar, yağmıştır.”

Güray Süngü - İçimiz Hep Bir Kış Ülkesi

“Kış bahçesi ne demek demiştim, değil mi? Kış Bahçesi bir romanımın adı. Balkonların filan korkuluklarını pencerelerle çeviriyor, adına kış bahçesi diyorlar. Benim kış bahçem öyle değil, romanın adı da öyle bir camekânlı alanın adını anıyor değil. Ben kış bahçesi diyerek mevsimin kış olduğu bir bahçeyi kastediyorum. Soğuk gelmiş vurmuş, bahçe tarumar olmuş, çiçekler solmuş, ağaçlar yapraklarını dökmüş, çıplak. Ama bu bir perişanlık değil. Bir yoksunluk değil. Dünyanın kışı neyse bahçenin de o. Aslında bu hayatın da ta kendisi. Yazları kurak ve çırak, kışları okullu ve yağmurlu. Geçti ömür. Çıraklık bitti, okullar bitti, kış bitmiyor.

Kış dediğin sadece bir mevsimse bile bahara hazırlık, yazın tadı için zıtlık ihtiyacı mı sadece. Kış doğal, kış kendi. Kış, baharın habercisi değil, yazdan önceki çile değil. Hem neden güzel olan yaz olsun, güzel olan kış olmasın. Yaz, kış öncesi bir soluklanmadır belki. Kış zordur, zor güzeldir. Belki böyledir.”

Zeki Bulduk - Kara Kış Zemheriye Döndüğünde

“Kış, bir kokuydu bozkırda. Ne kokusu ne korkusu kalmayan bir zamana eren insanlar o beklemeyi özlüyorlar. Beklerken neyi beklediklerini bile unuttukları zamanları. Ne Godot ne Mehdi ne de Tatar Çölü; kış, bozkırın üzerini örter ama içini dışına çıkarırdı. İçi, sonsuzluk ve hayal gücü... Belki de bu yüzden bozkırın çocukları efsaneler, masallar, destanlar savurdular âleme. Belki de bu yüzden uzak denizlere gidecek cesareti bulduk. Bozkır, hayal kırıklıklarını toplayıp o çocuklara muhteşem çiğdemler ve kardelenler verdi. Artık hiçbir ayaz üşütemez bizi.”

Kâmil Yeşil - Sonbahara Övgü

“Son-bahar Som-bahar Bizatihi aşkın kendisi. Sen varsın diye var diriliş. Sen varsın diye var aşk. Dört mevsim aşk arayanlara müjdem var. Sonbaharda âşık olun.

Ey sonbahar Sombahar Kış aşklarının müjdecisi Vuslatın diğer adı. Övgüm sanadır.”

Aile Karşıtlığını Anlamadan Aile Savunulamaz!

Erol Göka, Aile ve Aşk Yazıları’nın dördüncüsünü yayınladı. Bu sayıda aile karşıtlığı kavramı üzerinde duruyor Göka. Aile kurumuna karşı olmak, aile bütünlüğünün sağladığı yararları görmezden gelmek konusunu Marx, Darwin, Engels’in görüşlerini de işaret ederek ele alıyor. Aile karşıtı olmanın toplumsal açıdan açtığı yaralara dair önemli tespitler var yazıda.

“Günümüzdeki hayat şartlarına, yüksek bilişim ve iletişim teknolojilerinin tüm yaşam çerçevemizi değiştirici etkisi nedeniyle “teknomedyatik dünya” demeyi yeğliyorum. Akademide “küreselleşme” diye incelenen süreçleri de “teknomedyatikdünya”nın içinde görüyorum. Teknomedyatik dünyanın elbette birçok boyutu var; siyasal, ekonomik, askeri vs. Bizi şimdilik bunlar ilgilendirmiyor, teknomedyatik dünyanın insani boyutuna bakıyorum ve daha ziyade şu özellikleri görüyorum:

İçinde yaşadığımız dünyayı önceki çağlardan gerçekten farklı kılan olgu, 1960’lardan sonra iletişim sisteminde görülen dev değişikliklere dayanıyor olması. Tarihte ilk defa dünyanın bir yanıyla öbür yanı arasında anında iletişim kurma olanağı var artık. Anında elektronik iletişim, sadece haberlerin ya da bilgilerin daha çabuk aktarılmasını sağlayan bir yol değil, aynı zamanda varlığı -ister zengin ister yoksul olalım yaşamlarımızın tüm dokusunun değişmesine neden oluyor.”

“Küreselleşmeyle birlikte, çok kültürcülük söylemlerinin gölgesinde ve arkasında asıl gelişenin bir tek kültürcülük, bir homojenleşme olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. İnsanların yaşam tarzları standartlaşıyor,ister Doğulu olalım ister Batılı fark etmiyor, hepimizin yaşayışları birbirine benziyor. Küreselleşme sürecinde Batılı insanların davranış biçimleri, özellikle tüketim toplumu bireyine has davranışlar, dünyanın geri kalanı tarafından da içselleştiriliyor. İnternetin tüm dünyanın Kuzey Amerikalılar gibi yazıp düşünmesini sağlamayı amaçladığı şeklinde eleştiriler yöneltiliyor.”

Şiddet: Kanayan Yaramız

Şiddete meyilli olduğumuz ve toplumsal olarak patlamaya hazır bir bomba gibi ortalıkta dolaştığımız artık kabul edilir bir gerçek haline geldi. Şiddet her yerde kol geziyor. Konunun psikoljik, sosyolojik, ekonomik sebepleri olabilir. Detaylı olarak ele alınmayı gerektiren bir sorunu hep birlikte yaşadığımız muhakkak. Kemal Sayar, Şiddet: Kanayan yaramız diyerek konuya toplum psikolojisi açısından yaklaşıyor. Sorunlar, çözüm önerileri de yazının detaylarında okuyucuyu bekliyor.

“Bir yumruk, bir söz, bir bakış insanın canını acıtabilir. Asık bir surat, toplu taşımada verilmeyen bir yer, yüzünüze kapanan bir kapı veya takılan bir lakap canınızı yakabilir. Yeryüzündeki değerimize yönelik her saldırı şiddettir. Öfke zapt altına alınamayıp saldırganlığa dönüştüğünde şiddet zuhur eder. Vahşi bir hayvanı andırdığımız o kısa süreli cinnet hâli. Şiddetten azade bir toplum yok maalesef. Yıkıcı davranışların, kendine yönelik şiddetten tutun da organize şiddete kadar pek çok şekli var. Uygulama biçimine göre değişiklik göstermekle beraber bazen fiziksel, bazen sözel, duygusal, ekonomik ve cinsel şiddet gibi farklı biçimlerde açığa çıkabiliyor. Bu anlamda şiddet, çok geniş bir yelpazede birbirine geçmiş pek çok etken ve görünüme sahip, girift bir mesele. İnsanların çok zor ekonomik koşullar altında, insan haysiyetine uygun olmayan bir hayata mecbur edilmesi de bir şiddettir.”

