Ocak 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Sümmani’yi Nereye Yazmalı?

Edebiyat Ortamı Dergisi 2021’i Âşık Sümmani ile selamladı desek yeridir. Derginin 78. sayı hediyesi Doç. Dr. Adulkadir Erkal’in hazırladığı Âşık Sümmani kitabı okuyucularla buluştu. Bu bağlamda Yunus Nadir Eraslan, Erkal ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Âşık Sümmani’yi tanımak Anadolu’yu tanımaktır. Bir gönlün mahzunluğunu hissetmektir her nağmede. Sümmani’nin bir kenara yazıldığı dünyada bizler yazılacak köşe bulma derdinde bir ömrü tüketmekle geçiririz vakitleri. Bir nağme ağır ağır değer içimize.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Sümmânî ve Çıldırlı Şenlik âşık edebiyatının iki mihenk taşıdır diyebiliriz. Şenlik Sümmânî’den yaşça daha büyüktür ve o yıllarda ünü Sümmânî’ye nazaran daha geniş coğrafyaya yayılmış bir âşıktır. Sümmânî ile Şenlik Çıldır’da karşılaşmışlardır. Ondan önce bir âşık Şenlik’in yanına giderek kendini Sümmânî diye tanıtıyor ve onunla atışıyor. Atışma sonunda da yeniliyor. Lakin Şenlik onun Sümmânî olduğuna inanmıyor. Bu âşık daha sonra Sümmânî’nin yanına gelerek durumu anlatıyor ve ona namını kurtarmasını istiyor. Bunun üzerine de Sümmânî Çıldır’a giderek Şenlik’le atışma yapıyor. Sümmânî-Şenlik atışması sanatsal açıdan âşık şiiri içinde yapılmış en kaliteli atışmadır. Aynı zamanda çok uzun süren bir atışmadır. Günlerce sürmüş sonunda Şenlik’in annesi araya giderek ikisini kardeş ilan etmiş ve atışmayı sonlandırmıştır.”

“Sümmâni, medrese tahsili görmemiş ümmî âşıklardandır. Ancak ümmîlik okuma yazma bilmeme anlamında değil bir eğitim kurumuna devam etmemiş olmasındandır. Bazı yerlerde Sümmâni’nin ismi bazı tarikatlerle beraber anılsa da aslında o hiçbir tarikata bağlanmamış ama tarikat önderleri ile gönül birliği şeklinde dostluklar kurmuş ve onların ilim ve irfanından istifade etmiştir. Mesela Narmanlı Nakşibendi şeyhi Edhem Baba ile sıkı dostlukları vardır.”

“Sümmânî’nin şiirleri detaylı olarak incelendiği zaman, şiirlenin ekseninde nasihat, öğüt ve aşk kavramları ön plana çıkmaktadır. Bu iki kavram Sümânî’nin edebî kişiliğinin ipuçlarını da gözler önüne sergilemektedir. Sümmani, kişilerde ve toplumda görülen toplumun değer ve normlarına aykırı her konu ve davranış biçimini nasihat konusu yapmıştır. Nasihatlerinde kişisel ve toplumsal bir boyut vardır. Nasihat toplum için bir hatırlatma ve uyarı olarak düşünülür. Nasihatleri ders verme, doğruyu gösterme amacının yanı sıra dolaylı ve dolaysız olarak eleştiriyi, yergiyi ve bazen öfkeyi de içerir.”

“Sümmanî deyince ilk akla gelen ‘Ervah-ı Ezelde levh ü kalemde/Bu benim bahtımı kara yazmışlar’ türküsüdür. Sanat camiasında bu türküyü okumayan sanatçı neredeyse yok gibidir. Bunun yanında bu türküyü albümlerinde de yer veren sanatçı sayısı da hayli fazladır. Müslüm Gürses son albümünde okumuştur. Bunun dışında Halil Sezai, Arif Sağ albümlerinde yer vermişlerdir. Grup Abdal türküyü gitar sesiyle yeniden aranje ederek seslendirmiş ve bu tarz çok tutulmuştur.”

Gönül Perişandır Devr-i Âlemde

Sümmani’yi tanımış olmak bile insanın ruhuna bir hüzün bırakmaya yeter. Toparlanmaz bir dağılma ile okunur onun her satırı. Bu olsa olsa bir yüreğin dolup taşmasıdır. Ali Sali, bir gönlün perişanlığını anlatıyor Sümmani eşliğinde.

“Âşık Sümmânî’nin kendisine göre bir tarzı, bir tavrı da vardır. Sümmânî adı aynı zamanda bir ezgi, bir makam hâline de gelmiştir. Ezgilerine göre söylenen koşmalardan birisi “Sümmânî Koşması veya Sümmânî Ağzı” adını taşır. Sümmânî’nin “Ben razı değilem hicrana gama” mısraıyla başlayan koşması Sümmânî Ağzı ile söylenen bir koşmadır. Hangi makamda söylenir bilmiyorum, ama bundan birkaç yıl önce Ardahan’da izlediğim bir âşıklar atışmasına Erzurumlu bir âşık Sümmânî Ağzı’yla atışmayı başlatmıştı, Erzurumlu âşık Sümmânî’nin “Ben razı değilem hicrana gama” mısraıyla başlayan şiirinin iki dörtlüğünü okumuştu, hem de segâh makamında. Sümmânî açışının ardından âşıklar atışmaya öyle başlamışlardı. Tabii ki ben bu segâh girişin ardından atışma falan takip edebilecek dermanı bulamamıştım kendimde! Sümmânî’nin bu şiirinin segâh makamında icrası insanın ciğerini dağlıyor, eritmedik yağını bırakmıyor. İnsanı tutup duvardan duvara çarpıyor segâh giriş. Buna inanın tecrübeyle sabit!

Sümmânî’nin bade içmesinin anlatıldığı menkıbede dervişin Hüseyin’i “Gözünü kırpma. Yoksa hasreti kıyamete kadar sürer” şeklinde uyarmasına rağmen, Gülperi’nin cemalinin güzelliğinin kendine göz kırpmadan baktırmayacak kadar cezbedici olması Sümmânî’ye insanı çarpan şiirler söyletmiş. Ervâh –ı ezelde olarak bilinen türküyü ben hep bu menkıbedeki hasret olarak okurum. Sümmânî Ağzı olarak bilinen ve “Ben razı değilem hicrana gama” şiirini de özellikle Ardahan’da ilk defa segâh makamında dinlediğimden bu yana kıyamete kadar sürecek hasretin şiiri olarak okurum.”

Nara Düşmüş Bir Narmanlı

Narman demek Sümmani demek, Sümmani demek de Narman. Bu ilişkiyi yazısında şiirler eşliğinde anlatıyor Arafat Deniz. Keyifli, öğretici bir biyografi sunuyor bize Deniz. Aşıklık geleneğine dair çok özel notlar yazıda.

“Erbabî, karşılaştığı çocukta beklediğinin fazlasını görünce ona âşıklığın inceliklerini ve saz ile sözün güzelliklerini öğretmeye karar verir. Böylece Erbabî, şöhreti Erzurum’u aşan bir sanatkarlık dışında kendisinden sonra çok büyük bir saz ve söz ustasını da bırakmıştır. Sümmanî, babasını kaybeder ve bundan sonra köy ona dar gelir. Arkadaşı Ahmed Onbaşı ile yola koyulur, diyar diyar gezip sevdiği Gülperi’yi bulmak için Bedehşan’a ulaşmak arzusundadır. Ancak ona kavuşamayacağı söylenmiştir.”

“Âşık Sümmanî, halkın dilinde ve gözünde efsaneleşir. Çağdaş bir Mecnun gibi, Leyla’sı olan Gülperi’yi bulmak için diyar diyar gezen bir âşık olur. Halkın dilinde o, sevgilisinin yolunda kâh Gürcistan’da kah İran’da kah Türkistan’da görünür. Fakat bir türlü Bedehşan’a varıp sevdiğine kavuşamaz. Aslında o da biliyordu muhtemelen, aşkta sevgiliyi görme gayesi ve arayışı vardır ve bu dünyada gerçek kavuşmak mümkün değildir.”

“Sümmanî, âşıklık geleneğinde bir yol açmış ve bir okul olmuştur. Şiirleri sazlarda türkü, sözleri dillerde deyiş olmuştur. Günümüzde onun hakkında birçok yükseklisans ve doktora tezi hazırlanmıştır. Şiirleri farklı yazarlar tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. Özellikle Abdulkadir Erkal Hoca’nın yaptığı çalışmalar alanda kendini göstermektedir ve Ketebe yayınevince basılan kitabında da Sümmanî’nin hayatı, maceraları, edebi kişiliği ve seçme şiirlerine yer verilmektedir.”

Hümeyra Yabar ile Hayvan Geçidi Üzerine

Uykusuz Meyveler ve Hayvan Geçidi; Hümeyra Yabar’ın iki kitabı. Severek okudum iki kitabı da. Yabar kendi öykü dilini kurmuş bir yazar. Oturmuş bir üslubu var. Öyküye çalıştığı her cümlesinden belli oluyor. Emek mahsulü eserler ortaya koyuyor. Edebiyat Ortamı’nda da Yunus Nadir Eraslan’ın sorularını cevaplandırmış Yabar. Keyifle okuyacağınızı ümit ettiğim söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Hayvanlarla bağımız yeryüzündeki ilk hikâyeye dayanıyor. Tarih boyunca insanların anlatmak istedikleri birçok konuyu hayvanlar üzerinden anlattığını, mesel diye tabir edilen bu hikâyelerde hayvanları konuşturmanın kadim bir geleneğe dönüşmüş olduğunu görüyoruz. Ali Ural hocam, “Bu zamanın da fablları olmalı,” diyerek modern fabllar yazmamı önerdi. Hayvan hikâyeleri devam ediyor. Çünkü yeryüzünde hâlâ hayvanlar yaşıyor. Toprağı, havayı, ırmakları, ağaçları paylaşıyoruz onlarla. Bu ortaklık yazgımızda da kendini gösteriyor. Bazen bir dost bazen bir erk hayvan olarak insana eşlik ettiklerini görüyoruz. Dünyaya bir hayvanın gözleriyle bakmak, olacakları onun sezgileriyle algılamak ve sonları onun duyarlılığıyla kabul etmek kavrayışımızı derinleştirecek bir güce sahip. Geleneksel fabllarda hayvanlara nasıl bakılmış, ben nasıl daha farklı bakabilirim diye uzun uzun düşündüm. Tilki benim için dünyanın en sevimli hayvanlarından biriydi. Onun üstüne yapışmış ‘kurnaz’ ve ‘hırsız’ etiketlerini sıyırdığım zaman altında neyle karşılaşacağımı merak ettim. Hayvanların itibarını kurtarmak, insanı ürkütmeden gölge yanıyla buluşturmaya bir davetti belki de.”

“Hayat sahnesinin dekoru ve figürleri durmadan değişse de yaşadığımız kurgular temel özelliklerini korumaya devam ediyor. İnsan aynı insan. Küslüğe, hayal kırıklığına, incinmişliğe benzer tepkiler veriyoruz. Hâlâ derin yaralarımızı ifade edecek bir dil arayışındayız. Anlamaya ve anlatmaya muhtacız. Bu yolculukta hayvanlarla ilgili okumalarımın yanı sıra psikolojide soluklanıp, derinleşmeye gayret ettim. Hayvan psikolojisiyle insan psikolojisi arasındaki bağı anlamaya yönelik okumalar yaptım. Hayvanların duygusal yapısının insanla benzer özellikler gösterdiğini biliyoruz. Bir farkla, hayvan davranışları insana özgü psikoloji ile değil kendilerine özgü bir psikoloji ile açıklanabiliyor. İçgüdülerin etkili olduğu bir psikoloji. Bu farkın benim için ilham verici olduğunu söyleyebilirim. Bilincin bulandırdığı suyu değil içgüdülerin berraklaştırdığı suyu aradım.”

“Denizde büyük dalgalar da vardır küçük dalgalar da. Onlar birbirlerini tamamlayarak geçişi sağlarlar. Hikâyeleri küçük ilmiklerle birbirine bağlamayı denedim. Çünkü doğada da durum böyledir. Bir kesintiye rastlamayız. Her şey ahenk içindedir ve birbirini destekleyerek varlığını sürdürür. Kitabı tamamlamak üzereyken bir rüya görmüştüm. Ormanda peşimde yazdığım hayvanlarla koşuyordum, az ileride yazmadığım hayvanların içerleyerek bana baktığını gördüm. Üzüntüyle uyandım. Aynı gün Ali Ural hocam, keşke şu hayvanları da yazsan, dedi. Böylece bir sene daha çalışmaya devam ettim. Ara hikâyelerle birlikte geride hayvan bırakmamaya niyet etmiştim. Onları birbirinden ayıramazdım. Bir senfoni düşledim. Elli dokuz hayvan orkestraya katıldı.”

Robinson’u Tanıyor muyuz?

Erdal Noyan, Sömürgen Robinson isimli yazısı ile dergide yer alıyor. Romanlarak Kişilere, yaşananlara ve hayatın uç noktalarına hassas dokunuşları olan bir yazı bu.

“Robinson’u çocukluğumuzda öğreniriz ve unutmayız. Şimdi gündemime girişiyse, Stockholm’den Helsinki’ye yaptığım uzun deniz yolculuğunda anımsayıp Ankara’ya dönünce yeniden okumayı kararlaştırdığım Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitap yüzünden. Rus yazar Grigory Petrov’un Finlandiya’yı anlattığı ünlü yapıtında, “sarsılmaz istencin simgesi, sevinç muştucusu, en büyük yiğit, uygarlık alanında yiğit üstü yiğit” sözcükleriyle kutsandığını ve büyük ulus olmak isteyen tüm toplumlara önerildiğini görünce İlgim Finlandiya’dan Robinson Crusoe’ya kaydı. Kimdir bu Robinson? Gerçek bir kişi değil; bir romanın başkişisi. 1660 yılında Londra’da doğan Daniel Defoe’nun Robinson Cruseo adlı romanını, 980 yılında Buhara’da doğan İbni Sina’nın ve 1106 yılında Gırnata’da doğan İbni Tufeyl’in Yakzan Oğlu Hay adlı yapıtlarından uyarladığı ileri sürülüyor. Örneğin Ümit Aktaş, Okuma Serüveni adıyla basılan kitabında bu yöndeki görüşe katılıyor. Belki öyledir yalnız aradaki başkalıklar benzerlik sayılabileceklerden çok daha çok. Batı’daysa Defoe’nun, Şili’ye hayli uzaklıktaki ıssız Juan Fernandez Takımadaları’ndan birinde kurtarıldığı 1709 yılına dek dört yıl tek başına yaşayan İskoç denizci Alexander Selkirk’in yaşamını işlediği görüşünün benimsendiğini unutmadan aktarayım.”

