Ocak 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Dostoyevski’ye Dair Her Şey Hece’de

Yine bir ocak ayındayız ve gelenekselleşen Hece özel sayısını edebiyat dünyamızın merakla beklediği aşikâr. Bu kez Dostoyevski özel sayısı ile çıkageldi Hece. Hem de iki cilt halinde. Ocak sayılarının içinde en hacimli ve detaylı sayıya kavuşmuş oldu Hece.

Birsen Karaca editörlüğünde, Prof. Dr. Maria Mihaylovna Repenkova ve Doç. Dr. Aleksandır Borisoviç Krinitsın özel sayı danışmanlığında hazırlanan dergi bölümler halinde ele alınıyor Dostoyevski.

Şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki Hece’nin bu sayısını okuduktan sonra Dostoyevski hakkında aklınızda hiçbir soru işareti kalmayacak. Yazarı her yönüyle ele alan yazılarda görülecektir ki karşımızda muazzam bir yazar var.

Dostoyevski’nin Dünyası, Dostoyevski’nin Sanat ve Düşünce Dünyasındaki Etkisini Araştıran Çalışmalar, Karşılaştırmalı Çalışmalarda Dostoyevski’nin Eserleri, Dostoyevski’nin Eserleri Üzerine Araştırmalar, Okurların Algı Dünyasında Dostoyevski ana başlıkları ile ele alınan özel sayıda, yazarın bibliyografyası ve eserleri hakkında bilgi de yer alıyor.

Birsen Karaca’nın Sunuş yazısından;

“Hece Dergisi Dostoyevski Özel Sayısı’nı hazırlama önerisi Ömer Faruk Ergezen’den geldi. Ergezen, Hece Yayınları için Rus edebiyatından çeviriler yapmamı teklif ettiǧinde 2017 yılı sonbaharının son demleriydi. Yaptığımız ilk toplantıda Dostoyevski ön plandaydı ama Rus edebiyatından başka isimler de vardı listemizde: Çehov, Puşkin, Turgenev gibi. 2018 yılında Dostoyevski’ye odaklandık. Önce Beyaz Geceler’i çevirdim (bu çeviri 2019 yılında ikinci baskısını yaptı). 2018 yılının Eylül’ünde Dostoyevski Okumaları’nı yayımladık. 2018 yılında yaptığımız toplantılardan birinde her yıl Dostoyevski’den bir eserin çevirisini yayınlama kararı aldık. Nisan 2020’de de İnsancıklar’ın çevirisi okurla buluştu. 2019 yılına girmeye hazırlanırken Ömer Bey’den bir öneri daha geldi: Hece dergisi 2022 yılının ilk ayında Dostoyevski Özel Sayısı çıkarmayı planlıyordu ve benden bu özel sayının editörü olmamı istiyordu.”

“Dostoyevski Özel Sayısı hummalı çalışmalarla geçen iki yılı aşkın bir sürede hazırlandı. Dostoyevski Özel Sayısı’nın proje aşamasından başlayıp fiziksel olarak kitapçılara ulaşıncaya kadar geçen süreçte desteğini her an hissettiğim Hece dergisinin sahibi ve Yazı İşleri Müdürü sayın Ömer Faruk Ergezen’e, ayrıca Hece dergisi Genel Yayın Yönetmeni sayın Rasim Özdenören’e, çalışmalarımızı büyük bir uyum içinde yürüttüğümüz Hece dergisinin çok değerli yayın kurulu üyeleri İbrahim Demirci, Faruk Uysal, Ali Karaçalı, (Cafer Haydar) Ali Ulvi Temel, Hatice Bildirici, Ali Necip Erdoǧan, Emin Gürdamur, İsmail Sert, yayın kurulu üyeliğinin yanı sıra makaleleri değerlendirme sürecinde yazı akışını büyük bir özveri ve titizlikle gerçekleştiren Âtıf Bedir’e, derginin tasarım ve mizanpajı aşamasında çalışma temposuna hayran olduğum Hatice Hızarcıoǧlu Ayan ve Azra Tokdemir Baysal’a teşekkürlerimi sunarım.”

1231 sayfalık bir özel sayı var elimizde. Rus edebiyatına ve Dostoyevski’ye ilgisi olanların kütüphanelerinde mutlaka bulunması gereken bu sayıdan birkaç paylaşım yapacağım. Devamı Hece’nin Ocak 2022 sayısında.

G. Selcan Sağlık Şahin – Türkmen Edebiyatında Dostoyevski

“Türkmen edebiyatında Dostoyevski eserlerinin tercümesi, Sovyet Dönemi boyunca yapılmamıştır. Ancak Garaşsızlık devrinde yani Türkmenistan 1991’de bağımsızlığını ilân ettikten sonraki devirde Dostoyevski’nin eserlerinin Türkmen Türkçesine tercüme edildiği görülmektedir. Bu tercümelerin de tarihleri yakın geçmişte olup Dostoyevski’nin eserlerinin sayısı düşünüldüğünde sayıları oldukça azdır. Türkmenistan’da Dostoyevski’nin topu topu dört eseri ve bir makalesi Türkmen Türkçesinde yayımlanmıştır. Yayımlanan makalesinin ise hangisi olduğu ve ne zaman yayımlandığı bilgisine ulaşılamamıştır.”

Arif Ay – Anna Grigoriyevna’nın Günlüklerinde Dostoyevski

Dostoyevski, varlıklı bir aileden gelmesine karşın yoksulluk hayat boyu yakasından düşmez. Doktor olan babası aynı zamanda çiftlik sahibi varlıklı bir insandır. Ne ki, babasının aşırı cimriliği yüzünden, öğrenciliği bile son derece sıkıntılı geçer. Babası, kardeşi Mihail’le birlikte mühendislik okuluna gönderir Dostoyevski’yi. Henüz on altı yaşındadır Dostoyevski. Okula bir türlü alışamaz. Okul arkadaşlarından biri onunla ilgili şunları der:

Ödevlerimizi bitirdikten sonra, aramızda gelişigüzel gevezelik ederdik. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski içeri girer, esinli sözleriyle hemen dikkatimizi çekerdi. Gece yarısında hepimiz yorgunluktan ölürdük, ama Dostoyevski sırtını kapıya dayar, bir çeşit sinirli, aşırı bir çabayla konuşurdu, derinden gelen boğuk sesi bizi sarar ve hepimizi ona bağlardı.

İclal Cankorel – Hastalık ve Yaratıcılık

Başka hiçbir yazarın eserlerinde Dostoyevski’de olduğu kadar epilepsi   hastası yoktur. Krizlerin başlayışı, dudak etrafındaki ufak çekilmeler ve krizin gidişatını en ince detayına kadar verebilen yazarın sağlam bir kaynağı vardır: kendi deneyimleri. Bunun adına, olumsuzu olumluya çevirmek de diyebiliriz. Yenemeyeceğini bildiği ağır bir hastalığı malzeme olarak kullanmak psikolojik açıdan çok zordur. Dostoyevski’nin saralılarının en tanınmışı şüphesiz Budala’daki otobiyografik figür Prens Mışkin’dir. Aynı zamanda derin bir gözlemci olan Dostoyevski, bu krizlere tanık olanların psikolojisini de incelemektedir. Ortaya çıkan tablolar, sadece ruhsal açıdan değil, içinde bulunulan toplumun sosyal yaşantısı bakımından da birer belge niteliği taşır. Şurası kesin ki, edebiyat bilimcilerinin oybirliǧi ile söyledikleri “Dostoyevski’nin sarası olmasaydı 19. yüzyıl edebiyatı bu kadar zengin olmazdı” sözü tamamen doğrudur.

Türk Edebiyatı 50 Yaşında

Yarım asırlık bir yolculuğun ürünü olarak 579. sayısına ulaştı Türk Edebiyatı dergisi. Ahmet Kabaklı’nın yaktığı meşale aynı heyecan ve şevkle yoluna devam ediyor. Kabaklı’dan sonra derginin yönetimini İsa Kocakaplan, Beşir Ayvazoğlu ve Bahtiyar Aslan üstlenmişti. Şimdi de İmdat Avşar’ın yönetiminde Türk dünyasının sesi olmayı sürdürüyor dergi. İmdat Avşar’ın Hasbıhal’i, Birol Emil’in ve İsa Kocakaplan’ın ellinci yıla dair makaleleri ile derginin serencamına bir kez daha şahitlik ediyoruz.

Derginin mizanpajındaki küçük dokunuşların dergiye canlılık getirdiğini de ifade etmek isterim. Yenilik, dergilere nefes aldırıyor.

İmdat Avşar - Hasbihâl

“Dergimiz, bu sayısıyla yayın hayatındaki yarım asırlık süreci tamamlamış bulunuyor. 50. yılımızın ilk sayısını çıkarmak bendenize nasip olsa da bu ihtişamın asıl mîmarları, başta kurucumuz merhum Şeyhülmuharrirîn Ahmet Kabaklı olmak üzere, ondan sonra dergimizin yönetimini devralan İsa Kocakaplan, Beşir Ayvazoğlu ve Bahtiyar Aslan’dır. Elbette bu başarıda, onların yönetiminde dergimize gönül veren çalışanlar, yayın kurullarında görev alan değerli büyüklerimiz, hocalarımız, ilim, kültür ve sanat hâdimleri ve 50 yıldır yazılarıyla edebiyatımıza, dergimize emsalsiz katkılar sunan yazarlarımızın da payı büyük. Edebiyat tarihimize en uzun ömürlü dergilerden biri olarak geçen Türk Edebiyatı’nın, bu kutlu ocağın meşalesini hiç söndürmeyen kahramanlara minnettarım. Vefat edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum.”

Birol Emil - Bir Fikir, Edebiyat ve Sanat Dergisi “Türk Edebiyatı” 50 Yaşında

“Ahmet Kabaklı Hocamız “Türkiye Edebiyat Cemiyeti”ni, Türk Edebiyatı Vakfını kurmakla ve Türk Edebiyatı dergisini çıkarmakla çok mühim bir iş yapmıştır. 1970’lere doğru Türk toplumunda değerini ve îtibarını gitgide kaybeden Türk edebiyatına eski değerini ve îtibarını kazandırmak istiyordu. Zîra bir edebiyat tarihçisi olarak çok iyi biliyordu ki, Tanzimat’tan îtibâren Türkiye’nin vazgeçilmez değerlerinden biri ve en önemlisi edebiyattır. Türk çağdaşlaşmasında, siyasî rejimden kültür ve edebiyat değişmelerine kadar, Türk edebiyatçıları öncü bir rol oynamışlardır. Onların mücadele ve eserlerinden yayılan fikirler Türkiye’yi değiştirmiştir. Bu edebiyatçılar aynı zamanda devirlerinin birinci sınıf aydınlarıydı. “Akıl”, “Terakkî”, “Medeniyet”, “Hukuk”, “Kânun” “Efkâr-ı Umumîye”, “Meşrutiyet”, “Cumhuriyet”, “Muasırlaşmak”, “Türkleşmek” kavramlarını Türk toplumuna getiren ve bu kavramlar uğruna fikir politikacılığı yapan onlardı. Tevfik Fikret’siz, Mehmet Âkif’siz, Ziya Gökalp’siz bir II. Meşrutiyet dönemi düşünülebilir mi? Biz Millî Mücadele’nin asıl ruhunu, asıl mânâsını Türk milletine verdiği şevk ve heyecanını Mehmet Âkif’in, Yahya Kemal’in, Yakup Kadri’nin, Halide Edip’in, Ruşen Eşref’in, Falih Rıfkı’nın ve daha nice yazarlarımızın o yıllardaki yazılarını bugün de aynı şevk ve heyecanla okuyoruz. Ahmet Kabaklı Hocamız bütün bunları çok iyi biliyordu.”