“Şiddet içerikli uyarana maruz kalan birey, dünyanın güvenli bir yer olmadığını iliklerine kadar duyumsar. Televizyon, basın ve oyunlarda sürekli şiddetin yer aldığını gören bir çocuk bunu hem normalleştirir hem de böyle bir dünyada hayatta kalabilmek için şiddetin uygulanabilirliğini kanıksar. Bu yüzden anne babalar, çocukların şiddeti içselleştirmelerine engel olmak için şiddet dışı sorun çözme yollarını çocuklarına hem örnek olarak hem de konuşarak öğretmeli. Çocuk, ekranda veya başka bir yerde şiddet içeren bir duruma şahit olduysa o durum muhakkak ebeveyn ile yorumlanmalıdır. Böylece çocuk, bu tür olayları ya da sahneleri filtreden geçirerek öğrenir, yansıtıldığı gibi ham ve çiğ şekilde zihinselleştirmez. Aksi takdirde gördüklerini olduğu gibi arkadaşlarına ya da kardeşlerine uygulamaya kalkması ihtimal dâhilindedir.”

Cangıllı Sözlerin Sosyolojisi

Zaman geçiyor. İnsanlık tüm tesadüflerin ötesinde belirsiz bir sürüklenişi yaşıyor. Söylenen tüm sözler sadece gökte asılı kalıyor. Yaşamak insanın en zorlu savaşı. Bunu hiçbir cümle anlatamaz.

Berat Demirci; Cangıllı sözlerin sosyolojisi yazısıyla Muhit’te.

“Modern, şimdi olanı değil, şimdi zımnında tekmil zamanı temsil iddiasındadır. “Bahçe toplum” ve “bahçıvan devlet” uygulamaları, doğrudan doğruya modernliğin tarihiyle irtibatlıdır. Üstün ırk ideali, modernliğin yegâne hedefi olmak zorundadır; çünkü zaman bilinci, modern iktidar tarafından istimlâk edilmiştir. Biteviye düzenlenmesi gereken bir dünyada bozuk olduğuna karar verilen unsurların varlığı gereklidir; bozuk olanlar, Avrupa dışındaki ülkeler ve ırklardır. Bunlar bir tür, bahçeye yakışmayan hudayinabitlerdir; ayıklanmaları gerekir.”

“Cangıl dedikleri “kusur”dur diyelim. Kusur, tabiatın mütemmimidir; cennetten maada kusursuz gezegen düşünülemez. İnsan da cangıllı bir varlıktır, cangıllılık onun dünya hâlidir. Cangıllı olmayan bahçe, tabiattan çalınmış bir alandır; frengistan bahçeleri ve onlardan döl kapmış kentlerin parkları böyle yerlerdir. Islah namıyla yürütülen bu nizam verme operasyonları yüzünden tabiat can çekişmededir; sathi çevreciliğin zemininde bu kirli bakış yatmaktadır. İnsanın “cangıllı” olması, modern uygarlığın kendine uygun gördüğü insanları seçmenin, uygun görmediklerini yok etmenin bahanesidir.”

Güray Süngü ile Söyleşi

Yunus Karadağ, Güray Süngü ile yeni romanı Büyük Irmaklardan Bile üzerine bir söyleşi yapmış. Keyifli, Süngü’nün yazma serüveninden ve diğer romanlarından da bahisler açılan bu söyleşi Muhit ocak sayısında.  

“Romanı kurgularken elbette pek çok düşünce vardı zihnimde. Bazılarını eledim, bazılarını kendimce odağa aldım, güçlendirdim. Teknik kararlar zincirleme başka pek çok şeye sebep oldukları gibi, başka pek çok şeyin ihtimal harici kalmasına da yol açıyorlar. Bu meselelerde artık az çok ama bir tecrübeye sahibim. Bir risk aldım işin aslı, bu roman çok daha çetrefilli olabilirdi, anlatıcı seçimi vs. gibi basit tercihlerle. Ama biraz nasıl desem, basit değil de net olsun istedim.”

“Dert büyük ise dermana ulaşmak da zor olsa gerek. Benim roman yazarken canım çıkıyor, iki yıl uğraş veriyorum. Dolaylı olarak insanlara faydalı olduğumu da düşünüyorum. Ama o fayda, o sloganlarla sağlanacak bir şey değil. Her şeyin hazırı revaçta şimdi. Bir TV dizisi yapalım, gençler tarihi sevsin ile olmuyor. Bir roman yazalım, değerlerimizi hatırlayalım ile olmuyor. “Dönüyor burgaç” diyor Zarifoğlu, çünkü dönüyor burgaç.”

“Güzellik karşısında tavır almak kolay. Asıl olan güzel görmek. Güzel sevmeyene adam denir mi, diyor büyük ozan Barış Manço. Güzeli sevmeyene mi diyor acaba, bana öyle geliyor ki güzeli sevmekten değil, sevdiğini güzel sevmekten bahsediyor. Güzel olan nedir? Bize güzel olan güzeldir. Güzellik göreceli midir o hâlde. Benim inandığım; güzellik göreceli değildir.”

Muhit’ten Öyküler

Aynur Dilber - Övmen ve Yermenler

“Önemli hissetmek isteyen zat vardı. Önemli hissetmek isteyen zat, önemli biriydi ama önemli hissetmiyordu. Çünkü oturduğu siyah deri koltuktan geliyordu önemi ve biliyordu ki o gidince bir önemi de kalmayacaktı. Bu yüzden herkes gibi siyah deri koltuğunu canından çok sevmese bile canından çok korumalıydı. İnsanları diğer insanlardan daha önemli hâle getiren bu üzerine kıçının değdiği eşyada çok kişinin gözü vardı. Göz bize en uzakları dahi göstermek için vardı fakat insanların gözü hemen en yakına, oturabilecekleri şeylere odaklanıyordu. İnsanlar nereye giderse gitsinler ilk işleri kendilerine oturacak bir yer tayin etmek oluyordu. Bir evde, iş yerinde, kafede, ormanda, sokakta, sahilde... Nerede oturabiliriz diye kara kara düşünüyorlardı. Oturmak istiyordu insanlar, oturup hiç kalkmamak. Oturmaya bütün bir insanlığın zaafı vardı. Her geçen gün nasıl daha rahat otururuz diye düşünüp en rahat koltuklar tasarlanıyordu.”

“Bir gün, bir şeyler ters gitmeye başladı. Başlar ayak, ayaklar baş; kulaklar ağız, ağızlar bağırsak ya da kendini baş sanan ayaklar tekrar ayak falan filan...”

Eyyüp Akyüz – Mezarlık

Kırsal bir bölgeden geçerken uzaktan bir mezarlık göründü. Soytarı koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu. Sonra gözden kayboldu. Ne olduğunu anlayamayan vezir kaygılandı. Soytarının arkasından o da koşmaya başladı. Kralda ise ne bir telaş ne bir kaygı görüntüsü vardı. Aynı tempoda yürüyüşüne devam etti. Mezarlığa vardığında soytarının iki mezar arasına boylu boyunca yattığını, vezirin de başında dikilip ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını gördü. Gözleri kapalıydı soytarının. Kral, soytarıyı uzun uzun seyrettikten sonra vezire döndü. Eliyle mezarları ve ardından soytarıyı işaret ederek sordu:

‘Vezir efendi, de bakalım, bunların hangisi daha ölü?’

Sustu soytarı. Kral bir işareti yaparak son bir soru daha sormak istediğini belli etti. Soytarıdan izin ister gibiydi âdeta. Soytarı kabul anlamında başını salladı. Son soruyu sordu kral:

‘Hangi ölüler hangi ölülerden daha ölüdür?’