Şehirleri Süsleyen Yolcu

Dergi yazılarımda kitap tanıtımlarına yer veremiyorum. Fakat bu kuralı bir nadide eser için bozacağım. Şehirleri Süsleyen Yolcu, Sadık Yalsızuçanlar ismine aşina olmamız için bir giriş kapısıdır. Bu kitap ile başlayan yolculuğumuz 1996 yılında Sivas’ta çıkardığımız Martı dergisi ile farklı bir boyuta da geçmişti. Dergimizin ilk sayısı için Sadık Ağabey’den bir öykü istemiştik ve o da bizi kırmayıp Kuş Uykusu isimli öyküsünü göndermişti. Dergimizin kapağında yer verdiğimiz bu öykü ile dergimiz hiç tahmin edemeyeceğimiz kapıların açılmasına da vesile olmuştu. Şehirleri Süsleyen Yolcu, gönüllerimize de dokunan bir yolcu olmuştu.

Edebiyat Ortamı’nda Yunus Nadir Eraslan, Bir Kitap Bir Usta diyerek Şehirleri Süsleyen Yolcu hakkında yazmış. Yazıdan altını çizdiğim satırlar;

“1986’da Birlik Yayınlarınca yayımlanan ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye ödülüne layık görülen Şehirleri Süsleyen Yolcu Sadık Yalsızuçanlar’ın ilk hikâye kitabıdır. Seksenlerin ikinci yarısında edebiyat okuru somut, toplumcu sanatla; soyut, içe dönük, bireyci sanat anlayışı çizgisinde üretilen metinler arasında gidip gelirken Şehirleri Süsleyen Yolcu’yla mecaz ve imge yoğunluklu bir anlatıyı hikâyede buldu. Genel kabullere ve tanımlara sığmayan bu dil, çeşitli edebiyat çevreleri tarafından yadırgansa da yazar mecaz, soyutlama ve alegorik anlatımla kurduğu bu üslubunu ikinci kitabı Gerçeği İnciten Papağan ve üçüncüsü Kuş Uykusu’nda da sürdürdü. Hem klasik tahkiye biçiminin hem de modern biçimlerin ustalıkla kullanıldığı Şehirleri Süsleyen Yolcu’da çok katmanlı ve mecaza yaslı anlatımın içinde bütüncül bir hikâye arayan okur kadersel bir çizginin üzerinde durduğunun farkına vardığında asıl hikâyenin anlatılanın da ötesinde olduğunu sezecekti.”

“Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki öyküleri diğer öykülerden ayıran özelliklerin başında handiyse planlı bir kurgunun olmaması gelir. Öyküler yazıldıktan sonra belki de yazar dönüp metne bir daha bakmamıştır. Burada ufak tefek hataları tashih için metne şöyle bir göz atmaktan bahsetmiyorum. Metnin ana omurgasına müdahaleden bahsediyorum. Çeşitli vesilelerle yazarla yapılan söyleşilerde yazar yazma biçimi hakkında: yere düşen yaprağın, gökteki yalnız bir bulutun, kaldırımda ağlayan bir çocuğun, bankta oturan bir yaşlının kendisinde bir etki uyandırabildiğini ve sonra cümlelerin sağanak bir şekilde boşandığını ifade ediyor. Doğallıkla yazar kendisinde ilk etkiyi yaratan çekirdek hikâyenin uyandırdığı çağrışımları ve beliren imgeleri şiirsel bir dille birleştirerek anlatıyor ya da bu etki yoğunluğu şiirsel bir dil olarak beliriyor.”

Karalara Bürünerek

Ali Ömer Akbulut, mistik ve mitolojik bir dünyadan sesleniyor bize. Üzerimizde kara bir bulut, hızla değişen zaman ve yönetmekte zorlandığımız algımız eşlik ediyor bize. “Karakarga Aynası İnsan Aynısı İnsan” ve birdenbire karanlık.

“Sinar [Sümer] yurt edinilmişti Nuh oğullarınca. Yeryüzünde hayat gailesiyle kolçırpıp koşarken insanoğlu, kendindendi kelamı. Yerleşikliğin cazibesine kapılıp güç devşirince göklerle yarışa kalktı, dikti kulelerini insanlar. Babil; Tanrı Kapısı iken gökler, söz yerinden edildi çoğaldı diller, Babel; Kargaşa Kapısı oldu o yerler. İnsan, kelamın gurbetine düştü. Dallarında şen şakıyıp durduğumuz “kökleri yerde, dalları gökte” o görkemli güzel söz ağacının kurt sardı bünyesini. Bundandır, insanın iştihası benim kanat çırpışlarıma yetişemez. Ben KaraKarga, özötücüyüm ben. Yalındır dilim, ne söylediğim açıktır. Ben şakıyınca Tanrı konuşur. Babil Kulesi dikilmeden göğe doğru, ben onun yüksekliklerinde seyr hâlindeydim. İnsan yapısı kuleden ötesi benim uçuş hanemdir.”

“Nurlar heykeliyim ben ve sırlar hazinesinin taşıyıcısı. Hikmet dükkanım, nağmeler musikimdir. Gözlerden saklanan, manaların aslı, şarkıların kaynağıyım. Şiirin çeliği benim madenimde dövülür. Kelamın sadık hizmetkârı şair KaraKarga’ya âşık olmuştur.

Kara’yı severim ben, tehlikeyi de ve geceyi; gecesel ışığın o dipsiz serinaklığında sabahlar ve akşamları. Kökene; kökenden daha eski bir kökene, yeniden hep kaynağa dönerim. Hep yeniden başlayan ve biten bir başlangıçtır benim özötüşüm. Delikanlı, karaşın ve şen bir başlangıç.”

Fahri Tuna’dan Mehmed Arif Portresi

Mehmed Arif ile TYB’nin Tataristan programında tanışmıştık. Hoş vakitler geçirdik ve muhabbetler ettik. Ortak arkadaşların çokluğu daha yakınlaştırdı bizi. Fahri Tuna, “Mehmed Arif; Divanını Üsküp’te, Yüreğini Rumeli’de Yakan Şair” diyerek anlatmış Mehmed Arif’i.

“Hüzün şairi. Diriliş şairi. Kendini buluş, ayağa kalkış şairi. Umudun ve sabrın şairi. Tesellinin de. Made in Köprü. Ve Üsküp. Vardar’ın coşkusu var şiirinde. Ve bereketi. Ayrıca hüznü. O bana Leyla Şerif’ kardeşimin armağanı. Balkan Türküsünü yayımladığım 2013-14’de hemen her ay geldiğim Üsküp’te, Köprüye her uğrayışımda ilk karşılayanım hep Mehmed Arif’in tebessümü olmuştu beni. Tebessümü edebi sıcaklığı. Vakarı samimiyeti çözümcülüğü. Mehmed Arif’i tanıdıkça hep tereddüt ettim: Bu delikanlı Hüsrev Emin’in kardeşi mi yoksa Leyla Şerif’in kardeşi mi diye. Bir türlü karar veremedim; vakarı derinliği az konuşması ağırbaşlılığı daha çok Hüsrev’in dedirtiyor bana, şiirleri editörlüğü etkinliklere katılımı Üsküp hassasiyeti daha çok Leyla’nın. Kararımı verdim sonunda: İkisinin de. Ne güzel. Ben Mehmed’i, Leyla-Hüsrev çiftinin ben ağabeylerine çifte armağanı görüyorum, ne yalan söyleyeyim. Köprüyü sırtlayanlardan. Eminlerin sağ kolu adeta. Vardar Nehri üzerine Fatih Sultan Mehmed’n inşa ettiği Köprü, müsterih olunuz emin ellerde, Mehmed Arifler arkadan geldiği sürece. Akademi Rumeli’mize Edirne’ye gelmişti. On gün süreyle. Üniversite öğrencisiydi daha Mehmed Arif. Ta o zaman da ağabeydi grubuna, belliydi oturması kalkmasından. Ağabey doğanlardan, büyüyenlerden. Hep sorumlu, hep fedakâr, hep gereğincelerden. Sapanca Şiir Akşamları’na getirdim sonra onu. Başka başka edebiyat etkinlilerine de yönlendirdim. Her seferinde puanını yükseltti Mehmed.”

“Her şair bir şiirse Mehmed Arif Diden Şüphesiz El Değildir, her şair bir dizeyse Mehmed Arif, Yaşamak denen türküyü gür sesimle söyledim dizesidir bana göre. Divan sahibi bir şair olacak Mehmed Arif. Gün gelecek divanını yakacak. Yüreği Üsküp için yandığından yapacak bunu. Urumeli için yandığından yakacak bunu. Dünya için yandığından atacak bunu. O bir medeniyet çocuğu. Doğu medeniyetinin has evlâdı. İyilik güzellik estetik medeniyetinin öz evlâdı zira. Tüm kalbiyle, sağına ve soluna bakmadan ben varsam bu medeniyet var diyen adam o çünkü. Divanını Üsküp’te yakacak, yüreğini Urumeli’de, daha güzel bir dünya için. Göreceksiniz. Ben görmesem de siz göreceksiniz bunu. Mehmed Arif, şiiri Üsküp’te yüreği Urumeli’de yanan kavrulan şair. Üsküp’ün Urumeli’nin geleceği.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Ahmet Hakan Karataş - Bilinmeyen

“Bir gece eve gitmedim fakat kimsenin umurunda olmadı. Eve gidip gitmemek de benim umurumda olmadı. Babam, bir sinirle -belki de değil- ne hali varsa görsün demiş; annem gene bir arkadaşımın evinde sızdığımı düşünmüş. Hâlbuki ben o gece, cebimdeki son parayla kendime kıyak yapıp Jack Daniel’s almak yerine gittim bir araba kiraladım. Ardından sabaha kadar şehirde dolaştım.

Hem o paranın cebime nasıl girdiğini evdekilere anlatsam inanmazlardı, onlara kalsa ben para saklayamaz yahut artıramazdım. Ben de bu sebepten anlatmadım. Araba kiraladığımı, yani eve niye gelmediğimi. Gerçi onlar da sormadılar. Hoş, sorgusuz sualsiz geçip giden bir yaşama kaos karışsın istemem.”

“Şehrin göbeğindeki otelden dışarıyı izliyorum. Öğlen olmuş. İstanbul’dan çıkıp bir başka büyük şehrin hengamesinde anlam ararcasına bakıp duruyorum. Bir yandan da kendime söylediğim yalanlarımı düşünüyorum. Cebimdeki son parayla araba kiralamadım, son iki yıldır alüminyum doğrama işinden kazandığımın yarısını, yarısı olmasa bile belli bir kısmını kenara ayırmıştım. Şimdi ise onları harcıyorum.”

“Bu kez nedense kasiyer bana bir mektup vermedi. Mektup alacağıma o kadar inanmıştım ki. Fişi alırken belli belirsiz bir şekilde kasiyere baktım. Mektup yok mu, dedim. Ne mektubu abi, dedi. Dışarı çıktım, kahve makinesine bir lira attım. Bir lira dönüp bana geri geldi. Kahve almaktan vazgeçtim. Arabaya atlayıp birkaç saatte evimizin olduğu sokağa geldim. Sokak adına baktım, Ayhan. Kendi adımı düşündüm. Hayattaki yerimi.”

Fatma Nur Uysal Pınar - Yitik Kız Çocuğu

“Camları kırık, duvarları çatlak, ahşapları çürümüş metruk bir ev gördüm. Kapısı olmadığı için, “yol geçen hanı galiba” diye içimden geçirdim. Soğuktan mı çatlamıştı, yılların yorgunluğundan mı, duvarları çizgi çizgiydi. Alnımdakiler gibi. Elimle bir çizgiyi takip ettim, rutubet kokan, parmağımın değmesiyle bile sallanan bir vitrine ulaşınca, fotoğrafla göz göze geldim. Tozlanmış parmağımla fotoğraftaki çocuğun saçına dokundum. “Üzülme, geldim buradayım” dedim.

Geçmiş gülümsermiş, gördüm.”

Fatma Atıcı - Yokluğun Varlığıma Armağan Oldu

“Herhangi bir sahil kasabasında yaşayan hemen her kedi gibi ben de limandaki balıkçı barınaklarının etrafını memleket bellemiştim. Barınakların ve limanın bittiği yerde başlayan ve iskeleden denizin açıklarına doğru uzanan dalgakıranın etrafını çevreleyen irili ufaklı kayalar saklanabilmek ve insanlardan uzakta kafa dinleyebilmek için en uygun yerdi. O gün nasibime düşen balık artıklarıyla karnımı doyurabildiysem dalgakıranın en ucuna doğru gidip kuytu köşe bir yerde ay ışığı, dalga sesleri ve tüylerimi tarayan rüzgârın eşliğinde uyumak hayattaki tek gerçek mutluluğumdu.”

“Bu son cümleleri söylerken bir taraftan da sırtındaki çantayı indirip içini açtı. “Hah! Yine o bildik sahne. Sen de mi be abla! Ne var şu şişelerde ya hu bana da verin de ben de içeyim.” diye söylenecek oldum. Kelimelerim boğazımdaki kancaya takılıp içime geri düştüler. Yanılmamıştım. Çantadan bir şişe çıkartmıştı. Bir süre dikkatle şişeye baktı. Kapağını açıp kafasına dikmesini bekliyordum ama öyle yapmadı. Ne düşündüğünü, ne yapmaya çalıştığını ölesiye merak ediyordum. Az daha yaklaşsa mıydım ki? Ya sinirlenip üzerime taş atarsa. Ya bağırarak beni kovalarsa. Ya yanıma gelip sevecekmiş gibi yaparak tekmelerse. Bunlar bilmediğim, yaşamadığım şeyler değildi. Yaşlı gözlerini gökyüzüne dikti.”