İsa Kocakaplan – Elli Yıldır Tüten Ocak

“Benim Türk Edebiyatı dergisinde çalışmaya başlayışım 1979 yılının Nisan ayına denk gelir. Yüksek Öğretmen’den ağabeyim Nuri Soydal sanırım bir yıldır dergide çalışıyordu. Bana, elemana ihtiyaç olduğunu söyledi. Gittim, vakfın müdürü, derginin de yazı işleri müdürü olan merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile konuştuktan sonra işe başladım. O zamanın şartlarında dergi iyiye gitmiyordu. Satış iyice azalmıştı. Yalnızca 500 abonesi vardı. O aboneler de merhum Alparslan Türkeş’in MHP teşkilatları idi. Evet, kimsenin dergiye iltifat etmediği bir dönemde Türk Edebiyatı’na MHP teşkilatları abone idi. Bunu Türkeş Bey sağlamıştı. Elbette büyük lider olmak kolay değil...

Bir taraftan da anarşi olayları devam ediyordu. Vakfımızın yönetim kurulu üyesi, şair-gazeteci İsmail Gerçeksöz, şimdilerde evliya mertebesine yükseltilen komünist militanlar tarafından 4 Nisan 1980 tarihinde şehit edildi. Gerçeksöz, Orta Doğu gazetesinde yazarlık da yapıyordu. Bu ortamda bile vakfın Çarşamba Sohbetleri düzenleniyor, dergi yayını sürdürülüyordu. Ancak satışın azlığı ve maddî sıkıntılar Kabaklı Hoca’yı hayli düşündürüyordu. Bu durum 1981 Şubat’ına kadar devam etti. Sonunda dergide yeni bir yapılanmaya gidildi ve Kemal Ilıcak’tan yardım istendi.

Kendinden kapaklı, büyük boy (A4), 48 sayfalık bir dergiyi rahmetli Kemal Ilıcak 8 ay boyunca Tercüman tesislerinde ücretsiz bastı. Böylece dergi 8 aylık baskı ve kâğıt parasını tasarruf etmiş oluyordu. Derginin boyutları da bugünkü şekline kavuştu.”

Sezai Karakoç Dosyası

Türk Edebiyatı’nın 579. sayısında Sezai Karakoç dosyası da okuyucuları bekliyor. Dosyada yer alan yazılardan paylaşım yapacağım.

Âlim Kahraman - Şiir ve Düşünce Evreniyle Sezai Karakoç

Sezai Karakoç, mecnunluk derecesinde dâvâsına aşkla kendini adamış bir insan numûnesi ortaya koyarken geçmişteki ustalarıyla, Şeyh Galip’le, Fuzûlî’yle aynı ocağa, “kabîle”ye mensubiyetini de ifade etmiş olur. Burada konumuza biraz daha açıklık getirmek için yakın dönem edebiyatımızdan iki örnek daha vereceğim. Birisi, daha önce adı geçen Yahya Kemal! Onun “Ses” şiirinde de aşk derdiyle yanmış bir kişi söz konusudur. Tam; “İyileştim!” dediği bir gün, bir bestenin engin sesi yarasını tekrar kanatır:

“Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım.
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım,”

Fatih Arslan - Gölgenin Hükmü Güneşe Varıncaya Dek

“Sürgünde, esir kentte, yalnızlığın dağındaki mahrum insan; saadet anının hayaline gark olmak için mütevekkil bir inzivâya çekilir. Nihayeti, bedene mahkûm edilmiş ruhumuzun aslî özgürlüğüne kavuşması adınadır. İnsanı ezen, içen, sömüren nefsi tutsaklık aynı zamanda bu esaretten çıkarıp dirilişe eriştirecek; kurtaracak olansa insanın, özülkenin/Allah’ın gölgesini veya yansımalarını fark etmesiyle felaha erişecektir. Yükseklere düşmek, dirilmenin ön şartıdır; çünkü düşmek seçilmiş olmak ve dolayısıyla o ruh fetretine “dünya sürgününe” gönüllü olmaktır…”

A.Yağmur Tunalı – Namuslu Aydın

“Şiirde tuttuğu yol bellidir. Tatsız tuzsuz, köksüzlüğüyle eskiyi görmeyen, bilmeyen, üstelik bu cehâleti meziyet sayan İkinci Yeni akımındandır. Şu var ki şiiri ve düşünüşü İkinci Yeni içinde ayrışır. Farkı, Fransız edebiyatı üzerinden Batı yanında Türk edebiyatını bilmesidir. Türk şiirini tanımayan, özellikle aruz bilmeyen ve Dîvân şiirinin zevkine varmayan Türk şairi olamaz. Evet, olamaz. Sezai Karakoç’un şiirinde ses ve istif özellikleri şiirimizin-edebiyatımızın geçmiş dönemlerini bilmesinden gelir. Attila İlhan gibi o kaynaktan da beslenir. Çağdaşlarından bu zevk ve duyuşla ayrılır ve yeni bir şiir söyler. Eskiyi yenileştirerek söylediği de açıktır. Gelenekten kopuk bir yeni değildir.”

Nuray Alper - Gelenek Sarkacında Modern İmgelerle Örülü Bir Şiir: Sezai Karakoç’un “İlk” Şiiri

“Sezai Karakoç’un şiiri için tercih ettiği ifade kalıpları her ferdin kendi seviyesinde algılayabileceği ve her okuyuşunda yeniden yorumlayabileceği bir konumlanmaya da açıktır. Dolayısıyla “bu dil ve şiir sesi”nin bize yaptığı gönderme an an değişime müsait bir yerde durmaktadır. Öyle ise İlk’in de çok katmanlı ve yeni çağrışım alanlarına açık bir şiir olduğunu söylemek, doğru bir yaklaşım olacaktır.”

Ömür Ceylan ile “Ömürlük Şarkılar”a Dâir

Şarkı dinlemek kadar şarkılar üzerine yazılan yazıları da önemli bulurum. İçinde bir tını vardır bu yazıların. Hatta kendine has bir hikâyesi… Şarkının insana verdiği ne varsa bunu bir hikâyenin cümlelerine aksettirmek de bir nevi şarkıya eşlik etmek gibidir. Ömür Ceylan, uzun yıllardır dinlediği şarkıların hikâyelerini kaleme almış kendi gönül dünyasının penceresinden bakarak. Benim de keyifle okuduğum bir kitaptı bu. İmdat Avşar’ın sorularını cevaplamış Ceylan.

“Klasik mûsikînin sâdık dinleyicileri olduğunu bildiğim ve görüşlerine güvendiğim birkaç dostuma en sevdikleri şarkıları defalarca dinleterek neler hissettiklerini anlamaya çalıştım. Her biri, her şarkı için kendi anılarıyla bezeli farklı bir öykü anlattı bana. Hatta birkaçı eğer o güfte şairinin yaşadığı dönemde yaşamış olsa ve şairi kendi öyküsünden haberdar edebilse şarkı güftesinin bu kadarla kalmayacağına, şairin kıyamayıp onun hikâyesini anlatacak birkaç mısrâ daha ilave edeceğine inandığını bile söyledi. Anlaşılan on yıllar önce yazılıp sahiplerince imzalanarak tamamlandığına inandığımız şarkıların asıl sahipliği o andan îtibâren dinleyicilerine geçiyor ve şarkı, kendisini severek dinleyen her gönülde birbirinden farklı yeni öykülere dönüşüyordu. Sonsuz diriliklerini, dinleyen sayısınca çoğalan ve dinleme sayısınca detayları belirginleşen bu öykülere borçluydular. Şarkıların yazılış öykülerine dair toplumdaki bitimsiz merak da aslında herkesin kendi öyküsünü doğrulama ve renklendirme çabasıydı.”

“Mâlûm, her anlatı, gücü nispetinde, muhatabının ruh dehlizlerinde yankılanan bir fon müziği yaratır. Ömürlük Şarkılar ise yıllardır dinleyenlerinin gönül çeperlerini sarsa sarsa müthiş bir tahrip gücü kazanmış kusursuz fon müziklerinin eşliğinde yoluna devam etti. Yazar olarak benim yapmam gereken tek şey, güfteleri ve besteleriyle şarkıların zirveye taşıdığı hüznü, kederi ve ruh coşkunluğunu orada muhafaza etmeye çalışmaktı. Bunun için de güfte, beste ve anlatıya ilaveten şiirin gücünden yararlanmayı denedim.”

Nobel Edebiyat Ödülleri Üzerine

Küresel ölçekte verilen ödüllerin aslında ödülden çok öte anlamı olduğunu biz yıllardır Eurovision şarkı yarışmalarında görmüştük. Aynı durum, Nobel için de geçerli. Verilen ödül sahiplerine bakıyoruz ki mevzu edebiyatın çok ötesinde derin anlamlar içeriyor. Zekeriya Şimşek Nobel ödüllerini 2021’in ödülünü alan Abdulrazak Gurnah üzerinden ele alıyor. Dil, milliyet, sömürü gibi kavramların ön plana çıktığı oldukça isabetli bir yazı bu.

“İlk olarak 1901 yılında verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nün en genç sahibinin İngiliz sömürgeciliğinin ateşli savunucusu J.Rudyard Kipling (1865- 1936) olduğunu da minicik bir ayrıntı olarak hafızanıza not edin lütfen!

Nobel, bir ödülden daha fazlasıdır. Düne dâir arka plan özetle budur! 2021 yılında ödül, akademisyen-yazar Abdulrazak Gurnah (1948-)’a verildi.

“Postkolonyal edebiyat uzmanı” Abdulrazak Gurnah, Zanzibar doğumlu ve İngiltere’de ikâmet ediyor. Ana dili Svahili ama İngilizce yazmayı tercih ediyor.”

“İnsan, edebî kimliğini ana dilinde(n) alır/bulur. İkinci dil, teknik olanak ve yeni bir aygıttır sadece; sizi alttan alta oyar, aidiyetinizi çürütür. Görevidir bu. Farklı toplumlar, farklı kültürel ortamlar, parasal kazanımlar, ilişki çevresi vs. ufkunuzu açacaktır açmasına da ya hafıza odanızın mîmârîsi?! Yeri gelmişken yüksek sesle belirtmeliyim: Afrika Diasporası diye bir şey yoktur, koruyucu/sosyolojik dinamikleri paralize olmuştur. Abdulrazak Gurnah örneği yaygındır. Mısır’dan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne, Senegal’den Somali’ye, Sao Tome ve Principe’dan Madagaskar’a kıta ülkelerine bir göz atmak yeterlidir…”

Halide Nusret’in Urfa Milletvekili Adaylığı

Urfa tarihi Mehmet Kurtoğlu’ndan sorulur dersem abartmış olmam. Onlarca kitabının önemli kısmı Urfa’ya aittir Kurtoğlu’nun. Bir şehri yetkin bir kalemden okumak da bizim için büyük bir kazanç.  Türk Edebiyatında Halide Nusret’in Urfa Milletvekili Adaylığı isimli yazısıyla yer alıyor Kurtoğlu. Zorlutuna’nın hayatındaki Urfa’ya ve milletvekili adaylığı sürecine şahit oluyoruz.

“Urfa’yı ben bir başka seviyorum.” diyen ve hayatı boyunca Urfalılarla ilgisini koparmayan Halide Nusret’i Urfalılar da bir o kadar çok seviyordu. Onun bu sevgisini anlayabilmek için Urfa üzerine yazdığı on bir şiirine ve bir romanına bakmak yeterlidir. Urfalılar ile mektuplaşmalarının hangi boyutta olduğunu bilemiyoruz. O 1946’da Urfa’dan ayrıldıktan sonra dahi dışarıda Urfalılarla ilgisini devam ettirmiştir. Örneğin Ankara’da Mehmet Akif İnan, Salih Özcan ile görüşmeleri devam etmiş. Örneğin Urfa kültür Derneği kurucuları arasında Halide Nusret isminin olması oldukça anlamlıdır. Bir Urfalıdan daha çok Urfa’yı seven sanatçı… Bir İstanbul kızı! Halide Nusret, Urfa’dan ayrılıp Maraş oradan da Sarıkamış’a gitmiştir. Ama buralarda dahi sürekli Urfa’yı anmış ve “Urfa’ya hasretim var.” demiştir.