“Mezarlığa baktı soytarı. Dünyayı tek kelimeyle tarif edecek olsa şüphesiz ‘mezarlık’ der, susardı.”

Muhit’ten Şiirler

yalan bakalım bir kedi gibi burası dünya

temizlediğin tüylerini yut yut içine

karnını dolduran dünya pistir bak

pistine hayran kaldığın danslar müzikler

arada verilen bisler koma sesler aldatmasın

kustuğunda göreceksin bu yeşil değil türbe

kusmuk dünyadır borç harç bursa da olabilir

Hüseyin Atlansoy

Çocuklar kreş kantin ve zayiata servis

Yalayıp durdukları üç kuruşluk huzurdu

Bir de bağırdıkları hayat zorlu ağızlar

Buruş buruş çerden çöp kesekâğıdı olurdu

Bunlar böyle dururlar etrafta sağda solda

Rey sandıklarından kaderler bulunurdu

Esnaflar kunduralar yatak yorgan pür telaş

Ne yaman bir siyaset şıp diye okunurdu

Süleyman Unutmaz

bir çay daha içiyor

bir kelime daha ekliyorum tabuta

gözlerimi sımsıkı kapatıyorum sonra

sımsıkı

ikinci bir kahveye kadar

Suavi Kemal Yazgıç

Bahçeyi verip balkonu aldık

Balkonu verip bir cam duvar

Kente alıştırırken şehri.

İrtifa kaybetti yüksek katlarda

Yanlış anlaşıldı hayat.

Gül nerede, ya hanımeli.

Emel Özkan

Alışılmış bir günah serinletiyor mu yoksa seni

Bir bağın içinde binbir türlü cephe

İğvaya nasıl da düşürüyor boşluk seni

Akşam başka sabah başka birisin, buluta sarıl

Bir yağmur ırmağı ısıtmıyorsa içinde olur mu kış bilgisi

Burada akıl almaz işler, buralarda kar ve tipi

Bir yara yavaş yavaş iyileşiyor

Bir yar varsa yara, bir yar varsa yara,

İkisi birleşiyor

Âdem Yazıcı

Bir çiçeği çürüttüğünde tek başınasın, bir şarkıda iki kişi

Muslukta meyve tabaklarını yıkarken çoğalıyorsun birden

Sessiz sevinçlerini annenin ve Türkiye’nin koynunda taşıyorsun

Oturduğun kafeler, sinema biletleri, “bensiz gittiğin yerler”

Umurunda değil, ömründe olmayan şeylere hep geç kalıyorsun

Kırılan her bardakta söyleyemediğin her sözde içine bir kış düşer

Hangi şeye yetişebilirsin ki her şeyi yıkarken aniden kayboluyorsun

Mehmet Tepe

Ayasofya, Yeniden

Yayınına ara verdikten sonra 2022’de tekrar okuyucusu ile buluştu Ayasofya dergisi. Derdi ve duruşu olan bir dergi Ayasofya. Hassasiyetlerini derginin tümünde hissetmek mümkün. Yani olması gerekeni yapıyor dergi.

2023’ün ilk sayısının dosya konusu; Zorunlu Eğitim.

Recep Terler’in giriş yazısından;

“Zorunlu eğitimin sorunlu olduğuna dair büyük bir ittifak var desek yanılmış olmayız. Elbette faydaları yoktur, diyemeyiz. Günün sonunda dosya vesilesiyle olaya çeşitli uzmanlık alanlarından akademisyen ve saha uzmanlarının makale ve görüşleriyle görüyoruz ki, eğitim kurumlarımız bugün bizi eğitmekten oldukça uzakta. Eğitmeyi ve öğretmeyi geçtik, eğitim kurgumuz sebebiyle eğitilmeme ve öğretilmeme durumu var diyebiliriz. Özümüzden, kültürümüzden ve değer yargılarımızdan oldukça uzaklaştıran bir yapıyla karşı karşıyayız. Kıymetli hocalarımız ve saha uzmanlarının üzerinde durduğu şeyin, gönüllülük, insaniyet, ahlak, kültür, değerlerimiz ve gerçekçi eğitim modelinin hayata geçirilmesi olarak karşımıza çıkıyor.”

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Abdulkadir Macit - Fuat Sezgin, Necmettin Erbakan ve Muhammed Hamidullah Örnekliğinde Eğitimde İlmi Bağımsızlık Vizyonunun Tesisini Düşünmek

“İslam’da eğitim ve öğretim faaliyetleri sadece dünyevi ilimlerin öğretileceği bir sistemden daha öte ahlaki ve vicdani değerlerin de eğitiminin verilmesini kapsamaktadır. Bu durum Hz. Peygamberin suffa müessesinin kuruluşundan itibaren takip edilebilir. Nitekim suffada hem Arapça okuma yazma hem de İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak bilgilerinin eğitimi bir arada verilmiştir. Bu bilgilerin verildiği suffanın mescid ile bütünleştirilmesi İslam eğitim ve öğretim faaliyetinin teori ve pratik birlikteliğinin olduğunun sarih bir numunesidir. Abbasiler dönemine geldiğimizde suffa kurumu tecrübesinden hareketle nakli ve akli ilimler ile ilgili çok önemli faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Bu hususta Beytü’l-Hikme’nin ve Nizamiye medreselerinin kuruluşu dikkate şayandır. Özellikle Nizamiye medreseleri bir yandan İslam düşünce geleneği içerisinde üretilen bilginin örgütlü bir hale getirilmesi sağlanmış; diğer yandan farklı mekanlarda ayrı olarak gerçekleştirilen nakli ve akli ilimler çalışmaları ilk defa tek bir merkez altında toplanarak bilimsel bilginin sosyal organizasyonuna birlik kazandırılmıştır. Bu birlik XIX. asra kadar varlığını devam ettirmiştir. İmparatorluklardan ulus-devlete geçişte modern eğitim kurumları modernleşmenin de tesiri ile daha çok mikro düzlemde dünyevi ilimlerin öğretildiği bir hal almıştır. Bu durum son asrımızda eğitim ve öğretim faaliyetlerinin bütünlüğünün kaybını da beraberinde getirmiştir.”

Hüseyin Akın - Ağaç Yaş İken, İnsan Öğrenci İken Eğilir

“İnsan eğilim sahibi bir varlık olduğuna göre onu birilerinin zorla eğmesine gerek yoktur. Daha doğar doğmaz ihtiyaçlarını gidermek için annesiyle ve çevresiyle nasıl bir iletişim kurması gerektiği eğilimini göstermekte zorlanmaz. Üstadın dediği gibi insanın “kuruyan hurma dalından” bile öğreneceği çok şey vardır. Dünyaya gelmek zorunlu biçimde eğitime hazır hale gelmektir. Gülmeyi, ağlamayı, istemeyi, reddetmeyi, korkmayı, heyecanlanmayı hangi zamanda ne vakit öğrenmiştir doğan bebek? Doğan güneş ne ise doğan bebek de odur. Doğmak bir sonraki eylemi öğretir. Elma ağacı olmanın yasaları gibi insan olmanın da yasaları vardır. İnsanın elma ağacından farkı kendisi için konulmuş yasaları geliştirip bir ölçüde değiştirebilmesidir. Elma ise, ağaç olmaklığının bütün özelliklerine kıyamete kadar sadıktır.”