“Ani bir hareketle elinde tuttuğu şişeyi fırlattığı denize bir adım daha yaklaştı. Artık zaman kalmamıştı. Niyeti belliydi. Bir şey yapmazsam o delikanlının kıyıya vurduğu yerde ya da sahilin başka bir noktasında insanlar meraklı bakışlarla şişmiş cesedine bakıyor olabilirlerdi. Var gücümle miyavlayarak dikkatini çekmeyi düşündüm. Ancak boğazımdaki delikten toz olup havaya dağıldı bütün harflerim. Son bir gayret ile olduğum yerden sıçradım. Ne olduğunu anlayamayan kadının ayaklarının ucuna doğru atlamamla kayıp denize düşmem bir oldu. Arkamdan hiç düşünmeden o da denize atladı. Çırpınmakta olan bedenimi yakaladı. Birlikte kayaların üzerine çıktık.”

Şadi Oğuzhan - İçinde Anne Geçen Şarkılar

“Bitişiğimde bir zerafet. Kucağındaki çanta da pek şık. Uyuyakalmışım. Başım omzuna düşmüş. Tebessüm ederek, kibarca itti. İrkilerek uyandım, özür diledim. Bir an göz göze geldik. Dalgın ve simsiyah...Bir sonraki istasyonda indi. Uzun kaşkollu yürüyüşü saniyeler içinde gözden kayboldu. Ondan geriye, şehrin o günkü bütün hikâyelerini arkasında bırakarak görkemli bir sessizlikle gözden kaybolan bir bulut sonrası; gizemli bir çiçeğin yaprakları arasında görünmez kanatlarla uçuşan bir koku ve oturduğu koltukta unuttuğu kırmızı renkli defter kaldı. Defteri, kalabalıklar arasında kaybolmuş küçük bir çocuğu elinden tutup annesine götürmek isteyen birinin telâşı ve sorumluluğu duygusuyla koruma altına aldım.”

“Günler gelip geçiyor, babam ne arıyor, ne soruyor. Baharı beklemekten başka çarem yok anlaşılan. Böbrek ameliyatı nasıl geçti acaba? Rıfkı amca bir gün, ‘’Hallettim nihayet.’’ diyor. “Evlatlık işi tamam.” Zarife teyze “Sana Buket adını verdik.” diyor. “Ama benim adım var zaten.” diyorum. Okulda arkadaşlarım artık Rıfkı amcanın ve Zarife teyzenin çocuğu olduğumu söylüyorlar. Babamın yakında gelip beni alacağını söylüyorum ama alaycı alaycı gülüyorlar... Güm güm vurulan kapı sesiyle irkiliyorum. Dizinde uyuyakaldığım annem, beni sarsmadan usulca kalkıp kapıyı açıyor. Babam sırtındaki bir çuval odunu sobanın yanına boşaltıyor. Çıtır çıtır yanan odunların sıcaklığı vuruyor yüzüme. Kalkıp babamı kucaklıyorum. Annem ve Yakup neden ağladığımı soruyorlar. Kötü bir rüya gördüm diyorum. Meraklanıp, anlat anlat hadi diyorlar.

Anlatmak istemiyorum. Karla kaplı penceremizin pervazına konan kuşlara ekmek kırıntıları bırakıyorum...”

Sadık Yalsızuçanlar - Şimal’in Son Umud’u

“Annesinin yanına gittim. Balkon kapısından görünce nasıl heyecanlandı. Yavruyu getirdim sandı. Ne diyeceğimi bilemedim. Huzursuzdu, gözü içerdeydi. İçeri girmek istiyordu. Kapıyı kapattım. Yanına çöktüm. Başını, yüzünü, burnunu okşadım.”

“Alışverişimizi yaptıktan sonra, Şimal’in de aralarında olduğu aileyi tekrar ziyaret ettik. Bir damla su, zerre yiyecek yoktu. Çöldü ortalık. Onca insan arasında dönüp bakan da olmuyordu. Aa burada masumlar var, bari beş tele verip bir paket çorbalık tavuk alıp getireyim diye kimsenin aklından geçmiyordu. Çantadaki sandviçleri pay ettik. Diğerlerini de sevmek istedik, sadece Şimal izin verdi. Peşimizden pazar çıkışına kadar geldi. Sınırda durdu. Biz anayola gidene değin baktı. İkimiz de ağlıyorduk.”

“Gözleri sürekli yavrusunu aradı, çok az yedi, az içti, yavrunun kokusunun sindiği yerde saatlerce kederli bir biçimde yattı, teselli etmeğe çalıştığımızda arada patisini uzattı, okşamayı bırakınca tekrar uzattı…

Bununla ölümün deneyimlenebilen bir şey olduğunu kastettiğimi söylemiyorum ama İskitler’deki o korkunç çöplükte, yüzlerce insan arasında gelip elimi yalayışını, pati uzatışını, arkamızdan ana yola değin gelişini, bizi uzun uzun izleyişini tesadüf olarak niteleyecek kadar da salak değilim.

Dilinden anlayabilseydim, belki de “yavrum az önce öldü fazla uzağa gitmiş olamaz” dediğini işitecektim.

Ona Şimal dedim ama gerçekte kimdi, işte onu bir türlü bilemedim.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Pîrler aşkına hûûû…

Lokmanın hürmetini bilmezdik Babam

En sağ yanımızdan vurulurduk hem de sağ elimizle

Allah’ın güzel isimlerinden biri de Amerika’dır fısıltılarında

İnsanın karekökünü bulma telaşına düşerdik medresesinde İblis’in

Sen en güzel hayatımız ve en güzel ölümümüzdün Babam

Âdem girip hazreti insan çıkardık huzurundan

Kâdirî manalarla yüklü bulutlara dönüşüyordu kalbimiz

Bu renk bu ahenk bu Geylânî coşkusu

Şimdi hangi hatıranın yâdından bize tebessüm eder Babam

Erdal Çakır

ciğerlerimde dolaşır ateş

dip çeperlerinde damarlarımın

yiyip bitiren ve dolaşan

silahlarla da karşı koyamadığım

bütün azalarımı

tüm bedenimde bir musibet sanki

dağlarda dolaşırmış gibi

dolaşır bedenimde semaya açmış ellerini

ağaçları yıkmayı dener

dener giysilerini parçalamayı

soğuk rüzgârlarla katılaşırmış yağmur

sonra kar olurmuş

katılaşırmış kar

gövdesini sıkıştırır yoğunlaşırmış gövdede

işte öyle semaya ellerini açtığında

korku ve ümit arasında gidip gelsin bedenin

sanki kanı çekilmiş sanırsın bedenin

Ali Sali

Soğuk ve zifiri bir karanlığın içinden doğan,

Geceyi huzurla geçiren bir adamdan neyi saklar

Ve aynı yaşamı mı oynar ikisi de

Aynı hayatın şıkkına mı gider elleri

Tanrı’nın sorgusunda

Egzoz dumanlarından kurulan şehrin

Üstünde uçan kırlangıçlar ne buluyor

Bunu bildiğimden mi aksıyor ayağım

Kuşlar her şavtta bir nur mu arıyor

Kucağımda bir umudu taşırken düşüyorum

Kanıyor kollarım

Ellerimi koyacağım yeri göster Tanrım

Bu şiiri tamamlayayım

Mücahit Ocakden

biraz daha ağlasam, taşla kapımı

dirilmek mutluluktur bahara

ey bahçedeki ağacın yaprakları,

gülden taç örmeye saçlarına

koşarken ardına bakan ahunun

tutalım göğün ellerinden, sımsıkı

salalım haberi, leyla da ölebiliyormuş

ben de sıramı savmayı beklerim

Mustafa Işık

Sakalı toplamak lazım zinhar kevser bulaşır

Ne çıkar ki tepemizde sırtlanlar dolaşır

Mescid-i Aksa’yı bombalamışlar, olsun

Canlı yayınlanıyor Kâbe’den akşam namazı

Kamet getiriyor artık seccadem

Sahi nasıl kovulmuştu cennetten Âdem

Peki ya biz hangi isimlerle tövbe ederiz

Acelesi yok ikindinin nasılsa kazası var

Söylesene cennette üç artı bir kaç para yapar

Erhan Çamurcu

Ey Mela lal dudak olmayınca kırmızı meyde tat yok

Sevgili olmayınca hiçbir mecliste sohbette tat yok

Kendi ellerinle bir kadeh şarabı kalbimize dök

Ki şuh âşıklar olmayınca akışkan ateşte tat yok

Ne ki kuşlar gibi habire kirpiklerinden oklar yağar

Bu yüzden hem kanayan gönül yaralarında tat yok

Aşkından ömür boyunca hiç sevgi ve lezzet görmedik

Hem bu dert ve kederlerinden senin bu sene de tat yok

Melaye Cizirî

İstanbul Hikâyecisi

Modern öykümüzün ilk ustası, öykümüzün batıya açılan yüzü, hayatı öyküyle tanıştıran bir kalem erbabı olan Sait Faik, bir öykü kahramanı olarak yaşamını sürdürmüş ender şahsiyetlerdendir. Birçok yazar sadece kalemiyle baş başa kalınca bir öykünün kapısını aralarken, Sait Faik, hayatının her anını bir öykünün içinde yaşamıştır.

Dil ve Edebiyat Dergisi 145. sayıda Tuğba Coşkuner, İstanbul Hikâyecisi olarak anlatıyor Sait Faik’i. Klâsik bir biyografi değil bu. Yazarın öykülerine, kahramanlarına ve İstanbul’a göndermelerin olduğu bir yazı bu.

“Sait Faik’in yaşayış biçimi ve seçtiği karakterler birçok meslektaşından farklıdır. O dönem milliyetçiliğin öne çıktığı, yazarlara bu temada kitapların ve içeriklerin ısmarlandığı bir dönemdir ve müelliflerin neredeyse büyük bir kısmı toplumu yontulacak ham bir madde olarak görmektedir. Sait Faik böyle düşünmez, alışmış olduğu hayat biçiminin dışına çıkarak kendi yaşantısının aksine dışlanmışları, hor görülenleri, unutulanları işler ve zamanın yazar çizer ehlinin dayattığı ölçüleri reddeder.”

“İçinde olduğu burjuvadan kaçan, onunla çatışan biridir Sait Faik. Üstelik insanların empoze ettiği şeyleri kabul etmediği gibi edebiyatın kurallarını da esnetmeye çalışır. Günlük hayattaki serkeşliği kalemine de yansır, dilin belli şemalarına uymaz. Çoğu eleştirmen hatta bu yüzden kendisini oldukça savruk bulmuştur. Sait Faik, “Yazdığı okunmuyor. Bir yazar okuyucunun karşısına çıkarken azıcık kendine özen gösterir” minvalindeki sözlerle sık sık tepki alır.”

“Sait Faik İstanbul hikâyecisi olarak anıldığı kadar şiirin öyküsünü yazmakla da edebiyat tarihinde yerini almıştır. Dili şiire yakındır. Dilinde edebî sanatları kaygısızca ve gelişigüzel kullandığını ama yine de şaşırtıcı estetik birleşimler yaptığını görürsünüz. Bu yüzden onda gelenekselleşen öykü izlerini göremeyiz. Zaten bu yüzden birçok eleştirmen kendisine, "Rüzgâra çobanlık eden isim" demiştir. Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik’in ölmeden önce yayımlanan son kitabı ve öykücülüğünün zirvesi kabul edilir.”

Dinî Çocuk Edebiyatında Fantastik

Önemli bir konuya değinmiş Gönül Yonar. Dinî Çocuk Edebiyatında Fantastik isimli yazıda, mucize ve fantastik kavramlarından hareketle izlenen yol, yanlış yaklaşımlar, anlatımlarda yaşanan sorunlar ve bunların çocuklar üzerindeki etkisinden bahsetmiş.

Çocuk edebiyatı denen bir ummanın içinde direk muhatap olunan çocuklar acaba ne kadar merkeze alınarak eserler verilmeye çalışılıyor? Yoksa, bakir bir alan olarak görülen ve sağlam bir pazar algısı hâlâ canlı olan çocuk edebiyatına yeni eserler kazandırılırken birçok kıstas göz ardı mı ediliyor?

Gönül Yonar, örnek metinlerden yola çıkarak dikkatle okunması gereken bir yazı kaleme almış. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Çocuklara yönelik siyer ve dinî hikâye kitapları mucize ile fantastiğin belirsiz/muğlak kıskacında çocukların özgür zihin dünyalarını ne olduğu belli olmayan, özenti, kuru ve kısır kelimelerle sınırlıyor, imgeler dünyasıyla temaslarını engelliyor. Çocuklar bir yandan dinî terminolojinin ürettiği kurgularla muhatap olurken öte yandan fantastik edebiyatın yerli ve yabancı örneklerinin sınırsız dünyasıyla yüz yüzedirler. Üretilemeyen içerik, mecbur kalınan yayınlarla baş edemeyecek bir nitelik problemi yaşıyor.

Dinî bir mevzu olan mucize kavramı ile edebiyat terminolojisi içinde kullandığımız fantastik kavramı "metafizik" sözcüğü ile kesişir. Bu kesişmenin en temel nedeni her ikisinin de metafizik alana yaptıkları atıflardır. Bu atıflar edebiyat yazarı tarafından birer malzeme olarak keşfedildiğinde metafizik alana ait olan dinî içeriğe sahip unsurlar, fantastik kurgularla birlikte kullanılmaya başlar. Dinî argümanların kurguya dönüştürülmesi sürecinde yaşanan sıkıntıların başında dönüştürülen malzemenin ebediyyen gerçeklikten kopması riski vardır. Bu süreç üç aşamada gerçekleşir. Birincisi şahsiyetler tarihsel kişilikler olarak sıradanlaşırlar. Özellikle peygamber anlatılarında zikredilen peygamberler fantastik anlatılara başarısız bir şekilde eklemlendiğinde tarihsel birer kişilik olarak bir "yönetici, idareci" şeklinde donup kalırlar. Onların yaptığı şeyler tarihin bir zamanında, bilinmeyen devirlerde, anlamını şimdide bulmayan bir konumda kurgunun içine yerleştirilir ama iğreti durur. İkincisi olağanüstü varlıklar olarak hayatın dışına itilirler ve ulaşılamaz olağanüstü kimlikler olarak görülürler. Bu en sık gördüğümüz pozisyondur. Üçüncüsü ise dönüştürülen olaylar gerçekliklerinden kopartılmış olduklarından gerçekliklerini yitirirler. Olayları mucizeden kurtarıp fantastiğe yaklaştırmanın ya da mucizeyle fantastik unsurların arasına işçilikli bir dil koymanın bir hassasiyet gerektirdiği aşikârdır. Ele alınan olayın mucize-fantastik aralığında mitle, tarihle, bilimle, felsefeyle donatılmış birikime ihtiyaç duyması malumu ilan mahiyetindedir.”

