Ocak 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Onuncu Yılında Karabatak Dergisi

2022’ye onuncu yılını geride bırakarak girdi Karabatak dergisi. 10 yılda 60 sayı. Bir dergide olması gereken her şey ziyadesiyle Karabatak’ta mevcut. İlk sayısından itibaren takip ettiğim, yazmaktan, hakkında yazmaktan büyük bir mutluluk duyduğum, kendimi de bu ailenin bir parçası saydığım bir dergi Karabatak. Çok güzel özetliyor dergiyi Ali Ural;

“On yıldır Türkçe yazıyor Karabatak, Türkçe düşünüyor. Kalbi doğduğu andan beri teklemeden “Türkçe” diye atıyor. Altmışıncı sayımızın doğum sevincini geleneğimize uygun olarak mevlidle kutlayalım istedik. On yıl boyunca her sayıda yeni bir doğum sevinci yaşadık çünkü. Sadece bir edebiyat ve sanat dergisi değil Karabatak. Yeni şair ve yazarların doğuşuna tanıklık eden bir edebiyat ocağı. Şiirler, öyküler, denemeler ve çizgilerle gürül gürül yanıyor ocağımızdaki ateş. Yeni isimlerin doğumu yeni sevinçlerle karşılanıyor.”

Ali Ural’ın “Türkçe” vurgusu da elbette çok önemli.

Ben Karabatak dergisinin nice 10 yıllara ulaşmasını diliyorum. Dergiye emeği geçen herkesi başta Ali Ural Hocam olmak üzere canı gönülden kutluyorum.

10. Yıl Mevlidi

Her hali ile özgün bir dergi Karabatak. 60. sayının dosya konusu; Süleyman Çelebi Hz. ve Mevlid-i Şerif. 10. yıl mevlidi diyebiliriz bu konu için. İsabetli bir seçim olmuş. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

PROF. DR. AHMET NEDIM SERİNSU -Milletin Muallimi Süleyman Çelebi Hz. Mevlid-i Şerif’te* Neyi Talim Etti?

“Vesiletü’n-Necât/Kurtuluş Yolu’nu ve müellifini Türk milleti ve kardeş milletler çok sevmiş, çok tutmuş ve çok okumuştur. Hâlen de doğudan batıya, Türkistan’dan Anadolu’ya, Balkanlara, Kazan’a, Ufa’ya kadar manevi coğrafyamızda okunmaktadır. Çünkü o ve eseri, milletin gönlündeki Hz. Peygamber as sevgisini, bağlılığını mutadın fevkinde dile getirmiş büyük bir âlim ve edîb’tir.”

“Süleyman Çelebi Hz., “Yalnız kullandığı dille değil, ruhu ile, zevki ile,” manevi neş’esi ve duygusuyla ve edebî dehasıyla da Anadolu mayasının edille-i erbaa ile sonraki nesillere nakledilmesinde yepyeni bir mecra açmıştır. Milletin, Yüce Peygamberi Hz. Muhammed as’ı can-u yürekten sevdiğini, içindeki ulviliği sezip Mevlid’inde ortaya koymuştur.10 Bu sebeple midir telifinin asıl adını Vesiletü’n-Necât/Kurtuluş Yolu olarak tayin etmesi? Sorunun cevabı içindedir aslında: Evet!”

HÜSEYIN ALGÜL - Süleyman Çelebi’nin Mevlidi: Vesîletü’n-Necât

“Süleyman Çelebi’nin, Vesîletü’n-Necât adını verdiği Mevlid’ini, Ulu Câmii’nde görevli olduğu sırada orada cereyan ettiği rivayet edilen bir olayın etkisinde kalarak yazdığı, kaynaklarda nakledilir.

1409 yılında tamamlanan Mevlid’in yazılışı, Osmanlı tarihine şehzadeler kavgası diye geçen fetret devrinin sonlarına tesadüf etmektedir. Bu münasebetle Mevlid’in o günkü Türk dünyasına verdiği, “Hz. Muhammed’in (s.a.v) sevgisi etrafında toparlanma mesajı” fevkalâde önemlidir.”

PROF. DR. MEHMET AKKUŞ - Süleyman Çelebi ve Vesîletü’n-Necât

“Vesîletü’n-Necât, başlıca 15 bölümden meydana gelmekteyse de günümüzde tertip edilen mevlid merasimlerinde bütün bölümleri okunmamaktadır. Tevhid ve münacatla başlayan Mevlid’in sonraki bölümlerinde Peygamber’in nurunun yaratılması, doğumu, mucizeleri, miracı, hicreti, vasıfları, ümmetin ona karşı nasıl bağlanması gerektiği gibi konular yer almaktadır. Bunlardan sadece tevhid ve münacat bölümü, Hz. Peygamber’in doğumunun anlatıldığı velâdet bölümü, mirac bölümleri okunmaktadır. Bazı merasimlerde okunan Merhaba bölümü ise Süleyman Çelebi’ye ait değildir.”

TÜRKAN ALVAN - Mevlid-i Şerîf Yani Müslüman Türk’ün Âmentüsü

Süleyman Çelebi, eserine Vesîletü’n-Necât yani “Kurtuluş Sebebi” adını vermiştir. Çünkü kelime-i tevhidin hakikatine ancak Hz. Muhammed’in hakikatine iman ile ulaşılabilir. Cenâb-ı Hakk bu sebeple “Levlake yâ Muhammed!” buyurmuştur. Yani bidayette ve nihayette eşya, varlık mertebelerine göre O’nun nûrundan zuhûr etmiştir, etmektedir. Hakikat-i Muhammediyye’de diğer peygamberlerin sırları toplanmıştır. Bütün peygamberlerin isminde toplanan farklı bâtını hikmetlerin hakikati ve küllîsi Muhammed’dir. Çünkü Hz. Muhammed , Allah’ın zâtının nurunun aynasıdır. Cenâb-ı Hakk âlemlere salt kendi nazarıyla bakmış olsaydı, hiç kuşkusuz âlem, O’nun Cemâli ve Celâlinin tecellîleriyle yanardı. Nitekim bu bakışı talep eden Hz. Musa, paramparça olan dağı görmeye dayanamadı ve bayıldı. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk âleme, kendi sûretinde yaratılmış olan kâmil insanın gözüyle bakar ki bu insanoğlu ve âlemler için rahmet nazarıdır. Kâmil insan, âlem ile yakıcı tecellîler arasındaki perdedir. Bu tecellîgâhın; yani perdenin en mükemmeli Hz. Muhammed’dir. . Bu yüzden ayette, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik,” (Enbiyâ/107) buyurulmuştur. Âlemin hakikati baştanbaşa Hz. Muhammed’in tecellîsinden meydana gelmiştir; yani o en mükemmel tecellî yeridir.

RABİA BERNA TÜMKOR-Osmanlıda Mevlit Geleneği ve Sinekli Bakkal Romanındaki Yansıması

“Osmanlıda Mevlid’i “mevlit gibi okumak” şarttı. Bu irticalen beste yapmak anlamına geldiği için hiç de kolay bir şey değildi. Makam ve geçkilere, ses perdelerine, vezin, tavır ve ritme iyice hâkim olmayı gerektirmekteydi. Her şeyden önce mevlidin tavır ve üslubu bozulmayacak; şarkı, ninni, türkü veya ezan gibi okunmayacaktı.3 Seneler içinde bir kıvam alan usûl şu şekildeydi: Tören sabâ, çârgâh, dügâh veya şevkutarab makamından tilâvet edilen Kur’ân-ı Kerîm veya bir tevşihle**başlardı. Daha sonra yine aynı makamda bir kaside okunup, “Allah adın zikredelim evvelâ” mısraıyla başlayan “Tevhid” veya “Münâcât” bahrine sabâ makamıyla girilirdi. Bundan sonra sıra “Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i”mısraıyla başlayan “Nur” bahrine gelince hicaz makamıyla girilir, hicazla sona erdirilir, ardından topluca salavât getirilirdi. Mevlidin üçüncü bahri -ki “Âmine Hâtun Muhammed ânesi” mısraıyla başlayan “Vilâdet” bahridirrast makamıyla başlar nişâburek, sûzidilârâ, segâh, nihâvend veya sûzinak, mâhur, hüzzam, sabâ, uşşak veya hicaz, kürdîlî hicazkâr, isfahan makamları gösterildikten sonra yine rast ile karar kılınır; bilahare okunan salâtü selâmı kısa bir dua takip ederdi.”

UBEYDULLAH İŞLER - Süleyman Çelebi Hz., Mevlid-i Şerîf’i ve İcrası

“Bursa Ulu Camii İmamı olan Süleyman Çelebi Hz. İlmî gücünden dolayı “Dede” lakabı ile anılmıştır. Bu hususta herhangi bir bilgi-belge olmasa da Mevlevi olduğu düşüncesi ile “Çelebi” lakabı verildiği söylenmektedir. Kabr-i şerifi Bursa’nın Çekirge semtinde Yoğurtlu Baba Zaviyesi civarındaki Dağınık Serviler Mezarlığı’ndadır.

Kelime anlamı itibarıyla Arapça “-v-l-d” kökünden gelen Mevlid, doğum yeri ve zamanı anlamlarına gelmektedir. Sözlükte her ne kadar bu anlamlarda kullanılsa da kelimenin anlamı Peygamber efendimize olan hususi alakasından dolayı sözlük anlamından çıkıp Hz. Peygamber’in hâlini tercüme eden bir yazı veya eser şeklinde tanımlanmaktadır. Istılahi çerçevede ise Mevlid, Hz. Peygamber’in hayatını, özellikle doğumunu konu edinen manzum olarak kaleme alınmış medhiyeler olarak bilinir. Edebiyatımızda Mevlid yazma geleneği son derece rağbet görmüş ve bu kapsamda Süleyman Çelebi hazretleri de müstakil olarak yazılan ilk mevlid-i şerifi Vesîletü’n-Necât ismi ile kaleme almıştır. Daha önceki tarihlerde mevlid yazma geleneğine dair birçok eser olsa da Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı eser, Peygamber efendimizin doğumunu, övülmesini, mucizelerini, miracını, hicretini vs. konu edinen ilk mevlid olma özelliği taşımaktadır.”

Prof. Dr. Bilal Kemikli ile Söyleşi

Prof. Dr. Bilal Kemikli ile Mevlid konulu bir söyleşi var dergide. Şehirler, Peygamber sevgisi, Mevlid gibi geniş kapsamlı bir söyleşi bu. Sorular; Güzide Ertürk ve Rahşan Tekşen’den.

“Tasavvuf bir bakıma İslam medeniyetinin estetik tarafını inşa eden bir ilimdir. Bir ilim dalı demem yadırganmasın, öyledir. Taşköprüzâde, İslamî ilimleri üçe ayırır: İlki kamusal düzeni tesis ve tanzim eden Fıkıh, ikincisi zihnî dünyamızı tamir ve ta’dil eden Kelam ve gönül şehrini tezkiye ve tefekkürle düzene sokan Tasavvuf. Bu üç ilim birbirini tamamlar. Fukahânın ifade ettiği süreçlerle izah edersek, Fıkıh zarûriyyât sınıfındadır; mükellef olan herkesin ibadet ve taâtını yapabilecek ilmihal bilgisine sahip olması elzemdir. Kelâm, ihtiyaçtır; imana taalluk eden hususlara dair zihindeki şek ve şüpheyi bertaraf eder. En azından her mü’minin akaidin temel ilkelerini öğrenmesi elzemdir.”

“Mevlid kutlamalarında esas olan şey, buluşmaktır. Kitleler törenlerle birlik ruhunu idrak eder. Orada ortak dil, ortak düşünce inşa edilir. Böylece millet olunur. Mevlid, milleti inşa eden, derleyip toparlayan bir uygulamadır. Bir araya gelindiğinde Kur’an okunuyor, mevlid okunuyor, salâvat getiriliyor, dualar ediliyor, ikramlarda bulunuluyor. Bu bir şölendir; bu şölenin bahanesi, Peygamber sevgisidir. O, sevgisiyle inanmış gönülleri derleyip toparlıyor. Ne güzel.”

“Peygamberimizin doğumu bahane edilerek aslında bu şaheserle verilen mesaj şudur: Düştüğümüz yerden yeniden ayağa kalkmamız, ancak Hz. Peygamber’e yönelmekle olacaktır. Bu cümleyi açmak gerekirse mevlid, doğuş demektir. Doğmak, dirilmektir. Yeniden ayağa kalkmak. Sezai Karakoç bunu “diriliş” kavramıyla sistemleştirdi. Mevlid bir diriliş metnidir. Dirilmekten murad, insanın kendine gelmesidir. Bu geliş, Hz. Peygamber örnekliğinde olursa fıtrata uygun olur. Dolayısıyla kurtuluş o fıtrata, Kur’an’ın sunduğu hakikate dönmekle temin edilecektir. Süleyman Çelebi, işte bu hakikati dile getirdi.”