Yusuf Bilâl Aydeniz - Med-Ceziri Mezcetme Ameliyesi Olarak Eğitim

‘Zorunlu’ sıfatı, insan fıtratını ve temel insanî değerleri sabite olarak kabul etmeden topluma teşmil edildiğinde ‘zorunlu’ ifadesi ‘sorunlu’ ve ‘hormonlu’ bir hâle dönüşüyor. Sözgelimi okulla veya ders ile hiçbir alâkası olmayan bir insanın ‘zorunlu eğitim’ kapsamında eğitim sürecine dâhil edilmesi; hem öğretmene, hem idarecilere, hem diğer öğrencilere zahmet verecek, hem de kaynakların tüketimi hususunda büyük bir israf(zaman, emek, materyal vs.) olacaktır. Bunu söylerken insanların toplumdan tecrit edilmesinden bahsetmiyorum. Bu anlamıyla siz herhangi bir şeyi zorunlu tuttuğunuzda, peşin olarak niteliği görmezden gelmiş olursunuz. Çünkü bir şey zorunlu olarak dayatıldığında sorumluluk duygusu ve bilinci yerini mecburiyet(ayı-dayı ilişkisine) duygusuna bırakır.

Fatma Salim-Eğitim: Bir Mesel mi, Bir Mesele mi?

“Eğitim kuralları tamamen insanın dış âlemine hitap edecek bir tarzda düzenlenirse insanın iç âlemi ihmal edilmiş olur. İç âlemi ihmal edilen insan ise balmumundan bir heykel gibi donuk ve soğuk bir hüviyete sahip olur. Buradan hareketle eğitimi mesuliyet duygusuyla mesel hâlinden bir mesele hâline getirme ödevini eli kalem tutan insanlar olarak yapmamız gerekiyor. Zira mesele hâline gelmeyen ve mesele olarak görülmeyen hiçbir sorun çözüme kavuşamaz. Ülkemizin sosyal, siyasal, ekonomik, tarihsel ve kültürel arka planı dâhilinde, içinde yaşadığımız çağın koşulları da göz önünde bulundurularak yeni bir eğitim anlayışını uygulamamız gerekiyor. Bunu söylerken elbette taklide ve yamalı bohçaya dayalı ithal (Finlandiya eğitim modeli gibi) bir eğitim anlayışından bahsetmiyoruz. Çünkü her ülkenin kendine has özellikleri, kendi içinde farklı koşulları vardır. Bu özellikleri ve koşulları göz ardı ederek tamamen etiket üzerinden veya insan fıtratını hiçe sayarak oluşturulan kurallar manzumesinin öğrencilere dikte edilmesiyle hakiki bir eğitim modeli oluşturulamaz.”

Sevde Yaşar Çimen - Aradığımız Kan Köklerimizde Yatıyor

“Müslümanlar olarak besleneceğimiz ilk kaynaklar elbette kendi köklerimizden yükselenlerdir. Tıpkı ağaçların yıllandıkça kök salıp topraktaki yerini sağlamlaştırması gibi insan da tarihiyle kök salıp sağlamlaşır. Geçmişimiz bizi biz eden ve yaşadığımız âna taşıyandır. Modernleşme süreciyle batılılaşmaya teşne her adım bizi köklerimizden koparmaya yönelik olmuştur ve bir nevi tarihle aramızda yaşanan gerilim koma haline dönüşmüştür. Tam burada üç kelimeden bahsetmek gerekir; dil, şiir, inşa.”

Enver Çapar - Eğitimden Mânâ Ne?

“Değişen eğitim araçları ve materyaller de dijital eksenli. Çocuklar seyrediyor ve işaretliyorlar sadece. Düşünme ve sorgulama, fikir geliştirme olmuyor. Doğru veya yanlış işaretleniyor. Hazıra ve kolaya alışan öğrenciye iki satır yazı yazmak çok zor geliyor. Üşengeçlik tabii bir durum haline geliyor. Ortaokul ve liseyi bırakın üniversitelerde meramını anlatacak yazıyı yazamaz durumda olanlar çoğunlukta. Yazılan yazının okunamaması da ayrı bir mesele. Yüksek puan almanın ve diploma sahibi olmanın ileride çok işe yaramadığı göründüğü halde herkes aynı kadere razı olmuş gibi zorunlu öğretim sistemine dahil oluyor ama içinde bulunduğu durumu ve neticeyi değerlendirmeyi akıl edemiyor. Öyle görünüyor ki mevcut eğitim süreci, bir oyalanma ve gerçekleri öteleme çabasından öteye geçmiyor.”

Abdurrahman Arslan ile Söyleşi

Barış Güngen ve Yusuf Bilâl Aydeniz dosya kapsamında Abdurrahman Arslan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Medrese eğitimi, eğitim sistemimizin yaşadığı çıkmazlar, kökler, öz ve olması gereken gibi hassas noktalara değinilen kapsamlı bir söyleşi Ayasofya okurlarını bekliyor.

“Medreseyi tabi ki de klasik medrese eğitimini savunuyorum. Zira bu iki eğitim kurumu türünün bilgi kaynakları bakımından ele almak gerektiğine inanıyorum. Bu arada da cahil cühelanın ürettiği “yok efendim medrese çürümüştü zaten gibi” sözleri de içi doldurulması mümkün olmayan sözler olduğunu da kaydetmekte fayda vardır. Kabul edelim ki bu iki kurumun temel olduğu veya hareket noktası olarak seçtiği çizginin kaynağı en başta mahiyet olarak farklıdır. Bunlar iki farklı bilgi biçimini temsil ederler. Ya da iki farklı paradigmanın temsilcileridirler. Aslında burada da cevabı aranan soru şudur: Hakikatin olmadığını ilan eden bir çağda acaba İslâm’ın muradına uygun bir bilginin imkânını nerede bulabiliriz? Her şeyin izafileştiği ve melezleştiği bir zamanda İslâm’ın hakikat telakkisini temsil eden bilgiye ihtiyacımız her zamankinden daha fazladır.”

“Bilginin üretim şeklinden evvel bilginin kökeninin dolayısıyla mahiyeti ve üretim biçiminin değişmesi sonrasında bu yeni bilginin taşıyıcısı ve sözcülerine verilmiş adlardır. Esası da Batıdakilere muadil olmak üzere uydurulmuş adlardır. Aydınlanmadan mülhemle uydurulmuş aydın isimlendirmesine karşı çıkan sağcı zihinler münevver kelimesini kullandıklarında zannediyorlar ki farklı bir şey söylüyorlar. Hâlbuki o da kendi kökünden yani aydınlanmadan geliyor.”

“Unutmamak lazım ki İslâm, devleti çok işin içine sokan her şeyi devletle yani harici bir otoriteyle halletmek isteyen bir din değildir. Bu otoriteyi, bu görevi hatta sorunların büyük çoğunluğunu çözmek üzere müminleri birbirlerine karşı otorite kılmıştır.”

Kasım Küçükalp ile Söyleşi

Yusuf Bilal Aydeniz bir söyleşi de Kasım Küçükalp ile yapmış. Zorunlu eğitim, zorunlu eğitimde olması gerekenler ve akademik eğitim merkezli bir söyleşi yapılmış Küçükalp ile.