“Bugün, özellikle beyaz perdede izlediğimiz fantastik yapıtların evrensel içeriklere sahip Hz. Süleyman Kıssası’ndan fazlasıyla etkilendiğini görüyoruz. Sihirli kadeh, yüzük, asa, rüzgâra hükmetme, hayvanların dilini çözmüş olma, hafızayı okuma, ışık hızıyla iş yapma … gibi izlekler, Hz. Süleyman'ın binlerce yıl önceki saltanatının göstergeleridir. Fantastik yazan yazarlar kurgularını oluştururken söz konusu malzemeyi bir başka gerçeklik alanı olan metafizik malzeme olarak alıp muhayyilede biçimlendirerek yeni biçimlerde sunarlar. Böylece başta edebiyat ve sinema olmak üzer çeşitli sanat dallarında karşımıza binlerce malzeme çıkar.”

Alkış ile Kargış Arasında Kalmak

Hakan Hadi Kadıoğlu, alkış ve kargış kelimelerinden hareketle geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor. Kelimelerin kökenleri kadar değişen algılara da değiniler var yazıda.

“El çırparak cenaze (bir anlamda dinî) töreninde bulunmak, ilginç ve merak uyandırıcıydı. Belki bunun üzerine bende ortaya çıkan farkındalık sonucu kendilerini dindışı gören, benzer anlama gelen biçimde tanımlayan ve konumlayan kişilerin cenaze törenlerinde sıkça karşılaşır oldum. Kayıtlar bunun ilk defa Uğur Mumcu’nun cenazesinde (24 Ocak 1993) yaşandığını söylese de hafıza kaydım daha eski olduğunu söylüyor. Önemli olan kendini İslam dışı, dindışı görenler tarafından sahiplenilmesi, simgeleştirilmesi, yeni bir din ritüeli hâline getirmesiydi. Ama hakikat böyle olmasa gerekti.

Fakat Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde bile bu sözcük “Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığını anlatmak için el çırpma, alkışlama, kargış karşıtı” şeklinde anlamlandırılmaktadır. Kanımca bu eksik, hatta kusurlu bir anlatım.”

“Lakin günümüzde alkış öz manasında uzaklaşmış el çırparak hoşnutluğunu, beğenisini, tepkisini göstermek olarak algılanmaktadır. Bu şekli ile hiçbir zaman dua olarak görülemeyecektir. Üstelik İslami olarak görülecek tarafı da bulunmamaktadır.”

“Alkışın karşıt anlamlısı kargış sözcüğüdür. Birisine, birisi veya bir şey hakkında ilenme, beddua etmek anlamındadır. Kaşgarlı kargışı lanet, beddua olarak anlamlandırır ve “Teŋri anı karġadı [[Tanrı onu lanetledi]] (...) teŋri kargışı anıŋ üze [[Tanrı’nın laneti onun üzerine]]” örneğini verir. Lanetlemek, beddua etmenin ise “karġamak” olduğunu bildirir. Yine karkak’ın lanetlemek olduğunu söyler ve bu kökten türeyen karkandı, karkaşdı, karkattı, karkar, karkalur ve karkalmak sözcükleri dikkate alarak anlamlandırır.”

“Dil Kurumu Derleme Sözlüğü'nde meth, sitayiş, dua karşılığı olarak gösterdiği alkış, Tarama Sözlüğü'nde hayır, dua olarak anlamlandırılır. Küçük bir dikkat ile arı duru ve arka planında Türk dil yapısı ve düşünce biçiminin ortaya çıkardığı sözcüklerin Türkçeden sürgün edilerek yerlerine zamanının popüler dillerindeki karşılıklarının yerleştirildiği görülür. Bu hangi nedenle yapılırsa yapılsın bir kültür emperyalizmidir. Hâl böyle olunca halk arasında bir şekilde, dipte köşede varlığını sürdürebilen sözcükler asıl anlamlarından kopmakta ve kökünden uzak başka anlamlarda kullanılır olmaktadır. Buna benzer biçimde alkışın da günümüzde iyi dilek, övgü, iyilikle anmak anlamından kopup el çırpmak anlamı yaygınlaşıyor ve o şekilde toplumun her katmanında kullanılıyorsa bu devir kişisi de o devirden, o devrin alkışlarından mahrum, kupkuru duaya mahkûm kalacak demektir.”

Azgelişmişlik Üstünlüktür

Bu çağda azgelişmişlik üstünlük demek de üstünlüktür. Modernizmin çarkları ezici bir güç halinde ilerliyor. İlerledikçe gerilediğimizin farkına varmak bir kurtuluş olacaktır. Lütfi Bergen’in en önemli kitaplarından biridir Azgelişmişlik Üstünlüktür. Bergen, Dil ve Edebiyat’ta her zamanki gibi sarsıcı örneklerle yine bizi bize çağırıyor. Bu kez yanımızda bir “mürit” var. Bir de Âkif…

“İlk kitabım olan Azgelişmişlik Üstünlüktür’de henüz “teknik” ile “teknoloji” ayırımını yeterince kavramsal temellendirmeye kavuşturmuş değildim. Ancak teknoloji anlamındaki tekniğin insanlığı ahlâk dışılığa boyun eğdirici, kadere meydan okuyucu niteliklerle varlığa çıktığını ifade edebilmekteydim. “Eğer teknoloji anlamında teknik bu negatif yüklerle insanlığın ekonomik ve sosyal hayatını biçimlendiriyorsa ona sahip olmayı hakikaten istiyor muyuz?” sorusunu sormak gerekliliğine işaret ediyordum. Örneğin İslâm savaş fıkhı çocukların, kadınların ve yaşlıların savaşın kurbanı olmasını onaylamıyor. Buna rağmen Müslümanlar atom bombası imal edip düşman toplumlara karşı kullanabilir mi? Diğer soru şu: Batı teknolojisi bozgunculuğun silahlarını imal etmekten çekinmediğine göre onu kullanmayı reddeden Müslümanlar geri kalmaya mecbur değil midir? Bu sorular Müslümanların Batı karşısında geri kalması olgusunu açıklama modelleriyle doğrudan çatışmayı gerektiriyordu.”

“Mustafa Kutlu’nun Mürit hikâyesinde geleneksel hayattan koparak kentleşme düzlemine geçme modelinin bir tekke çevresinde hangi sosyal değişime sebebiyet verdiğine dair izler yakalanabilir.”

“Çoğu kişide “Azgelişmişlik Üstünlüktür” başlığı dahi, bir ilkelliği ve hatta barbarca yaşamı olumluyor algısı üretmektedir. Kitap 1996’da yayımlandığında Türkiye’de bir şey oldu. Refah-Yol’u oluşturan partiler hükümet kurarak Müslümanları ilk kez iktidara taşıdı (28 Haziran 1996-30 Haziran 1997). Kitabın Müslümanların sanayileşme-kalkınma perspektifiyle iktidara yükseldiği bir dönemde yayımlanması tesadüf değildir. Zira bu kitabın metinlerinin alt dilini tetikleyen güdü, 1994 yılında Refah Partisi’nin belediyelerdeki başarısının ortaya çıkardığı modernleşme etkisine dair eleştirel bakıştı. Sanayileşmeyi “cihad” olarak gören İslâmî camiaya kitap birtakım uyarılar yapmaktaydı. Kitapta bazı yazarların modern çağda klasik “savaş fıkhı”na dair kavramları ekonomik sahadaki atılımlara uyarlaması da eleştirilmiştir. Özellikle 1990’lardan sonra “Müslüman adam zengin olmalı” mesajını veren kimi yazarlar Müslüman iş adamlarının kurduğu dernekte örneğin “rekabet” kavramını “cihad”; “âlim” kavramını “iktisat bilen fakih”; “mücahid” kavramını “Müslüman iş adamı”; “medine” kavramını “iktisadi bağımsızlık”; “kazanç” kavramını “ebedî kurtuluş” ile karşılıyordu.”

“Azgelişmişlik Üstünlüktür paradigması Müslüman toplumların geri kalmışlığının büyük bir sorun olarak görülmemesi gerektiği fikrinden hareket eder. Öncelikle kitapta İbn Haldun’un bedevilikten hadârîliğe geçişe dair zikrettiği “tarih yasası” Davud-Süleyman-Yusuf peygamberler örnekliğinde reddedilir. Bu üç peygamber de hadârîleşmiş toplumların yozlaşma tehdidinden muaf kalmıştır. Paradigmaya göre toplumlar barbar, göçebe dahi olsalar “adalet” üzere yaşadıkları takdirde “medeni” sayılmalıdır. Yine kitabın yaklaşımına göre dinin yeryüzünün bütününü hedef alan adalet, kıst ve hürriyet şiarları, beşerî sistemlerin metotlarını uygulamamaktadır. Teknolojinin ve katliamlar üreten diğer üretim (güç toplama) biçimlerinin dışında bir metodu olan dinin yeryüzü iktidarının temeli; ekonomik ya da endüstriyel birikime dayanmamaktadır. Din; iman etmek, eziyet veren üretim biçimlerinden ayrılmak, hakikatlerinin tahakkukunu sebatla beklemek ve zorbalık yapan üretim biçimlerinin tümünü iptal etmek yolunu tutmaktadır. Bu ise “savaş” ile olacaktır.”

Beşik

Mehtap Altan, İzmir depreminden hareketle bir yazı kaleme almış. Bu korku ve acıyı yaşayan biri olduğu için Altan’ın yazısı daha bir önem arz ediyor.

“Bir şehrin hıçkırığını duymak!..

O hıçkırığın gölgesinden dökülen insanların acılarını acıları bilip vefanın avlusuna kıvrılmak… Toprağın tenine, yaşadıkları evlerin duvarları ile birlikte karışanların talihsizliğine yanmak da yanmak… Bunları kaldırabilecek gücünüz varsa, önce içinizdeki uçurtmaları bir süre göğün gerdanından toprağın şefkatli ve hüzünlü bağrına indirmeniz gerekecek. Ve o şehrin hüznünü paylaşmak için onunla birlikte bir tutam susmak, vaktini bilmek. Sonra, susup gönüllü kenetlenmenin bir halkası olmakla başlar nefessiz kalan bir gönüle, bir şehre, belki bir nefes olur mu diye bir adımımız?..

Bayındır’ımızın ardından güzergâhımızı belirleyecek ilçe ya da köyün gönlümüzdeki yazgısını beklerken, bir hüznün kucağında bulduk kendimizi. Şimdi İzmir’imizin döşüne saplanan hüzünlü hıçkırığa yaslanıp dağılan saçlarını, usul usul taramak vaktidir.”

“Beşik, bazen salladıkça uykunun koynuna usul usul alan bir dem vaktidir. Bazen de ninnisini arayan masumiyetin kokusunu, yeryüzüne ekmek için hareketlenen anaç rotadır. En çok da büyümek cehenneminin bahçesinde güller büyütecek matematiğin sağlamasıdır! Çünkü bu ritmin ensesinde şekillenir insanın gelecekteki ruhsal sağlığı, sancısı, ağrısı, türküsü… Ve bu ritmin kursağında göverir dik duruşun, eğilişin, topallayışın, kanatlanışın, düşüşün hikâyesi…”

“Evet, dem günlüğümüzde bu defa güzel İzmir’imizin bir ilçesinin, bir köyünün bize ılgıt ılgıt gelen kokusunu tarif edemedik. Ama biliyoruz ki hayat devam ediyor… Ve ülkemiz, sancılarını/yaralarını kendi içindeki güzelliklerle iyileştirmeyi bilen, en çok da kötü günlerde birlik olabilecek kadar yüce bir geçmişe, delikanlı bir geleceğe sahip kocaman bir ülke.

İzmir’imize geçmiş ola…”

Nedim Kimden Kaçıyor?

Tacettin Şimşek bizleri Lale Devri’nin en hareketli günlerine götürüyor. İsyanlar başlıyor ve şair Nedim damdan dama atlayarak canını kurtarmaya çalışıyor. Şimşek, yazısında Nedim’in isyan günlerinde yaşadıklarını her zamanki akıcı ve ironi yüklü üslubuyla anlatıyor. Patrona Halil ve isyan günlerinde Nedim… Bir şair neden kovalanır ki… Bir bölümünü buraya alıyorum. Devamı dergide.

“Osmanlı tarihindeki Lale Devri’ni herkes bilir. 1718-1730 arası, toplam on iki yıl sürmüştür. Sultan III. Ahmed Dönemi’dir. O dönemde çıkan Patrona Halil İsyanı, Lale Devri’ni bitiren olaydır.

Peki, kimdir Patrona Halil? Kapalıçarşı’da tellaklık yapan bir adam. “Tellak nedir?” diye bir soruya gerek var mı? Hadi sevabımıza onu da Güncel Türkçe Sözlük’ten ödünç alalım: “Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek” (Bunun bir de kadın sürümü vardır ki, “natır” derler adına; o, konumuzun dışında şimdi).

Patrona Halil ve arkadaşları isyanla ilgili stratejiyi Beyazıt’ta bir hamamda belirliyorlar. “Hamam” deyip geçmeyelim lütfen. Bir hamam, bir isyanın karargâhı olabiliyor.”