“Mevlid bir kültür inşa etmiştir. Dilimize kazandırdığı mevlidhan, tevşih ilahileri, mevlid ihtifalleri, mevlid şekeri, gül lokumu, gül şerbeti, gül suyu, gülâbdan... Dikkat ederseniz, kavramlar sunuyor bize. Kavram demek, zihniyet demektir; musiki, tilavet, tatlı ve gül kokusu ikramıyla hayatı güzelleştiren bir zihniyet inşa ediyor. Bu çok önemli bir hadisedir.”

“Felsefe Terimleri” Gökten mi İndi?

D. Mehmet Doğan’ın Karabatak’taki dil yazılarını büyük bir ilgi ile takip ediyorum. Dilin kullanımı ve hayatla olan bağı üzerinde yoğunlaşan bu yazılar kaybettiğimiz dil hassasiyetimize dikkat çeken noktalara göndermeleri olan içerikleri barındırıyor. “Felsefe Terimleri” Gökten mi İndi? diye soruyor Doğan. Geçmişten günümüze felsefe terimlerinin sürecinin ele alındığı yazı, yapılan çalışmalara da yer veriyor. 1942’de kurulan: “Felsefe ve Gramer Terimleri Komisyonu.” Kararları da merkeze alınıyor.

Fuat Köprülü, devletin ders kitapları yoluyla dayattığı dili “yazma konuşma dillerinden büsbütün ayrı bir ‘resmî argo’” olarak nitelendiriyor! Argo; yani belli bir gruba veya mesleğe ait olan ve dil içinde ayrı bir kelime haznesi bulunan konuşma sistemi… Devlet müdahalesi işin içine Meclis de katılarak genişletilmiştir. “Daha ziyade politikacılardan ve dil amatörlerinden mürekkep bir dil heyetinin kurulması, en salahiyetli akademilerin bile dil işlerinde kat’i hükümler veremeyeceği ve sadece teklifte bulunmakla iktifa edeceği bir hakikatken Maarif Vekilliğinin bu heyetin uydurduğu yapma dili mekteplere ve hatta üniversiteye zorla kabul ettirmeğe kalkması, bunlar yetmezmiş gibi Büyük Millet Meclisi’nin kendisinde bir dil akademisi salahiyeti görerek mektep argosuna uygun yeni bir hukuk argosu meydana getirmesi…”

“Günümüzde pek fazla hatırlanmayan mühim bir şahsiyet olan Şekip Tunç’un “Şuurlu muhafazakârlık” kavramını ortaya attığı bilinir. 1950’den sonra DP iktidarının Maarif Vekili Tevfik İleri’nin böyle bir şahsiyet olduğundan şüphe yoktur. Onun devrinde tek parti devrinin ders kitapları ile dile müdahalesi izale edilmeye çalışılmıştır. Bu tek parti diktasının milleti, tarihini, kültürünü hiçe sayarak dayattığı inkılap olarak adlandırılan yıkıcı uygulamalardan birinin durdurulması anlamına gelmektedir. Dilde normalleşmenin edebiyat ve fikir dünyamızın gelişmesi üzerinde müsbet tesirleri hissedilmeye başlarken bir darbe ile karşı karşıya kalınmıştır. 27 Mayıs 1960 darbesi ile memleket saat ayarı otuz yıl önceye çekilmiş, “Türkçe ezan” dayatması hortlatılmak istenmiştir. Bu başarılamamışsa da maarifteki ıslah hamlesi 1960 darbesinden sonra tersine çevrilmiş, ders kitapları dil itibarıyla eski hâline döndürülmüştür. Sonraları da bu irticaî hareketin önüne geçmek, mümkün olmamıştır.”

Dünyanın Rüyası İnsan

Hayatın en canlı nefesi insandır. İnsan varsa her şey daha anlamlı olur. Tekil bir dünyanın ne kadar albenisi olursa olsun bir yanı eksik kalır; canlı yanı. Şiir de canlıdır insan gibi. Hayata tutunan şiirin rengi, nefesi insandır. İnsan şiirin evveli, ahiri… Ali Ömer Akbulut, Dünyanın Rüyası İnsan diyor. Dünyanın insanla anlamlı kılındığına dair Akbulut’un özgün cümleleri ile şiirin ruhuna dokunuyoruz yine.

“Kelime nasıl soluk alışverişle sesleniyorsa söz de her teneffüste yenilenir. Kelam’ın gönle inişi olarak şiir, varlığın devamına işaretle kalbin ritmiyle her nefeslenişle hızla dönüşür. Şiir nefes[in de] öncesi[nde] hızla yenilenir. Şiir her an yeniden zevk edilir. Şiir önce zevk edilir, okuma sonra gelir. Şiir[i] okuma, onun dilde, gönülde zevk edilişinden sonra mümkün olur. Zevk, dilden gönle inenin kendi tat ve kokusuyla, kendi sirayet edici akışkan ritmiyle ayrıştırılıp seçilebildiğinde gerçekleşir. Gönle inen, gönülde yurt tutan asli kelimesiyle bütünleşir. Gönülde yurt tutan Kelam’ın enginliğidir. Zira gönül bütün âlemleri, evrenleri bağrında sarmalayacak kadar engin, her anlam ve yorumu hakikatle yo[- ğu]racak kadar sonsuz sonrasızdır. İşte, şiirin zevki bütün âlemleri tutar. Bu açık eriş yalnızca zevk edene aittir; tekrarlanamaz, aktarılamaz. Belki sadece “an”a bağlı, bir türden, bir zevk olarak yansılanabilir.”

“Gönülde arınıp pekleşince şiir, heves biter, dil tutulur. Şiir dili tutar. İnsan dili tutulunca şiir söyler. Dil tutulunca şiir biter. Şiir bitektir, bitek şiir dallanıp budaklanır ve kökleri âlemleri tutar. Her an yeni evrenlerde yurt tutan şiir, tutulduğu dilinde sözleşen insan gibi bir varlık “ol”uştur. Bundandır insanla şiir arasına hiçbir şey giremez. İnsanın şiire yakınlığı ve yatkınlığı yürektendir.”

Projektörde Leyla Polat Var

İki kitabını da severek okuduğum bir yazar Leyla Polat. Baştan sona yüzümden tebessüm eksik olmadı desem abartmış olmam. Projektör bölümünde kitapları üzerine soruları cevaplamış Polat. Bu kitapları mutlaka okunacaklar listesine alın derim.

“Gözünüzü kapatsanız dahi sesinden kim olduğunu çıkaracak kadar iyi tanıdığınız insanların içinde büyümüşsünüz ve onları yazıyorsunuz. Bu kişiler apartman yahut plaza insanı değil. Neyi nasıl söyleyeceklerini ve nasıl telaffuz edeceklerini biliyorsunuz. Köyden mahalleye gelip yerleşmiş Ayşe teyzeyi, Taksim’in göbeğindeki bir kadın gibi konuşturursanız inandırıcı olur mu? Hakeza yaşlı bir amcaya, zıpır delikanlı muhabbeti yaptırırsanız sonuç yine hüsran olur. Ben seçtiğim karakterlere uygun konuşma biçimini bulunca dil değerini kaybetmedi. Olması gerekeni yaparak yapaylıktan uzak durmaya çalıştığımı düşünüyorum. Kısacası ben üslubumu kendim belirlemedim, yazdıklarım bana bir üslup çizdi.”

“Ben hayatın gerçeklerini yazmaya çalışıyorum. Yazdığım öykülerin bir ayağının hep toprağa, sağlam zemine basmasına özen gösteriyorum. İnsanların, bilhassa derdi tasası olan insanların, neler yaşadıkları ne tür sıkıntılar çektiği bilinen bir şey. Ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum. Nitekim yaşadıklarımın ve diğer insanlarda şahit olduklarımın tecellisidir yazdıklarım. Hâlihazırda dünyaya hâkim olan bir mutsuzluk ve gerilim var. Siz insanları ne kadar tebessüm ettirmeye çalışırsanız çalışın, olay kendi psikolojik gerilimini cebinde taşıyor. Hayatı lay lay lom tek düze yaşamıyoruz. Acı çekerken gülebiliyorsunuz, güldüğünüz şey ise bazen mutsuz edebiliyor, neden güldüm diye kendinizi yargılayabiliyorsunuz. Bu tip gelgitler yaşayınca güldürürken germekte doğal değil mi? Ve doğrusunu söylemek gerekirse ben tam da bunu yapmak istiyorum. Gamsızca güldürmek değil niyetim, gülerken düşündürme kaygısını her metnimde taşıyorum.”

“Ben Ankara’ da doğup büyüyen bir insan olarak en iyi bildiğim şeyi yazdım. Başarının yolu bundan geçiyordu zira. Örneğin Karadeniz’de yetişseydim, o bölgenin kültürüne hâkim olsaydım kalemim öyle şekillenirdi. Onun için Ankara ya da Angara bebesinin özel bir anlamı yok benim için. Az önce dediğim gibi sadece çok iyi bildiğim şeyleri yazmaktı amacım. Ama yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim, Anadolu’nun öz çocuğudur bu bebeler. Karakterleri yaşadıkları iklim, yani bozkır tarafından şekillenmiş o sert, asi, aykırı bebeleri seviyorum.”

Karabatak’tan Öyküler

BÜNYAMİN DEMİRCİ - Bodrumdaki Koltuk

“Annem bu çocuk deliriyor galiba dediğinde hayalî bir şehirde dolaşıyordum. Trafiğin sıkıştığı yerde kendimi bir deniz macerasının içinde buluyordum. Köyün karanlığında kendi efsanemi uyduruyordum. Ta ki zaman geçti koptum hayal dünyamdan. Koyu bir yüzle yürüyordum artık. Işık göz çukurlarıma vurunca mutsuz bir yüzü ortaya çıkarıyordu. Ve zaman geçmek içindi, dünya dönüyordu çünkü. Buna insan ne zaman ihtiyaç duydu bilmiyorum. Geçti zaman ve evlendim. Artık iki kişiyi taşıdığını biliyordu kol saatim. Yelkovana bir salıncak kurdu geldiğinde oğlum. Yeniden çekti beni soyut dünyaya.”

“Beni bir saate yakın evde aradılar. Telefonumu, evde olmasına rağmen ardı ardına çaldırdılar fakat cevap veren olmadı. Sonunda sessizce evden dışarı çıktığımı düşündüler ama akşam olmasına rağmen geri dönmemiştim. Ve saatler ilerledikçe ilerdi. Arkadaşlarımı arayıp sordu eşim. Onlar da bilmiyordu nerede olduğumu. Çocuğu uyuturken kendisi de uyuyan karım sabah olduğunda hızla yerinden kalkıp evde beni aramaya başladı. Yoktum. Yani onlara göre yoktum. Oysa koltuktan kalkamamıştım bütün gece. Bir ara koltuğa doğru yaklaşan karım, bu iz de neyin nesi, deyip devam etti aramaya. Kalkıp, kalktım mı acaba, koltuğa baktım. Sadece bir gölge vardı yerimde.”

BETÜL TRABZONLU – Mîr Ali

“Babam Meşşi Rüstem, Tebriz’in en meşhur hattatıydı. Ülkenin dört bir yanına ulaşan namını, evimizin bereketi sayardık. Adını hiç duymadığımız diyarlardan gelen misafirlerimiz olurdu. Bazıları kısa bir baş selamıyla karşılanır, bazılarıysa saatler süren sohbetlerle ağırlanırdı. Nasıl karşılanmış olurlarsa olsunlar evimizden ayrılan her misafirin cebine birer yol azığı iliştirilirdi. Azık dediysem öyle sizin bildiğinizden değil. Pehlevî hattıyla yazılmış nazar ayetleri, yolculuk hadisleri, şiirler… Yola, nereye varacağını bilmeden çıktığım o Nevruz gecesinde babam, benim cebime de azığımı koymuştu. Bir Hâfız gazeli…

Konak yeri tehlikeli, varış yeri çok mu uzak
Sonu gelmeyecek bir yol yoktur, üzülme”

“Bir miktar kumla etrafını çevirdiğim gölgeliğe çadırımı kurdum. Yıllar önce Meşhed’e gelen kafile, nerede konaklamıştı? O gün çadırları yerinden söken kum fırtınası, şahit olduklarımdan daha kuvvetli miydi? Gülerken hiç görmediğim babam, sevinç ve hüznü aynı anda yaşadığı o günü nasıl atlatmıştı, bilmiyordum. Tek bildiğim, burada kalmak istediğimdi. Henüz açılmamış bir tomar kâğıt ve defalarca okunmaktan yıpranmış bir şiirle birlikte… Zaman zaman sertleşen rüzgârların burun deliklerime doldurduğu kumlar ve içimi kemiren sorular olmasa rahatım yerindeydi. Aylardır aradığım yazıyı, yıllar sonra tekrarlanan bir yolculukta yazabilecek miydim?”