“Halide Nusret, 1944-1946 yıllarından Urfa’da öğretmenlik yapmıştır. Büyük ihtimalle Urfa’daki öğretmenliğinin son yılında yani 1946 yılında Halk Partisi’nden milletvekili adayı olmak için dilekçe vermiştir. Bu dilekçesinde biyografisine yer vermiş ve eserleri arasında ismi geçmeyen ama 1946 tarihinde Urfa Vilâyet gazetesinde tefrika edildiğini söylediği “Cehennem” adlı bir romanından bahsetmektedir. Bu roman daha sonra başka bir isimle mi yayımlamıştır yoksa yazarın bilinmeyen bir eseri olarak Urfa Vilâyet gazetesinde mi kalmıştır bilinmez. Bu konu araştırılmayı beklemektedir. Ancak 2 Temmuz 1966 yılında Türk Kadını dergisinde “Cehennem” adlı bir yazısı yayımlanmıştır. Halide Nusret’in 1946 yılında milletvekilliği adaylığı ile ilgili olarak, tek parti devrinde uzun yıllar Urfa il başkanlığı yapmış olan Osman Ağan’a mektup yazmış, destek istemiştir. Urfa’da görevi sırasında şehrin eşrafı ile çok sıcak ilişkiler kuran Halide Nusret’in yakından tanıdığı Osman Ağan’a yazdığı mektup elimizde bulunmamaktadır. Eğitimci-yazar Abdülhalim Dindarzâde’nin bir müzâyedede tesadüfen bulduğu Osman Ağan tarafından Halide Nusret’e yazılmış olan mektup gerçekte onun adaylık dönemindeki, şehrin içinde bulunduğu durumu ve siyasî durumu göstermektedir.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Ayşe Ünüvar – Delilik Madalyası

“Sokak başında gördüm onu. Elinde yaldızlı mikrofonu, sırtında lacivert ceketi, ceketin yakasında birkaç imitasyon madalya! Öylece olduğu yerde sallanıyor, gelene geçene bir şeyler söylüyor… Herkes alışkın, kimse tınlamadan geçip gidiyor yanından. Ne söylüyor, kime söylüyor, hangi anının içindeki söküğü kanatıyor? Kimsenin umurunda değil. Oysa Ali duyulmak istiyor. Dinlenilmek istiyor ve belki de!.. Belki de…”

“İşte böyle akıp gidiverirken zaman, birkaç iyi huylu adam bir şeyler fark etti. Ali’nin hâllerinde bir hâl, dillerinde başka bir dil var. Önce sokak değişti, sonra yol, daha sonra pazar. Başka mahallelerin sokaklarında başka şehirlerin yollarında görüldü Ali. Şehirden nasıl gitti, kim götürdü bilinmez. Gittiği o yerde içkiye alışmış dediler. Ali içki bilmez ki. Ali ömründe sudan başka şey içmez ki. Bu Ali değil diyenlerin çoğu eskiden ona gülenlerin ta kendisi… Ali her bir şeyi tekrar eder. Gülersen güler, ağlarsan ağlar, söversen söver, döversen döver.”

“Uzun bir sessizliğin arkasından Ali’nin madalyasını taktım ve şehre şöyle bir baktım. Ali’nin kalbinde kimse kalmamıştı bu şehirde…”

Necdet Ekici - Ah Coffee Vah Karabaş

“Daha kapıdan girer girmez hissetmiştim. İçeride alışık olmadığım tuhaf bir koku vardı. Henüz tanımlayamadığım sası bir koku… Bunu söylediğimde yeğenim Nilüfer ve bankacı kocası Hasan enişte yüzüme hayretle baktılar: “Yok öyle bir şey... Yoldan geldin ya, senin burnuna kötü kokular sinmiş.” dediler. Ya onlar bu tuhaf kokuyu alıştıkları için hissetmiyorlardı ya da benim burnum çok hassastı.

Az sonra işin sırrı çözüldü. Her şey tahmin ettiğim gibiydi. Öbür odadan kahverengi, göz kapakları düşük, ıslak kırmızı dili dışarıda, keh keh soluyan, uzun kulaklı bir köpek çıkageldi.”

“Dediğine göre Coffee yavruymuş daha. Bazen çocuklar gibi şımarır, söz dinlemez bir yaramaz olurmuş. Keskin sivri dişleriyle yırtmadık koltuk kenarı, saklamadık ayakkabı, parçalamadık pabuç bırakmazmış. Bari bununla kalsa iyiymiş. Arada bir koltuklara bırakıverirmiş. İşte o zaman kafası bozulurmuş ama o da binde bir… Artık zaman değişmiş. Özel deterjanlar, koku giderici köpek spreyleri ve kokulu mumlar varmış. Evde şimdilik sorun yokmuş.”

“Çocukların dediğine göre bunlar öyle sıradan sokak kedisi değilmiş. İngiltere kraliyet ailesi için genetik yapıları oynanarak üretilmiş kül grisi cins bir ırkmış. Prensesmiş bunlar. Sürekli okşanmayı, sevilmeyi, iltifat edilmeyi beklerlermiş. Yiyecekleri özelmiş. Bakımları özel… Köpekteki sevinç, canlılık onlarda yoktu. “Gel, pisi pisi.” diyerek çağırdıysam da bir kez dönüp bakmadılar. Anlaşılan ne köpek “kuçu kuçu” dan, ne kedi “pisi pisi”den anlıyordu. Sadece kendi adlarının başına güzel sıfatlar ekleyerek seslenirsen gelirlermiş.”

Gün Marlen – Hüsniye

“Hüsniye, dedemlerin kapı komşusuydu... Savaştan sonra anneannem ve dedem, yazın öğleden sonra çölü andıran ve âdeta insanın ciğerini pişiren Aran bölgesine yerleşmişlerdi. İkbahar ve sonbaharda bu çöle benzeyen düzlüklerde bazı otlar yeşeriyordu ama yaz mevsiminde dört bir yan kavrulup yanıyordu. Yaz aylarında, gündüzleri nereye baksan, göz alabildiğince uzanan bomboz, toz içinde, otları sararıp solmuş bir düzlükten başka hiçbir şey görünmüyordu. Bir de insanın nefesini darlayan sıcak hava... Öğle saatlerinde, güneşin âdeta insanı yakıp kavurduğu zamanlarda yaşlılar ve hastalar ellerini göğe açıp akşam serinliği tez düşsün diye Allah’a yalvarıyorlardı…”

“Eve varır varmaz Hüsniye ılık su, sabun ve havlu hazırladı. Bir haftadır ilk kez adamakıllı bir banyo yaptım. Kendimi kuş gibi rahat hissettim. Banyodan çıktığımda Hüsniye’nin sofra hazırlamış olduğunu gördüm. Odadaki pervaneyi de çalıştırmıştı. Serin odada bir kelime bile konuşmadan yemek yedik. Onun ve çocuğunun hiç konuşmaması özellikle hoşuma gidiyordu. Çünkü bir haftadır dedemin evindeki kalabalığın gürültüsünden hayli yılmıştım. O gürültü ve patırtıdan sonra bu evdeki sükût içimi rahatlatıyordu.”

“Ben onun çatık kaşlarını, solgun yüzünü, oğlunun kederli gözlerini, evini, evindeki sükûtu, ona hiçbir mutluluk bahşetmeyen çeyizlerini, mobilyalarını, süslü bezekli yorganını ve döşeğini sık sık yâd ediyorum.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Kan ılıtan bakışımda buz çözen bir vaveyla var

ateşi kırıştıran olgu

ve rüzgar uğultusunu durduran kuytu

o kuytuda nasıl öptüm de kaçtım mananın elâ alevini

nasıl da

sesin yağmur atlarıyla kenti yankılatıp gittim/ gözlerim bağlı

Ben gözle kaş arasına

gök vitrinleri bağladım

biraz güneş üşümesi bıraktım caddelere/ siz de bırakabilirsiniz

hayalin çoğunu teşhir ettim/ içimdeki renksizliği katlayıp koydum yıldızlı köşeye

kasıntısız bir saatte söküp gittim yalan elbiselerinin yamasını

Yasin Mortaş

Gitmek kalbine dönmektir her vakit

Kavgalıyım gövdeni kemiren karanlıkla

Çünkü kanar erken kazılan her mezar

Susmam korkutmasın seni

Henüz akmada kalbimin ırmakları

Gök ağlarken sönüktür hep yıldızlar

Çıkmıyor dünya lekesi hiçbir kumaştan

Boş bir sadak ve kırık bir yayla kaldı

Vehim tuğlalarından ördüğüm hayat

Tanıdık bir yüz gibi kazınmış duraklara

İnkâr kadar muannit heykel kadar somurtkan

Artık kanamıyor dizlerim

Bir terzi ömür biçiyor bize

Eskimiş kumaşlardan

Hüseyin Çolak

Aydos, 28. Sayı

Aydos dergisi de Sezai Karakoç’a bir veda makamında vefalı bir kapak ile çıkardı 2022’nin ilk sayısını.

Sıddık Ertaş’ın Giriş Yazısından;

“Sezai Bey de Hakk’a yürüdü. Bu dünyadayken de hep Hakk’a yürürdü.

Doğunun en kadim şehirlerinden Diyarbekir’den, Anadolu’nun başkenti İstanbul’a üç beş asırlık derin uykumuzdan bizi uyandırmak için geldi. Dedim ya derindi uykumuz. Su serpti yüzümüze. Su gibi aziz olsun... Yıkandık, durulandık.

Gidenlerin yolu açık olsun ama gelenler onların yerini doldurabilecek mi? Bu çağda en aciz kaldığımız mesele bu olsa gerek.”

Urfa ve M. Akif İnan

Mustafa Özçelik, M. Akif İnan’ı Urfa bağlamında ele alıyor. Coğrafyanın şairler üzerindeki etkisi merkezinde okunabilecek bir yazı bu.

“Bir şair için şehrin tarihi yaşadığı zamandan ibaret değildir. Hele o şehir mazisi binlerce yıla dayanan kadim bir şehir ise o şair, bütün bu geçmişin izini sürerek şehrin bugününe gelir. Tanpınar’ın dediği gibi “Mazi, içimizde daima konuşur çünkü.” Yeryüzünde böylesi özellik taşıyan şehirler vardır. Mesela Batı’da Roma ve Atina, doğuda Mekke, Şam, Kudüs gibi şehirler böyledir. Meseleye Anadolu merkezli bakacak olursak karşımıza böylesi kadim şehirler çıkar. Mesela Kütahya, Amasya, Kayseri, İstanbul, Bursa, Konya bu özelliğe sahip şehirlerdir.”

“Urfa’nın şahsiyet üzerindeki etkisi de onda çok bariz olarak görülür. Onu yakından tanıyanlar Akif İnan’ı şehirli kültürün inceliklerine sahip, beyefendi, ağa, çelebi biri olarak nitelerler. Bu yönüyle halis bir Urfalı olarak görürüler. Bu durum onun insan ilişkilerinde de görülür. Aşiret halinde yaşamanın yahut kalabalık aile olmanın da bir neticesi ve zorunluluğu olarak etrafındakilere kol kanat görme, ihtiyaçlarını karşılama, otoriter ama sevecen davranma gibi özellikler onun bariz özelliklerindendir.”

“Akif İnan’daki evrensel bakış açısı Müslüman kimliğin bir gereği olsa bile Urfa’nın da bunda etkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira bu şehirde tek bir etnik yapı bulunmaz. Burada Türkler, Araplar ve Kürtler birlikte yaşarlar. Bu durum birlikte yaşama kültürünü de oluşturduğu için bir Urfalının evrensel bakış açısının tek bir etnik topluluğun yaşadığı yerlere göre daha belirgin olduğu rahatlıkla söylenebilir.”

Yahya Kemâl Ve Türkçe

Yahya Kemal’in Türkçe hassasiyeti ve dili kullanmadaki özeni en önemli özellikleri arasında sayılabilir. Eserlerini Türkçenin güzellikleriyle adeta bir nakış gibi işlemiştir. Mustafa Özbalcı, şairi bu yönleriyle ele alıyor yazısında.