Patrona diretiyor.
–İlle de Nedim, diyor. O adam buraya gelecek, bana hesap verecek. Patrona’nın ısrarı karşısında III. Ahmed şaşkın. Bir tellakla bir şairin arasında nasıl bir hesap olabilir? Aklı almıyor. Nereden bilsin arada bir namus davası olduğunu?
Haber yayılıyor. Tabii bu, Nedim’in de kulağına gidiyor. Bir gün sarayın bahçesinde oturmuş, Nazenin’e yeni bir gazel döşenirken görevlilerden biri telaşla koşup geliyor.
–Ahmet abi, Ahmet abi, diyor (“Nedim abi” diyecek değil ya. Adamın asıl adı Ahmet. Nedim onun mahlası, yani takma adı). Patrona senin izini bulmuş. Kardeşine şiir yazdığını biliyor. “Sarayı başına yıkacağım” demiş.
Nedim’de bir telaş bir telaş… –Eyvah, diyor, can pazarı kurulmuş desene. Ben ne yaparım şimdi? Sarayda kendini güvende hissetmiyor (Saray dediğimiz Topkapı Sarayı). Gizli geçitten kaçıp Eminönü’ye iniyor, Sadabad şarkısıyla “içinde” redifli gazelinde sözünü ettiği “üç çifte kayığa” atladığı gibi Beşiktaş’taki evine geliyor. Evinin kiremit kaplı damına çıkıp akıbetini beklemeye başlıyor.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

bir belkiye tutundum sararan sarmaşıklardan

üstüme sıçrayıp durma o bahardan beri

üstüm başım dört elif miktarı ağlıyorum seni

sensizlik ülkülere yaban rüzgârlar taşır

devrildi ülkümüz

suyla kendini tanıdı aşk

özge düşmanın varken

merhamet süvariyse de

hece vitir baraklarıyla zülfikâr’ını tanır

yalnızlık bir değirmen sevda öğütür

İsmail Aykanat

Bir kişi

Biraz bulut misali

Ucu bucağı beyaz atlarla çevrili

O bir kişi

Biraz kar gibi

Soğukların abisi her kayayı örten

İşte o bir kişi

Biraz yağmuru andırır

Kaplar her tarafı karanlık ve umut akıtır gökten

Ahmet Necdet Misilli

korkulu bir rüyaya dönüşüyor kent, bana gelmediğinde

köşe başını tutmuş zemheri, cirit atıyor içimde

saçaklardan sarkan buzlar gibi ağaçlar, sadece gel

ellerin hazirandı hani, ağustostu senin,

pencereleri kapat, unut kötü alışkanlıklarını

sırma saçların dolsun, iri kara gözlerin geceye

bedenimin en çıplak yerinde bir papatya alışkanlığı

gibi çok kötü bakıyor takvimler, acilen gel

başka türlü bakma bana, bak tükeniyorum

usulca uyan uykundan, önce ceviz sonra çiçek toplarız

kuşlar göğe küsüyor, mavi sarıya, ölüyorum

kıyamet kopmaz, üşümem geçer, sen bana gelirsen

anlasana seni seviyorum

Kadir Ünal

Geliyor elleri kirli karanlığın

Geceden nasibini almamış

Bataklığa basa basa

Uzun kollarıyla

Senin çamurlu ayakların

Geçmez bu topraklarda

Cilalı mermer kirlenir

Leke tutar ipek kumaşlar

Dokundurmam çocuk yanıma

Senin çamurlu ayakların

Geçmez bu topraklarda

Gidiyor kovası dolu gözlerin

Kuyudan nasibini almamış

Akıtıyor damla damla

Çatık kaşlarıyla

Sinem Azade

Sultan Abdülaziz’in Son Fotoğrafı

Temmuz Dergisi dergicilik anlamında olması gerekeni en net ortaya koyan dergilerimizden. Her yeni sayı dopdolu bir içerlikle ve üzerine yeni değerler koyarak yoluna devam ediyor Temmuz ve okunan, beklenen, aranan bir dergi haline geldi. Dergide yer alan çalışmaların neredeyse tümü, altı çizile çizile okunacak bir hassasiyete sahip. 2021 yılına da aynı güzellikte başladı dergi. Tarih, edebiyat, sosyoloji, dünya coğrafyası derken elimizde okunmaya değer bir sayı var.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Tahir Günay’a ait; “Bir Facianın Şahidi: Sultan Abdülaziz’in Son Fotoğrafı” isimli yazıdan olacak. Fotoğraftan tarih okuması gibi bir gerçek var. Günay da yazısında tarihimizin hassas bir dönemine götürüyor bizi.

“Sultan Abdülaziz, 3. Selim’in tahttan indirildikten sonra şehid edildiği odaya kapatılmış olmasını, kendisinin de öldürüleceği şeklinde yorumlamış ve büyük bir teessür duymuştu. Kendi yerine tahta çıkan Sultan 5. Murad’a bir mektup yazarak Beylerbeyi Sarayı’na geçmek istediyse de Ortaköy’de bulunan Fer’iye Sarayı’na nakledildi. Fotoğrafımızın hikâyesi tam da burada başlıyor.

Fotoğrafın çekildiği yer belli değildir. Ancak Fer’iye Sarayı olması kuvvetle muhtemeldir. Fotoğrafı çeken Vassilaki Kargopoulo (ki Sultan 2. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra resmi saray fotoğrafçısı olacaktır.) olarak belirtilmiş ise de fotoğrafta görülen ve sultanın yanında bulunan iki kişinin isimleri belli değildir. Padişahın üzerindeki kıyafetlerin, kendisini küçük düşürmek, aşağılamak, rencide etmek için giydirildiği hemen anlaşılıyor. Gözlerinde şaşkınlık ve tereddüt karışık öfke ise maruz kaldığı bu muamelenin ruhunda açtığı izlerin adeta bir yansıması gibi. Vücut yapısının iri olduğunu bildiğini Sultan Aziz’in bile üzerine bol gelecek kıyafetleri bulmanın zor olduğunu da göz önünde tutmak gerekir. Kıyafetindeki düzensizliğin aceleden kaynaklanması da mümkündür. Sabık hükümdarın yanındaki iki muhafızın (belki bendegânhizmetkâr) çok genç olmaları, pürüzsüz tıraşları ve kıyafetleri belki de askeri öğrenci olduklarını hatıra getirebilir. Diğer yandan gençlerin giyimlerinin ve duruşlarının farklı olmaları fotoğrafın müdahale/manipüle edilmesi amacını taşıdığını açıkça ortaya koyuyor. Gençlerin aşağılayan, üstenci hatta lakayt bakışları ise fotoğrafa, amaçladığı gerçeklikten farklı olarak sathi, rahatsız edici, unutulası bir atmosfer katıyor. Daha acıklı olan ise küçük düşürüldüğü hissiyle çekilen bu fotoğraftan kısa bir süre sonra Sultan Abdülaziz’in 4 Haziran 1876 Pazar günü katledilmiş olması. Kendisini tahttan indiren darbecilerin ifadelerine göre: “ Sakalını düzeltmek için saray görevlisi Fahri Bey’den küçük bir makas alan Abdülaziz odasına girip kapısını kilitliyor. Durum annesine bildirilince Pertevniyal Valide Sultan kapıyı kırdırıyor. İki bileği kesilmiş olarak yatan ve son nefesini vermek üzere olan oğlunun üzerine kapaklanıyor. Haber verilen Serasker Hüseyin Avni Paşa hemen saraya geliyor ve cenazeyi Fer’iye Karakolu’na taşıtıyor ve üzeri karakolun perdeleri ile örtülüyor. Elçilik hekimlerinin de aralarında bulunduğu 19 doktorun birçoğunun görmeden düzenlenen rapora imza attırılmasından sonra cenaze Topkapı Sarayı’na taşınıyor. Sultanahmet İmamı Ömer Efendi’nin cenazeyi yıkamasından ve cenaze namazının kılınmasından sonra Divanyolu’ndaki 2. Mahmud Türbesi’ne defnediliyor. Vefat haberi 6 Haziran 1876 tarihli Ceride-i Havadis gazetesinde intihar olarak ilan ediliyor.”

Kutupalong’ta Bayram Sabahı

Süleyman Ceran’dan bahsedecekseniz kendinizi Sivas’a, Balıkesir’e ya da İstanbul’a hapsedemezsiniz. Bütün sınırları aradan kaldırarak söze başlamanız gerekir. Düşlerinizin bile ulaşamayacağı birçok noktada Ceran’ı görmeniz mümkün. Ümmetin kalbi nerede atıyorsa orada soluğu alan bir geniş yüreğe sahiptir Ceran. Şimdiki yolculuğumuz Kutupalong’a… Bir bayram gününe açıyoruz gözümüzü. Her şey var bu bayramda. Sevinç, hüzün, kavuşma… Hepsinin de ötesinde kardeşlik denen duygunun kanatlanması…

“Aktarmalarla toplam iki günü bulacak bir yolculuğa çıkıyoruz. Sivas’tan Ankara’ya, oradan Katar’ın başkenti Doha’ya geçip Temim bin Hamed es-Sani’yi selamlıyoruz. Doha’dan sonra hedef Bangladeş’in başkenti Dakka. Oradan da sınır şehri Cox Bazar’a uçakla varıyoruz. Cox Bazar’da bir gece kaldıktan sonra Bengal Körfezi boyunca araçla ilerleyerek Maynar Guna bölgesindeki Kutupalong Kampı’na varıyoruz. Dünyanın en büyük mülteci kampına.”

“Arefe bugün. İterek çalıştırılan ahşaptan yapılmış dönme dolaplara biniyor çocuklar. Çocuk her yerde çocuk. Kızlar ellerine kına yakarak karşılıyor bayramı. Arakanlı kadınlar "thanaka" adlı ağaçlardan elde ettikleri macunu sürüyorlar yüzlerine. Ten rengine yakın bir krem. Kız çocukları bile yapıyor bu süsü. Erkekler yorgun, yüz çizgileri yaşlarının çok ötesinde yıllara gönderiyor sizi. Her yerde gördüğünüz şey belirsizlik, umutsuzluk, acı. Suriye kampları böyle değil. Devrimci ruh her yerde. İdealler diri. Müthiş tevhidi bir bilinç var. Oysa Arakan kamplarındaki insanların çoğu ilmihal bilgilerinden bile habersizler. Onlarca yıldır sürdürülen bilinçli cahil bırakılmanın sonuçları bunlar.”

“Bayram sabahı. Sularımızı ve abdestlerimizi alıp kampa geçiyoruz. Kamp suları sıkıntılı. Hızlı adımlarla mescide yöneliyoruz. Bambudan duvarlar, tenteden çatı ve betondan bir seccade. Mescid hayatın o kadar içindeki o beton yüzey ışıldıyor. Pencere kenarlarında plastikten takkeler var. Selamlaşıp safa geçiyoruz. Gözler üzerimizde. Namaz kılıyoruz. Hocamız hutbe irad ediyor. Farklı dillerdeki hutbeleri hep severim. Anlamını bilmediğim güzel şarkılar gibi gelir bana. İçeriğini istediğim gibi algılar, hissederim. Vaazın sonlarını ağlayarak getiriyor hocamız. Derdini, endişesini anlamamak mümkün değil.”

Bir Başkadır Netflix

Bir Başkadır dizisi yayınlandığı günden bu yana hiç gündemden düşmedi. Farklı dünyalar, yeni sesler, görülmeyenler, gizlenenler ve sonuçta; Bir Başkadır. Beklenen, tahmin edilen ilgiyi ve tepkiyi gördü dizi. Bu her zaman böyledir. Marjinaller her zaman kendine yer bulur. Kevser Çakır Demir, Bir Başkadır Netflix yazısı ile hem söz konusu dijital platformdan hem de bir Başkadır dizisinden bahsediyor yazısında.

“Netflix -Türk televizyon kanallarında yayınlanan bazı diziler ile atağa geçen, terapi ağırlıklı yapımlarla da eş zamanlı bir dönemde- bir terapi etkisi oluşturan, toplumun farklı dinamiklerinin çatışma veya çekişmelerini anlatıp, toplumsal bir sağaltım oluşturan yeni bir mini-dizi; “Bir Başkadır”ı yayınladı. Sermaye ideolojisinin ürettiği pek çok dizinin aksine bu mini-dizi, sinemasal anlamda güçlü bir görsellik inşa ederken, yerellik çağrışımları ile de eklektik bir anlatı kurarak yerli seyirciyi çekmeyi başardı. Bunun yanında gelenekselmodern karşıtlığı, Türk film-dizi sektöründe pek de benzerine rastlanmayacak şekilde başörtülü bir kadının başkarakter olarak ele alınması, oyuncuların başarılı performansları, görsel olarak anlatıyı besleyen güçlü imgelerin kullanılması, anlatının güncel Türkiye sorunlarına değinmesi gibi bir takım etmenlerin diziyi başarılı kıldığı görülmektedir. Belki de bu yüzden “gerçekçi bir Türkiye portresi” sunduğu konusunda övgüler alan dizinin, okumasını yapmak şart olmaktadır.”

“Kısacası, ‘Bir Başkadır’ üzerinden yapılan tartışmalar, dizilerin toplumsal ve siyasal mevzulara da dokunduğunu göstermesi açısından önem arz etmektedir. Sinematografik açıdan başarılı, oyuncu yönetimi güçlü bir dizi olarak karşımıza çıkan bu yapımın, Netflix’de yayınlanmış olmasının da filmin popülerliğine etkisi üzerine düşünülmesi şart olmaktadır. Seyirciye, tüketici olarak yaklaşan bu tarz dijital alanların, arz-talep denklemi üzerinden ilerlediğini hatırlatmakta fayda var. Tercih edilen prototiplerin, konuyu anlatma biçiminin, seçilen mekânın, kameranın konumlandırıldığı yerin ve hatta yayınlanan mecranın bir yaklaşımı, bir bakışı ve bir düşünceyi çağrıştırdığı hatırda tutulmalıdır. Bir Başkadır, kendi önerdiği yaklaşımı ustalıkla gerçekleştirmiş görünmektedir. Din adamı temsillerine yönelik daha duyarlı, daha az önyargılı bir dil oturtmaya çalışması bakımından başarılı olan dizi, başörtülü kadın temsili bakımından toplumun kolektif bilinçaltına işlemiş olan seküler anlatı kalıplarını aşamamış olması açısından ne yazık ki eksik kalmıştır. Meryem’in iyi niyetli, duyarlı bir genç kız olmasının yanında evlilik hayali kurmak dışında bir dünyasının olmadığı gerçeği, Gulan’ın kimliğinde abartılı bir şekilde verilen rüküşlük ve çirkefliği, kendi fikrini ortaya koyamayan, doğru düzgün iki çift laf etmek yerine ‘la havle’ çekerek, sürekli dini duyguları sömüren başörtülü kadın tiplemesine hapsedilmesi. Ve üniversite okuyan tek başörtülü kadının, başını açmayı dört gözle beklemesi üzerinden, okudukça aydınlanan bir kişiyle özdeş kılınması… Başörtülü kadını şimdiye kadar algılandığı etiketlerin dışına çıkaramamış olması bakımından büyük bir eksiklik taşımaktadır.”