“Aslında kadim dünyada, klasik dünyada ya da modern öncesi dünyada ki bugün bazı eğitimcilerin ya da filozofların da dikkatini çektiği meselelerden birisi insanların kendi kabiliyetlerine göre yaratılışların onlara biçmiş olduğu bir takım kapasiteler yetenekler doğrultusunda serpilip gelişmelerine fırsat tanıyacak bir eğitim anlayışının benimsenmesi gerekiyor, ama sonunda eğitim pratiğinde insanların ne yazık ki kalabalık bir nüfus ve öğrenci kitlesi olunca öğrencilerin bireysel farklılıklarını dikkate alan ve onların asıl kendilerinde taşıyor oldukları potansiyeller doğrultusunda eğitilip o doğrultuda kendi kapasitelerini gerçekleştirebilecekleri meslek edinmeleri veya hobi edinmeleri veya birtakım zanaatlara yönelmeleri noktasında bir pratiğin iş başında olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla zorunlu eğitimin gerçekten fonksiyonel bir sonuç ortaya koyup koymadığı da tartışılabilir tabi burada bir de farklı kültürlerin farklı değer dünyalarının global anlamda geçer akçe birtakım standartlarına tabi tutulmalarının da ortaya çıkardığı problemleri de bu anlamda dikkate almak gerekiyor.”

“Şöyle söyleyeyim en temelde eğitimin birazda Japonların uyguladığı sistem makul geliyor bana ilk ve orta öğretim sürecinde teknik ya da akademik eğitimini çok yoğunlaştırılmaması daha çok pratik düzeyde insanların ahlaki görgü yapıp, etme el becerileri, zanaatların kazanılması gibi birtakım şeylerle haşır neşir kılınmaları çok önemli diye düşünüyorum. Ben bu süreç içerisinde de herkesin üniversiteye kanalize edildiği programlardan vazgeçip, insanların kendi kabiliyetlerine uygun yönelişlerine imkan sağlayacak o potansiyellerini gerçekleştirebilecek biraz da kapitalizm içinde ara eleman diyorlar ya hani farklı sektörlerde farklı ara işlerde insanların istihdam edilebilecekleri işte bu birazda meslek liselerinin benzeri şeylerin daha kuvvetlendirilmesi ile alakalı tabi burada aslolan o seçiciliğin iyi yapılabilmesi bu meseleye oturup dışarıdan böyle bir refleksiyonda bulunmuş birisi olarak konuşmuyorum.”

Soruşturma

“Türkiye’deki zorunlu eğitimi masaya yatırdığımızda bu eğitimin olumlu ve olumsuz yönleri hakkında ne söylemek istersiniz? Bununla birlikte zorunlu eğitim anlayışına alternatif olarak önerebileceğiniz bir sistem var mı?” sorusu yöneltilmiş birçok yazara. Birkaç örneği buraya alıyorum.

Yusuf Kaplan

“Eğitim zorunlu olmaz, eğitim gönüllüdür. Yani talip, talebe olacak. Talip, talebe olmayana hiçbir şey öğretemezsiniz. En iyi eğitim modeli, gönüllü eğitim modelidir. Talep etmeyenden bir şey bekleme. Bunu nasıl oluşturacaksınız, gencecik çocuklarda nasıl oluşturacaksınız? Ortaokulda, lisede, üniversitede nasıl oluşturacaksınız? Dert sahibi yaparak. Çocuğa ideal vereceksiniz, ruh vereceksiniz, bir rüyası ve hayali olacak.”

Ahmet Edip Başaran

“Okuryazarlığın oluşum ve kökleşme süreci ilkokul hadi bilemediniz ortaokul düzeyidir. Zorunlu eğitimi bir sorunlu eğitime dönüştüren süreç bundan sonra işlemeye başlıyor. Bu sebeple lise düzeyi kesinlikle ama kesinlikle uygulamadan çıkartılmalı, isteyen, ilmi ve öğrenmeyi talep eden öğrenciler bu sürece dâhil edilmelidir. 21. yüzyıl, cehaletini öğrendiği bilgilere borçlu olan insanların çağıdır. Geçmiş çağlarda bilginin insanları cahil kıldığını söyleseydik muhtemelen bize gülerlerdi. Ama çağımız tam olarak enformatik bir cehalet çağıdır. Bilgi ile bilgelik arasındaki köprülerin yıkıldığı, her şeyin akademik başarı denilen bir giyotine göre düzenlendiği bir çağda yaşıyoruz. İyi kötü tanımlamalarımızı bile belirleyen şey notlar, istatistikler, rakamlar, sıralamalar… Bağlamı kaybettik çünkü.”

Mehmet Özger

“Bu eğitim sisteminden geçen gençlerin kültürel bir birikiminden söz etmek çok zordur. Onu geçtik diyelim gerçek hayata dair bir bilgileri oluşuyor mu? Hayır. Üniversite mezunu öğrencilerimiz nasıl bir hayat yaşayacaklarına dair bir bilgiye sahip olmadıkları gibi okudukları okullardan edindikleri bilgiler ile geçimini sağlayacak bir geçimlik bile elde edemiyorlar.”

Şiirin Magazinel Tarihi

Şairin ya da edebiyat dünyasının biyografiyle olan imtihanı hakkında yazmış Mert Mevlüt Gökçe. Edebiyat ve magazin kavramlarının buluşmasının tarihi süreci de diyebiliriz bu olup bitene. Ya da şairin buna ihtiyacı var mı?

“Biyografi çuvalları; şairlerin yaşantıları adına edebiyat metnini rehin alan işlevsel aparatlardır. Hem çok işlevsel hem de çok ekonomiktir. Şiiri, dil dışı değişkenlere ipotek eder. Şiiri yaşantı üzerinden yorumlayarak metnin en doğru anlamına ulaşabileceğini zanneder. Oysa ki yorum bir öç alma biçimidir. Şiir “anlam”a hiçbir vasıtaya gerek duymadan yürüyerek ulaşır. Kendi üzerine yapılan metodik düşünme faaliyetini geçersiz kılar. Sebep-sonuç ilişkiselliğini kırar. Şiirde sebep ve sonuç aynı adrestir. Bu yüzden biyografiye dayalı her yorum şiiri ekarte etmeye –niyeti bu olmasa bile yarar.”

“Biyografi şiirin anlam hinterlandını daralttığı için değil şiirdeki dikkati insan gerçeğinden sıyırıp şairin yaşantısal gerçeğine indirgediği için bir kötülüktü. Şiirin başına gelen hijyenik kötülüklerden biriydi. Şiiri hızla magazin haberi haline getirdi. Şiirin içeriğini magazin haline getirmek iki belki de üç feci sonuç ortaya çıkardı: Yetenek yorumlanan şiirlerin bakiyesi olmaktan çıktı. Hayal gücü romantik bir takiyyeye dönüştü. İhtişamlı biyografi yokluğu anlamı buharlaştırdı. Buharlaşmanın sebebi başka da olabilir, emin değilim.”