“Yahya Kemâl’e göre, yaşayan dil, halkın konuştuğu dildir. Her halk içinde yaşadığı mekânın, kendi ikliminin dilini söyler, onunla konuşur, onunla anlaşır. O itibarla, dilde yerleşmiş kelimelerin birilerinin keyfi için yerlerini değiştirmeleri mümkün değildir. Kelimelerin manaları ancak milletlerin ruhu değiştiği zaman değişir. Dile kural konulamaz. “Türk milleti böyle söylemiş.” demekten başka kural yoktur. İstanbul’da zindan, Anadolu’da zından deniyor, İstanbul’da elma, Anadolu’da alma derler. En iyisi : “Türk böyle söylüyor.” diyebilmektir.”

Konuşan Şehirler

Mehmet Mazak, konuşan şehirlerden bahisler açıyor yazısında. Şehri ruhunun derinliklerinde hisseden ustaları konuk ediyor yazısına. Ustaların şehre kattığı değerlerle nasıl konuştuklarına şahitlik ediyoruz.

“Şehirlere fısıldayan insanlara ihtiyacımız var, Mimar Sinan, Turgut Cansever, Sedad Hakkı Eldem gibi. “Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden, Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.” der Yahya Kemal. Şehrin derinliğine, tarihine, kültürüne, folkloruna inilmeli. Üzerinde yaşamış toplumların değerlerini araştırmayan, bilmeyen bir nesilden şehirle konuşmasını bekleyemeyiz.”

“İstanbul, Sinan olur şehir mimarisini anlatır, Itri olur tekbir sesleri ile haykırır minarelerden, Yahya Kemal olur “Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul” der, Şehirlerin kraliçesi ve Dünya kentlerinin başkenti olduğunu anlatır bize. İstanbul’un dili bülbül kokulu Türkçe, rengi turkuazdır.

Bursa, dili Ahmet Hamdi Tanpınar, rengi yeşilin her tonu, bizlere seslenmesi Süleyman Çelebi’nin Vesîletü'n Necât’da “Allâh adın her kim ol evvel anâ, Her işi âsan eder Allâh anâ” diyerek seslenir. Bursa, Emir Sultan olarak, Osman Gazi olarak ses verir bizlere.”

“Üsküdar, şehir kimliğine değer verenlerle konuşan bir yerleşim yeridir. Eyüpsultan ve Fatih’in bizlere anlatacağı çok büyük hikâyeleri mevcuttur. Beşiktaş’ta Yahya Efendi, Çırağan ve Yıldız Sarayları her daim konferans verir dinlemesini bilenlere... Ümraniye, Esenler, Bağcılar, Başakşehir, Güngören, Çekmeköy dili lâl olmuş, sesi kısılmış konuşamayan yerleşim yerleridir.”

Ben ve Öteki

Hayattaki keskin çizgilerden biridir ben ve öteki. Hangi açıdan bakarsak bakalım ben vardır ver öteki denen bir varlık her zaman tam da karşımızdadır. Farkına varalım ya da varmayalım ötekinin etkisi insan üzerinde hatırı sayılır bir ağırlıktadır. Canip Kaya, ötekinin penceresinden bakıyor dünyaya, en çok da ben merkezli bir bakış var yazıda.

“Ben” ve “Öteki” arasındaki ilişki; toplumsal, hukuksal, ekonomik, siyasî olduğu kadar ahlâkî zemini de belirleyici bir etkiye sahiptir. Asıl mesele; “ben” ve “öteki” /ben olmayan arasındaki ilişkiyi doğru bir çerçeveye oturtabilmektir.

“Ben”i konumlandırma ve” öteki”ni algılama/tanımlama tarzımız bizim Tanrı-insan-varlık tasavvurumuzdan bağımsız değildir.

“Atinalılar kendileri dışındaki herkesi barbar olarak tanımlama geleneğini başlatmıştır. Aynı toplumsal bilinçaltı ile hareket eden Modern Batı Medeniyeti, coğrafi keşiflerle birlikte “öteki” olarak tanımladığı Amerikalı Kızılderilileri, Aztek, Maya uygarlıklarını yok etmiş; Afrikalı yerlileri köleleştirmiş, Uzak Doğu’nun yer altı -yer üstü kaynaklarına el koyma hakkını kendinde bulabilmiştir.”

“Öteki” ile barışık olmamızın ön şartı kendimizle barışık olmamızdır. Kendi “ben”liği, tarihi, toplumu, kültürü ve medeniyeti ile barışık olmayan bireyler/toplumlar her daim bir “öteki” üreterek/var ederek savaşmaya devam edecektir.

Aydos’tan Öyküler

Sevda Deniz K -Söylenmeyen Cümleler

“Hep o bildik kelimeler, ikimizin arasında her gün tekrarlanan ama bir türlü sonu gelmeyen... Yarım kalan her cümle; salonun orta yerinde havada asılı kalırdı da akşam eve dönüşümü beklerdi sanki. İlla kendini dinletecek ya…”

“Sevdiğim bekliyor. Acele edersem mesaim başlamadan birkaç dakika olsun görüşebiliriz. Bu akşam aileme evlenmeye karar verdiğimizi söyleyeceğim. Kararlıyım bu sefer sevgilimi onlara ezdirmemeye.”

“İncecik neredeyse ip gibi olan o çubuğun acısını daha unutmamıştım ki… Babam, onu kılıç misali yukarı kaldırdığında tıslayan, havayı ikiye böldükten sonra bacaklarıma inerken ıslık çalan o hain dalı…”

“Ağladığım için utanmıştım o gün. Hem ben öyle ağlak zırlak bir kız değilim. Herkes görecek sonunda ideallerime ulaşacağım. Beni de ablam gibi olmaya zorlamaya hakları yoktu. Dantel örmeyi, yemek yapmayı sevmiyorum, sevmeyeceğim…”

İbrahim Kaya – Yitik Suretler

“Onlar beni hiç umursamadan gidecekti ve ben bakakalacaktım peşlerinden. Elimi uzatsam dokunabilir miydim? Ayağımı atsam binebilir miydim? Ve götürürler miydi beni de gittikleri yere? Ah, nerede! İşte, ilki göründü bile. Ve canlandı zihnimde hatıralar. Acısıyla, tatlısıyla; iyisiyle, kötüsüyle ama ki muhakkak hüznüyle hatıralar, hatıralar...”

“Okullar açıkken çıkışlarda ve yaz tatillerinde yollarda, evlerin damlarında, tarlalarda, çayırlarda, bahçelerde, ırmak kenarında bin bir çeşit oyunla geçerdi vaktimiz. Hiç bitmezdi maceralarımız. Gecenin karanlığında saklambaç oynuyorduk yine bir gün. Herkes bir tarafa kaçmıştı. Bu kargaşada nasıl da takılıp düşmüştü Hayrettin. Çok korkmuştuk hepimiz. Yüzündeki ufak tefek sıyrıklarla atlatsa da gözünün altındaki iz kaybolmamıştı. Ortamların neşe kaynağıydı o, abimin en sadık arkadaşıydı. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmezdi. Değirmende bulunurdu çoğu vakit. Bir gün fırtına çıkmış değirmenin çatısını uçurmuştu. Çok üzülmüştü bu duruma. Günlerce yüzü gülmemişti. Traktörü çok severdi. Her şeyiyle özellikle ilgilenirdi. İyi niyetli, cana yakın ve yardımseverdi.”

Davut Güner- Eski Değirmenler

“Değirmen önündeyim. Her şey, çok garip sanki! Bir rüya mı görüyorum? Bayazıt’ların değirmen çalışıyor. Savaklardan bembeyaz sular boşalıyor. Kelebekler, arılar uçuyor, kuşlar şakıyor. Eski yazlardan bir yaz mı yoksa bu. Bu yaz eski bir yazsa, benim neden her tarafım ağrıyor böyle. Zamanın taşı toprağı neden parlıyor böyle. Söğüt ağaçlarının yaprakları neden yemyeşil? Aman Allah’ım! Çete Mehmet amca harman savuruyor. Karşıdan Bayazıt Osman amca geliyor. Neyse Osman amcayla biraz konuşur, ne olup bittiğini anlarım.”

“At ürktü, Hüseyin dede, atıyla kayboldu. Hüseyin dede Ayşe babaannemizden, 21 Yıl sonra; 1946’da at arabasını devirerek vefat etti. Ayşe Babaannemiz 8 çocuk doğuran soylu ve yiğit bir kadın olarak, ikiz çocuklarıyla son nefesini verdi. 1925’te savaşlar bitmiş, yaralar sarılmaya başlanmıştı… Yıllar yıllar geçti. Yağmurlar, karlar yağdı. Değirmen bakımsızlıktan ve çalılardan görünmez hale geldi. Üstte bir değirmen daha varmış. O değirmeni hiç bilmiyorum. O değirmende yıkılıp gitmiştir. O değirmenin de kim bilir ne gizemli bir öyküsü vardır. Hayat durmadan akıp gidiyor. Zaman dur durak bilmiyor. Eski değirmenler vaktin bir yerinde durmadan çalışıyor.”

Mustafa Dinç – Patron Kim?

Kalabalık şehirlerden birinde ticaretle uğraşan iş adamı Kemal Bey yorgun argın evine döndü. Anahtarları cebinden çıkardı. Bir, iki, üçüncüsünü kilide soktu. Evdeki sığınağı çalışma odasına geçti. Çantasını masanın üzerine bırakıp kravatını gevşetti. Ceketini hemen yanındaki portmantoya astıktan sonra kravatını da diğerlerinin yanına bıraktı. Çıkardığı çoraplarını yürürken çocukluğundan kalan bir alışkanlıkla birbiri içine geçirerek top haline getirdi. Banyoda dolabının yanındaki kirli sepetine attı. Elini, yüzünü ve ayaklarını yıkadı. Salona geçti. Ferahlamıştı, koltuğuna yığıldı. Ortalıkta yine kimseler yoktu. Eşi Aysel akşam yemeği hazırlıyor olmalıydı. Mutfaktan gelen sesler buna işaret ediyordu. Koltuğuna iyice gömüldü. Sonra ortalık epey sessizleşti. Omzunu biri dürtünce irkilerek uyandı. Ne ara dalmıştı? Saate gözü ilişti. Eve gireli bir saati geçmişti. Aysel Hanım yemek için onu sofraya çağırıyordu. “Yemek hazır patron! Gel.”

“Kalabalık eski tekstil atölyeleri yerini makinelere bırakmıştı. Çok şükür makineler tıkır tıkır işliyordu. Renk renk kumaşlar kesiliyor, tiril tiril elbiseler olarak çıkıyordu. Artık tamamen lazer kesimine geçtiklerinden ilk yıllarda kullanılan kalıplar, fabrikanın ve ofisin duvarları için süs olmuştu. Patron birkaç tanesini de kendi odasına koydurmuştu. Fabrikadan çıktığında namaza yarım saat vardı.”

“Aradan üç ay geçmişti. Aileye bırakılan vasiyet mektubu defalarca okunmasına rağmen her şey ters gitmeye başladı. Hâlbuki mektup okunuyor. İşlerin düzelmesi için sürekli ezber ediliyordu. Zaman durmadı. Ailenin aleyhine işledi. Rutin olarak yapılan mektup okuma merasimleri hiçbir işe yaramadı. Nasıl böyle olurdu? Şaşılacak şeydi doğrusu!”

Aydos’tan Şiirler

burada, geçmiş göçlerin sancılarıyla

bazı adresleri sordum önümü ilikleyerek

cep aynamı çıkarıp tekrar koydum yerine

çok önemli bir şeyi hatırlamış gibi açtım gözlerimi

mülteci tatlıları yedim insanlığımdan utanarak

kimse benden bahsetmedi, bunun için üzülmedim

insan bazen kendine acımayı bırakmalı

burada durarak burada, bu darmadağın gülümsemenin ortasında

ölümü aradım insan yüzlerinde

hayretin unutulmuş ürpertisini

ekmeğim küflendiğinde, sularım kirlendiğinde

acının içinde başka acılar özlerken

Mustafa Karasoy

Uzamış sakallarını çivimsi elleriyle

Tımarladıkça saçılan cüce adamlar,

Toplaşmış tanrılarının ayak dibinde;

Beklerler ilk taşı o atsın diye.