Babaların Hikâyeleri Bitmez

Mustafa Yılmaz, babasını anlatıyor bir film şeridini izler gibi. Uzaktaki baba, emeği alnından terleyen, fedakârlık yapan, gurbeti damla damla yaşayan baba. Yaşamanın ve ayakta kalmanın zor olduğu günlerin yaşanmış hikâyesini okuyoruz “Babamın hikâyeleri”nde. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, bir hüzün geçidi…

“Babamı ilkokul dördüncü sınıfta, ilkokulu okumak için geldiğim İstanbul’da tanıdım. Daha öncesine ait silik bir iki fotoğraf dışında zihnimde pek bir şey yok desem yalan olmaz.1950 yılında gurbete düşmüş, yoksul bir Anadolu köyünden yola çıkarak. Günlerce sürmüş İstanbul’a gelişi. Bir daha da ayrılamamış İstanbul’dan. Zamanın Kadıköy’ünde Yel Değirmeni olarak bilinen semte sığınmış. Ancak köy ile irtibatını hiç koparmamış. Her yıl gelemese de mutlaka gelip gitmiş. Ocağını söndürmemiş. Kendisi İstanbul’da, ailemiz köyde, herkes için bir gurbet inşa etmiş. Herkes daüssıla! Babamın hatıraları hala dipdiri o köyde. Evimizi, kendi elleriyle taştan inşa etmiş. “

“Babam, 1927 yılında doğmuş bu yoksul Anadolu köyünde. Kara sabanın hâkimiyet kurduğu, bir çift öküzün büyük varlık sayıldığı, Ağustos sıcağının adamı yakıp kavurduğu, zemheri soğuğunun elleri buz kestirdiği, dağlardan odunların getirildiği, düvenlerin sürüldüğü bu köyde!”

“Babam o tepelerden aşarak, tarlalardan yürüyerek tek başına, kurda kuşa aldırmadan gidip gelmiş Örenkale köyüne Kur'an öğrenmek için o yaşta. Elif-Ba bulmanın neredeyse imkânsız olduğu bir dönem. Elif-Ba köy hocasında dururmuş. Yolda götürüp getirirken hafazanallah yakayı ele vermesinler diye. Eski bir defterden Kur’an okumayı öğrenmişler. Elif cüzü derdi babam. Sonunda Kur’an okumayı öğrenmiş.”

“Şimdi düşünüyorum da kişi, ne kadar kendi evlatları olsa da, babası ölünce anlarmış babanın ne demek olduğunu. Gölgesiz bir çöle dönermiş dünya o gölge kalkınca başının üzerinden. Ben onu hep öyle bildim. Keşke bu yokluk duygusunu onunla konuşabilseydim diyorum ama nafile.

Namazı, askeri bir içtima gibi dakikasında kılması beni hep etkilemiştir. Bir nöbet sayardı namazları. Çocukluk savsaklamalarımızı bile uyarıyla tâdil ederdi.

Yeri doldurulamaz boşluklar bırakır sevdiklerimiz. Zaten o boşluk duygusu, o eksilme hissi, o ayrılık mersiyesidir onları canlı tutan. Her adım attığınızda o boşluğa düşersiniz de onların artık olmadığını duyumsarsınız. Göçüp gidenler silinmez bir ses, kaybolmaz bir koku gibi durur hatıralarımızda. Hikâye de böylece yaşamaya devam eder. Onlara rahmet olsun, hayırlı işlerini Allah onlara şefaatçi kılsın.”

Temmuz’dan Öyküler

Sadık Koç- Şirret

“Temmuz başları. Memleketteyim. Yeni geldim diye bir iki gün bağa bahçeye git diyen olmaz bana. Yaz günü herkes işinde gücünde ama. Arkadaşlar da çalıştıkları şehirlerden gelmemiş daha. Evdeyim. Evde tek başınaysan yapabileceğin en iyi şeylerden biri film izlemek. Bilgisayardan 2011 Fransız yapımı “The Intouchables” filmini izliyorum. Durdurduğumda fark ediyorum, on birinci dakikada siyahi erkek oyuncunun tekerlekli sandalyeye mahkûm bir erkeğe bakıcı olarak işe alınması sahnesinde telefonum çalıyor. Arayan babam. Selim amcanın karısı olacak soysuz bir patpat odun getirdi. Köyde kepçe çalışıyordu. La bunlar bizim eski ev yerindeki ağaçları mı kestiler yoksa, bi bakalım, dedi.”

“Şimdiki şirret, komşu köyden. Erkekleri geçimli, karıları oldukça huysuz bir aileden. Tek çocukluyken kocası kapının önüne koymuş bunu. Erkekleri içki, kumar, hovardalık bilmediği gibi namazlı niyazlı olan; karıları kavga gürültü, geçimsizlik bilmeyen bizim ocağa pisleyince hak verir olduk adama. Öyle ya, senin gibi şirreti kim niye tutsun evinde.

Hayat işte. Biri açık bir yara olan, öteki yara açmaktan adeta hoşlanan iki insanı aynı çatı altında yaşamak zorunda bırakıyor. Sen olsan n’apardın? Üç çocukla kalmışsın, dengini aramak, arayıp bulmak gibi bir lüksün yok. Falancaların kızı var, kocasıyla anlaşamayıp ayrılmışlar, yemeği içmeği yenir, evi barkı temizdir, ailecek durumları da iyidir denince olmazına mı sürecektin işi daha? Tanımazken niye süresin ki hem.”

“Jandarma ev yerini inceleyip olayın nasıl olduğunu soruştururken tartışma yeniden alevlendi. Babamın kendisine vurduğunu söyledi jandarmaya şirret. Şahit olmasa onun vurdu sözüne karşı babamın vurmadım sözü işe yarar mıydı bilmem. Gülbeyaz ablayla kocası gelmiş Allah’tan. Vurma yok komutanım, diye şahitlik ettiler. Allah razı olsun.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş – Son Damla

“Küçük Hanım o sabah sürpriz bir kahvaltı hazırlıyordu. Tıpkı annesinin elleriydi elleri. Özenli, merhametli ve becerikliydi. Gramofona babasının en sevdiği plağı nazikçe yerleştirdi. İçerdeki horultu birden kesilmişti. Adam ağır ağır yatağından destek alarak ayağa kalkıyordu. Küçük Hanım şimdi üzerinde anne yadigârı mutfak önlüğü ve yüzünde tatlı bir tebessümle ekmekleri kızartıyordu.

Biricik kızının, yatağının ayakucuna koyduğu içi tüylü sıcacık terlikleri ayağına geçirmişti adam. Eğilip terliklerine bakıyor, bakıyor ve gülümsüyordu. Plaktaki nostaljik parçanın sesi salonu doldurup odaya taşınca adam olduğu yerde kaldı. Gözünde ister istemez oluşan iri bir damla donup kalmış, damlamıyordu.”

“Dışarıda yanık bir koku, içeride çiçeklerin en beyazı. Sevda yaslamıştı başını ağlıyordu.

Mine Hanım uzanmış, delikanlının dudaklarından öpüyordu. Pıt... Ahşap kapı kendiliğinden ve iniltiyle açılıyordu şimdi. Kızın dilinde büyüdükçe büyüyen tek kelime! "Baba, babacığım, babacığım!" Ateşe düşmüş gülleri gördü adamın başı en son. Düştü.”

Temmuz’dan Şiirler

Esir gemisinden zincirleri

Şahlıktan köleliğe sürüye sürüye

Tecimenlerin sofrasında

Hiçbir teklif geri çevrilmez, dedi

Koyunun postunda avcıyı av eylemek

Bilinen eski bir masaldır ya

Mihnet dağının dibinde

Kartallara yem olmak insanın bahanesi

Her biri kendi aynasında

Maskelerin sayısını unuta unuta

Bir koyun postuna bürünmek

Yürüdüm kartalın gölgesinde

Göğün adımlarını saya saya

Yuvalarından fırlayacak gibi

Yavru kuşlar can havliyle avına

Şah Cihan yahut Cihan Şah

Kimse kimdir köleden başka

Elmasları yuvarladım dağdan aşağı

Bir başına kaldım tecimenler çekilince

Öyledir ya alacağını verdiysen herkese

İşi olmaz kimsenin artık seninle

Dağlardı dolaştığım rüzgârı dost tuttum kendime

Hayrettin Orhanoğlu

Çözülmüyorsa düğümler

Yoktur demek ki çözeni

Bir savaşım vereni yüreği kavi olanı

Değişmeli değil mi ama bu acımasız

Hoyrat darbelerden

Koruyabilmek zamanı.

Senin de günü gelince kalbine

Sömürdüğün insanların ahı

Bir bıçak gibi saplanacak. Unutma.

Nurettin Durman

Ben seni anlamasam da

Seviyorum seni cennet kokulu evladım

Melek yüzlü yavrum

Babalar böyledir zaten

Çocuklarını anlamazlar, ama onları sevmeye devam ederler

Sonra da bunu söylemezler

Kendilerine bile

İçlerinden geçirirlerse sen duy

Duy işte

O kadar

Belki sen benim gibi baba olmayacaksın hiçbir zaman

Kabul et beni evladın olarak

Baba diyeyim sana

Az şey anlatmadın

Az yürek yakmadın bana

Aliye’m…

Muhammed Ekrem Çavuş

Gözlerin görünmeyen ucunda

Çiziliyor suretler

Uzaktakilere yakındakilere hükmediyor eller

Büyüdükçe büyüyor resimler

Küçüldükçe küçülürken

Fotoğrafçıların hüneriydi bu sadece

Ehil idi onlar...

Karışan bir yığın rol hayatımızda

Eller gövdeleri tutan koruyan değil miydi sahi

Tutunamayanlar tutamadıklarımız

"Ellerimden tut" derdi babaannem

Ayağa kalkarken

Parmak uçlarımızda büyürdü nice iş bir bebek misali

Nilüfer Zontul Aktaş

Akademinin Haline İçten Bir Bakış

Yeni yüz, yeni heyecan ve projelerle 2021’e girdi Ihlamur Dergisi. İz bırakan işlere imza atıyor dergi. Merakla beklenen sayılar hazırlıyor. Gördüğümüz kadarıyla da aynı heyecan ile yükseliş devam edecek. Görsellik dergiye canlılık katmış.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’na ait. Tezler, çalışmalar, özgünlük, intihal gibi hassas konular var hocanın yazısında. İronik bir başlığı var yazının; “Kiralık/Satılık Makale Yazma Merkezleri (K/Smym)” Böyle bir yazıyı akademinin içinden bir ismin yazması elbette önemli çünkü şahitlikler ve yaşanmışlıklar var bu yazının notlarında.

“Aylık ek gelire en üst dereceden sahip olmanız için aylık mesela, on beş bin puan toplamalısınız. Mehmet Bey’in işleri iyi gider ve o daha ayın yirmisinde on beş bin puanı tamamlar. Ama Ahmet Bey daha yedi sekiz binlerdedir ve ay sonuna kadar on beş bine ulaşması zordur. O halde, gelsin dayanışma… Artık o saatten sonra Mehmet Bey’in yaptığı işler sanki Ahmet Bey tarafından yapılıyormuş gibi gösterilmekte ve mağdur Ahmet Bey de on beş binliklerin arasına girivermektedir. Siz bu olayı hayalî olarak da kabul edebilirsiniz, altında gerçek payı da arayabilirsiniz.

Bunun bir de makale kiralama yöntemi vardır, onu da anlatıverelim. Ancak olayın daha kolay kavranabilmesi için biz devreye girelim ve anlatalım. Nusrettin Bey birkaç yıllık yardımcı doçenttir ancak doçentliğe pek uzaktır. O unvanı alabilmek için hiç de acele etmemektedir. Ancak arkadaşı Gülfettin Bey yakında doçentliğe veya profesörlüğe müracaat edecektir ama dosyasına koyacak yeterli oranda bilim belgesi yoktur. Arkadaşlıklar böyle günlerde ortaya çıkacaktır. Nusrettin kardeşimizin elinde bir yazısı vardır. Onu arkadaşı Gülfettin’e vererek onun adına yayımlanmasını ister. İstediği de olur. Nusrettin’in yazdığı makale Gülfettin’in adına yayımlanır.”

“Sonuç: Boğaziçi Üniversitesi’nde belli sayıda yüksek lisans ve doktora tezleri üzerinde intihal araştırması yapan ekibini ortaya koyduğu sonuçlarla bizim verdiğimiz birkaç örneği birlikte değerlendirirsek hiç de hoşumuza gitmeyecek sonuçlarla karşı karşıya kalacağız. Büyük şehirlerimizde bir ara lise ödevlerini, üniversite öğrencilerinin bitirme tezlerini hazırlayan özel kurumlar türemişti, belki hâlâ da iş başındadırlar. Bu kurumların varlığını da düşünürsek bilimin geleceği pek de parlak olmayacaktır. Mezarlık kapılarında özellikle belirli günlerde ’indirilmiş hatim’ satanların yanında şimdi de ‘hazırlanmış ödev’ veya ‘hazırlanmış tez’ pazarından söz etmek de ağırımıza gitmektedir. Bunca yıl ahlaklı öğrenciler ve onların devamında dürüst meslektaşlar yetiştirmek için çırpınan bizlerin hayal kırıklıkları son derece büyük olacaktır. Bir ara patlak veren tezsiz yüksek lisans çalışmaları da işi iyiden iyiye içinden çıkılmaz hale getirmişti.”

Barış Manço

Barış Manço isminin yanına ne kadar olumlu şey yazsak yine de onu tam anlamıyla ifade etmiş olamayız. Bu topraklarda bir Dede Korkut gibi yaşamış ve silinmez bir iz bırakmış ender insanlardandır o. Namık Balcılar, halk kültürü ve halk edebiyatı yönünden ele alıyor Barış Manço’yu.