Hatırlıyorum, Bir Kalbim Var

 İnsan, bir kalbi olduğunu unutur mu? Soruya vereceğimiz en düz cevap; hayırdır. Kalbin varlığını hissetmektir mesele. İşlevini unutmamak, özellikle ruha dokunan kalbi hissetmektir olması gereken. Bir ihmal olduğu kesin. Harun Yakarer, “Hatırlıyorum, Bir Kalbim Var” derken bir kalbin sesine kulak veriyor yazısında. İnsanı alıp götüren sesin karşısında modern dünyanın insanı kuşatan zırhına karşı sert bir duruş…

 

“Modern dünya, kalbe karşı üretilmiş bir dünyadır. İnsan aklının ilahlaştırıldığı bu dünyada kalp, sadece maddi yönüyle bir organdır. Vücuda kan pompalayan bir organ. Seven, nefret eden, üzülen, sevinen, korku duyan yanıyla sadece psikolojinin alanını doldurur. Orada da bir sistematiğe bağlanmaya çalışılır. Halbuki kalbin atış ritmi dışında bir sistematiği yoktur. Hatta kalp sürprizlerle doludur. Hayatın hesapsız şekilde sürprizlere yaslanan kısmı ise rutini aşıp insana heyecan bahşeder. Mesela bir âşık, sevdiği için türlü zorluklara katlanabilir. Eğer hakikaten aşksa bu; âşık, aşka düşmemiş kişilerin ve günümüz dünyasının mantık hesaplarına uymayan şeyler yapabilir.”

“Dünyada amacından kopmuş, ne için burada olduğunu kasten unutmuş insanı kalbinin olduğuna ikna etmek, ona bir kalbinin olduğunu hatırlatmak zor iş doğrusu. Bu hayat bir kalbi olduğunu bilen, onu hisseden, onun sesini duyan ve dinleyen insana zor.”

Ayasofya’dan Şiirler

Hiç durmayan çarkların arasında zehir

Kayıp çocuk dolu bir nehir akıyor önümden

Eğilip bir damla su desen, hayır kan gibi

Ömür; gece vardiyasında bedel diye ödenen

Kınında tuttuğum birkaç kılıç var yine de

Hatırla, başa döneceğiz hep, en başa

Hem el yıkayıp hem içtiğimiz su

Kestiğim damardan akan bahar da bu

Mehmet Burak

hey benim aklı kırık dalda kalan kiraz mevsimim

inceliğim, susuz kalan köklerim, göç dileyen yapraklarım

bir geyiği içten kırdım, bu değilse nedir sızı

dedim neye benzer insan diz çöküp ağlarken

sinesi niye karışır insanın bir güzel görünce

biliyorum dalgın bir gülümsemeye bakarak düştüm

çukurlar, kurtlar, tacirler: kimin kardeşiyim ben

cebimde anahtarla neden kapı önünde kaldım

üstümü örtmeye kim gelirse onu vuracağımı söylüyorum

iyi kelimelere ve törenlere hazır ruhum

nasıl desem: ben yaşadım, sadece fotoğrafım yok

Cengizhan Konuş

Eşlik edemediğin hayatların uğruna

Şehrin azarlanmış işçileri öğretir

Bir hatıra, en çok öznesine muhtaçtır

Tayfun Doğan

yedi kıta dolaşmış bir ejderhaydım ben

kök salmış yılgılardan önce

buz gibi nehirler serilirdi ayaklarımın dibine

yanmamış ateşler buz gibi

Ayşe Altıntaş

efendisinden kaçan bir köleydim ben hep

bunu en iyi beni en iyi sen bilirsin

kargaları masumiyetime inandırmışsam

kaçıp saklanılacak bir mağara aramışsam rüyalarıma

kabilin ruhuma kazdığı hüzün kuyusundan geldim benim

yine de bütün noksan sıfatlardan tenzih ederek seni

mademki zevaldir, firaktır bana takdir ettiğin

öyleyse merhamet et

uyut beni koynunda nisyan battaniyesinin

la uhibbul afilin!

la uhibbul afilin!

Seyyid Ensar

Türk Edebiyat’ından Şerif Aydemir Dosyası

2023 yılına yine dopdolu bir içerikle girdi Türk Edebiyatı dergisi. Ayrıca dergi pizanpajındaki yenilikleri de çok beğendiğimi söylemek isterim. 600. sayısına yaklaşan derginin her dem yeni bir solukla okurlarına ulaşması da edebiyat dünyamız adına son derece önemli bir duruştur.

Vefayı hiç eksik etmiyor sayfalarından dergi. Özellikle yaşayan değerlere gösterdiği vefa takdire şayan. Ocak sayısında Şerif Aydemir Dosyası da bunun en güzel göstergesi. Aydemir, günümüz hikâyesinin en duru seslerinden biridir. Onun anlattığı her satırda bu toprağın rengi vardır.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Mehmet Nuri Yardım -Bu Toprağın Hazin Sesi

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Cenab-ı Allah her insana Şerif ağabeyimiz gibi bir dost, iyi bir rehber ve yol arkadaşı nasip etsin. Zira yolda yalnız kalmayacağınızdan emin olursunuz. Derdiniz, gamınız, kederiniz azalır. Hani büyüklerimiz buyurmuş ya “Önce refik, sonra tarik.” Önce yol arkadaşı seçin, sonra yola çıkın. Birçok ünlü edebiyatçıyı tanıdım. Kitapları belki iyi ama yaşayışları farklıydı. Güven telkin etmiyorlardı. Bu bakımdan Şerif Aydemir sadece iyi bir kalem erbabı, bir yazı ustası değil aynı zamanda iyi bir insan ve gönlü sağlam bir abide şahsiyettir. Bunu sadece ben söylemiyorum inanın. Yıllar önce Kayseri’ye gitmiştim. Bu güzel şehrimizin kalem erbabı yaranıyla bir araya geldiğimizde, o dost meclisinde şair ve yazar Selim Tunçbilek bana demişti ki: “Sadece Şerif Bey’i ziyaret etmek için dahi olsa Kayseri’den İstanbul’a gelmek isterim.” Elhak doğrudur. Çünkü o, tam manasıyla bir gönül adamı, bir yürek insanı, bir hâl ehlidir.

Ercan Köksal-Şerif Aydemir Hikâyelerinde Folklorik Unsurlar

“Aydemir, yazmış olduğu kitaplarının adından başlayarak hikâyelerinin her bir aşamasında türküler, mâniler, halk hikâyeleri, masallar, atasözleri, deyimler vb. folklorik öğelere yer vermiş, hatta birçok hikâyesini bu unsurlar üzerine bina etmiştir. “Yazık Olmuş Yarsız Ömrü Geçene”, “Mendilim Sende Kalsın” ve “Çiçekten Harman Olmaz” gibi kitaplarının isimleri yine türkülerden oluşmuştur.”

“Aydemir’in hikâyelerinde geniş yer tutan folklorik öğelerden biri de atasözleri ve deyimlerdir. Yazar, hikâyelerinin tamamında anlama güç kazandırmak için atasözleri ve deyimlere sıklıkla başvurur. Yazarın hikâyelerinde yer vermiş olduğu kimi atasözü ve deyimler okuyucuya oldukça tanıdık gelirken, kimileri okurun karşısına ilk kez çıkar. Bu tür kullanımlar, yazarın doğup büyüdüğü ve kültürel birikimini edindiği Doğu Anadolu bölgesine ait söyleyişlerdir.”

Sücaatin Erdem -Mendilim Sende Kalsın

Yazar yüzlerce türkü, mâni, ağıt, matal (masal), deyiş dinleyerek büyümüştür. Halka dayanan bu mütevazı yazarımız; onların içinde yaşamış, “folklor pınarı”ndan su içerek yetişmiştir. Kardeşimizin fevkalade bir kelime (arı sözcük), deyim, atasözü haznesi var. Bu nedenle; “az şeyle çok şey söylemiş”. Bu kitap ismi ile müsemmadır. Bir şiir, bir türkü tadındadır.