Putperest yılanın kör memesinden

Kindarlığın zehrini kana kana emenler…

Sağanak taş yağmurları ve geri kalan

Küllenmiş kapkara üzüm bağları,

İçini döken nar kırılmış bir de

Yaşayan tanrılarının ıslak ateşi,

Pişirdikçe gökten attığı ekmek

Ve yerden onları besleyen kaya…

Kezzâb kuyuları ve ipsiz kova;

Bekleşirler tanrıları susasın diye.

Ulaş Konuk

tanırım bir yetimi kalbinin söküğünden

iri kıyım kısıklığından yahut sesinin

yakın sonsuzluk yol haritası zülcenaheyn

büyüdükçe değişen yalnızlık şifresi

kösnül rüyalar denizinde berhava

nefsimin ol gölgesinde tüner zaman kuşu

yeni bir şehirden ayrılmak gibi gözlerin

gibi eksik gibi kısık sesli bir siyasi

yine ürkekliği var üzerimde

hiç hız kesmeyen bir yarış arabası gibi

ölmek dünyaya can vermekten nedir ki başka

kabul etmek gibi bir panayır davetini

Vahdettin Oktay Beyazlı

Ne kadar küçüğüm oysa ben

Kutsiyet makamı yüksek huzurlarında

Handiyse okyanusta bir damla

Onca güçlü hayvanlar âleminde

Silik ve sinik ufacık bir karınca

Ormanda bodur bir bitki

Çalı çırpı misâli

Ulu ağaçların gölgesinde isimsiz

Kumsalda çakıl tanesi kadar kimliksiz

Ah bu muhitlerin ekâbirleri

Siyasadan edebiyata pek ağır piyasa

Üstatları, reisleri, ağabeyleri

Bilmeyeni karşılarında boyun bükmeyi

Gerdan kırmayı, temennâ etmeyi

Susuz bırakırlar yağmurlu günde dahi

Erol Yılmaz

Oyun biter, ırmak susar ve kusmak işten bile değildir

Bir maske yapışır yüzünde çekmekle yırtılmayan

Nereye gitsen orası şehrindir, orası senin, yeni baştan...

Bu köpekler aynı ulur, bu dolunay hepimiz içindir

Çirkindir koparmak bir gülü en taze kanatlarından

Dilinde didaktik bir öfke, dalında hilm ve ziyan vakitler

Kolların kavuşmaz kulunçlarında

Beyaz bir kelebek giderek ağır

Giderek ağır zamirler bırakır yoluna insan.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Anlarsın sanmıştım gözümdeki yılgıyı

ceht ettim anıştırmaya yasaklanmış sözleri

misal dağ misal aşk misal ağaç

yani hiç de yasak değil dışarda

sayhalarla zincirleri çağırdın yazık

yazık omuzlarıma arık kurtlar dadandı

karaltının askeri kanlı kurtlar dadandı

bir aşağılanmanın gölgesi oturdu boğazıma

ve bir karanlık sakladı ellerimi.

Ömer Betuhan Koçsoy

Midyat’ta şapka kaldırdım

son duraktayım şimdi

her şeyin bitmediğini hatırlatan

son penceredir gördüğüm

nabzımın ritmini çizmiş Allah

Adı’nın hakkını veren

Yaman dağları örmüş

onlarca tespihin imamesindeyim

giy beni diyor

gözlerimin bebeğine sakladığım kefenim

Salih Varlı

Şu kalbimin şehrinde

Kentin ortasına diktim büstünü

Vakit yatsıdan sonra

Sabahtan önce

Kimse yok sokaklarda

Kırılmış sokak lambaları

Kırıkları şehrin kanatlarına batıyor

Enes Bülbül

Mahalle Mektebi 63. Sayı

2022 yılını 63. sayısı le karşıladı Mahalle Mektebi. İçindeki canlılığı hissettiren bir çıkışı var derginin. Daima genç, daima sıcak; Anadolu gibi. Çizgisini koyultarak yoluna devam ediyor dergi.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Uğurlu söyleşisinden olacak. Şiire, edebiyata dair sıcak bir muhabbet ortaya çıkmış. Sorular; Abdullah Harmancı ve Selver Yavuz’dan.

“Lise öğrenciliğimin ilk yılı, Necip Fazıl’ın Çile ’si ile yoğruldu diyebilirim. Sonrasında Sezai Karakoç, İsmet Özel, Edip Cansever, Turgut Uyar ve İlhan Berk gibi, isimlerini şiire ilgi duyan herkesin bildiği ve buraya sığdıramayacağım pek çok ikinci yeni ve 60 kuşağı şairini tanıma fırsatı buldum ve okudum. Mavera ve Aylık Dergi’nin yanı sıra Varlık, Gösteri, Milliyet Sanat ve Yazko Edebiyat dergilerini uzun sayılabilecek bir süre takip ettim. Divan edebiyatı şairlerinden de özellikle Fuzuli ve Hüsn-ü Aşk’ı ile Şeyh Galip, okuduklarım listesinde yerlerini aldı. Okumalarım, bir dedektif dikkati ya da bir akademisyen titizliği ile değil, daha çok, zevk almayı ve şiirlerin biçim ve içerik ilişkilerini anlamayı ön planda tutma hedefli gerçekleşti.”

“Ölürken, hayata ilişkin her şeyi tamamladığına, hiçbir şeyi eksik bırakmadığına inanarak, mutmain bir şekilde hayatına veda eden kaç kişi vardır şu dünyada, bilmiyorum. Yaşı ilerlemiş biri olarak geçmişe dönüp baktığımda, erişmek isteyip de gerçekleştiremediğim pek çok hedefin, uygun adım, gözlerimin önünden geçtiğini görüyorum sürekli. Pişmanlıklarımı peşlerinden sürükleyen bu resmigeçitler, tekrarladıkça tekrarlıyor kendini. Sanırım, şiirlerimdeki eksiltili cümleler aracılığıyla, yarım bırakmalarımın intikamını alıyor benden, yarım bıraktığım her şey.”

“Şiirim, sözünü, utandığı için kapının kıyısından başını uzatarak söyleyip kaçan bir çocuğun, kaçarken yarısını da ağzında götürdüğü bir cümle gibidir. Ayrıca, fısıltıyla konuşan birinin kulağa çalınan sözleri gibidir de şiirim. Fısıltıyla konuşan bu biri, yaşına rağmen, çocukluğunu terk etmeyerek/edemeyerek, onu hala içinde yaşatan biridir. Şiirlerin dilindeki sadeliğin sebebi bu olsa gerek. Çünkü çocuklar, sözdeki dolambaçları sevmezler.”

Silah

Fikret Uslucan, silaha dair yazmış. Hayatın her alanından kesitler sunarak bakıyoruz bir silahın namlusundan. Ne derin anlamlar ne uzak yaşanmışlıklar çıkıyor köşe başlarından.

“Dedem seferberlik yıllarının neslindendir; asker kaçaklarının, eşkıyaların her ağaç gölgesinde, her kaya dibinde ansızın ortaya çıktığı yılların. Yüzünü hiç görmediğim rahmetli; eşkıyalarla, Rum çeteleriyle mücadele veren milislerdenmiş. Belki de bundan sebep silahsız çıkmazmış evden.”

“Ben bir taş parçasının bir canlıyı öldürmek için nasıl bir silaha dönüşebileceğini, çocukluk yıllarımın en büyük filozofu, en muhteşem hikâye anlatıcısı babaannemden Habil ile Kabil’in hikâyesini defaatle dinlerken öğrendim. İlkokul yıllarımda ağabeyimin tavsiyesi ile Ahmet Cemil Akıncı’nın Kısas-ı Enbiya’sını okurken Hz. Dâvut’un sapanına yerleştirdiği taşı fırlatarak Câlut’u cansız yere yıkışını okurken bu bilgi kafamda pekişti. Bugün tepeden tırnağa silahlı, kâtil İsrail askerlerine taş fırlatan Filistinli çocukları bu kadar çok sevmemin temelinde belki de Hz. Dâvut’un bu kıssası var.”

“Çocukluk yıllarım yine. Köydeyiz. Dayımlara gittik. Evin üst katında maviye boyalı, dayımın bizzat kedisinin yaptığı bir dolap. Çekmecelerden birini çekiyorum: iki tabanca, şarjörleri yanlarında… Nedendir bu merak bilemiyorum. Hayranlıkla bakıyorum onlara yine… Hiç dokunmuyorum. Sonra çekmeceyi itiyorum ve kimseye bir şey söylemiyorum.”

“Her şey silahtır, onun iyiliği ve kötülüğü kendisinden kaynaklanmaz; kullananın niyetine göre değişir. Silahı şeytan mı doldurur bilmem ama, şundan eminim ki silahı kötü amaçlarla insanın şeytanlaşmış ruhu kullandırır. Dinamiti Nobel buldu. Nobel’in araştırmalarında ve çalışmalarındaki niyeti icat ettiği şeyle kayaları parçalamak, onu yol ve tünel yapımında kullanmaktı. Sonuç ne oldu?

Dualarımız, silahla yüz yüze gelmemek ve silah kullanmaya mecbur kalmamak üzerine olsun.”

İvan İlyiç’in Uşağı Gerasim

Kenan Yusuf, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü kitabında yer alan uşak Gerasim’e dikkat çeken bir yazı kaleme almış. Bazen, kenarda kalan kahramanların taşıdığı derin anlam gözden kaçabiliyor. Yusuf tam da bu noktadan bakıyor Gerasim’e.

“Tolstoy’un en ünlü hikâyelerinden biri olan İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinde hâkim konu ölüm ve “geçen ömrün muhasebesi” meselesiyken benim dikkatimi çeken ise İlyiç ve uşağı Gerasim üzerinden yazarın bize anlatmaya çalıştığı şeyin ne olduğu. Zira bana göre hikâyenin üzerinde fazla durulmamış cevheri tam da burada yatıyor.”

“Kimdir Gerasim. Gerasim İvan İlyiç’in köylü saflığını kaybetmemiş uşağıdır. Diğer bütün kahramanlara göre oldukça gerçek, bir o kadar da hakikidir. Hasta yatağında İvan’ın tek tesellisi odur. Peki, ama neden? Tolstoy bize ne anlatmaya çalışıyor.”

“Batılı tarzda okullarda okumuş ve aydınlanmış(!) gençler yani Noradnikler köylere dağılmış ve devrimi anlatmaya girişmişlerdir. Lakin geniş çaplı bu proje akamete uğramıştır çünkü mujikler yani Rus köylüleri bu aydınların kendilerine hiç benzemediğini öne sürüp iş birliğine yanaşmamışlardır. Köylü sınıfı, aydın gençleri, yapma ve çirkin bulur, onlardan ürkerler.”

Söyleşiler Geçidi

Mahalle Mektebi’nin en önemsediğim bölümlerinden biridir yazar ve şairlerle yeni kitapları üzerine söyleşilerin yapıldığı bölüm. Sadece söyleşi değil kitaplar üzerine yazılar da yer alır bu bölümde. Bir dergide olması gereken umut penceresidir buralar. Yazdıklarına daha sıkı tutunmalarını sağlar kalem sahiplerinin.

Mehtap Gül, Nilay Erik, Merve Can, Esra Özdemir bu sayının söyleşi yapılan isimleri.

Mehtap Gül’ün söyleşisinden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yazmama sebep birçok âmil olsa da şöyle düşününce, yazmaya başladıktan sonra bir nedene niçine ihtiyacımız var mı! Ahir ömründe arkasında bıraktığı tek kitapla ölümsüzleşen şair Ahmed Arif ’in dediği gibi, “Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz yangınlığımız için yazıyoruz.” Çünkü yazmak, bir yönüyle kıyısından köşesinden yaşama tutunma çabası. Başka yol bilmeyenler için elbette.”

“İyi ve uysal olanın bizi şaşırtma olasılığı ötekine nazaran daha yüksek her zaman. Sözünü ettiğiniz öykünün final sahnesinde bizi şaşırtan, karakterin kıyıcılığından çok onu öncesinde merhametiyle tanımamız olabilir.”