“O sırada yolcu, kol yeninden çıkardığı bir kâğıdı öperek Rüstem’e uzatmış ve tek kelime etmeden uzaklaşıp gözden kaybolmuştu. Neden sonra kâğıdı açabildi Meşşi Rüstem. Kâğıdın ortasında daha önce hiç görmediği türden hatla yazılmış bir şiir duruyordu.

Konak yeri tehlikeli, varış yeri çok mu uzak
Sonu gelmeyecek bir yol yoktur, üzülme”

Karabatak’tan Şiirler

tepede şanlı ay doğmadan önce

koro oldu cihan orda her zerre

yandı karşılamak için sultanı

külden anka değil gülden can doğdu

ilk tuğlayı koydu İbrahim Hacer

hacer emin elden arşa sunuldu

Cümle zerrat-i cihan edip seda

Çağrışuben dediler kim merhaba

selam tanımaktır seni cihanda

tanımak ırmaktır bahre kavuşan

köpükler coşku ve dalgalar kan

kalp bulsun ritmini teklemesin tek

irfan ocağından inci devşirsin

bilmeyen ne bilsin bilen ne bilsin

Merhaba ey âl-i sultan merhaba

Merhaba ey kân-i irfan merhaba

A.Ali Ural

Haddim bu, kibir dağlarını aşarak geldim

Yoruldum, yaşlı bir karıncayla selamlaştım

Mevla’m dedikçe hayret, bir kadına yükseldim

Erken kalktım kentin buzlarını çözmek için

Tam kırk yıl, sürüsü yağmalanmış çoban için savaştım

Sustum, hiç bitmedi ne mermim ne de öfkem

Uzadı gelecek yıl, görecek gün ve dinecek hasret

Bilinmedim, boş bir göğün altında yankılandım

Yol toplayan gövdeme tanıklık etti gölgem

İyi ki var kendime kendimi anlatacak bir adım

Hüseyin Akın

ben yabancı dolaştım şehri gördüm

çarşılarında şerbet, camilerinde kıvılcım

esnafların üç bacaklı taburesinde merak

çocuklar sokaklarda kırmızı ışık

kadınlar balkonlardan çeşniler uzatıyor

sıkıldıkça türkünün mayhoş melodisinden

sardım başa öykündüğüm rüyayı

çeşmemden doyan bahçemdir talan

kunduzun dişleri topuklarımda ağrı

kuşların omuzumda çoğalttığı vesvese

benden korkun elbisem paçavra

parmaklarımda tenekeden musiki

şapkam kıvrılır savurdukça rüzgâr

haydi korkun benden daha vakit var

çıngırak susmadan biçin tarlamı

Ali Seyyah

Ceplerim kök dolu kırk ayrı topraktan nefes

Kaynayacak kelimeler kazanında kaynasın

Titresin dursun gün güneşsiz ten aysız orman

Eğirelim diye iğsiz tezgâhsız görünmezin ipini

Başka olsun anlamlar şaşırsın tarifler kumaşı

Sözlüklerin haberi yok henüz olan bitenden

İnformation çok havalı bir sülün ormanlarda

Bak sahnelerde ne nutuklar söz oyunları

Günahlardan adalar paftalar kadastrolu

Çimentonun kumla karışması büyük illüzyon

Hatırla demiri nerde eritmiştik yakıp bir dağı

Diktiğin evler tozuyormuş sıcakta kuruyup

Ne gam beklenen büyük sarsıntı gelmediyse

Balıkların tam üzerine atılmış ağda kurşun

Ağırlığından utansa ne fark eder suya değince

Nasılsa olanı görmedi kimse çok meşgul insan

Cengizhan Orakçı

değişmiyor şehrin yüzü

astarı bozuk çarpık dikişli

kırmızı tuğla

deniz kumu

sekizlik demir

ilmek atlıyor örgü

dağılıyor dikiş

değişmiyor yüzü alaboz

kağıt toplayıcıları

hep biraz esmer

kir birikiyor elbisemin kat yerlerine

ıslak kağıtlarla örtüyorum

ıslak ve mürekkebi dağılmış

yok ki izah

kaçılmaz güneş lekeleri

yüz geçiriyorum her gece

eprimiş. tavsamış yüzüne

ampullerini sıkıyorum. sokak

lambalarının. kağıtlara geçiriyorum

eylem döngüsünü

bilinçsiz akışı

çavlan sesini

zorum kaleme işliyor

Şafak Çelik

ne kadar dokunursam o kadar hızlı

tahta atların koşması

duvara tırmanan çocuğun cenneti

indikçe derine

bölündü, suyu taşıyamadı ırmak

çarptı birbirine dağın yüzleri

yansıma ve kırılma

bir yer göster oturulmayan

iki yas arasında suskun kalmış

üst üste biniyor görüntü

kendi sıcaklığında değil ne yürümek ne de durmak

güm güm kapatın kapıları ve üşümeyin

neredeyim

neredesin

nerede

Yasemin Zengin

Sis bulutu yüzü parmakları soğuk

bir sarnıçtan öbürüne kovanın eli

kırmızı ışıkta uyuttuğum düş

başını sarıya çevirince gül

Karıncadan kervan düşüyor yola

yükleniyor dikenlerden göçünü

el yazısı sayfada paslı bir ayna

siliyor aksini kırılmış göğün

Çiçek Demirci

Edebiyat Ortamı- 84. Sayı

2022’yi 84. sayısı ile karşıladı Edebiyat Ortamı dergisi. İki aylık sürede okuyucunun elinden düşmeyecek bir içerik hazırlamış dergi ekibi. Emeği geçenleri can-ı gönülden kutluyorum. Sezai Karakoç yazısı, Enes Kariç dosyası, Abdullah Harmancı, Tarık Tufan söyleşisi, şiir, öykü, inceleme-araştırma yazıları ve daha fazlası var dergide. Elbette Sadık Yalsızuçanlar’ın hazırladığı Pir Sultan Abdal kitabı da okuyucuları bekliyor.

Sezai Karakoç’un Miras Bıraktığı Sentezler

Sezai Karakoç’u anlama çalışmamız sürecek, bu kesin. Çünkü bize ondan kalan o kadar büyük bir hazine var ki neresinden başlasak bize ayrı bir dünyanın kapısı açıyor bu zenginlik. Ali K. Metin, Sezai Karakoç’un Miras Bıraktığı Sentezler yazısında Karakoç’tan bizlere bıraktığı sentezi üç ana başlıkta işlemiş: Düşüncede, Şiirde, Eylemde Sentez.

“Fikir planındaki kurucu motiflere baktığımızda, Sezai Karakoç düşüncesinin iki temel ayağını oluşturan diriliş ve medeniyet kavramları, esasen hakikat, gerçeklik ve harekete dair bir bireşimin en tipik tezahürlerini ortaya koymaktadır. Karakoç için hakikat, tam anlamıyla İslam’dan başka bir şey değildir ve bu konuda o samimi bir mümin tavrıyla hareket eder. İslam’ı çağa uydurmak gibi şaibeli yaklaşımlara hepten karşı olup, diriliş ve medeniyet kavramları bu karşıtlık üzerine kurulmuştur.”

“Şiir anlayışına ve doğudan şiirine baktığımızda da sözünü ettiğimiz üçlü bireşimi (hakikat fikri-gerçeklik duygusu-eylemsel sorumluluk) doğrulayacak unsurları tespit etmek mümkün. Karakoç’un poetik mecrasında yaşanan “değişim”i görmek için öncelikle 1952 tarihli Mona Rosa şiiriyle akabinde yazdığı şiirler arasındaki ayrışmayı fark etmek gerekir. Ne kadar Karakoç sesine ve ruhuna sahip olsa bile Mona Rosa, Cumhuriyet dönemi hece şiirinin bir devamı niteliğindedir. Ancak şair, poetik oluşumunun hızlı bir şekilde gerçekleştiği üniversite yıllarında şiirin “poetik” zemininin artık ciddi bir değişime zorlandığını fark eder: Dünyanın gerçekliğiyle beraber şiirin gerçekliği de değişmeye başlamıştır. Parlak zekası, güçlü hissiyatı ve meselelere nüfuz etme yeteneğiyle Karakoç, edebi açıdan sahip olduğu verimli bir tartışma ortamının da etkisiyle bu yeni poetik sürecin/gerçekliğin şiirini yazmak üzere hızlı bir sıçrama yapar.”

“Karakoç’un dergiciliği konusunda fazla söze hacet yok. Diriliş dergisi onun doktriner tavrının en somut tezahürlerinden biridir şüphesiz. Keza parti çalışmalarının da doktriner hassasiyetin som bir yansıması olduğu malum. Buradaki sentezin göstergelerini yine en bariz şekliyle tespit etmek mümkün. Karakoç’un particiliği çıkar, iktidar, şöhret, güç odağı olmak gibi türlü beklentilerden ari şekilde has bir sorumluluk duygusunun ifadesidir, hakikati merkeze alan duruşunu bütün açıklığıyla ortaya koyar. Nitekim parti tüzüğü diriliş öğretisiyle çerçevelenmiş, popülizme prim vermeden pür ideal bir anlayışla inşa edilmiştir.”

Enes Kariç’e Dair

Bosna’nın dışa açılan önemli düşünce adamlarından olan Enes Kariç, ortaya koyduğu çalışmaları ile günümüzde de ülke sınırlarını aşan işlere imza atmaya devam ediyor. Kariç ile gerçekleştirilen söyleşi, onu daha yakından tanımamızı sağlayan ipuçlarını sunuyor bize. Sorular; Mikail Türker Bal’dan.

“İlkokulda geçirdiğim o eski zamanlardan o döneme ait Bosnalı ve Yugoslavyalı yazarların eserleri, hikâyeleri ve şiirlerini hatırlıyorum. Ahmet Hromadžić, Dragan Kulidžan, Šukrija Pandžo, Branko Ćopić, İvan Dončević, Gustav Krkleca ve diğerlerini kastediyorum. O dönemdeki ders kitaplarında ve okullarda onların eserleri gayet mevcuttu.”

“Bosna Hersek büyük bir edebiyata ve edebiyat geleneğine sahiptir. Daha önceki kuşaktan birkaç isim zikredeceğim: Meša Selimović, Ivo Andrić, Skender Kulenović, Branko Ćopıć... Bütün bunlar Bosna Hersek edebiyatının baş yazarlarının isimleridir. Baş göstermek ve edebî değeriyle onların eserlerine ve romanlarına bari az miktarda yaklaşacak bir kitap yazmaya cesaret bulmak bize bugün zor geliyor. Fakat vazgeçmemiz lazım. Daha devam etmemiz ve “edebî hayatımıza dikiş dikerek katkı sunma hareketine” geçmemiz lazımdır.”

“Son yıllarda iki yeni romanımın üzerine çalışıyorum. Onları, inşallah, iki üç yıl içerisinde bitireceğime dair ümidim var. Romanlardan birinde başkahraman kadındır, Bosna Hersekli Müslüman bir kadın ve mültecidir. Onun kökenleri Bosna’nın Doğusu’ndandır; Foča’ya yakın Glavnja köyündendir. Zor çilelerden geçmiş, ırzına da geçilmiş. Elinde birşey olmadan kimsesiz kalmış. Aşağı yukarı 1993 yılının başında, Sırp kadınların sayesinde Belgrat’taki Kanada Elçiliği’nin vasıtasıyla Toronto’ya varmış. Orada onun muhacir kaderi devam etmekte. Sonrasında Hristiyan olur. Sinema-Film ve aktörlük fakültesinden mezun olmuş... Romanım, bu kadını Hz.İsa ile ilgili film yapmaya çalışan bir kadın olarak gösteriyor. Ancak Kanada’da, şu an Hristiyan dininin mensubu olarak, Bosna’daki çocukluğunu ve Müslümanların derin olarak Hz. İsa’yı sevdiklerini ve karşısında saygı duyduklarını hatırlar. Onun bütün filmdeki macerası; Hristiyanlık’taki Hz. İsa’nın modelini İslam’daki Hz.İsa’nın modeli ile birleştirme girişimidir.”

Bir Balkan Ninnisi: Yaban Kuşların Şarkısı

Enes Kariç’in çalışmaları hakkında yazılar da yer alıyor dergide. Engin Elman’ın Yaban Kuşlarının Şarkıları kitabı hakkındaki yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Enes Kariç 1958 yılında Travnik’te dünyaya gelmiştir. Bugünkü Bosna Hersek’in kurucu şahsiyetlerinden birisidir. Aliya ile beraber ülkesi için mücadele etmiş, bedel ödemiş bir insandır. Ülkesinde siyasi hayata atılmış, bakanlıklar yapmış, hali hazırda akademisyenlik hayatını devam ettirmektedir. Siyasi, askeri, akademik hayatının yanına edebi hayatını da ekleyerek, çok yönlü, birikimli bir karakter taşıdığını ortaya koymuştur. “Yaban Kuşların Şarkısı” eseri Kariç’in en dikkat çekici romanıdır. Yazar, kendi topraklarından dünyaya içli bir sesleniş bırakır bu eserinde. Balkan coğrafyasının Osmanlı döneminde büyük kitleler halinde Müslüman olması mühim bir tarihi vakadır. İslamiyet, gittiği her toprağa hayır, huzur, bereket götürmektedir. Balkanlar da uzun bir dönem İslamiyet’in bu güzelliklerini tecrübe etmiştir. Ta ki çok yakın bir dönemde Sırplar tarafından büyük bir soykırımla karşılaşana kadar. Bosna Hersek toprakları doksanlı yılların başında bütün dünyanın gözü önünde işgal edilmiş; genç, kadın, çocuk, ihtiyar kim varsa büyük bir katliamın kurbanı olmuştur. Enes Kariç bütün bunları yaşayan insanlar arasında bulunmuş, savaşın vahşi yüzüne bizzat tanıklık etmiştir.”