Necati Cumalı: “Bana iyi bir roman gösterin ki hayattan alınmış olmasın!” diyor. Şerif Bey de gerçeklerden, hayatın içinden yola çıkmış. Sizin de hayatınızla bu öyküler arasında sayısız köprüler kuracağınızdan hiç kuşkum yok. Halkçı geçinen nice şişirme “şöhret”, bu eseri okuduktan sonra şapkasını önüne koyup uzun uzun düşünmelidir.

“Halkçılık” yapmakla halkı anlamak, halktan biri gibi yazmak nasıl oluyormuş görsünler. Halkın ağzındaki atasözleri, deyimler nelerdir görsün öğrensinler...

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

“Şerif Aydemir demek biraz da Cengiz Aytmatov demektir. Aile, insan, ana dil, tabiat hep öndedir ve Beyaz Gemi’ye binmişlerdir. Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar’ı gibi bir dönemin ıstırabı bitmiş, sadece yorgunluğa dönüşmüştür. Yaş grubu olarak bunu en fazla hisseden ediptir Şerif Aydemir. Çünkü Mustafa Kutlu’nun belirttiği gibi Şerif Bey sesi, yüreğinde biriktiriyor; sonra onu insanoğluna giydiriyor. “İnce sazda söz kaba olmaz.” diyen Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ı haklı çıkarıyor. Şerif Aydemir’de Panait İstrati’nin Sokak Kızı’nda anlattığı gibi dost yapıştırıcı bir güçlü mıknatıs vardır. Nasıl mı? İşte bunu öğretmiyor, bunun için yazıyor. Biliyor ki bugünümüzü anlatmazsak, yazmazsak yarın torunlarımızın yüreklerini neyle besleyeceğiz? Galiba Şerif Aydemir acıların gece çözüleceğini iddia eden Cenap Şehabettin gibi değil, Adnan Binyazar gibi iç zenginliği maskesiz sunarak bu sorunu çözecek. Çünkü Şerif Aydemir çiçekle, kelebekle, Kaf Dağı’yla, Anka kuşuyla, hava, toprak ve su ile aşk yaşayan bir adem. Her gelişme yüreğine işlemiş, hançer gibi saplanmış. Acıyı duyabiliyor, masalını yitirmemeye çalışıyor.”

Mahmut Topbaşlı -Hikâyemizin Soylu Çehresi

“Şerif Aydemir ağabey hava gibi temiz, su gibi berrak ve aziz bir insandır. Bu ünlü sözden kinaye böyle bir değerlendirme yaptığımı düşünürseniz, “Haklısınız lakin eksiğiniz var!” diye itirazım olur. Som altın bir değerlendirmeyi, mihengi altın olan bir değerle yaptığımızda, sözlerimin pırıl pırıl parlamasının yanında kuyumcu titizliğinin bizzat size bırakıldığını da teslim etmelisiniz. Yani Şerif Ağabeyi kendi ölçülerinizle yakından tanımalısınız derim. Hatta derim ki benim anlattıklarım balı tarif etmek gibi bir şey, tatmadan balın tadı anlaşılır mı?”

Cengiz Dağcı ile Son Görüşme

İsa Kocakaplan’ın Cengiz Dağcı çalışmaları malum. Dağcı’nın Türkiye’de daha geniş kitlelerce tanınmasında romanları kadar Kocakaplan’ın etkisi de büyüktür. Bu sayıda Dağcı ile yapılan son bir görüşme var. Görüşmeyi yapan Kocakaplan’ın oğlu Çağrı Kocakaplan. Samimi, hoş bir sohbet. Yazarı daha yakından tanımak isteyecekler için özel notlar var görüşmede.

“Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam o iki kitap Kırım Türkleri ile ilgili olanlardır. Ben o kitapları yazdım. Benim bir kız arkadaşım vardı, ismi Zöhre’ydi (Zöhre Karabaş-Zehra Uygurer). Daha önceden Türkiye Türkçesini konuşmamıştım, hiç bilmiyordum. Yakın bir arkadaştı. Sonra Avusturya’da Kırım Türkleri vardı 300 kadar. Eşim Polonyalı olduğu için ben Polonyalıların arasında idim. Fakat o zavallılar korkuyorlardı kendilerini Rusya’ya gönderecekler diye. Biz Türk’üz diyorlardı. Kırım Tatarıyız deseler, Rusya’ya göndereceklerdi. Biz Türk’üz diyorlardı. Amerikalılar da şaşırıyorlardı, bu kadar Türk nerden geldi diye.”

“Evet hatta birisi dedi Cumhurbaşkanı sizi davet etse gelir misiniz? Ben şimdi çıkamıyorum. Yanımızdaki bara kadar gidebiliyordum yarım bardak bira içmeye. Şimdi çıkamıyorum. Damadım beni götürüyor ancak. Ben paslandım.”

“Ben üniversitede Tarih okudum. Bana “Aman Cengiz, sen doktor olma.” diyordu Zemine ablam. O zamanlarda beni Kırım’ın genç şairi olarak tanıyorlardı. Şiirlerim çıkmıştı.”

“Türkiye’ye gidemedim. Çok işler yapmak zorunda kaldım burada. Sonra da imkânlar geldi, ama ben hiçbir yere gidecek durumda değilim. Hatta Kırım Türkleri var, İstanbul’da dernekleri var. Onlar Cumhurbaşkanı davet ederse gelir misin, diyorlar. Ben, valla beni çok mahcup etmeyin, ben hiçbir yere gidemiyorum, dedim. Türkiye’ye gidemedim işte. Fakat ben Türkiye’yi kendi içimde taşıyorum. Türkiye benimdir. Her zaman bendedir.”

“Benim ismim de çok nadirdir. Benim babam biraz milliyetçi ruhlu idi. Geri kalmamızda İslam dinine kabahat bulurdu. İsyancı idi. Ramazan aylarında cami duvarına oturup sigara içermiş. (Gülüşüyorlar.) Ben doğunca adımı Cengiz koymuş. Annem ağlıyormuş. Bu ne biçim isim, Cengiz ne? Babam Cengiz olacak demiş. Kardeşimin adı da Timur. Türkiye’de Cengiz ismi vardır herhâlde.”

Dicle’nin Haşin Çocuğu: Süleyman Nazif

Çalışkanlığına, gayretine hayran olduğum isimlerdendir Süleyman Nazif. Tahsin Yıldırım, Dicle’nin Haşin Çocuğu olarak tanımlıyorum Süleyman Nazif’i.

“Kalemiyle millet davasına hizmet eden, hak ve hakikati haykıran Nazif’in ne serveti ne de boş geçirecek vakti olmuştur. Dönemin aydınları onun kaybı ile zaten çorak olan sanat ve edebiyat âleminin öksüz ve kimsesiz kaldığını yazmıştır. Süleyman Nazif, ömrü boyunca zihnindeki bir hakikate iman etmiş, başkaları için değersiz fakat kendisi için dünya ve hayat olan birtakım kıymetleri barındıran değerlerin ebedîliğine inanmıştır.”