“Kökler bölümündeki öykülerin harcını küçükken dinlediğim masallardan kardım. Geleneksel tahkiyelerde yer alan Pirabok isimli dişi cin belleğimden süzülüp metnin içinde salınmak istedi örneğin. Şifahi kültür ile bana geleni eğip bükerek yazınsal dilin olanaklarıyla onu kurguya yedirmek, ona öykü elbisesi giydirmek… Kendi payıma geleneğin bugün ve yarın ile arasındaki bağı bu şekilde diri tutmaya çalıştım.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Mehmet Kahraman -Ayaküstü On Dakika

“Değişmişsin dedi, çok değişmişsin. Şimdi nasıl anlamalıyım bu ifadeyi? Ayaküstü sohbette bende kalan iki cümleden biri. Diğeri neydi? “Eskiden böyle değildin!” Bu iki cümle yaklaşık on saattir zihnimde dönüp duruyor. Ne demek istediğini anladım elbette, gayet açık. Ama hayatımın neresine konumlandıracağım bu sözleri. Net olarak şunu mu demek istiyor: Eskiden böyle olsaydın seninle… Olabilir miydik? Cümle olasılık bildiriyor. Peki, eksiden nasıldım ben? Ses tonuna, jest ve mimiklerine bakarsan bendeki değişim onda hayranlık uyandırmış görünüyor. Kelimelerin içime nüfuz etmesi için sürekli tekrarlıyorum. Geç de olsa ilgisini çekmişim, kendimi zafer kazanmış sayabilirim. Öyleyse bunu kutlayalım.”

“Sonrası yok. Zengin kız fakir oğlan misali; o, sınıfın en çalışkanı ben sınıfın en… Yok, tembel değilim, vasat kelimesi kurtarabilir belki. O kadar vasat ki kimsenin dikkatini çekmez. Notlar fena değil, lakin parmak kaldırmayan, dersi kaynatmayan, sessiz biri. Öğrenciniz çok iyi, terbiyeli, uyumlu… Beni anlatıyor. Bunlar arkadaş olmak için yeterli değil, başka ne gerekiyor? Şimdi değil. Belki atandıktan sonra. Dört yıl lise, dört yıl üniversite, atanma falan derken on yıl. Bunun bir garantisi var mı? Yok, tabii ki. Bak şimdi, ben çok değiştim biliyorsun. Eskiden böyle değildim. Nasıldım peki? Böyle değildin. Şimdi nasılım?”

“Son kez bir şey söylemek istiyorum. Mümkünse. Tabii ki. Bütün gecemi seninle geçirdim ama ağzından tek bir söz alamadım. Eskiden böyle değildin derken tam olarak neyi kastediyordun. Nasıldım eskiden? Senin ağzından duymak istiyorum. Duyarsam inan bana hayatımın geri kalanı huzur bulacak. İşte o zaman seni tamamen unutabilirim. Belki unutmam da gönlüm rahatlar.”

Ali Işık -Doğum Günü

“Muma üfleyişini kimin kayda alacağını düşünerek geçirilmiş bir günün akşamında evinin daracık salonunda tek başına otururken kalbi o kadar küskündü ki saatlerce tutunacak bir şeyler aradı. Zaman ilerledikçe küçüldü, kalbinden çıkan çıt sesinin ucunda titreyip kaldı.”

“Eva’nın akşam düştüğü bu sıradan boşluk onu bir anda durdurmuştu. Dağınık halde belleğinde gezinen sorular pat pat zemine düştü. Zihni kilitlenmişti, boş duvarlara bakıyor, elindeki bardağa sorular soruyordu. Doğum gününün yalnızlığını çoktan unutmuştu. Hatta bir ara masanın üzerindeki peçetelerde kalmış üzüntüsünü gördü ve şaşırdı. Gece geç saatlere kadar aralanan kapıdan geçmeye çalıştı.”

“Kafam da amma güzelmiş dedi, fincanı kâğıdın yanına koyarken. Kalemi elime aldığımda bambaşka biri oluveriyorum. Bu hayata bu cümleler biraz ağır değil mi? “Bu böyledir”in üzerini çizdi. Alttaki kâğıdı aldı eline.”

“Çıkış kapısına yaklaşmıştı çoktan. Takip ediyordu. Eva mezarlıktan çıkınca yeni bir dünyaya düşmüştü sanki. Daha önce gözden kaçırdığı ayrıntılar ansızın keskinleşiverdi. Saatin sesi yavaşlamıştı. Gözlerine can yürüdü Eva’nın. O andaki gibi zamanın kendine değdiğini daha önce de hissetmiş ama hatırlamadığı nedenlerle umursamamıştı. Bu kez öylece arkasından bakıp kalamaz, burnunun ucuna kadar gelene yüzünü dönemezdi. Kararsızlığı biraz daha sürünce ruhunun bedeninden çıkıp gideceğinden korktu.”

Zeynep Sayman -Ben Hiç Manolya Görmedim

“Neredeyse üç aydır buradayım. Hayırsız evlatlar, özlenen torunlar, gençliklerindeki dillere destan güzellikleri ya da yakışıklılıkları, seksen yaşlarında olsalar bile daha dün yaşamış gibi heyecanla anlatmaktan yorulmadıkları askerlik anıları… kısırdöngüye dönüşmüş klişe huzurevi muhabbetleri arasında bir çatlaktan ığıl ığıl sızan su gibi sessizce süzülerek geçiriyor günlerini. Kalabalıktan sıkılınca odasına geçiyor. Birimiz koluna girip buraya getirmediğimiz sürece çıkmıyor odasından. Bazen, çok önemli bir şeyi hatırlamış gibi aniden kalkıyor yerinden. Hızlıca bahçeye çıkıp kapıya dayanıyor. Evine gitmek istediğini söylüyor. Öğrendiğim kadarıyla yıllar önce Karapınar’dan gelmiş buraya. Daha doğrusu getirilmiş. Konya ile arası nereden baksan yüz kilometredir. Kapıyı açsak ne yola çıkacak gücü var ne de yolu bulabilecek hafızası. Uzun uğraşlar sonunda odasına çıkmaya ikna edebiliyoruz.”

“Kendi adından bahsedene kadar bu satırları Havva teyzenin yazdığından emin olamadım. Eline geçen küçük bir çentikle, yani bu defterle son bir kez dünyaya tutunmak istemiş sanki. Yaşadığı hatta yaşayamadığı ne varsa hafızasından çok güvendiği kâğıt parçalarının üstüne kazımış, onların diri kalmasını umut etmiş. Ama dünyanın kaygan ipine kendisi bile tutunamazken hatıraları nasıl tutunsun? Eninde sonunda, kendisinden geriye koca bir boşluk kalacak. Biliyorum.”

Eşe Özbek Demircan -Dağlara Yürüyerek Gidelim

‘‘Annem misin?’’ dedim. Kalktı, kapıya döndü, ilerledi. Kedi, patilerini ilk kez görmüş gibi yalıyordu. Sırtımı korkuluklara çarptım. Çarptığım için korktum. Korkuluklar beni tutmadı, annem de. Doldurulmuş bir çuval gibi yere yığıldığımda çiçekleri gördüm, dal vermişler. Sonra Ağa’nın kızını gördüm eli omzumda, donmuş. Karnımdan karıncalar çıktı, bütün bedenimi kaplayacak kadar çok karınca. Halime anne, dedim Halime annemin kucağındayken. “Davut Ağa bana kızacak, onun kızını yine üzdüm. Dağlara yürüyerek gidelim.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Bize burada durun, ilerisi yok dendi

Başımızın göğünde dönüp duruyor plak

Nereden bilelim gerisi bir şarkıyla gelecek

Bütün resmi ağızlar bu yalanı üstlendi

Belli ki bu serenat sabaha dek sürecek

Az ışık lütfen az ateş az insanlık az nefes

Hançeresi sıkılmış Türkçenin İstanbul’u

Dökmüş ağzında çöpü uzay boşluğuna herkes

Silse avazesiyle gelse Yesari Asım

Âh, Âmin dese yetişse Allah’ın Itrî kulu

Hüseyin Akın

Uzaklara yazgılıyım bunun farkındayım

Gözümü açtığımda gök koydu adımı

Kıyasıya don yedim ayaklanana kadar

Yamaçtan yuvarlandım ninniler maniler

Uçarı ellerimi eğittim taş değirmenler

Tepeden haykıran sular bir de haylaz

Mevsimleri saydım kar izlerinden

Hepsi benziyor birbirine her yön beyaz

Berduş serilse yazına buz yağar

Yunus Emre Altuntaş

Gövdelerin en duru gönüllerin en serin

Halkası arasına beni alsınlar için

Beni Allah demeye götüren otobüste

Tam uyumak üzereyken ıspanaklı gözleme

Hatmeydi, ikindiydi ve çocuk olmak

Kız olduysak nazenin erkek olduysak kostak

Herkes yerine oturmuştu, taşlar da

Yalnız otobüs kalmıştı dışarda

Samed Cengiz

upuzun gölgen olsun

bu bahar günü, dere yataklarına

serviler, akasyalar, kavaklar upuzun

salınsın, nazik gölgeler bıraksınlar,

bırak, bırakayım, bırakalım

bıraksın peşini istiyorsun

telaşlar, emeller birbirini kovalamasın

mümkün geliyor, güçlü hissediyorsun bir an

temiz havalar işte çarpıyor bazen

Ömer Korkmaz

Muhit’te Dostluk Dosyası

Muhit dergisi 2022’nin ilk sayısında dostluk dosyası ile “Dost istersen Allah yeter.” diyerek çıktı. Dilimizden düşmeyen ama anlamını her gün biraz yitiren dostluğa herkesin ihtiyacı olduğu zamanları yaşıyoruz. Elbette gerçek dostuğa… Fethi Gemuhluoğlu’nun da dediği gibi; “Önce yolda yoldaş, sonra yol.” Sağlam yoldaşı olan yolda kalmaz.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Osman Toprak - Dost dost diye nicesine sarıldık

“Dostlukta asıl mesele “kibir” ekseninde dönüp durmaktadır. Kibrin olduğu yerde sağlıklı bir dostluktan söz etmek mümkün değildir. Dostluğun hayat ve hakikat çizgisinde bir ömür taşınması anlamlıdır. Aksi hâlde insan kötülerle de kötülükle de pekâlâ dost olabilir. Şeytan ne güne durmaktadır? Ferîdüddin Attâr Hazretleri, “Gönlün Allah’ı anmaz olunca lanetli şeytan sana dost ve yoldaş olur.” demiştir. Şeytanın dostluğu da bu dünyada dostluktur. Seni mezara kadar taşır. Birlikte bütün melanetlere dalar, bütün günahlara batar, bütün hataları birlikte işlersiniz. Ancak iş hesaba gelince şeytan aradan çekilir, bütün yük sadece sana kalır. İşte bu hâle gaflet demişler.”

Ahmet Edip Başaran - Dostluk sözleşmesi

“Dostluk salt bir duygu değil bir fikirdir de. Hatta denilebilir ki insanın düşe kalka yazdığı / yaşadığı hayat kitabının ana fikri dostluktur. Halk hikâyelerinde, efsanelerde, destanlarda, atasözlerinde dostluğun bunca yer bulmuş olması da bu sebepledir. Bir pusula gibidir nerdeyse dostluk. O pusula yoksa insan nereye, niçin gittiğinin bilgisinden mahrum kalır. Gerçek veya hayalî, dostluğun mücessem görünürleri söz konusu olduğunda uğruna sarf edilen emeğin ve çabanın mercii de belirginleşmiş olur. Yol ve yoldaş arasındaki bağda da bunu görmekteyiz. İnsan kendini yolda yoldaşla tanır. Yoldaşın tuttuğu gönül aynası, yolun terbiye edici ırasıyla bir ve özdeştir.”

Erol Göka - Arkadaş, yoldaştan da kardaştan da üstündür

“Kaç hakiki arkadaşınız var, haydi söyleyin. Yoldaşlığımız ülfete dayanmıyorsa geriye “çıkar”dan başka kalan ne var? Arkadaşlık bahsinde hep bunları söylerim ama sakın yanlış anlaşılmasın; muradım, “Ne kadar çok arkadaşın varsa o kadar çok iyi!” demek değildir. Zaten arkadaş kavramının anlatmaya çalıştığımız içeriği göz önünde bulundurulduğunda hakiki arkadaşın bir elin parmaklarını geçemeyeceği de anlaşılır.”