Vişne Renkleri: Hikâye İçinde Hikâye

Cahid Efgan Akgül, Enes Kariç’in Nişne Renkleri kitabı hakkında yazmış. Vişne Renkleri Kariç’in en hacimli kitaplarından. Akgül’ün anlatımı da kitaba ilgiyi arttırıyor. Özellikle derin bir Bosna havası almak isteyenler için iyi bir telif Vişne Renkleri.

“Vişne Renkleri orijinal dili Boşnakça olarak 2016 yılında basılır. 2019 yılında da Hece Yayınlarının çabasıyla Türkçeye kazandırılmıştır. Hacimli bir kitaptır; tam 472 sayfa. Okuyucunun gözü korkuyor ilk bakışta. Ancak, kitap başlıklarla bölümlere ayrılmış ve her bölüm kendi içinde numaralandırılmış. Kronolojik olarak ilerleyen roman, yapısıyla okumayı kolaylaştırıyor ve sizi zaman tünelinden geçiriyor adeta.”

“Vişne Renkleri, 1963 ile 1973 yılı arasında yazarın yaşadığı birçok hadiseyi “hikâye içinde hikâye” kurarak anlatır. Romanın en önemli 3 kahramanı Çocuk, Emin ve Sabiha’dır. Çocuk, yazarın kendisi, Emin ve Sabiha gerçekte de yazarın anne, babasıdır.”

Musikiden, Karikatüre, Mimariden, Şiire Bir Estetik Ustası: Cevat Ülger

Tam tekmil bir sanatçıdır Cevat Ülger. Renklerin, seslerin ve dizelerin arasından baktığı dünyaya bıraktığı eserler onun adını yaşatmaya devam ediyor. Tayyib Atmaca, Ülger’i hayatı ve eserleri bağlamında anlatıyor Edebiyat Ortamı’nda.

“Musikiden, resme, karikatüre, mimariden, şiire, sanat dalları ile hem hal olan bir estetik üstadı ayrıca bir gönül eri, gönül mimarı olarak da anılır. Eskişehir’in sanatına kültürüne mimarisine katkısı hem döneminde hem de dünyasını değiştirdikten sonra devam etmiştir. Çünkü “Eskişehir Mektebi”nin temeli onun özverili çalışmaları sayesinde atılmıştır. Eskişehir’de bir cafe tarzında açtıkları ve “Çay” ismini verdikleri kıraathanede Türkiye’nin önemli şahsiyetlerinin yetişmesine katkıda bulunurlar. Öğretmen dediğin boş zamanlarını öğretmenevi lokalinde geçirip “al papazı ver kızı” yanı sıra takoza fayans dizmeli değil mi! Bunları yapmayan Çay Mektebine giderek ülke ve dünya meseleleri için kafa yoran devlet memurları varsa bunlar da olsa olsa “imalat hatası”ydı. Bu tür memurların memuriyetten uzaklaştırılması gerekirdi! Aynen öyle olur. Her tarafı dökülen hurdaya dönmüş bir motosikletle okula gideceksin, takım elbise giymeyeceksin, kravat takmayacaksın, terzinin yanına uğramayacaksın, manifaturacıdan gücünün yettiğince kumaş alacaksın, kendin dikeceksin ya da parçaları birleştirip yeni bir giysi icat edeceksin.”

“Sahi bir gül açtıktan kaç gün sonra solar. Gözünüzü kapatıp açtığınızda Cevat Ülger bu kadar kısa hayata bu kadar eseri nasıl sığdırmış diye iç geçirdiğinizi biliyorum. Cevat ağabey, ikinci kırkının dördüncü senesinde aramızdan ayrıldı ayrılmasına da, ruhu hâlâ ruhumuzla birlikte dolaşıyor biz ondan hiç ayrılmadık ki.”

Abdullah Harmancı ile Çocuk Kitapları Üzerine

2021’de ardı ardına çıkardığı çocuk kitapları ile buluşturdu okuyucularını Abdullah Harmancı. Çocuk edebiyatı denen dünyanın farklı bir sesi ve rengi var. Keyif alınacak ve mutlu olunacak bir alandan bahsediyorum. Farklı amaçlarla çocuk kitaplarına yönelenleri de görüyoruz maalesef. Amaç samimiyetten uzak olunca ortaya ancak insana yük olan cümleler yığını çıkıyor.

Harmancı’nın yazdığı her kitaptan büyük bir mutluluk duyduğunu yazdıklarını okuyunca anlıyoruz. Damla damla süzülüyor cümleler okuyanların gönlüne. Yunus Nadir Eraslan’ın sorularını cevaplamış Harmancı.

“Öncelikle temel kural şu: Biz edebiyat yapıyoruz. Çocuk veya yetişkin sonraki mesele. Ama ilk işimiz, esas işimiz “edebiyat yapmak”. Geriye çocuklar için edebiyat üretirken dikkat edilmesi gereken bazı hassasiyetler kalıyor. Elbette çocuklar için yazarken hassasiyet göstermemiz gereken bazı durumlar var. Bir duygu durumunun abartılı biçimde çocuğa yaşatmak olmaz. Abartılı şiddet içeriği olamaz. Otoriter bir tavırla parmak sallayarak konuşmak da olmaz.”

“Çocuklar için yazarken çocukluğumuz hem avantaj hem de dezavantajdır. Elbette ki çocukluğumuz büyük bir hazinedir ve geçmişimizi hatırladığımızda yaratıcı tarafımız tahrik olur. Ama öbür taraftan, bazı şeyler bizim çocukluğumuzda kalmış veya bitmiştir. Onu bugüne taşımak değil taşımamak daha doğru olur. Ben de elbette çocukluğuma gidiyorum. Oradan çok şeyler derleyip geliyorum. Ama bazen de bugünkü çocuk için “süzgeç” uyguluyorum. Bir de bizim çocukluğumuzda elbette şehirleşme problemleri ve ekolojik sorunlar ayyuka çıkmamıştı. Bizim çocukluğumuzdan bazı sahnelerin bugünkü çocuklara aktarılması sanki elzem. Çünkü hem gerçek anlamda mahalle hayatı hakimdi hem de doğa bu kadar tahrip edilmemişti. Bunları bir biçimde çocuklara aktarmak gerekli. Kaybolan güzellikleri. Komik ve nostaljik konuma düşmeden…”

“Yetişkin öykülerimi çocuklar için yeniden yazıyorum. Hepsini değil. Makul gördüklerimi. Zira yetişkin öyküsü olarak belki alt metni çok açık, hatta alt metni öyküyü zayıflatabilir diye düşündüğümüz yetişkin metinleri çocuk edebiyatı için çok uygun konular barındırıyor. Çok haklısınız. Yetişkin öykülerimdeki meseleler, çocuk metinlerime de sirayet ediyor. Etmeli de. Açıkçası yetişkin metinlerimle çocuk metinlerim arasında bir eşik var. Kolayca atlanabilir bir eşik.”

Popülist Zamanlar Ölümcül İyimserlikler’e Dair

Tuba Yavuz, Atasoy Müftüoğlu’nun Popülist Zamanlar Ölümcül İyimserlikler kitabı hakkında oldukça ince detaylara dokunan bir yazı kaleme almış. Açılımları da kendi içinde besleyen bir yazı bu. Okuyucu kitaba davet eden cinsten, içten ve başarılı bir kitap yazısı.

“Popülist Zamanlar Ölümcül İyimserlikler karantina günlerini de içine alan dünyanın çıkmazlarına ayna tutan bir yapıt. Eser sunuş kısmı da dâhil olmak üzere on üç bölümden oluşuyor. Müftüoğlu merkeze bir soru yerleştirip sonra bu sorunun etrafındaki problemleri sıralıyor kitabında. Sonunda ise çözüm önerileri ile kozasını örüyor. Fikirleri oldukça keskin olmasına rağmen dili bir o kadar duru. Devrin sorunlarını fark eden bir mütefekkirin çözüm önerilerinden ziyade bir çağrısı hatta başkaldırısı niteliğinde eser. “ 

“Dünyayı kuşatan emperyalist dalganın İslam dünyasını da etkisi altına almasından Atasoy Müftüoğlu büyük kaygı duyar. Eserin her bölümde bu kaygı zaman zaman öfkeye döner. İslam medeniyetinin Batı karşısındaki edilgen tavrı, radikal değişim ve dönümlere kayıtsız kalmaları Müftüoğlu’nu sarsar. Bu edilgenliğin karşısına cesareti, çağın dayatmalarından manipülasyon ve propagandalarından etkilenmeyen özgür ve özgün düşünceyi koyar. İslam toplumlarının teslimiyetçiliğe son vererek mevcut durumun ötesinin tahayyül edilmesi gerektiğini düşünür.”

Leyla Şerif Emin; Üsküp’ten Şiirle Köprüler Kuran Türkçe Mimarımız

Leyla Şerif; Üsküp’teki şairimiz, kardeşimiz. Tanımaktan büyük mutluluk duyduğum isimlerden biridir Leyla Hanım. Bir İstanbul ve Anadolu sevdalısı. Üsküp neyse Türkiye de odur onun için. Fahri Tuna bu sayı Leyla Şerif Emin’i yazmış. Her zamanki gibi içten ve muhabbet dolu bir yazı bu. Tanıdığımız kişileri bile Tuna’dan okuyunca daha bir muhabbetle sarılıyoruz cümlelere.

“Bayan Üsküp. Üskübova. Üskübistan’ın bayan kültür bakanı.

Üsküp’ün şerifi. Yok yok şerifesi. Üsküp ondan sorulur. Bir de yanındaki yakışıklıdan.”

“Köprü tarihi onun da kişisel tarihi adeta. Hüsrev Emin ile birlikte çıkardılar bir ömür Köprü’yü. Birçok genci de yetiştirdiler oradan. Mehmed Arifleri; Seyhan Murtezan İbrahimi, Medadin Limani, Seyyid Emin, Seyhan Yakupi Bağdat’ları. Ve daha nicelerinin kalemlerine dokundular.”

“Sonsöz: Leyla Şerif Emin, şairdir, dergicidir, akademisyendir, Türkçecidir.
Üsküp’te kültüre bakandır, Üskübistan’ın kültür bakanıdır kuşkusuz. Filen öyledir. Arkasında da gençlerden oluşan bir Türkçe ordusu.
Üsküp’ten Türk dünyasına bir köprüdür Leyla.
Türkçe köprüsüdür.
Şiirle köprüler kuran Türkçe mimarı.”

Büyük Muzdarip ve Vatanperver: Namık Kemal

Edebiyat, düşünce ve siyaset dünyasının Namık Kemali tam anlamıyla anladığını ya da anlamaya çalıştığını düşünmüyorum. Ortaya koyduğu yenilik ve çalışmaların; açtığı düşünce evreninin hakkıyla yerine getirilmesi gerekiyor. Şaban Kumcu’nun yazısından;

“Namık Kemal milli Türk uyanışının ilk habercisidir. Ondan öncekiler de vatanını sevmiş, hissetmiş, vatanı saran tehlikeler yüzünden endişeye düşmüşlerdi. Milli ruhtan mahrum değillerdi. Namık Kemal kadar hissediyorlardı, düşünüyorlardı, söylüyorlardı. Ancak sadece üzülüyorlardı denilebilir. Üzüntü saf fakat olumsuz bir duygudur. Bu son yüz elli yılda yüzlerce yazar ve şair yetişti, fakat kaçının etkisini yeni bünyemizde açık açık görürüz…? Bize bu ruhu veren Namık Kemal; az üzülür, çok özlerdi. İyimserdi, coşkuluydu, arzuluydu, inanır, sever, isterdi. Maziye, bugüne ve geleceğe bakarken, kalbi insanı yücelten ulvi duygularla doluydu…”

Tarık Tufan’la Geç Kalan Üzerine

Tarık Tufan’ın Geç Kalan kitabı üzerine Oğuzhan Öztürk’ün gerçekleştirdiği bir söyleşi yer alıyor dergide. Kitap, daha ilk cümleden okuyucuyu içine çeken bir albeniye sahip. İnsanın hayata geç kalan yanına dikkat çeken bir anlatımı var Tufan’ın.