“Abdülhak Şinasi Hisar’a göre hakikati gören o müthiş gözleriyle dünyanın olağan şeylerine çoğu kişiden çok evvel ve çok ziyade vakıf olan “Süleyman Nazif’in büyük bir hasleti cesaretti. Kin ve yahut din namına olsun o kalemiyle, sözüyle, bütün mevcudiyetiyle mes’uliyet deruhte etmeği ve harbin içine girmeği bilirdi. Bu harikulade adam bu gibi cesaret nümunelerini bize bütün hayatında gösterecekti.”6 Cesareti rüzgârların söndürmediği alevini arttırdığı ateşe benzeyen Süleyman Nazif buhranlı günlerde emsali bulunmaz bir kuvvet olarak halka moral vermiştir.”

“Süleyman Nazif vatanın felaket ve tehlike zamanlarında milletin sarsılan kalbi ile halkın, hislerin, en beliğ, en cesur hatibi, fikrinden istifade edilen önemli kültür adamlarından biri olduğundan kültür sanat mekânlarının aranan isimlerinden olmuştur.”

Kendi Hikâyemizi Keşfetmede Mühim Bir Durak: Kayseri Lisesi

Anadolu’nun bir kültür merkezi olduğu ve geçmişten günümüze değin edebiyatı- kültürü besleyen bir merkez olduğu aşikârdır. Türk Edebiyatı’nda Mehmet Dinçaslan, Kayseri Lisesini kültüre olan katkısını, yolu bu liseye düşen şair ve yazarlar eşliğinde anlatıyor yazısında.

“Sultan II. Abdülhamid Han’ın devr-i saltanatında kurulan idadiler arasında yer alan Kayseri İdâdîsi (Lisesi), Çanakkale Harbi’ne gönüllü olarak katılan ve Sakarya Meydan Muharebesi’ne de son sınıflar olarak iştirak eden talebeleriyle Millî Mücadele tarihimizde unutulmaz bir yere sahiptir. Dolayısıyla Kayseri Lisesinin tarihçesine yer verirken söz konusu hususları öne çıkarmak kaçınılmazdır ve bir vefa gereğidir.” 

“Cahit Kulebi (1917-1997), bu zaferde dikkatleri çekecek mühim bir hususu tespit etmiştir. Şöyle ki Kulebi, Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişi olarak Kayseri’ye görevlendirme ile gittiğinde Kayseri Lisesini de teftiş etmiş, bu esnada lisenin mezuniyet defterini kontrol ettiğinde “Lise son sınıf talebeleri Sakarya Savaşı için gönüllü olarak cepheye gidip hepsi şehit olduğundan okul mezun verememiştir.” yazısını gördüğünü ifade etmiştir.”

“Kayseri Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak 1922-1924 arasında görev yapan Faruk Nafiz (Çamlıbel), Sakarya Meydan Muharebesi’nde şehit düşen öğrencilerin anısına “Kayseri Lisesi Marşı”nı kaleme almıştır.16 Şehit öğrencileri konu alan bir de sinema filmi çekilmiştir. Taş Mektep adıyla 15 Şubat 2013’te gösterime giren filmin senaryosunu Hazan Toma kaleme almış, yönetmenliğini Altan Dönmez icra etmiş ve yapımcılığını ise Galip Güner ile Elin Ecealp üstlenmiştir.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Salim Nizam -Apolyont Gördü Göl Yazdı

“Göl, çocuğun elinden fırlattığı çakıl taşıyla hafifçe dalgalandı. Dallarını göğe açmış ihtiyar çınarın güneşin son huzmeleriyle rüzgârlarla raks eden yeni gövermiş yaprakları suya yansıdı o an. Bulanık sudaki nilüferlerin üzerinden iki kurbağa birbirinin peşi sıra suya daldı ve ılık rüzgârlarla salınan suyun altından tosbağaların hava kabarcıkları art arda yüzeye çıktı.

Gölgeler uzayana dek ihtiyar çınarın altında dinlenirken çoluk çocuk; çiçeklerde gün ışığında arılar, kelebekler ve kızböcekleri… Karanlık çökerken, uzakta bir balıkçı motorunun sesi; taş köprüde bir abdal, bir bilge, bir deli…”

“Balıkçı her akşam bu adaya gelirdi. Nail Bey’in kaldığı eski şapelin yanındaki değirmeni bilirdi. Değirmen taştandı, tarih boyu sil baştandı. Kanatları rüzgârlarda döner, hava durgunsa sönerdi. Kaç zamandır bu adaya ne bir köylü ne bir kul gelmişti. Balıkçı kayığını çekti kıyıya, sazlıkların arasına. Yabani hayvanların geçtiği dar patikalardan yürüdü. Sağ kolunun altında bir somun ekmek taşıyordu, Nail Bey adada bir kuru ekmekle, işte böyle yaşıyordu. Balıkçı, değirmene her akşam vakti bir somun ekmek bırakırdı. Değirmene her akşam vakti bir ekmek bırakılırdı. Ekmeğin bırakıldığı yerde ya bir tilki ya bir kuş ya da bir böcek olurdu.”

“Üstlerinde gün ağarırken Alibey Adası’na giden bir kayık gördüler. Sanki delinin her gün gördüğü sahnedeydiler. O kayıkta bir balıkçı adam, o adamda bir gizem, bir sır vardı. Kayığı çektiler sazlıkların arasına, balıkçının kayığının hemen arkasına. Balıkçı onları henüz görmemişti. Koltuk altına sıkıştırdığı bir somun ekmekle değirmene doğru gidiyordu. Gidişine bakılırsa buraları iyi biliyordu.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Bardağa koyduğun bal dolaşıp geldiğin dağ
Konuştuğun su kuşu tutuşuyor içinde

Medet yok aynalara açtığın kuyulardan
Uçurumlar, kuğular tutuşuyor içinde

Göğün katları mavi yerin katları kara
Senin katların kızıl, tutuşuyor içinde

Şiirden sunaklarda kelime yakıyorsun
Sunaklar, kelimeler tutuşuyor içinde

Mehmet Aycı

Gönül kervanı zorlandıkça

Aşkları yağmalanmış

Ömürleri kedere bulanmış

İsimleri nisyana terk edilmiş

Büyük sevda adamlarının

Hikâyelerini anlatmada

Hangi hoyrat ellerdir bu yoklukta

Ezik kırgın ve yaralı hayatlara dokunan

Arzularını putlaştıranların tuttuğu

Dar geçitleri aşmak için yorulanların

Hepsi de birer kahramandır

Kahramandır hepsi de kavgayı kader bilip

Umutları yıkanlara cesaretiyle karşı duranlar

Ve kahramandır mazlumun başını okşayıp

Elindekini onların yoksulluklarıyla paylaşanlar

Ve yine kahramandır

Kahramanlığı kahramanlık olsun diye yapmayanlar

İsmail Bingöl

Bir yerleşik sancının göçebe süvarisi

Akınlardan dönerdin şehre karlar yağardı

Yüzülürdü sesinde yalnızlığın derisi

Karanlığın peçesi gecelere ağardı

Bir mahzun bakış ile ağlatırken suları

Hayalin rahlesinde çağlatırken suları

Kalbinin ırmağında dağlatırken suları

Gökyüzüne sığmayan bir damlaya sığardı

Mehmet Baş

YORUM EKLE

banner19

banner36