Kemal Sayar - Dostluk: Kuru bir yaprağı kaldırır gibi

“Dost dosta rüzgâr ve irtifasını kazandırır. Böyle bir dostluk denince aklıma birbirlerine yakın zamanlarda vefat eden iki yazarın, Alaeddin Özdenören ile Ramazan Dikmen’in dostluğu geliyor; aralarında neredeyse otuz yaş fark bulunmasına rağmen insanın gönlünü şefkatle ve hüzünle dolduran türden bir dostlukmuş onlarınki. Alaeddin Özdenören, Unutulmuşluklar isimli anı kitabında çok genç yaşında vefat eden dostu Ramazan Dikmen’i de uzun uzun yâd ediyor. “Gar kahvesinin ıssız karanlığında yığın yığın özlemler, anılar yağdıran gök altında oturur, bekleyen ya da bekleşen trenleri seyrederdik. Uzun yıllar, dostsuz, sohbetsiz, neşesiz, sırdaşsız kalmanın acısını çıkarırdık. Bana öyle içten bir ‘abi’ deyişi vardı ki bu sesin ölünceye kadar kulaklarımdan çıkması mümkün değil.” diyor... Dostun yeri, erken kalksa da sıcaktır. Dost, yanımızda yokken dahi içimizde konuşmaya devam eder.”

Ali Emre - Aramızda bir kandil

Şimdi yorgun, mahzun, şaşkın, göçebe, korkutulmuş, incitilmiş çocuklarla dolu dünya. Evlerine ateşler düşen, kıtaların bütün beşiklerinden itilen, başlarını dağlara vura vura ve yüreklerini dalgalara çarpa çarpa büyüyen çocuklar onlar. Onların arasında tutuşturuyoruz kandili. “Bize güzellikler getir!” diyoruz doğan güneşe. Yerin ve göğün sahibine “Bize yüce bir dostluk ve doğruluk dili ver!” diye dua ediyoruz. Bağı onaran, bahçıvanı bulan, bağrımıza serin bir nefes üfleyen sevgiliye sesleniyoruz birlikte: “Bize, merhamet kanatlarını indir!”

Selim Cerrah - Dost olmak, dost kalmak

“Sahici dostlar, Allah önünde her varı yok gören yiğitlerdir, onlar gerçek kahramanlardır. Sayıları az, kıymetleri büyük, hürmetleri çok, değerleri yücedir. Onlar öncülerdir, önderlerdir. Dağ gibi adamlar dünyamızda var olmaya devam ediyor, edecek. Onlardan umut, dua, sabır, sebat öğrendik. Daha fazla güzel insanla oturup sohbet edelim ki onlar göçtüğü zaman pişman olmayalım. Onlar ölümü öldüren, ebedî dirilik arzusuyla yaşayan, ölümsüzlük sırrının tılsımı olan şehadet şerbetini arzulayan, abıhayat peşinde koşmayanlardır.”

Sibel Eraslan - Varoluş bilinci olarak dostluk

“Dostluk ziyarettir... O ziyarette biz yalnız olmadığımızı ve Yaradan’ın bizi gözetip kolladığını hissederiz. Dostun yüzü, selam verilerek girilen türbe ziyaretini andırır. O yüzün ardı vardır, ardı cennet bahçesidir. Dostluk yakınlıktır. Bir kapıya varmak, kapının önünde beklemek, kapıyı açacak kişinin simasında bir ülkeye varmaktır dostluk... O ülke sonsuzluktur... Sonsuzluğu sayılarla, harflerle bilemeyiz, o ancak sevgiyle bilinir. Dost, bize sevginin lisanını öğretendir.”

Mehmet Dinç - Evvel giden ahbaba selam olsun erenler

“Ölümün sahibi değil isek, muhakkak ölecek isek ve baki olan dostluk ise o hâlde ötelere taşan bir dostluğa sahip olmamız lazım. Öyle bir dostluk ki dostlardan biri dünya değiştirse dostluk bitmez, belki yeniden başlar. Gidene elveda denmez, bilakis merhaba denir. Ölenlerle hukukumuz azalmaz hatta artar. Bütün bunları bilmekle biz gidenlerin ardından yas tutmayız. Veda etmeyiz onlara. Unutarak değil hatırlayarak hayatımıza devam ederiz. Bu ölümü inkâr değil bilakis kabuldür; ölüme isyan değil bilakis teslimiyettir; hayattan vazgeçmek değil bilakis her nefesin kıymetini bilmektir.”

Zeki Bulduk - Dost senin derdinle

“Dostun attığı gül yaralar bizi” diyen Hallâc-ı Mansûr’u sevdim bin yıldır. Dedim bırak o da gitsin. Bırak, o da dünyalıların safına geçsin. Bırak, o da bir müddet madara olsun. Bırak, o da yansın dostsuz kalmanın derin elemiyle. Bırak, o da yüreğindeki çölde dolaşsın biraz. Gün gelir mezarın başında o kadar ağlar ki gözyaşları ondan yeni bir insan doğurur. Varır başka çölleri yeşertir. Dostluk sende kalsın, dedim.

Kâmil Yeşil - Son nefes dostu

Anamız, babamız, kardeşlerimiz dostumuz değildir. Fakat karımız, sevgilimiz dostumuzdur. Bundan dolayıdır ki dilimizde “dostu var”, “dost tutmuş” denildiğinde karşı cins anlaşılır ve bu bağ ile sevgi, aşk, gönül bağı kastedilir. Bu anlamda dosta karşı çıplağızdır. Veya şöyle: Dost, anne babamızla, kardeşlerimizle paylaşmadığımız sırları açtığımız kişidir; dost bizimle ilgili her şeye muttalidir. Ve onu ömür boyu ve de canı pahasına saklar. Biz de bizi dostu seçen kişi için öyleyizdir.”

Müslim Coşkun - Dost, kalbimize dokunandır

Dost yarayı acıtan değil, sarıp sarmalayandır. Hayatın zorlu yollarında düşeriz, yaralanırız, kırılırız. Düzelmek, ayağa kalkmak için bir dost eline ihtiyaç duyarız. Dostluk işte böyle zor zamanlarda kendini belli eder. Dost aynı zamanda kalbimizin kapısını tıklatan ve bizi iyileştirendir.

Soner Karakuş - Dünyadan götürebileceğin

Kendisinden gelecek yıkımı göze alabileceğin en az biri olmalı hayatında. Çünkü dünyanın bir yere gitmediğini anladığında, yanında kimin olup olmadığı önem kazanır. Dostun mu, düşmanın mı?

Başına geldiğinde umursamadığın ya da katlanabildiğin sıkıntılar, onun başına geldiğinde uykunu kaçırır. O kişiye dost diyebilirsin. Bazen ileri gider. Ona kötü bir şey olmasını sen istersin. Sana muhtaç olsun diye değil, ona yardım etmenin mutluluğu için. Dostuna.

Ruhunda Şimşekler Çakan Çocuk

Çocukluğunda herkesin bir kahramanı vardır. Uzak ya da yakın fark etmez. Bazen aynı sokakta, bazen aynı şehirde, bazen de çok uzaklarda bir kahraman bulur kendine çocuk. Abdullah Harmancı’nın Ruhunda şimşekler çakan çocuk yazısını okurken geçen isimleri düşündüm de tam benim çocukluğum gibi dedim. Yaş itibariyle yazıda geçen isimler benim çocukluğumun da kahramanı idi. Bruce Lee, Brandon Lee, Rocky, Maradona ve daha kimler kimler… Sesler, oyunlar, acılar, sevinçler…

Siyah beyaz filmler tadında eski karşılar kadar hüzünlü bir yazı sunuyor bize Harmancı.

“Ben küçükken bir Bruce Lee veya bir Brandon Lee olmadığım için çok üzgündüm. Onlar kadar güçlü değildim. Onlar kadar cesur değildim. Dünyanın en güçlü adamı değildim. Belki de hiçbir zaman olamayacaktım. Bu, benim gecelerimi karartıyordu. Gündüzlerimi bunaltıyordu. Neden çok güçlü değildim? Neden dünyanın en güçlü askeri ben olamıyordum? İçim içimi yiyordu.”

“Maradona da kendine futbolda iyi miyim diye sormuş mudur, Bebeto da sormuş mudur diye kendi kendimle didişirken bir gün babamın eve getirdiği gazetede “Bebek Yüzlü Futbolcu Bebeto…”, “Bütün Dünya Ona Hayran!” diye iki sayfayı kaplayan devasa bir manşet gördüm. Okulumuzda kız yoktu ama ev sahibinin kızlarının bahçede tekerleme söylerlerken Bebeto’dan bahsettiklerini ve tekerlemeyi “Bebek yüzlü Bebeto!” diye bitirdiklerini duyunca aklım başımdan gitti. Demek futbolculuk değildi tek başına önemli olan. Adam aynı zamanda güzeldi, yakışıklıydı. O zaman hemen aynanın karşısına geçtim ve belki de aylarca oradan ayrılmadım. Tek bir sorum vardı beni meşgul eden: Güzel miydim? Çirkin miydim?”

Sanat ve İdeoloji

Sıklıkla dile getirilen bir konudur sanat ve ideoloji. Sürekli konuşulan ve pek de sonuca varılmayan hassas bir noktada durur sanat ve ideoloji. İdeolojisi mi yoksa sanatı mı önemlidir sorusu açık uçlu bir halde hayatımızda yer etmeye devam ediyor.  Arif Ay, bir tartışma konusundan hareketle ele alıyor konuyu. Şair ve ideoloji konusundaki fikirlerine canı gönülden katılıyoruz Arif Ay’ın.

“Şiir ve ideoloji ilişkisi geçmişte çok tartışılan konulardan biriydi. Şiir ya da genel anlamda sanat, ideolojiden uzak tutulmalı, sanat ideolojiden arındırılmalı, ideoloji sanata yüktür, ideoloji sanatı bozar türünden görüşler havada uçuşuyordu. Sonunda sanat ve ideoloji ilişkisi bir yere bağlanamadan öylece ortada kaldı. Bugün sanatta ideoloji olmalı diyenler ne yazık ki azınlıkta kalırken saf şiir, saf sanat diyenler çoğunluğu teşkil etmektedir. Oysa bu çoğunluğu teşkil eden kesim içinde şiirini bilinçli olarak ideolojiden uzak tutanların hayli az olduğunu günümüz şiirini takip eden herkes görebilir. Çünkü günümüzde ideoloji hayattan uzaklaştırılmıştır. “İdeolojiler öldü! Savaşma, seviş!” yaygaraları bunun en açık kanıtı.”

Hikmet Dağı’nda İbn Haldun Var

Dursun Çiçek’in Hikmet Dağı’nı bir efsaneyi okur gibi büyük bir medeniyeti izlercesine takip ediyorum. Hikmet dağına konuk olan her isim bizim gönül ve fikir dünyamızın mimarları. Onların açtığı yol, çıkacağımız dağın yokuşlarını düz ediyor. Bu sayıda İbn Haldun dergâhında soluklanıyoruz. Karşımızda uçsuz bucaksız bir umman var.

“İbn Haldûn asabiyyeyi, tabiatın vergisi veya doğuştan getirilen bir mizaç olarak değil, insanın dünyadaki tecrübesinin sonucu olarak telakki eder. Öyleyse medeniyet, insanın sayyi, gayreti ve tecrübesinin sonucudur. O, gökten indirilen bir şey değildir. Bu dünyada insanların Müslüman olmaları onların medenî olmalarını zorunlu kılmaz. Müslüman olmak ayrı bir şeydir, medine kurmak ve İslâm’ı bir hayat nizamı ve dünya tasavvuru hâline getirmek başka bir şeydir. Bu birtakım mucizelerle değil, tamamen Müslüman insanın aklı ve gayreti ile olur. Geçmişi iyi okuması yani hafızası, bugünü iyi tabir ve tevil etmesi yani dili ve geleceği iyi görmesi ile yani dünya tasavvuru ile mümkündür. Öyleyse medeniyet kurmak, salih amele dâhildir ve insanın iradesi ve çabası ile ilgilidir. Ancak bu da ferdî bir durum değil, Müslüman ferdiyetinin küllî bir idrake ulaşması ile mümkündür.”