“Geç Kalan yeni çıktı sayılır ve her yeni kitap hayatımın anlam dairesinin biraz daha genişlemesi anlamına geliyor. Ruhsal ve duygusal pencerelerime bir yenisi daha ekleniyor. Hayatla ve insanlarla kurduğum ilişkiye artık Geç Kalan’ın kelimeleri ve karakterleri de eklendi. Kitap çıktıktan sonra okurların dünyasından taşan ruh hallerini izlemeye, dinlemeye, okumaya başlıyorum. Bir süre sessizce kitabın yolculuğunu seyrediyorum. O yolculuktaki hayret verici anlara şahit olmanın heyecanını yaşıyorum. O sessizliğin ardından yeni bir romanın sokaklarına doğru adımlamaya başlıyorum. Yavaş yavaş yeni karakterler, yeni mekânlar, yeni meseleler zihnime doluşuyor.”

“Her şeye geç kalmak biraz ölümü hissettiren bir duygu. İnsanın durmak, doymak bilmeyen bir doğası var. İstiyor ki her şey onun elinin altında dursun ama bunun bir sonu yok. Bu doyumsuz iştah yüzünden, ne kadar hızlanırsa hızlansın, bir gün geç kaldığının farkına varacak.”

“Çocukluğumuz, ilk gençliğimiz, geçmişimiz, hatıralarımız, toprağımız, yaşadıklarımız sürekli bir şeyler öğretiyor bize. Bize veda eden sesler kalbimizi acıttı. Kalbimizi acıtan her sesin bir vedayı çağrıştırması bundan.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

MEHMET KAHRAMAN - Tanışıklıklar

“Sabah geldi. Kapıyı tıklattı. Ben, “Gel.” diyene dek bekledi. Saçının çoğu dökülmüş, beli hafif kambur biri girdi içeri. “Ben Sedat Ören, Afyonluyum, 35 yaşındayım, öğretmenim, Yunus Gümüş Bey’in selamı ile geldim.” dedi. Böyle bir tanışmam olmamıştı hiç. Genelde sizi gönderenin ismini söyler ve karşınızdakinin konuşmasını beklersiniz. O da size klişe soruları sorar. Nerelisin? Nerede çalışıyorsun? Kaç yaşındasın? Sedat bana soracak bir şey bırakmayınca, oturmasını işaret ettim. Takım elbiseli, kravatlı, elinde küçük bir çanta taşıyan bu adam başlangıç konuşmasıyla ilgi uyandırmıştı bende. Yalnız, konuşma ilerledikçe Sedat’ın normal biri olmadığını fark ettim. Yeni tanışmaya göre çok konuşuyordu, evet-hayır denecek sorulara bile uzun uzun açıklama yapıyor, konunun birini bırakıp ötekine geçiyordu. Yine de karşı koyulamaz bir yakınlık duydum ona. Bu olağan bir şey değildi. Önyargılarım reddediyor kalbimse davetiye gönderiyordu. Sonrasında pişman olacağımı bile bile kabul ettim onu.”

“Bilmiyorum, hiç düşünmedim. Bu dünyada mutluluğa da inanmıyorum. Fakat sağlık önemli, ekonomi de var, ayrıca mutluluk bizim elimizde olan bir şey değil ki. Sizin haricinizde gelişen olaylar var, adaletsizlik mesela, hiçbir yerde adalet yok. Nasıl huzurlu olabilirsiniz ki adalet yoksa.”

“Otuz beş yaşındaki birinden bahsettiğimin farkındayım. Bu saatten sonra ne değişir? Hande de öyle diyor. İnsan ölmediği sürece her şey olabilir, bunu bilemeyiz. Sedat iyi biri ama keskin sirke, kendi küpüne zarar verecek. On dört yaşındaki oğluma nasihat veriyorum sanki. İletişim hataları güzeli bile çirkin yapabilir. Kime anlatıyorum Sedat. Nasıl yani?”

ÖMER VURAL - Küçük Fener

“Bir gün ben de dayım gibi İlyas olup suya karışır mıyım bilmiyorum. Bu kuruntunun dalgaları zihnimi dövüyor. Aslında karışmakla ilgili sorunum yok. Benim durumum bir yere karışıldığında oluşan bakiye üzerinden kendini tanımlama sorunu. Annem olsaydı “karışma” derdi “sen kendine bak.” İşime, evime, sevdiklerime… Durup bir de kendime. Sonra kendimi hakikatin suretlerinden toplamak. İşin en güç kısmı burası. Olasılıklar hep onların farkına varmam için göz kırpıp duruyor. Beni de eyleme durmuş bu olasılıklar tüketiyor. Müziğin ritmiyle geziniyorum aralarında kâh Dede Efendi’nin kâh Pir Sultan’ın gönül imbiğinden geçerek. Ben de geçiyorum imbiğinden zamanın; her ölümlü gibi... Gönül geçiyor, yol geçiyor. İnsanlar geçiyor, kalabalığı aralayıp eşiğinde soluklandığım küçücük marangoz atölyesinde beni görünce dudakları iki yana ve yukarı kıvrılan dayım geçiyor.”

“Dayımın kan kardeşi vardı. Yirmi otuz yıl önce kan kardeşliğinin raconu da vardı. Ölüme bile birlikte. Rasim. Atölyeden çıkmadığı için iyi tanırdım onu. Etine dolgun, orta boylu, seyrek bıyıklı. Elinde hep kitap olurdu. Atölyeye getirdiği kitapların hepsi Sahaf Necmi Dayı’dan alınmış gibi kahverenginin tonlarını yansıtırdı. Heyecanını hiç kaybetmeden anlatırdı. Bazen kitabı açar sayfalarca okurdu. Ne okuduğuna dair hiçbir şey hatırlamadığımı söylemeliyim. Dayım çoğunlukla dinler, gözlerini elindeki işten kaldırıp ona yöneltir, biraz öyle durduktan sonra işine devam ederdi. “Kalbini çok yoruyorsun kardeşim.” derdi her seferinde. Dayımla çok uyumluydular.”

“Her türlü aleti temizleyip yerine koymak, yarım kalmış mobilya aksamını yeniden toparlamak, Rasim Abi’nin bıraktığı kitapların tozunu alıp uygun bir rafa kaldırmak zaman aldı. Benim marangozluk maceram da böyle başladı. Şimdilerde ne zaman bir türkü takılsa dilime dayım geçer önümden, hızara kütüğü koyar yavaş yavaş iter. Annem elinde süpürgesiyle çıkar kapının arkasından dalgın dalgın tozu dışarı savurur. Ben de bir çivi daha çakarım yeni güne bir daha bir daha…”

SIDDIKA ZEYNEP BOZKUŞ - Halkalar

“Boynunda belli belirsiz halka izleri vardı kadının. Bir o yana bir bu yana çekiştirirdi görünmez ipi beline sarmış adam. Kokmazdı. Ne iyi ne kötü ne ekşi ne bahar esintili... Kokusuz, ışıltısız gri bir duvar kadar sessizdi adamın yüzünden geçen gölgeler.”

“Yakup yer miydi bilmediği şeyi, anasının çorbasından başkasını denemeye kapalıydı. Yakup işten yorgun argın gelip roman okur muydu, seninle film kritiği yapar mıydı? Kadının yenilik diye sevinçle eline aldığı hemen her şey, adama göre riskti, karmaşaydı, vakit kaybıydı. İnsan bilmediğinden korkar, kaçar; yakalanırsa saldırırdı. Adam böylece güvenli bölgesinde dururken, kadının gözlerindeki her yeni ışığı aşağılayarak ezmeyi seçiyordu.”

“Kolundaki iki kör bileziği ellerinin üstünü kızarta, çize çekiştirdi. Yatak odasına yönelip, tuvalet aynasına bıraktı. Döndü, dolaştı geldi, eğilip suya sabuna anlattı hayallerini, leğendeki çullardan çıkardı acısını her şeyin.”

“Otomobil farları sarı binanın duvarlarını tırmanıyordu. Genç kadının kan gölünde yerde uzanan gövdesi, beyaz bacakları, arada bir aydınlanıyor; sonra karanlık rüzgâr, onun özgür yüzündeki gazeteyi dalgalandırıyordu.”

FATMA NUR UYSAL PINAR - Davetsiz Misafir

Kadın zil sesini duyduğu halde pilavın domateslerini ekleyip karıştırdı. Bu aşamada oyalanırsa bulgur tencerenin dibine tutar, zar zor bulduğu bir avuç nimet de telef olurdu. Kimsenin kapısını çalacak yüzü kalmamıştı. Bu kez kapıya vuruluyordu. Nasıl olsa domatesler sulanır, bulgura bulanır, yemek de yanmazdı. Elini eteğine silip kapıyı açtı. İlk defa gördüğü bu ilginç tip, kadını tepeden tırnağa süzdü. Buyurun, dedi kadın. İçeri girmeliyim, dedi kapıdaki. Kadın, kimsiniz dedi şaşkınlıkla. Kapıdaki, ben mutluluk, dedi. Kadın, yılların hıncını kahkaha yapıp savurdu karşısındakine. Yanlış adres, mutluluk benim yakın semtime uğramaz, diyerek kapattı kapıyı. İçinden gitmemiş olsun diye geçirdi, biraz bekleyip kapıyı yeniden açtı. Kapı aralığından bir kâğıt uçuşup yırtık terliklerinin üzerine kondu: “Ne sanıyordun ki istenmediğim eve gireceğimi mi?”

AHMET ŞEVKI ŞAKALAR - Kuyu Molası

“Bozkırda ıssız bir dinlenme tesisine yanaşan maraton otobüsü. Birazdan şoför ve muavin kendileri için ayrılmış yolcu üstü yemek masasına kurulacaklar. Masada her yemekten bir tabak, kendini beğendirme telaşında. Muavin, yemek sonrası yakacağı Parliament’le bir nefeslik sınıf atlayacak yolun ve yolculuğun yerleşik düzeninde. Yolcular dağılacak etrafa; hidrojen basılmış balonlar, gülen emojili yolcu yastıkları, ısıtılmış kuru fasulye, namusu lekelenmiş ezogelin, wc çıkışı ele yapışan ucuz peçeteler…”

“Ordular harekete geçmiyor. Mola bitiyor. Otobüs bozulsa, tesiste yangın çıksa, çöle yağmur yağsa. Dualar kabul olmuyor. Genç kız, yavaş yavaş uzaklaşıyor dinlenme tesisinden. Genç adam, hücresine alışmış bir mahkum gibi. Otobüsün arkasından kalakalıyor orada. Yoruluyor, yutkunuyor. Boğazında leblebi tozları ve dile dökülmemiş onlarca yetim cümleler…”

İLKNUR ESKIOĞLU - O Günden Beri

“Neydi o günkü hâlin öyle? Beni neden yalnız bıraktın? Yüreğin dayanmadı değil mi? Peki, ben ne yapayım! Onca ağırlığı kucağımda taşıdım. Sen beyaz, üzerinde altın sarısı renkte tuğra deseni olan porselen kupa bardağına doldurduğun çayının demiyle demlenirken, sıcak çayının dumanı, odanın içinde nazlı nazlı raks ederken ben burada soğuktan tir tir titriyordum. Ayaz soğuğu değildi bu, biliyorsun değil mi? Evet, biliyorsun ki hâlimi görünce o yalnızlığına eşlik eden çayını içemedin, gittin lavaboya döktün. Bir daha camdan da bakamadın. Benim bu yaşadığım, çâresizliğin soğuğunda titremekti.”

“Başım dayanmıyordu. Yorulmuş, yaşlanmıştım artık. Burası daha tenha diye beni buraya götürdüler. Baktılar gördüler ki buraya pek yakışmadım, iç açıcı olmadım, tahtalarımın nümâyişi şâşaalı olsun diye cilalanmaya gönderdiler. Kollarım zedelenmişti. Ayaklarımın da eski gücü yoktu, ayaklarımda çatlaklar oluşmuştu. Tahtalarımın vidası de gevşemişti, tahtalarım sağa sola yalpalıyordu. Bunlar da yapıldı. Cilalanınca da koyu kahverengi bir renge büründüm. Tam nostaljik oldum. Çok hor kullanıyorlar bizi.”