“Barış Manço’nun, müzikle tanışmasını annesi Rikkat Hanım sağlamıştır. Ortaokul yıllarında sıra arkadaşı Ender Enön ile izledikleri bir film Barış Manço’nun müzik anlayışının ne olması gerektiği hususunda ona bir rota çizmişti. O, bu dönemde Batı’da fırtına gibi esen “rock and roll” rüzgârından çok etkilenmişti. Ayrıca Elvis Presley, Barış Manço’nun ilk dönemdeki müziğinin kaynağını oluşturuyordu. Eğitimine Belçika’da devam etmesi Barış Manço’nun Batı’daki “rock” müziği çok daha iyi tanımasını sağladı.”

“Kemençenin insan kalbine işlediği “Dağlar Dağlar” şarkısı halk ozanlarının yüzyıllardır işlediği ayrılık temasının, Anadolu ezgilerinin Batı usulü ile ilk profesyonel buluşması oldu. Batı müziğinin sembollerinden gitar ile Türk müziğinin sembollerinden kemençenin uyumu bu şarkıda görüldü.”

“Barış Manço’nun yüreğine kıvrılıp çöreklenen hislerin en yücesi Anadolu deyişlerini şarkılarında kullanmaktı. Anadolu insanı ve kültürü onun için hep eşi bulunmaz bir kaynak olmuştur. Bu nedenle de yöresel deyişleri evrensel müzik kuralları ile kullanmayı çok iyi becerdi.”

Dede Efendi’ye Dair

Hülya Günay, Dede Efendi hakkında kaleme aldığı bir yazı ile Ihlamur’da. Yazı boyunca kulağımızdan gitmiyor “Yine bir gülnihal aldı gönlümü” şarkısının yankısı.

“Dede Efendi; sarayı, camileri, dergâhları, kırları, aşkları, eğlence ve hüzünleri ile tarihimizin güçlü çağından aldığı renkleri, musikisiyle ahenkli bir şekilde yerleştirmiştir. Türk musikisine bağlı kalmış, Sultan Abdülmecid döneminde Batı Musikisine ciddi alaka gösterilmesinden derin üzüntü duymuştur. İçtenlik ve akıcılığa önem vermiştir.”

“Hammamizade İsmail Dede Efendi, Ahırkapı’daki evinde hayatının büyük bölümünü geçirmiştir. Konak, yalnız Türk müziğinin bu büyük bestekârına ev sahipliği yapmış olmasıyla değil Akbıyık Camii’ne komşuluğuyla da ilgi çekici bir özelliğe sahiptir.1453 yılında fetihten hemen sonra inşa edilen cami; tarihi yarımada tüm camiler içinde en güneybatıda Kâbe’ye e yakın konumda olması nedeniyle; “Evvel-i kıble” olarak bilinmektedir. O devirlerde, namaz vakitleri geldiğinde ilk ezan burada okunmaya başlar, bundan sonra da diğer camilerde duyulurdu ezan sesleri. Bu nedenle de bu camiye “imam-ül mesacit” denirdi.”

“Batı’nın Mozart, Beethoven’ı varsa bizim de dehamız Dede Efendi vardır. Her makamı, derin duygularla yoğrulmuş nağmelerin hangisi sizi uçuruyorsa şifanız oradadır. Yeter ki nağmeye kulak verin…”

Sanat Felsefesi Üzerine

Muhammed Enes Kala’nın büyük bir merakla beklediğim sanat felsefesi yazıları devam ediyor. Arayış içinde olan sanattan; eşyaya, dünyaya, aşka dokunan bir derin yolculuk var yine. Özellikle günümüzde büyük savrulma yaşanan “aşk” kavramına getirilen açılımlar çok değerli göndermeler içeriyor.

“Sanat, arar. Sanat, her şeyden önce arayandır, bulan değil. Sanat tecrübesi güzellik değerinin peşinde sürekli bir arayışı izhar eder. Yakaladım dediği anda yeni bir arayışı seslendirir. Sanatın derdi güzele varmaya çalışmaktır. Bihakkın ulaşamasa da… Zira yakaladığını sandığı an güzelin nesneleştiği andır, ama güzel nesneleşmez, belki nesne güzelleşebilir. Güzelleşerek nesne, eşya olmanın ötesine doğru yükselir. Güzellik nesneyi özneleştirir, öznenin nazarında özelleştirir.”

“Sanatın konumlandırılma meselesi çok önemli görülür. Sanat, arzuyu/ libidoyu dışlamayan, aşka/erosa mahkûm edilmeyen, muhabbet/philo ve ışktan/agapeden mahrum bırakılmaması gereken insanî faaliyet sahası olarak konumlandırılabilir. Sanatın ölüme direnmesinin, öznesini sonsuzluk tecrübesine açabilmesinin, onu Hakk ile kavuşturabilmesinin yolu öznesinin güzellik arayışını maddî olandan manevî olana taşıyabilmesinde aranabilir. Ölümsüz eserler; arzuyu/libidoyu ihmal etmez ama buna kendisini mahkûm kılmaz, oradan aşka/erosa çıkar; aşka/erosa mağlup olmaz ve muhabbete/philoya çıkar; Ancak muhabbet/philo vasıtasıyla da en son ışkı/agapeyi arar. O halde sanatın ilk boyutu, salt bedenî olmanın gölgesinde aranır, dolayısıyla özü itibarıyla hayvanîdir. Hayvanî olan hayatı değil, yaşamı merkeze alır. Sanatın ikinci boyutu ise ruhi ve özü itibarıyla insanî olabilir. İnsanî olmaklıkla sanat, yaşam üzerine bir hayat inşa etmiş olur. Yaşamın hayatın bedeni, hayatın yaşamın ruhu olduğu ifade edilebilirse, sanattan hayvanî olan unsurları dışlamadan insanî olanı kurmayı başarmış olması beklenir. Hayvanî olandan insanî olana inkılap etmek ise öteler ötesine, sonsuza ve sınırsıza uzanma iştiyakıyla mümkün olur.”

Bisiklet ve Teravih Namazı

Mustafa Sarı, keyifli bir bisiklet yazısı ile Ihlamur’da. Bisikletin tarihini vermiyor Sarı. Hayatımızın içindeki bisikleti anlatıyor bize. Tolstoy çıkıyor karşımıza bisiklet üstünde, okula bisikletle giden akademisyenler derken pedallıyoruz cümleler arasında. Bir de teravih namazı var. O da yazının devamında. Ben tadımlık bir paylaşım yapacağım.

“Tolstoy 67 yaşındayken, icadından yaklaşık kırk yıl sonra öğrenmiş bisiklet sürmeyi. İlginçtir, ilk defa bisiklete binen Avrupalılar gibi o da hem yaşı hem de bu tuhaf ulaşım aracı yüzünden çevresi tarafından çok yadırganmış. Köylülerin şaşkın bakışlarını ve muzır gülümsemelerini umursamadan bisiklet kullanmaya devam eden Tolstoy’un şöyle dediği rivayet edilir: Öyle sanıyorum ki neşemi, tasasızlığımı paylaşmak benim hakkımdır ve bir çocuk gibi kendinden memnun olmanın yanlış bir tarafı olamaz. Bu güzel cevaba bakılırsa Tolstoy da başlangıçta bizim köylüler gibi bisikleti çocuk oyuncağı olarak görmüş. Bugün ‘Öğrenmenin yaşı yok’ bağlamında eğitimcilerin çok önemseyip sık sık atıf yaptığı bir anekdot haline gelmiştir, ‘Tolstoy’un Bisikleti’. Umarım ki eğitimciler öğrenme sürecinde Tolstoy’un köylülerden çektiğinin de farkındadır…”

“Kasabada en kolay bisiklet sahibi olan çocuk, nenesi ve dedesiyle yalnız yaşayan Osman’dı. Almancı anne baba, çocuklarını bütün yıl yalnız bıraktıkları için belki de diyet olarak almıştı bisikleti. Osman bisiklet yerine anne babasıyla birlikte olmayı mı isterdi bilmiyorum ama kasabadaki akranlarımın çoğunun Osman’ın yerinde olmayı arzuladığı kesindi.”

Bir Sombahar Öykücüsü

Yine bir Fahri Tuna portresi var karşımızda. Bir Sombahar Öykücüsü diyerek anlatıyor Zeynep Sati Yalçın’ı Tuna. Severek okuduğum öykücülerdendir Yalçın. Öyküler ve şehirler eşliğinde okuyoruz portreyi. Bir de Yeşilırmak serinliği uğruyor ki yazıya, Tokat’tan Amasya’ya içten bir selam göndererek geçiyorum cümlelerin içinden.

“Hayatı edebiyat olan yazar.
Bizim Hikâyemizi anlattı bir ömür.
Kalan ömründe de bizi anlatacak, biliyoruz. Biliyor, inanıyoruz ona.
Gösterişsiz, derin, sistematik kız.”

“Üç alanda; şiir, hikâye ve deneme dallarında, bütün Güneydoğu illerinde yaşayanlara yönelik yarışma açtık. Ciddi miktarda ödülleri olan yarışmalar. Her yarışmaya da o bölgeden yetişmiş değerlerin adını verdik; şiire Cahit Sıtkı (Diyarbakır), hikâyeye Murathan Mungan (Mardin), denemeye Prof. Dr. Abdülkadir Karahan. D. Mehmet Doğan’dan, Mustafa Kutlu’ya, Hüseyin Su’dan Mustafa Miyasoğlu’na… Çok değerli jüri heyeti oluşturduk. Her dalda yüzlerce eser katıldı yarışmalarımıza. Ödül törenlerini, adını verdiğimiz yazarların şehirlerinde gerçekleştirdik. Biz de ödül alan eserleri 2011 başlarında dört sayı yayımlayabildiğimiz aylık Abbara edebiyat dergimizde edebiyatseverlerle buluşturduk. Buraya kadar normal yarışma serüveni. Olağan hâllerden yani.”

“Unutmadan: Edebiyat öğretmeni o. Ankara Bilim Sanar Merkezi’nde. Gündüz edebiyat anlatıyor gece yazıyor; yazıcı öğretmen. Edebiyatı hem yapan hem okutanlardan. (Aramızda kalsın, böylesine az rastlanıyor bizim edebiyat ülkemizde.)

O bir Yeşilırmak kızı her şeyden önce. Önce ve sonra. Bereketin kızı. Bereketli kız.”

Ihlamur’dan Bir Hikâye

Muhammed Kayhan – Zorla Delirttiniz Beni

“Zorla delirtirler adamı. Kaç gün oldu hala cevap vermiyorlar. İnsan değil misiniz kardeşim? Herkesin verdiği para da, bizim verdiğimiz kâğıt mı? Kızsan, küfretsen yeridir ama neyse boş ver!

Sabahtan gerildim zaten, bir türlü toparlayamadım. Evden çıkarken hanımla birbirimize girdik. Ben idare edelim dedikçe kadın üzerime üzerime geliyor. Daha yeni bir sürü masrafa girmişiz, ay sonunu göremez olmuşuz, değil mi ya? Müsrifliğin ne lüzumu var. O ayakkabı ile çantayı da bu ay almayıver, ne olur yani? Taksitlerim hafiflesin o zaman alalım diyorum. Tutturmuş o zamana kalmazmış, modası geçermiş, filanda falanda. Para o kadar kolay mı kazanılıyor? Akşama kadar dairede ter döken benim. Müdire Hanım’ın hatırlı dostlarının, partili kıymetlilerinin işlerini mecburen halleden, sabahtan beri sırada bekleyen bir sürü insanın hakkını gasp ederek, haklarını yiyen eşrafın suçlarına ortak olan benim. Biraz geciktirsem hanımefendiden milletin gözü önünde azarı yiyen benim. Öbür ay alalım diyorsam vardır bir bildiğim.”

“Evliliğimizin ilk yıllarında mutfaktan hiç çıkmazdı. Akşam işten eve döndüğümde mükellef bir sofra bulurdum masada. Güle oynaya, neşe içinde yemeklerimiz yer, sanki aylardır hasretmişiz gibi sohbetler ederdik. Ben televizyon karşısında gazete sayfalarını karıştırırken kahvemi getirirdi. Biraz sonra da bulaşıklarını yıkar, karşıma otururdu. Televizyona bakmadan konuşurken tebessüm ederdik birbirimize. Mutlaka kek, poğaça, kurabiye yapmış olurdu çay faslıyla beraber. Çok yoruluyor, zahmet ediyor diye gerek yok derdim. İtiraz ederdi, zevkle hazırladığını söylerdi. Mutlu olurdum.”

“Akşam eve geliyorum. Suratı bir karış, söyleniyor durmadan. Ayakkabıyı almış ama çanta kalmamış. Hep benim yüzümdenmiş. Karşı çıkmasaymışım şimdiye kadar alacakmış.

Yemek yapmamış bana öfkesinden. Kendisi yemeyecekmiş zaten. Ben açım, hem de sabahtan beridir açım. Buzdolabının kapağını açıyorum, yarım bir yoğurt kabı ve tencerenin dibinde makarna var. Karıştırıp yemeye çalışıyorum.”

Ihlamur’dan Bir Şiir

heykellerin damarlarında dolaşmadı kan pıhtısı

modern çağların yüzünde geri kalan uygarlık kalıntısı

sana bir söz diyemem, esinlenip gün görmeyen tarihten

siyah atların, mızrakların kalbime bir gece intikalinden

karşında durmak isterim derim, sen yayını ger öylece bana

iki katre gözyaşı yetmez diyorum, ışığı bölmeye gök kuşağına

hititler mi gelsin, akadlar mı, medler mi

seni çağırmaya mabede, söz vermeye Allah’a

şimdi bir görüntü çizelim, melekler başında dursun

bir yanın piramit bir yanın kutsal ağaç

daha ışıltılı, daha parlak radyumdan kalan

kültürel teması insanın, atomun ve narın

sen ger saçını, iki ucuna nemrut ile yıldız dağının

kaç arşın eder yürüdüğün yol

bir hilalin suretinde görünür

bir insan düşünelim, kitabın ortasında şahlanan atla

dönüp dönüp çarpan çerâğı, kalenin surlarına

ah kuşlar, hangi renkte uçtular şimdi

ah ömür, hani küllerinden yeşeren sevda

Yusuf Bal

Arif Ay’dan Mektup Var

Dört Mevsim Edebiyat Dergisi, kış sayısı ile çıkageldi. Kuşatan, huzur veren bir hali var derginin. Bunu hissettiğim dergileri daha çok seviyorum. İçtenliğini tüm satırlarına sindiriyor dergi. 17. sayısıyla da gönülden selamlar gönderiyor hepimize.