“Daha önce de belirttiğim gibi İbn Haldûn aslında bir fakihtir ve onun tarihle ilgili ortaya koydukları fıkhından ayrı düşünülemez. Nitekim fıkıh da ilim olarak dinin hayat yani amel bağlamı ile ilgilidir. Dolayısıyla onun hayattaki bağlamlarını ve bunun ilkelerini ortaya çıkarmak seküler bir çaba değildir. Bir Müslümanın böyle bir kaygısı olmaz zaten. Böyle bir ayrım zaten on yedinci yüzyıldan itibaren kilisesi ve ruhbanı olan toplumlarda söz konusu olmuştur.”

Dursun Çiçek Söyleşisi

Mustafa İbakorkmaz’ın sorularını cevaplamış Dursun Çiçek. Yeni çıkan kitapları, çalışmaları hayata bir objektifin ardından bakmanın incelikleri ve daha fazlası var söyleşide. Merkeze; Fotoğrafın Ötesi kitabı alınmış. 

“Modern bakma ve görme biçimi tıpkı bize neyi okuyacağımızı, neyi düşüneceğimizi, neye inanacağımızı, neyi bilebileceğimizi dayattığı gibi neyi göreceğimizi de dayatıyor. Bunun için de çok yoğun bir biçimde görüntüler üretiyor. Bu görüntülerin temsili yok. Tamamen imge üretimine dayalı. Dolayısıyla mutlaklaşan görüntüler. Ve bu görüntüler, görüneni yani bizatihi var olanı, mevcut olanı perdeliyor ve görmemizi engelliyor. Bu anlamda görüntü, üretilen, kurgulanan bir şey ve kesinlikle biz görüntüyü göremeyiz. O kendini bize dayatır. Tek boyutlu inanmanın, yaşamanın sonucu olarak tek boyutlu bir görme. Ama zorunlu bir görme bu. İnsanı ve onun iradesini bertaraf etmeye çalışan bir görme…”

“Fotoğraf ve sinemanın çekmekten ve seyretmekten öte bir görme ve okuma biçimi olarak telakki edilmesi tek boyutluluğu ve mekanik bağlamı ortadan kaldırıyor ve kendi içinde bize yeni imkânlar sunuyor. Modern mimari ve mekân anlayışı nasıl insanı kendinin dışına atarak bir izleyici, seyirci konumuna indirgiyorsa modern fotoğraf, resim ve sinema da aynısını yapıyor. Ama biz, bize dayatılan bu bağlamın ötesinde onu farklı görme biçimleri ve okuma biçimleri ile tek boyutluluktan kurtarıp araçsallaştırabiliriz.”

“Nasıl şiir, kelimelerden kurtulmak için çabalarsa fotoğrafı da görüntülerden kurtarmaya çabalarsak bu çaba sürecinde ortaya bir şeyler çıkacağına inanıyorum.”

Muhit’ten Öyküler

Handan Acar Yıldız - Nehre düşmek

“Yürümeye devam etti Entum Rahibesi nehrin kenarında. Tapınaktan çok uzaklaştığını fark etti. Ama dönmek içinden gelmedi. Hava daha aydınlıktı. Kıyıya oturup suyun akışını izledi. Karşı kıyıda bir aslanla öküzün art arda koştuğunu gördü. Önce aslan öküzü kovaladı, ardından öküz aslanı. Saatlerce izledi suyu. Aslan ve öküz bir daha geçmediler. Av ve avcının yer değiştirerek geçişinin ardından her şey akmaya başladı. Çalılar, ağaçlar, lotus çiçekleri, taş ve toprak… Şimdi yalnız nehir duruyor, onun dışında kalan her şey akıyordu. Akan ve duran yer değiştirmişti.”

“Çağırdığı karanlık geldi. Birlikte tapınağın kapısından girdiklerinde bütün kandiller sönmek için sözleşti. Kandilleri ay ve yıldızlar takip etti. Birinci avludan ikinciye geçtiklerinde ay ve yıldızlar kayboldu. Yabancı, aydınlık ve karanlığın yer değişimini takip etmeyi çoktan bırakmıştı. Karanlığın onu koruyup kollayacağından emindi. Karanlığın oğluydu. Aynı zamanda gücün, iktidarın, istikrarın hatta adaletin babasıydı. Biri ona belinde ne taşıdığından haber verse habercinin deliliğine yorardı.”

“Ad bile koyamadığı, alışıp kopamaz diye yalnızca bir kez yüzüne bakabildiği oğluna adını tarihin koyacağını bilmeyecekti. Bunları nerden tahmin etsin? Günahkâr bir rahibeydi o. Suçların en büyüğünü işlemiş, kendi kendini bile affetmemişti. Çocuğunu sulara emanet ettikten sonra aklından suçunu itiraf edip yargılanmak geçmiş, belki günün birinde ondan haber alır diye vazgeçmişti bu kararından. Belki korkaklığına gerekçe aramıştı. Ama bir de bu konuda kendine mahkeme kurup yargılamaya gücü yoktu.”

Ali Işık – Dün Bugün Yarın

“Çay bahçesinde yolu seyrettiği anda yakaladı onu Sadık. Elindeki telefonun ekranını kaydırmaktan bıkıp kendi içine çekildiği esnada oldu her şey. “Buldum, nihayet aradığımız adamı buldum! İşte Âdem!” diye söylenmeye başladı Sadık.

Heyecanla ona doğru gelen adamın selamıyla irkildi Âdem. Clubhouse’da rastgele girdiği odada Japonya’dan katılan biri, “insan sonrası”ndan bahsetmişti. Âdem de o anda anlatılanları özümsemeye çabalıyordu. Kulaklığı çıkarttı. Başını kaldırıp isteksizce adama baktığında birkaç dakika boyunca bir yerlerden tanıdık gelen bu yüzü çıkarmaya çalıştı. Tabii ya, Sadık’tı bu…”

“Yavaşladıkça hatırladı, hatırladıkça daha da yavaşladı. O an idrak etti: Yavaşlamak, hız kapısını kapatmak değildi sadece. Duvarında fotoğrafının asılı olduğu kahvenin nerede olduğunu anımsamaya çalıştı.”

“Kucaklaştılar. Sadık cebindeki anahtarı çıkarttı, Âdem almak için hazırlandı. Sadık, “Siz kendinize başka anahtar bulun.” dedi sonra. Âdem’in zihnindeki kilitlerden biri daha açıldı. Üç adam birbirine sarılıp ayrıldı.”

Muhit’ten Şiirler

Çok eski bir zamanı çağıran sesin

Unutkan rüyalar gibisin, yemin

Görmeden inanan görse inanmaz

Geceyi beklersin ağlamak için.

Gecikmiş ne varsa hepsi seninle

Beraber geziyor yüzün ve hüzün,

Yoruldun hayatın kalan kısmından

Yaşardım yanında yaşamak olsam.

İbrahim Tenekeci

bazı günler

yağmurda ıslanmış güz yaprakları, içime dökülen dualar

ki içim ılık ve mavi bir dildir o zaman

seni bilmeyene bildireceğim derdim

sardunyaların kırmızısı, renklerin güvercin gerdanında tevhidi

sonsuzlukla meşk eden derviş ikindi güneşi

buradayım, kafesimde

sürçüp duruyor aklım, sonra ayaklarım, dörtnala sorular

sizin hiç sürçmeyen sayılarınız mı var, çok bilmiş unvanlarınız

steril günaydınlar ve halkın olmadığı sahil beldeleriniz mi

mezarlıklar, korkunç yenilgileriniz mi kentinizden kovulan

cukka ihaleler ve fahiş fiyatlı yalnızlık seanslarınızla mı koyun koyuna

halkın olmadığı o yerlerde halka satılacak metalarla

Aynur Dilber

Dünyanın felek olduğu zamanlarda

Tanrılar yoktu senin için

Allah tek tapılacak tek sığınılacak

Dosta dost düşmana korku

Her sıfatını benzersiz var eden

Yegâne koruyan ve kollayan

Tanrının evren, evrenin kosmoslarda

Işıklar içinde var sayıldığı

Bütün uydurukçuların uydurduklarına inat

O ‘ol!’ dedi mi olan

Şeksiz ve şüphesiz iman edilen

Yalnız tek bir Allah’ın vardı

Adam derlerdi tek bir Allah’ı olup

Adama adam gibi dost olana.

Ünsal Ünlü

bir çingene şarkısının orta yerinden çıktım

bir dansı susturdum fırtına kadar

felâket oldum üzerine neşenin

ben sekiyorum çarşaklarda

dizlerin titriyor adımsızsın da sen.

birini daha öldürdüm bugün, bu bir

utandığım dalları kırdım

tutunduğum taşları kahkahalarla

boyadım kırmızıya

dudaklarını kazıdım yalnızlığımın

boyadım kıpkırmızıya, şaşırdın.

Tuba Kaplan

Ben sık sık iyileşirim.

Balkıyan bir göl olur gövdem geceye karşı

Leydiler, süsenler ve gecekuşları ayaklanır kalbinde senin

Bir istilâ başlar senden bana doğru

Aşk gibi bir şey başlar aramızda

Aşk yani karıncalanmış bir kalbin yuva arayışı

Ölüm itinayla kadeh kaldırırken göğe

Üç kere bağırır, ey görklü yıkım, ey şanlı yıkım!

Ben sık sık iyileşirim

Çünkü benim keskinliğimden utanan bir bıçak elbet vardır

Beklenen bir hikâyedir seyyahın kalbi kervansaraylarda

Taştan değil sözcüklerden yapılma bir yolda yürür seyyah

Kişniş, fesleğen ve mercanköşk arasında

Taş direniyor değdiği topuğa.

Dilara Ayşe Akdeniz

Kalbinde boşluk bırakma soğuk girer oraya

Oraya bitiremediğin şiirler, öyküler, romanlar

Oraya adsız bütün Dede Korkutlar

Boğaçhanlar, Deli Dumrullar

Oraya atmosferin alabildiği kadar uçuşlar

Hem sana gelmek sorun değil sana İsa’nın dünyaya gelmesi gibi

Sana hafiflemiş havariler dokunup durur soğuklarda

Sana baygın ikindiler dokunur kitap çarpsınlar

Bir hatim bitirmeler gezinir kafanda

Tanzimat yüklü bulutlar bütün yanlış anlamalar adına

Bütün sabahlar bütün güçsüzler adına

Bizi avut çocuk buraya ait değil bu güz

Buraya ait değil obruklar açılan yüzümüz

Bir ölüm kalım meselesi bu

Bir sabah mahmurluğu, fecr buğusu

Âdem Yazıcı

Bana sorarsan altın günlerine ve beyaz eşyalara inanma

Yağmurda ışıkları beklemeden kalbinin karşısına geç

Bir ekmeğin pişerken kabarması gibi

Kabarsın içinde yeni yepyeni bir kavga sahnesi

Bana sorarsan uzaklara gitme

Çünkü özlediğin uzaklara gitsen bile

Orada yine başka uzakları özleyeceksin.

Ve bir sabah kaybolacaksın doğduğun dilde

Sonra bir yaşamak birikti gitmediğin yerlere

Bana sorarsan, bana sorma

Mehmet Tepe

Yağmurun yağması dışarda bana iyi geldi

Hız yapma telaşı Karaoğlan cesareti,

İçerimde hepsi dalgakıran geldiler

Ölümlere bir silgi olma cesareti.

Biz dediğim elinin körüydü,

Allah bilir ya daha kör olmadım.

Gözümün bir kesiğinden yürüyüp giderdim

Dünyayı murdar etmekten korktum

Dünyanın gırtlağımı sıkmasından hep korktum

Andavallarla aramda Tuna nehri vardı,

Kör olsaydım suları vicdanıma mezar yapacaklardı,

Susaydım hayalleri kıvılcım Tuna’yı cehennem,

Şair olduğuma şükrettim.

Ali K. Metin

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kâzim Şen
Kâzim Şen - 12 ay Önce

Işıl ışıl.. Çok güzel bir değerlendirme olmuş.Tebrikler.Teşekkürler.

banner19

banner36