“Duyuyor musun beni? Hey neredesin? Sana diyorum… Beni hiç dinlemedin, burada kendi kendime konuştum değil mi? Dinlemezsen dinleme, sen bilirsin. O gün de beni yalnız bırakmıştın. Biz, ne de olsa kendi kendimize konuşmaya alışkınız. Şu yanımdaki suratsız komşudan da hayır yok zaten. İçimi döktüm en azından. Öyleyse kendimle dertleşmeye devam edeyim. Nerede kalmıştım. Evet, o günden beri…”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Babam beni geç yazdırmış Müzekki’n-Nüfûsa

Belki geç ölürüm diye ecel eli boş döner

Kâbil de döner bir gün cinayet mahalline

Dilimi tutmak için götürmüşler Yunus’a

İsmi î ile biten bütün büyük âlimlerle

Ne kadar düşünceli düşünür ve şair varsa

Oturmuşuz Mısrî’nin mükellef sofrasına

Belki ayrılırdı ay aramızdan şakk diye

Dervişlerin yüreği kardan yumuşak diye

Layık değildik ama Peygamberden hediye

Sevgi neydi hep evdeydi aşk nerdeydi kiminleydi

Belki tevbedeydi aşk tevbe emekti özür dilemekti

Dağılmış yatağından çıkıp saat sıfır sıfırda

Özgeçmişinden geçip sevgiliye gitmekti

Ölü taklidi yapıp ölümü zikretmekti

Duygusal anlar da yaşanmışsa artık

Bizim gece hayatımız başlamış demekti

Yaşar Akgül

Yarı yoldan dönen adam üzgün bir sabah satıyor

Her geçene ciğerden bir eyvah satıyor

Konuşkan bir kadavra gibidir bakışları

İsteyene gücenik bir eyvallah satıyor

Günlerin ahvalini ondan sormadık evet

Yine de bir ayna gibi dikiyor gözlerini

Omzumuzda biriken vehimleri sökerek

Heybesini silkelemiş ceplerini kısaltmış

Sırtında ne varsa atmış kan ve ter dahil

Bütün ceketleri, ihanetleri, çekleri, senetleri

Gezilecek ülkeleri, yüzülecek nehirleri, masaları

Kavgaları, kayıtları, unutkan tabildotları

Belgeleri, kaşeleri, çalar saatleri

Bir sarsak merhabaya bedel bırakmış

Esma Polat

şimdi artık boğazda düğümleniyor ateş

kıvrılıyor bir yılan umutların şehrine

son besteyi çalıyor hüzzam ile kemankeş

asra mührünü vuran o aziz şairine

hayal meyal geçiyor yüzü sisli hülyalar

ve hançerle bölünen ah! ah ki o rüyalar

matemini yüklenmiş her bir yağmur damlası

düştükçe harlanıyor yüreklerin yangını

yükseliyor enginde süzülen durgun sular

görse de alev alev göklerin yandığını

bir şekilde müjdeyi şair yine fısıldar

ve mezardan yükselen mülevven bir Nevbahar

Mehmet Osmanoğlu

dağların, ağaçların, ırmağın haberi yok

akrep ve yelkovan gücenmiş olabilir

sessizlik vurdukça zamanın kadranında

o kadar kalıyor geriye, uyumaktan

tırnakları aşınmış bir küheylan

kendinde ne kadar kabahat buluyorsa

Şadi Oğuzhan

Teferrüc, Sayı 17

Sezai Karakoç vurgusu ile çıktı Teferrüc dergisi. İçten bir selam, sonsuz bir dua ve özlem ile… Dergiye katılan yeni isimlerle, zenginleşen içeriği ile her sayı heyecanla beklenen bir dergi oldu Teferrüc.

Editörden;

“Düşüncelerini, Edebiyat Yazıları (I-II-III) adlı çalışmalarında toplayan şair, şiir anlayışını da bu çalışmalarında açıklamıştır. Türk şiirinde metafizik ögeler Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl Kısakürek ve Ahmet Kutsi Tecer'in şiirlerinde işlenmişse de Sezai Karakoç ile özgün bir hale ulaşmıştır. Karakoç bunu çağdaş şiir diliyle özgün bir yere taşımıştır. Diriliş kavramı şair için özel bir anlam ifade eder ve ona göre şiir soyutlamada bırakılırsa eksik kalmış olur. Şiirin tamamlanmasının da şairin somutlaştırmasına yani soyutlaştırdığı şeyleri yeni bir bağlama oturtmasına bağlamıştır.

“Yine akşam oldu,
Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine,
Uzaklık aynı gerçi,
Her yerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi,
Görebiliyorum seni buradan da.”

 Kişioğlu için ölüm en büyük karmaşa iken ölümün karşısında dimdik durabilen de yine aynı benliktir. Ölümün herkes için ölüm olmadığı bir gerçektir. Ölmeyenlerin cümlesinden olmanın kolay olmadığı bu yolda büyük usta, koca şair, mütefekkir Sezai Karakoç'u rahmetle anmanın burukluğu içinde yeni sayımızda hoş bulmak ümidiyle.”

Ahilik Kültürü

Mustafa Aslan, ahilik kültürü üzerine yazmış. Anadolu coğrafyasının en zengin kültürüdür ahilik. Geçmişle günümüz arasındaki farklara da değini var yazıda. Birliğin, dayanışmanın özü olan ahiliğe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

“Ahilik kelimesi; eli açık, cömert anlamına gelmektedir. Türkçede bin yıl önce kullanılan “akı” kelimesinin zamanla değişerek “ahi” şeklini aldığı düşünülmektedir. Ayrıca, Arapça kökenli “kardeş” anlamına da gelir.”

“Ahilik felsefesi günümüzde de mesleki eğitimde ve ticari hayatta, temel alınması gereken kadim felsefedir. Aslında ne ararsak köklerimizde buluruz. Geçmiş olmadan gelecek olmaz. Temelsiz bina nasıl ayakta kalamaz ise kültürsüz millette ayakta kalamaz hatta kültürsüz millet olmaz. Dolayısı ile ahilik tarihî kökleri olan bizim tarihimizde önemli bir yeri olan bir felsefedir. Ahilik ile ilgili kısa bir bilgilendirme ve farkındalık maksatlı yaptığım bu çalışma umarım faydalı olur.”

Monark'tan Mustafa Yazgan' a

2021’de yitirdiğimiz değerlerimizden biri de Mustafa Yazgan. Büyükdoğu’nun en önemli isimlerinden; Necip Fazıl’ın daima yanında bulunmuş, Üstad’ın gidemediği yerlere onun adına giderek konferanslar verecek kadar kendini yetiştirmiş bir kıymetimizdi Yazgan. Recep Garip, Mustafa Yazgan hakkında yazmış. Rahmet dileğiyle altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Bir dava adamı, Büyük Doğu'cu, güçlü bir kalem, romancı, ressam Mustafa Yazgan'ı 1973-74 yılında Adana İmam Hatip Lisesi son sınıfta olduğum yıllarda tanıdım. O yıllarda gençliği muhafaza eden üç beş teşekkülden biri kuşkusuz, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), diğeri Ülkü Ocakları, yine aynı dönemlerde Akıncılar teşkilatının her vilayette açılan şubeleri gidip geleceğimiz yerlere dair ipuçlarıydı. Sendikal hareketliliklerde yine o yıllarda başlamıştı. Hak-İş ve MİSK onlardan biriydi. Şehirde gidip geldiğimiz üç beş yerden biri de Kitap eviydi. O yıllarda Okullar Pazarını, Şadırvanı, Ulu cami vb. mekanlar uğrak yerlerimizdi.”

“Daha sonraki dönemlerde de sıklıkla elime alıp göz attığımı hatırlıyorum. Elli sayfadan oluşan kitabın, ülkemizin yaşadıklarıyla da örtüşen yönleri vardı. Bunları sonraki yıllarda idrak edebiliyorduk. Bir ada ülkesi olan Ahmedland'ın halkının inandıkları bir kitapları vardı ve devletlerini o kitaba göre yönetiyorlardı. Bağlı oldukları sistemin bütün kuralları o kitaba uygundu. Kitaba olan bağlılıkları inançlarının güçlülüğünü gösteriyordu. Okuma yazma, sanat, edebiyat ileri düzeydeydi. Lakin çevredeki adaların fitne-fesat içindeki sinsi-şeytani planları Ahmedland'ın halkındaki zafiyet sahiplerine ulaşınca, olanlar olur.”

“Kocaeli Konferanslarım nedeniyle fırsat bulup Karamürsel'deki evine zaman zaman uğrar hasbıhal ederdik. Yine dönemi, siyasal hareketlilikleri, olup bitenlerin arka planlarını aktarır 15 Temmuzu yaşatan paralel yapının ihanetine dikkatlerimizi çekerdi. Bunu "devletin beka" sorunu olarak görür, onun için bir dakika durmamamız gerekiyor Recepçiğim diye içlendiğini, gözlerinin yaşardığını ifade etmeliyim.”

Fahri Tuna İle Tanıdığı Şair Portreleri Üzerine

Günümüz portre ustalarındandır Fahri Tuna. Ne yazsa keyifle okuduğum Tuna ile bir söyleşi gerçekleştirmiş Kadir Korkut. Soran da cevaplayan da gönül dünyamda çok kıymetli yeri olan isimler. Şair portreleri üzerine keyifli bir söyleşi Teferrüc okuyucularını bekliyor.

“İTÜ SMF’de Endüstri Mühendisliği öğrencisi birinci sınıftaydık. Sene 1978. On sekiz yaşındayım. Kamu hukuk dersi asistanımız Osman Sarı. O günlerde çok popüler olan, bana göre hâlâ popüler ya, meşhur Taş Gazelinin şairi Osman Sarı. Ufak tefek çelimsiz tertemiz yüzlü çocuk kalbi taşıyan Maraşlı bir akademisyen. Dost olduk. Kırk küsur yıldır hâlâ dostuz. Yine Fizik dersimizin asistanı şair Trabzonlu Yılmaz Güney. Hocam, dostum, ağabeyim. On bir sene beraber Irmak Dergisini çıkarttık. Sık görüşürüz hâlâ. Daha dün telefonlaştık. Gülüştük. Dünya tatlısı bir hocadır.”

“Ben MTTB’de, Büyük Doğucu kanatta yetiştim. Kısmetimiz böyleymiş. İlk okuduğum, hâlâ önemli kısmı ezberimde olan şiir kitabı Üstadın Çilesidir. Necip Fazıl merhumun üzerimde çok hakkı olduğunu söylemeliyim. Üslubumdaki üçlemeler ondan mülhem olabilir mesela. Kırk yaşıma kadar Sakarya Türküsü müptelasıydım, son yirmi yıldır ise Kaldırımlar.”

“Van eşittir doğunun dokuzuncu çocuğu Müştehir Karakaya’dır benim için. Konuşması yürümesi öfkesi de şiirine dâhil olan adam Müştehir. Ordu, şeksiz şüphesiz Selçuk Küpçük’tür. Bestelerini dize dize uçuran yiğit adam. Güzel kalpli mert onurlu adamdır Selçuk Küpçük. Çok severim. Tokat, üç şehirli (Tokat, Adapazarı, Sivas), üç nehirli (Yeşilırmak, Sakarya, Kızılırmak) bir şair, Mustafa Uçurum demektir benim için. Irmaklarca çağıldayan şairimiz o bizim. Edirne’ye gelince; Gül şehir, güller şehri Edirne’de bakışları hüzün sarısı bir akademisyen - şair yaşıyor: Mustafa Hatipler. Sesinde sözünde şiirinde Balkanların hüznü hicranı hasreti olan ağabeyim. (Benden bir gün büyüktür, ustaca kullanır bunu.) Günümüz Edirne’sini Edirne yapan üç beş güzel insandan biridir Mustafa Hatipler.”

“Adapazarı bir öykü, öykücüler şehri elbette. Ulusalda yirmi beş yazar çıkartmışız bugüne kadar. Bunun on ikisi öykü yazarı. Yarısı yani. Ama genç ve iyi şairlerimiz de yok değil. Ulusalda da kabul edilmiş isimler bunlar. Doğum tarihlerine göre sayayım: Ercan Yılmaz, Fatma Çolak, Zeynep Arkan, Kadir Korkut. Ve daha gençleri de geliyor arkadan, gelecek.”

Dergide yer alan deneme ve öykülerden paylaşımlar

Leyla Şerif EMİN - Geçmişe Mektup

Ey nineler, ey anneanneler, bana emanet bıraktğınız sandıklarınız ve çevreleriniz içimde nasıl yangınlar oluşturuyor bir bilseniz. Bir gece vakti bana size mektup yazdıracak kadar kafamda deli sorular ile geldim karşınıza. Birinizin sandığı, birinizin çeyizlik çevresi elimde. Öyle ağır ki bu yük, sizler sağa sola savrulurken, göçler ile savaşların ortasını göğüslerken hayatı bu ikisi nasıl olur da benim karşıma çıktı. Siz ki yüz yıl öncesinde vatan bayrağı altında doğmuşsunuz, ben ki sizden yüz yıl sonra doğmuşum bambaşka bayraklar altında ama hâlâ aynı şehirde… Bu hasretlik gönlümün içinde öyle bir alev ki, hiçbir cevap söndüremiyor bunu.

Behçet GÜLENAY - En Çok Kim Seviyor?