Dergiden bir selam da Arif Ay’dan var. Yitirdiğimiz bir alışkanlık ve değerimiz olan mektup üzerine yazmış. Aslında elimizden kayıp giden güzelliklere baktığımızda neleri kaybettiğimizi daha iyi anlıyoruz. Giden sadece mektup değil… Arif Ay’dan şairane bir mektup yazısı…

“Ruhumuzu havalandırmaktır mektup yazmak bir bakıma, iç dökmektir. Hüznün bulut bulut kabardığı, sevincin yağmur gibi indiği mektuplar… Gözyaşı, hasret taşıyan, umut taşıyan, ak haberler, kara haberler taşıyan, ucu yanık mektuplar…

Günümüzde önemini yitirmesiyle birlikte hayatımızda da büyük bir boşluk bıraktı mektup. Özlemeyi, beklemeyi, heyecanı, vefayı, gurbeti, sılayı unutmaya başladık.

Mektuptan uzak oluşumuzun nedenleri arasında bilgisayardan, telefondan ziyade insan yapımızın değişmesi de vardır: İnsanî değerlerden soyutlanmış, ruh derinliğini yitirmiş, içi çölleşmiş, nesneleşmiş, bencilleşmiş bir insan yığını hâline geldik.”

“Mektubun benim hayatımda da özel bir yeri vardır. Mektup yazmaya ilkokul yıllarımda başladım. Ailem Niğde’de, ben Ankara’daydım. Ortaokulu bitirinceye kadar babamla mektuplaştık. Okuma-yazmayı askerde (Ali Okulu) öğrenen babamın güzel bir el yazısı vardı. Güzel mektuplar yazardı babam.

Mektubun büyük bir bölümü selam kelam olsa da, öğüt verdiği bölümler de olurdu muhakkak. Ben neler yazardım, pek hatırlamıyorum ama derslerimden, öğretmenlerimden, arkadaşlarımdan söz ederdim belki de.”

2020 Giderken

Sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin bir dönüm noktası olan 2020’yi geride bıraktık. Ne söylesek az, ne anlatsak eksik kalır. Fakat her fırsatta geleceğe kalacak notlar bırakmak gerek. Çünkü derin izler bırakarak yaşıyoruz zamanı. Tuğba Nurlu Ertürk, 2020’ye dair kaleme aldığı bir yazı ile dergide yer alıyor. Salgın, karantina, dijital kuşatma, çaresizliğimiz ve daha birçok önemli detay var yazıda.

“Bu yıl ise hepimiz için işler biraz karışık. Öncelikle 2020 oldukça zor bir yıl oldu. Ülke olarak yakın geçmişe nazaran daha fazla doğal felaket yaşadık ve beraberinde getirdiği zorluklar, kayıplarla baş etmek durumunda kaldık. Biz mikro planda bunları yaşarken birden pandemi kavramı hayatlarımıza girdi. Tüm dünyada sosyal hayat durdu, sıkı tedbirler alındı. Hâlâ da bu doğrultuda uygulamalar devam ediyor. Yani baktığımız zaman yıl içerisindeki kişisel talih ya da talihsiz tecrübelerimizden uzak kolektif bir kaos içerisindeyiz. Elbette bu krizi herkes aynı şiddetle yaşamıyor. Bir kısım hayatın yavaşlaması ile hobilerine, ailesine daha çok zaman ayırma imkânı bulduğu için bu vaziyetten mutluluk çıkarabildi. Bir grup için ise daha fazla ekonomik ve psikolojik sıkıntıyı beraberinde getirdi. Fakat nihayetinde hepimiz şunu biliyoruz ki hayatlarımızda artık belirsizlik ve kaygı hâkim.”

“Karantina sürecinde evde geçirilen zamanın artması ile pek çoğumuzda zamanı daha verimli kullanma telaşı baş gösterdi. Ancak kişisel kanaatim bu hâlin de bizlerin üzerinde başka bir kaygı oluşturduğu yönünde. Devamlı bir üst versiyonumuzu yaratmaya çalışmak bizleri yorgun ve kırılgan kılabiliyor. Kovaladığımız bilgi de olsa bu kadar fazlasına gerek var mı sorusunu kendimize yöneltmenin bize seçici bir zihin ve sakin bir ruh hâli sunacağına inanıyorum. Yıl içerisinde deneyimlediğimiz beklenmedik olaylar bize öğretti ki uzun vadeli hedeflerimiz ve hep dahası için çabalamamız bize her daim getiri sağlamayabiliyor. Bu sebepten bizi bekleyen yeni yılda belki de ihtiyacımız planlardan önce “Ârif ânı seyreyler” düsturu ile özgürleşebilmektir.”

Ulu Camii

Bunu her zaman ifade ediyorum; dergilerdeki yerel değer içeren yazıları çok önemsiyorum. Çıktığı şehrin izini üzerinde taşımalı dergi. Yerellikten korkan dergiler var, biliyorum. Bundan korkmak yerine kendi rengiyle boyasalar dergilerini edebiyat dünyamız için daha büyük bir katkı yapmış olurlar. Denemeler, şiirler, öyküler her dergide var. Bu bağlamda; derginin “Turhal Postası” bölümünü çok önemsediğimi bir kez daha belirtmek istedim.

Bu sayının mekânı Ulu Cami. Halil Kazovalı, bizlere ulu Cami’yi anlatırken aynı zamanda bir Turhal güzellemesi de sunuyor. Kimlik kartında Turhal yazan benim için büyük bir keyifti bu yazıyı okumak.

“Turhal’la ilgili coğrafi her mevzuda mutlaka Yeşilırmak’ı anmak zorundayız. Turhal’ın gerek Osmanlı Dönemi gerekse Cumhuriyet Dönemi nüfus ve yerleşim alanı dikkate alındığında şehrin kalenin etrafında kurulduğunu, batı sınırını Yeşilırmak’ın belirlediğini görüyoruz. Güneyden akıp gelen Yeşilırmak, Kesikbaş Camii’nde batıya doğru bir küçük kavis çiziyor ve Ulu Camii’nin bulunduğu yere geldiğinde kaleye en yakın yerden geçiyor. Ulu Camii de Yeşilırmak’ın Turhal Kalesi’ne en yakın aktığı yerle kale arasına yapılmış, doğu duvarının neredeyse tamamı toprak seviyesinin altında, batı cephesi ise zaman zaman Yeşilırmak’ın sularına bitişik durumda yapılmış. Ancak 90’lı yıllarda Belediye’nin öncülüğünde Yeşilırmak’ta ıslah çalışması yapılmış ve ırmağın iki yakasına yapılan betonarme duvarlarla su kontrol altına alınmıştır.

Ulu Cami ile ilgili halk arasında değişik söylenceler olmasına rağmen, ciddi bir kaynak yok, daha doğrusu pek bir kaynak yok. İki kaynaktan size bilgi aktarabiliriz. Birincisi Tokat İl Kültür Müdürlüğünden elde ettiğimiz bilgiler. İkincisi ise Turhal'ın ilk müftüsü H. Mustafa Bilgen (1869-1964)'in "Tarihi Süreçte Turhal" isimli eseri.”

“Önce rahmetli H. Mustafa Bilgen'in "Tarihi Süreçte Turhal" isimli eserde iki başlık halinde anlatılan Turhal Ulu Camii: “Kasabada en eski ve çok eski zamana ait cami Ulu Cami’dir. Bu cami kaza merkezinin ortasında, doğusunda şöse yolu ve kale, batısında Yeşilırmak, kuzeyinde namazgâh arası güneyinde küçük bir arsa ki camii şerifin bahçesidir denirdi. Şimdi seten denilen bir alet vardır, büyük taşlardan yapılmış. … Bu camii şerif ne zaman yaptırılmıştır kimse bilmiyor. Kimler tarafından yaptırıldığı da malum değil. Ancak içeri orta kapı üzerindeki kitabede (ammerehazihil camii şerif el ishak el emin kostantiniye tarih sene hamsin tisamiye-Bu camii şerifi İstanbullu İshak el emin 950 senesinde imar etmiştir.) ibaresi görülmektedir.”

Dört Mevsim Edebiyat’tan Öyküler

Zübeyde Andıç – Eylül Sancısı

“Güneş, Yeşilırmak’ın sularından beslenen ovayı selamlarken yine seni sayıklayarak uyandım Gülbeyaz. Kolumda bildik ağrı, göğsümde geçmeyen bir sancı...

Herkes bir salgının önüne düşmüş sürüklenirken ben, senin fotoğraflarınla konuşarak tüketiyorum zamanı. Her gün bir aynanın içinden geçip seyrediyorum tazeliğimizi. Yaprak yaprak dökülüyor birlikte geçirdiğimiz kırk sene. Kapalı perdeler bir bir açılıyor geçmişe. Kırmızı bir gülü andıran dudaklarının günbegün soluşunu izliyorum fotoğraf karelerinde. Sen güldükçe tomur tomur açılan güllerin ortasındaki hüzün değiyor yüreğime.”

“Senden sonra her şey çok değişti Gülbeyaz. Hastaneye giderken takmak zorunda kaldığın maskenden çekindiğin zamanlar geride kaldı. O zaman sadece seninki gibi bir hastalığın pençesine düşenlerin taktığı maske, şimdi herkesin yüzünde. Kim hasta kim değil, bilinmiyor artık. Bunları görseydin belki o kadar içlenmezdin çaresizliğine.”

“Günlerden sonra ilk kez bir tebessüm dalgası yayıldı bugün yüzüme. Sardunyalara su veriyordum. Bir güvercin kanadı değdi sanki alnıma. Balkonda senin oturduğun yere oturup izledim güvercinin boynundaki yeşile karışmış ebruli morluğu. Biliyorum, sendin o. Yosun yeşili gözlerinle izleyip durdun beni güvercin suretinde. “Ne zaman alnımı camlara dayasam, kanatlarını canıma batıra batıra sana uçardı bütün kuşlar.” Az kaldı, bu sene yolculuk var diyor yüreğim. Kuşların kanadında geleceğim sana. Açık tut kapını.”

Abdurrahman Alkan - Duman

“Annem beni küçükken yanından pek ayırmaz; bahçeye, tarlaya, çeşmeye, dağdan çam kozalağı toplamaya, uzak harmanlara madımak toplamaya giderken yanında götürürdü. Annem oralarda çalışırken ben de kendi kendime oyunlar bulur bazen bir söğüt dalını at yapar tahta kılıçla hayali haydutlara savaş açar bazen de çakımla bir şeyler yontardım. Anneme arkadaşlık ederek kahramanlık yaptığımı düşünür, kendimle gurur duyardım.”

“Annem beyaz tülbendini başına aldı mı yolculuğumuz başlıyor demekti. Kadınlar bir başka mahalleye giderken mutlaka bu örtüyü örterlerdi. Ve annem, bütün sorumluluklarını yerine getirmenin huzuru içerisinde en küçük oğlunu yanına alarak yola çıkardı. Yolun iki yanında salınan kavaklardan esen yel, annemin tülbendini havalandırır yıllar önce gösterişli iki atın çektiği bir araba üzerinde gelinlikle geldiği yoldan çocukluğuna, gençliğine doğru bir yürüyüş başlardı.”

“O gün, annemler konuşmaya dalınca kendimi unutturarak bütün merak ve cesaretimle, annemden dönüşte azar işiteceğimi, bir daha seni getirmeyeceğim tehdidini göze alarak o kapıya yöneldim. Kapının önünde birkaç saniye bekledim. Kapıyı ittim. Zorlanarak açıldı. Tedirgin adımlarla içeri girdim. Evin pencereleri, kuş resimli perdelerle örtülmüştü. İçeride loş bir aydınlık vardı. Gözüm ilk önce tavana kaydı. Toprak damlı tavanın mertekleri simsiyahtı. Ortada bir soba vardı. Borular sökülmüş, duvara yaslanmıştı. Kilimler, odanın bir kenarına toplanmıştı. Beyaz kireçle boyanmış duvarlar koyu bir yalımla kararmıştı. Biraz korkmuştum. Fazla duramadım. Merakımı daha da artırarak geri döndüm. Annem, vedalaşma faslındaydı.”

Dört Mevsim Edebiyat’tan Şiirler

Naaşlar anavatana gitse de

Her yıl bir beden daha büyüyor soy ağacı

Gümrah dallardan palamutlar dökülüyor

Yeni evler kuruluyor yeni vatanda

Düğün salonlarında yan yana hüzün ve sevinç

Ah ki bana ahraz dilbaz çocuklar

Korkuyla ümit arasında

Gidip bir karanlıktan geceye bakıyorum

Ne göreyim

Ay Hilal vaktinde

Mehmet Yıldız

Bir yabancı gibiyim

Bir yabancı gibi bu ağustos

Ortalıkta başka kimseler yok

Şehirler, başka başka yüzler, yakılan çağdaş tütsüler

Bir mevsimdir

Bir vakit bir rüzgârla atlar kişniyor

Sargılar açılıyor, eski ölüler diriliyor

Çorak topraklar canlanıyor, tohumlar çatlıyor; ufukta kayboluyor sonsuz

trenler

Bu akşam erkenden çekiliyor tüller, perdeler

İşte bu hayat bizi birkaç kez sınayacak, taşlar yerinden oynayacak; sonra işte

bir muştu gibi çağıldayacak bu nehirler.

Davut Güner

Bir çizgi yarar birden gökyüzünü

Kendisi gözükmez sessiz bir uçak

Nasıl durur orda yolu bile yok!?

Düşünüp durursun, o bıraktıkça ardında

El sallar dağıtırsın beyaz bir desen

Anlam veremezsin gitmesine de

Nerden geldi, şimdi nereye gider?!

Bir garip olursun gözden yitince

Sanki bir şeyleri alıp gitmiştir

Gitme, geliyorum, n’olur beklesen!?

Mustafa Kaya

YORUM EKLE

banner26