Her iki taraf da küçük çocuğun kendisine verilmesini o kadar çok istiyordu ki karşılığında ise bütün varlığını karşı tarafa bırakmayı göze almıştı. Hâkim baktı anlaşacak gibi değiller. Düşündü, düşündü... Vicdanını rahatlatacak bir karara varamadı. Kimin lehine karar verirse versin diğerine haksızlık yapmış olacaktı. Gönlü yavruları için çırpınan bu genç çiftin ayrılmamasından yanaydı. Ama hâkimin düşündüğü, karı koca için seçenekler arasında bile değildi. Hâkim karar verdi. Genç çifti bir sınava tabi tutacaktı.

Mahkeme salonunun ortasına geniş sayılabilecek bir daire çizdi. Dünyayı iki yarım küreye bölen ekvator çizgisi gibi daireyi tam ortasından pürüzsüz bir doğruyla ikiye böldü. Ay ışığını anımsatan güzel yüzlü kız çocuğunu çizginin tam ortasına bıraktı. Kural; içine girmeden kim çocuğu dairenin dışına çıkarabilirse çocuk onda kalacaktı. Bu tuhaf imtihana anlam vermeyen genç çift, daireye birer metre mesafedeki uzaklıkta başlama işaretini bekliyorlardı. Hâkim kararlı bir ses tonuyla; “Unutmayın, daireye basmadan çocuğu önce kim daire dışına çıkarırsa çocuk onda kalacak...

Mustafa IŞIK - Yaralı Mevsim

Karanlığın kıymetini bilmeli beniâdem. Yoksa nasıl çözebilir aydınlığın gizemini. Şu an bana üflenen cüret hiç kimsede olmasa gerek, zamanı sarılı ip yumağı gibi koynumda taşıdığımı izaha kelimeler yettirecek miyim? Masal ülkesi, uyku ülkesi, ölüler ülkesi… ey! Kalkın, dinleyin beni; geri geldim. Sesinize katın sudan çığlığımı. Sol omzumdan aşağı batan Ay'ın solgunlaşan ışığı altında gökyüzüne ulaşmaya çalışan mucize gibi ağaçların dalında sararıp düşmeye hazırlanan yapraklar arasında ince ses kaldı sesin. Sözlerin tarihi ve tuhaf işlemeye yazılıdır senin.

Ellerim terlesin, soluğum sırasını bozan asker gibi huzursuzlaşsın ne çıkar, yüreğime sarıyorum anın güzelliğini. Ilık nefesini içime çekiyorum yel esenliğinin. Dudaklarını dudaklarıma ceylan sürüsü gibi sal, sevgili. Şayet kanatlarım olmuş olsaydı bu gece ay şavkına kanatlanırdım kelebeklerle. Huzur içindeki Dünya'nın bütün dağları ve vadilerini aşardım. Aşkla akan ruhumun sonsuzluk nehre aktığına şahit olacaktım. İşte o zaman ne kadar engin dağ olmuş olsa da ağyarın sedası, badısaba nefesin hepsini aşmaya beni uzağa taşıyabilecekti.

Fazlı KARASLAN - Söz Kesti

İnsan sevgiyle hissedince önce kendi kalbine açılıp ilk anlamaya içinden başlıyormuş. Sıradanlığın perdesini delip geçen bir bakışın, bir gülüşün peşinde dışa açılmanın ters izinden yürüdükçe insan içine dönüyormuş. Kaçan da iz süren de değişmez bir özde yakalanıyormuş birbirlerine. İçinde yarattığı dünyanın sıcacık ümitlerle kanatlanmış kelimeleriyle kurduğu anlamı tebessümün sıcaklığına sarıp aşka yoran akıl, bakışların cümle kapısından geçip saadet kapısında bir keman kaşlıya sunmak istermiş sözün özünü. Özü olanın sözü öz olur. Boş tenekenin sesi çok çıksa da içli bir öz yapamaz. İnsanın kalemle muaşakası kaşla göz arasında bir oka sebep bir gamzeye ölümüne yazılmakmış. Aşkı bulanın söze kestiği mertebede sadakat rütbesine liyakat gösterenin söze kesen kalbinden en son sükût doğar.

Leyla EŞEN - Bal Gözlü Çocuk

Yoksulluk; ölen bir arının, polenlerini bıraktığı, etrafını sarıp özünü emen larvaların salgısını akıttığı yerde, toprağa da bu karışımdan içirdiği kerpiçten duvarla örülü avlusunda, bu kımıldayan köyün hüzünlü bakan, sanki yılların zahmetli yaşamının yorgunluğu içinde, ışıltısını kaybetmiş gibi, yorgunca bakan evin, dökülmüş duvarlarının dibinde bekleyen bir acı çiğdem, toprağa yapışık açan beyaz kanatlı bir melek gibi apak yapraklarını iyice açmış, etrafına öylece yayılmış... O insana güven veren saflığıyla kucağına oturan bu küçük çocuğa ninniler söyleyerek, rüyasında yıldızların birer birer önüne döküldüğü o sessiz gecelerde, açılıp kapanan minik minik ışıltılar, o yanıp sönen göz kırpışları içinde ve toprağın tenini okşadığı doyumsuz şefkati ile bitmesini istemediği masallar söyler.

İbrahim KAYA - Edebiyatsız Yaşamak

Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Gülten Dayıoğlu ve Peyami Safa hikâyelerini ilkokul sıralarında -sınıf kitaplığından- okudum. Mehmet Âkif Ersoy’u İstiklal Marşı dolayısıyla biliyordum. Halide Edip Adıvar ve Sait Faik Abasıyanık’ı ortaokuldayken dönem ödevleri vesilesiyle tanıma fırsatım oldu. Necip Fazıl Kısakürek’in Çile adlı eserinden kısa şiirler ezberlediğimi -kitap evde vardı- hatırlıyorum o dönemde. Edebiyat öğretmenimiz derste işlenen konuya göre yazar, şair veya eserlerle alakalı ayrıntılı bilgi edinmemiz için kaynak niteliğinde değişik eserlerden ve bunların yazarlarından bahsederdi lise yıllarında. Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Fuat Köprülü, Ahmet Kabaklı ve Nihat Sami Banarlı’yı bunlar arasında sayabilirim. Batı edebiyatından Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo, Gogol, Balzac yine edebiyat derslerinden aklımda kalanlar. Sadece bu kadardı ve fazlası yoktu. Okuduğum kitap üçü beşi geçmedi ne yazık ki bu dönemde. Külün altındaki köz söndü, sönecekti neredeyse.

Tuba Dere ile Söyleşi

Tuba Dere ile Kahramanlarıma Mektuplar kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Keyifle okuduğum bir kitaptı bu. Hem özgün yaklaşımı hem de Dere’nin içten anlatımı daha zihnimde ilk günkü canlılığıyla duruyor. Roman okuyan gençlere mutlaka tavsiye ettiğim bir kitaptır Kahramanlarıma Mektuplar. Hatice Aktepe’nin sorularını cevaplamış Tuba Dere.

“Bir şarkıyı onlarca, yüzlerce kez dinlersiniz ama her dinleyiş yeniden değil; yeni bir ben’le ve ‘ilk dinleyiş’tir. Çünkü yaşamda yol aldıkça, mesafe kastettikçe sürekli değişip dönüşüyoruz. Bir kitaptan bile aynı insan olarak çıkmıyoruz aslında. Nazan Bekiroğlu bu durumu Yusuf ile Züleyha’da “Seni sevdiysem, seni her görmemde ikinci kez görmediğimden. Her görmemde seni yenidenmiş gibi değil, yeniden gördüğümden.” diye anlatır. Bir şiiri defalarca okursunuz, her okuyuşta farklı bir mısraın size yaşattığı yeni duygularla savrulursunuz. Metinler farklı zaman dilimlerinde bize farklı şeyler söylerler. Bazı metinler eskir mesela, biz onları geçer, geride bırakırız; bazıları ise her dem taze kalır.”

“Kurgu çok ilginç bir dünya, kitaplar okurlarına aynı duygu ve düşünceleri yaşatabileceği gibi birbirinden çok farklı duygu ve düşüncelerle okurları ayrıştırabilir de. Her okuma bir bakıma yeniden yaratımdır ve her metin okurların zihninde yeniden yazılır. Okur metinden belki yazarın hiç düşünmediği, kastetmediği bir şeyi anlayabilir. Bunu kitabım yayımlandıktan sonra ben de yaşadım. Bu bakımdan aynı filme ağlayan insanlar gibi aynı eseri okuyanlar arasında kurulan duygudaşlık da önemli tabii. Bir kitabı birlikte okumak nasıl anneyle çocuk arasındaki bağı güçlendiriyorsa aynı kitabı okuyup aynı şeyleri hissedenler arasında da elbette bir yakınlık oluşuyor.”

“İnsan kimsenin olmasa bile kendi zihninin yarattığı kurguların içinde yaşar. Böyle ifade edince şizofrenik bir yaklaşım gibi görünebilir. Ama her an düşünme hâlinde olan, rüyada bile hiç susmayan zihnimiz bize hatıralarımız ya da hayallerimizle örülü çeşitli senaryolar sunar ve biz bu senaryo denizinin içinde yüzeriz. Mesela hepimiz”‘hayal"lerimizin yazarı değil miyiz? Algımız sürekli geçmiş, gelecek ve an arasında sıçrayıp duruyor. Tabii burada benim "bir kurgu içinde yaşamak”’tan kastım daha çok bunu bilinçli olarak tasarlamak yani herkesin oynadığı bu oyunu yazarlık serüvenine dönüştürmek. O kurgunun/düşsel gerçekliğin içinde uzun süre kalmak hatta bile isteye oyalanmak bence yazmanın en güzel yanı.”

Teferrüc’den Şiirler

İkinci el pazarından alınmış

Yorgun bir sesle kuruyor cümlelerini

Yorgun, yılgın ve yıpranmış

Hor kullanılmaktan kırgın ve kısık

Hedefine varmıyor kelimeler

Menzilinden önce boşluğa düşüyor

Birer ikişer harfler ve heceler

Sustu suskunluğuna eşlik ederek

Cümle çığırtkan sirenler

Paydos ziline bastı mutantan törenler

Ve birerli kolda hizaya girdi

Acıyla içten içe çürüyen yoksul haneler

Erol Yılmaz

Vitrininde, çocukları hüzünlenince

Koşar gelirdi açıp ellerini gökyüzüne

Omzunda savaş izleri, yenilgiler, cellat naraları

Koşar gelirdi, bıçağını çekip yaralarımıza

Cebinde ak kuşlar, mavi bulutlar, yemyeşil bir dua

Döküldü şimdi sıvası o yaşlı evin

Ustalar, kalfalar, çıraklar başka diyarlarda

Bense çürümüş pencerelerden sesleniyorum:

Annem, ne olur ayakkabılarımı bağlasana!

Ercan İriş

Tahta somyanın gıcırtısıyla başlıyor gece

Karanlık pençelerini geçiriyor camlara

Zaman senin korkularını

Benimse adını koyamadığım o boşluğu

Büyütüyor her geçen gün biraz daha

Senin ümitlerini benimse yüreğimi tüketirken

Bir gelinciğin yaprağındaki çiğ damlası değil bunlar

Suçluluğun utancını terliyorum boncuk boncuk

Beni gitmekten seni kalmaktan yapmış zaman

Lekeli bir tebessüm değil midir

Onca siyahtan onca günahtan onca ahtan

Yüzümüzde asılı kalan arta kalan

Hayrullah Kaplan

Adım ayçiçeği olsada

Güneşe meftun yüzüm

Aydan ışık geceden hüzün boyalı

Bir yanım güneşe hep hasret

Hep hasret hep mi hasret!

Nülifer Zontul Aktaş

neden hep yüzümde taşıyorum yasını?

yaşlanma karşıtı izlerin cidalını

belki hayat sokaktan yükselen

çerçinin çetrefilli sedasına uğrayan sela!

neden çevrimdışı suskunluğunu

ilk şiire bozdurdu dünya?

biraz yavaşlat beni rabbim!

dur durak bilmeyen bahar haritasında

Özlem Eylül Öz

Küheylan sesleri geliyor yukarı asfalttan

Bayramı kuşanıyor kentin yalnızları

Otobüsler kişnedi kişneyecek ve rüzgâr

Alıp tüllerini hanelerin, hâneler baykuş

Öyle kalabalık bir gar ve ötesi

Alınlar boş ve ahşabın sessizliğini dinliyor bir kadın

Bir meltem saçlarını çözüyor dünyanın

Bir sabah okunuyor; ana, baba, evlat, yâr olup

sarıyor boşlukları.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

gecenin gölgesine siner üşüyen ruhun

dudakların kor gibi bir şarkı mırıldanır

fasl ı hazan buğusu kaplar sokaklarını

karanlık ve yalnızlık seni sesinden tanır

dokunduğun her bakış alev gibi yakarken

gözlerinin kapağı uykuyla kavgalıdır

uyusan rahat vermez hafakanlı rüyalar

zaman ki ellerinde çürüyen bir menekşe

akrebin devranına yetişemez hülyalar

saatler sonsuzluğu telaşla tırmalarken

Mehmet Osmanoğlu

İlmin ve Sanatın Kadim Şehri: Buhara

90. sayısına ulaştı Şehir ve Kültür dergisi. Dünya coğrafyasının kalbini tutmaya devam ediyor dergi. Bu sayının kapağında Buhara var. Yazısı da Jahongir Ashurov’dan.

“Günbatımında ve gün doğumunda iki farklı şehre şahit olursunuz. Işık değiştikçe şehirde değişir. Asırlık yapılar ışığı bir esvap gibi kuşanır ve günün her vaktinde başka bir kıyafetle arzı endam eder. Hangi yüzyılda olduğunuzu unutuverirsiniz günün son ışıkları şehrin surlarını tutuşturduğunda. Yüzyıllarca, doğu ile batı arasında bir köprü görevi görmüş ve 2500 yıllık ömründe dünyanın en çok âlim yetiştirmiş bu ihtiyar ve bilge kent başka nasıl tarif edilebilir ki?”

“Nakşibendiyye’nin kurucusu olan Hoca-i Buzurg ve Şah-i Nakşibendi olarak bilinen Bahauddin Nakşibendi’nin Buhara’daki makamı ve türbesi tüm dünya Müslümanları için saygı duyulan bir ziyaretgâhtır.”

Şehirlerin Hikâyesi, Şehirler ve Şairler

Her şehrin bir hikâyesi ve şiiri vardır, elbette duyabilene. Mehmet Kâmil Berse, şehirleri ve şairleri yazmış. Şiirler eşliğinde keyifli bir yazı kaleme almış Berse.

“Her şehrin tarih boyunca anlatılagelen hikayeleri vardır. Suriye olayları başlamadan önce idi, Gaziantep’in önceki BB başkanı sayın Asım Güzelbey’i Dersaadet platformumuzun Üsküdar’daki bir toplantısına davet etmiştik. Bize unutulmaz bir sunum gerçekleştirmişti; Konferansın başlığı “İki Şehrin Hikâyesi idi… İki şehrinden birisi tabii ki Gaziantep idi, diğeri ise kardeş şehir Halep..”

“Ankara- İstanbul ile İzmir- İstanbul ile Baküİstanbul ile Semerkant- İstanbul ile Bağdatİstanbul ile Roma- İstanbul ile Kıbrıs-İstanbul ile Yeni Delhi- bu hikâyelerden bazılarıdır… Her şehrin hikâyesi farklıdır ama İstanbul ile benzerlik bulabilirsiniz bir tarafında İstanbul böyle bir dünya şehridir... Bu entelektüel yapısı içinde Dünyada hakkında en çok şiir yazılan şarkı bestelenen şehirdir İstanbul…İstanbul ile birlikte İki şehrin hikayelerini yazmaya başladım bile...”

“Dedim ya, İstanbul için şiir yazmayan şair yok gibidir benim ülkemde. Yüzlerce İstanbul şiirini yüzlerce şairimizden dinleyebilirsiniz… İlhan Berk’ten, Nurullah Genç’ten, Sevgili Dostum Ekrem Kaftan İstanbul şiirlerini özenle yazdılar. Ziya Osman Saba’nın Turgut Uyar’ın, Abdülhak Şinasi Hisar, Sadri Alışık, İstanbul sevdalarını yazdılar ilmek ilmek..”

Samsun’a Gidiyoruz

Fahri Tuna’nın rehberliğinde yolumuz bu kez Samsun’a düşüyor. Esarete isyanın besmelesi diyor Tuna Samsun için. Şehri yaşıyoruz doya doya.

“Her vuslat, her yol, her ulaşış bir ilk adımla başlar, evet. Kararlı inançlı hesaplı ilk adımla. Hedef bellidir: Zafer, özgürlük, zincirleri kırış. Tam da budur Samsun. İliklerine kadar budur Bandırma Vapuru. Budur, böyledir, buncadır… Bir İstiklâl tespihinin; Amasya, Erzurum, Sivas birer otuz üçlüğüyse ki öyledir, imamesi Samsun’dur işte. On dokuz mayıs bin dokuz yüz on dokuz destanı, Samsun’da, Samsunla, Samsunca başlamıştır efendim. Bu böyle biline. Biliniyor da. Bilinecektir de kıyamete kadar, ne zaman Türk devlet tarihi konuşulsa. Bu şeref seksen bir il içinde Samsun’undur. Mübarek olsun. Gittim gördüm; Samsun güzel bir şehir. Orta Karadeniz’in en verimli şehri. En bayındırı da. En üretkeni de. Sahilden içerilere doğru yavaş yavaş yükseltiler, yer yer ovalar. Yeşillik bereket nimet.”

“Bir şey daha hatırlıyorum Samsun ağzında: Tanıdığım bütün Samsunlular, Samsunspor diyemez: Samsusspor derler. N harfi düşer. Şeddeli s okurlar. Nedendir bilmem. Onlardan bir s daha alacağımız var. İki Samsunlu daha vardır zihnimde benim. Biri tiyatrocu Levent Kırca. Kısa süreli bir arkadaşlığımız da olan Levent Kırca’yla. On beş sene öncenin parasıyla bin lira söyleşi parasını almayıp ‘bana düşen miktarı yetim bir öğrenciye verin’ sözüyle hatırlıyorum. Bir de bizim Sabri Reis (Galatasaraylı sağbek) Samsunludur. 55 numaralı formayı giyerdi daima. Gösterişsiz, çalışkan, fedakâr, tipik görev adamıydı Sabri. Tanıdığım hemen her Samsunlunun ortak karakteridir bu özellikler zaten.

Samsun bende hep komşu hissini uyandırmıştır. Öteden beri. Her karşılaştığım Samsunluya da nasılsın komşu? Diye hitap ederim. Şaşırırlar. Ben de biz 54, siz 55; komşu değil miyiz yahu? Diye takılırım. Gülüşürüz…”

Küçük Evin Büyük Adamı: Üzeyir Gündüz

Kendini çocuklara adamış koca yürekli bir yazardır Üzeyir Gündüz. Erbay Kücet, büyük bir coşku ile yazmış Gündüz hakkında. Benim de büyük bir muhabbet duyduğum, okumaktan ve okutmaktan büyük keyif aldığım bir yazardır Üzeyir Gündüz.

“Çocuklarımız onu Türkiye Çocuk, Diyanet Çocuk, Kandil Çocuk ve Kıvılcım gibi çocuk dergilerindeki masal, hikâye ve yazılarından daha çok bugün sayısı 100’den fazla olan kitaplarıyla tanıdılar.”

“Ülkemizde çeviri eserler sayesinde çocuğun gündeme gelmesinin sağlandığını sohbetlerinde hiç çekinmeden ifade eden Üzeyir Gündüz’ün çocuk edebiyatına yönelmesinde çeviri eserlerin etkisinin olduğunu düşünenlerdenim.”

“Onun kaleme aldığı kahramanların hemen hemen hepsi inançlı, dini bütün kimselerdir. Çocuklar namazını kılar, dua ve sureleri bilir, oruç tutarlar. Çocuk kahramanlara anne, baba ve öğretmen gibi büyükler öğüt verir, hatta çocuğun hatasını belirtir.”

Ahşap Evlerin Giriş Kapıları

Kapı deyip geçmemek gerek. Onun da kendine has bir sanatı vardır. Özellikle ahşap yapılarda daha evin girişinden sizi bir sanat eseri olan kapı karşılar. Seher Keçe Türker, Avanos, Nevşehir, Ergüp’teki ahşap evlerin kapılarının incelikleri hakkında yazmış.

“Kapılar, evin sahibidir, kulağıdır. Bir sesle harekete geçer, açılır kapanır. Bazıları şehir kapısıdır, bazıları küçük bir kulübeyi ev yapmıştır. Kimileri camide görev yapar, büyük, küçük, kalın, ince, süslü, sade, sesli, sessiz, kuzuluklu, tepe pencereli, tırhıçlı, kim geldi pencereli. Kimi kapılar sokak hizasındadır, bir eşik atlarsınız içeri geçersiniz. Kimine düz merdivenlerden, kimine yelpaze basamaklarla çıkarsınız. Nerede bağlı olurlarsa olsunlar, aynı görevi yaparlar, başka başka insanlara. Her kapalı kapı arkasında, sır dolu bir yaşam vardır. Kapıların ön yüzü, dünyayı temsil eder. Kapı, iç dünya ile dış dünya arasındaki bağdır.”

“Dökümle yapılmış insan yüzü biçimli kapı tokmakları, antik heykelleri anımsatır. Hemen hemen her yörede kadının zarif eli, kapıyı çalan tokmak olmuştur. Kadın eli, bereketin sembolüdür. Tarihte ilk evi, dallardan örgüyü çamurla sıvayarak bir kadın yapmıştır. İlk çanak çömleği ve ilk defa toprağı işlemeyi kadın başarmıştır. Kadın annedir, berekettir, kazancı sembolize ederler.”

Kültür Ve Mekân Etkileşimi

Kültür ve mekân birbirini tamamlayan iki unsur. Hatta birbirini besleyen iki kaynak. Bundandır ki bazı mekânlar kültürel anlamda zengindir çünkü zemin ve zaman müsaittir kültürün yayılmasına. Necla Dursun bu birlikteliği yazmış yazısında. Yapılan bir araştırmadan hareketle konuyu detaylandırıyor Dursun.

“Masada ve yer sofrasında yemek yemek oranlarında mekânların da bir etken olduğuna hüküm verilen araştırma sonucuna göre; mekânın kültürün ve kültürel etkinliklerin bir parçası olduğu söylemek yersiz olmaz. “Toplumların süreç içindeki tüm etkinlikleri sonucu meydana gelen ve toplumların yapısal özelliklerini yansıtan konut, sokak, meydan, şehirsel alan öğelerinin oluşturduğu bütün, kültürel çevreyi oluşturmakla beraber; toplumu oluşturan bireylerin sosyal yaşantıları, dünya görüşleri, davranış örüntüleri, dini inançlarına vb. bağlı olarak belli bir birikimi ve oluşumu da yansıtmaktadır.”

Sadece fiziksel olarak değil anlam olarak da mekân kültürün parçası konumundadır. Örneğin; her yıl yinelenen geleneksel Manisa Mesir Macunu Şenlikleri mekânla özdeşleşen bir etkinliktir ve başka bir mekânda icra edilmesi düşünülemez. Keza her sene Edirne’de düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri de aynı özelliği içermektedir. “Fiziksel boyutunun yanı sıra burada gerçekleşen etkinlik ve olayların oluşturduğu kültürel boyut da bulunmaktadır. Bu bağlamda, “mekân” ve “kültürel davranış” tarihi çevreyi oluşturan ve birbirini tamamlayan nitelikler olarak ortaya çıkar.”

Şehir Doğuran Erciyes

Şehrine aşıktır Muhsin İlyas Subaşı. Kayseri’yi anlatırken adeta kanatlanır cümleleri hem de Erciyes’e kadar. Kayseri tarihine ve Erciyes’e dair yazmış Subaşı.

“Kayseri ilinin bulunduğu arazide 1. Jeolojik Zamandan (Paleozoik) günümüze kadar çeşitli dönemlere ait katmanlara rastlamak mümkündür.

Topraklarının batı bölümü, ortada Erciyes Dağı olmak üzere, kalın volkanik örtülerle kaplıdır. Bu alandaki arazi çeşitli türden lavlar ve tüflerle örtülüdür.

Erciyes III. Zaman sonları ve IV. Zamanda muhtelif volkanik taşlar ve lav püskürtmüştür. Volkanın çıkardığı lavlar zamanla bu dağı oluşturmuştur. Erciyes’in çevresindeki tektonik çöküntülerle oluşan ve günümüzdeki ovaları meydana getiren geniş çukurluklarda, IV. Zamandan (Kuaterner) yaşlı alüvyonlar kalın sayılabilecek tepeler oluşturmuştur. Çöküntü ovalardaki alüvyonların kalınlığı yer yer 100 metreye ulaşır.”

“Ürgüp ve Göreme’deki rüzgârın aşındırarak oluşturduğu Peri Bacaları Erciyes Dağı’nın bu dönemde püskürttüğü lav ve küllerin sonucu meydana geldi. Erciyes dağı, bu ilk oluşumundan sonra uzun bir sessizlik dönemine girdi. Bu dönemde, çevresindeki gölün suları çekildi ve kara parçası oluşarak bunda da kırılma ve kaymalar meydana geldi. Tekir Yaylası, Koç Dağı, Sultan Sazlığı teşekkül etti.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 11 ay Önce

Çok çok teşekkürler Mustafa bey kardeşim..sayenizde aylık dergilerden haberdar oluyoruz yazı ve şiirleri zevkle okuyoruz..kaleminize bereket..yüreğinize sağlık..selamlarımı..muhabbetlerimi dualarımı gönderiyorum aziz kardeşim..

banner19

banner36