Ocak 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Hece Dergisi’nden Alaeddin Özdenören Sayısı

Özel sayı denince akla ilk gelen dergi Hece dergisi. Uzun yıllardır dergi arşivlerinin değişmeyen başköşesindeki yerini alıyor Hece özel sayıları. Her Ocak ayında edebiyat dünyamızdan isimler için hazırladığı özel sayıları artık merakla bekleniyor derginin. Aylar öncesinden başlayan titiz çalışmaların bir sonucu olarak da bir benzerini bulamayacağımız bir edebiyat hazinesine ulaşmış oluyoruz.

2021 yılını Alaeddin Özdenören Özel Sayısı ile selamladı Hece. İbrahim Demirci ve Atıf Bedir editörlüğünde hazırlanan özel sayıda elbette Rasim Özdenören’in katkısı büyük. Derginin giriş yazısını da okuyunca Alaeddin Özdenören’i özel ayrıntılarla tanıma imkânını bulmuş oluyoruz.

Dergi birçok bölümden oluşuyor. Her bölüm farklı bir yönüyle ele alıyor Özdenören’i.

Rasim Özdenören’in Alaeddin Özdenören’in Yaşantısı ve Şiiri başlıklı yazıdan paylaşım yapacağım.

“Onun yanlış anlamalarla kimi zaman iftiraya uğrayarak geçirdiği ömrünü tek kelimede toplayarak özetleme çabasına girdiğimde, bunu acı bir yalnızlık olarak betimleyebileceğimi düşünüyorum. Öyle betimliyorum.”

“Alaeddin, Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i de seviyor, onları da okuyordu. Bir ölçüde divan şiirine de ünsiyeti vardı. Erdem’le birlikte antolojilerden şiirler seçerler, ezberlerler ve okurlardı. Peki, Necip Fazıl’la aramız nasıldı? Necip Fazıl’ın, sonradan Çile adını alacak olan şiir kitabı 1955 yılında Sonsuzluk Kervanı adıyla yayınlanmıştı ve bizim edebiyat dergileriyle ilgilendiğimiz yıllarda popülaritesini sürdürüyordu. Ama ona olan ilgimiz, Sezai Karakoç’un Pazar Postası dergisindeki bir yazısında adının geçmesiyle yoğunlaştı. O yazıda Necip Fazıl’dan şiirinin metafizik içeriğine değinilerek söz ediliyordu. Sonsuzluk Kervanı’nı bir biçimde elde ettim ve kitap aramızda elden ele dolaştı.”

“Alaeddin ve arkadaşları ‘50’li yılların siyasal karakterinin getirdiği çalkantıyı ve o dönemde ortaya çıkan edebiyat tartışmalarını ve şiir telakkilerinin tümünü içerden ve bire bir yaşayarak edebiyat ve şiir görüşlerini oluşturdular. İçerden yaşayarak diyorum, çünkü ilk gençlik yaşlarının en hareketli döneminde (16-18 yaşlarında), onlar yalnızca bir edebiyat ve şiir izleyicisi olarak kalmadı, hem kendi hazırladıkları yöresel gazetelerdeki edebiyat sayfalarında, hem de İstanbul’da, Ankara’da çıkan dergilerde yayınladıkları ürünleriyle, edebiyat ortamının aktif ve fiilî birer üyesi olarak göründüler. Bu ortam tümüyle onun/onların edebiyat görüşlerinin oluşmasında etkili oldu.”

“İncelediği şairlerin bir özelliğini açıklamak için yaptığı şiir üzerine olan bu açıklama, onun kendi şiiri için de geçerlidir. O da şiirin, bir dil işi olduğu kabulünden hareket ediyor. Kuşkusuz, Jaspers’in dediği gibi, insan, insan olmaklığı dolayısıyla dilin içindedir ve dilin dünyasının dışına çıkması söz konusu değildir. Ancak Alaeddin, bu geniş perspektifi, yani insanın mahiyeti üzerine olan bir açıklamayı tekrarlamak için ileri sürmüyor görüşünü. O, bir bakıma, Cemal Süreya’nın “şiir geldi kelimeye dayandı” aforizmasının felsefî temellendirmesini yapmayı deniyor. Nitekim onun şiiri de her şeyden önce dilin özgün kullanımına dayanıyor: dikkatini ne söylediğinden çok, nasıl söylediği üzerine yoğunlaştırıyor.”

“Şiirlerin topluca okunmasından, zihinlerde, içli, buruk, acımsı bir tat kalıyor geriye. Onların da zaten bu buruk, yoğun hüznü seslendirmek ve o hüznü çoğaltmak için yazıldığını düşünebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, şiirlerin tümü, tek bir hüzün destanıymış gibi de görünebilir ve öyle de okunabilir.”

Âtıf Bedir’den Sunuş

Özel sayının editörlerinden Âtıf Bedir, hazırlık sürecini anlatıyor büyük bir içtenlikle. Bu bölümü özellikle özel sayı hazırlamak isteyen editörlerin mutlaka okumasında fayda var. Kalıcı olmak, hakkını vermek önemlidir. Bugüne kadar Alaeddin Özdenören ismine aşina olmayanlar, bu özel sayıyı okuyunca şair hakkında donanımlı bilgiye sahip olacaklar. Şunu net olarak söylemek mümkün; şair hakkında her konu ele alınmış. Söz söylemesi gereken isimlerin tümü dergide yerini almış.

Ben bu özel sayıda emeği geçen herkesi kutluyorum. Edebiyat dünyamız eşsiz bir eser daha kazanmış oldu.

Rasim Özdenören’le Alaeddin Özdenören üzerine Söyleşi

Rasim Özdenören, İbrahim Demirci ve Âtif Bedir’in sorularını cevaplamış. Son derece önemli bir söyleşi bu. Arşivlerde mutlaka yerini almalı.

“Annem, ikinci çocukları biz ikizlere hamile… Rüyasında Dulkadiroğlu Sultanları’ndan Alaüddevle’yi görüyor. Alaüddevle anneme: «Çocukların ikiz olacak, ilk doğana benim adımı verin.” diyor. Annemin bize sonradan anlattığı şu: “Bu rüyayı ben kimseye söylemedim, Nezahat’in gene canı ikiz çocuk istedi diyerek dedikodu yaparlar mülahazasıyla… Ama işte sizler dünyaya gelince: ‘İlkinin adı Alaeddin olsun’ dedim.” diyor. Alaeddin’in adı oradan geliyor. Maraş’ta Alaüddevle’nin Türbesi var ama bu adı kimsede işitmedim, onun yerine Alaeddin adı yaygın olarak kullanılır. Kelimenin imlası da söyleyenin telaffuzuna göre farklıdır. Bana da babamın babasının adını yakıştırmışlar. Benim adım da oradan geliyor.”

“Evlenme yöntemimiz de birbirinden farklı gerçekleşti. Alaeddin, ilk görev yeri olan Maraş’a, Maraş Lisesi’ne gittiğinde, orada tanıştığı İngilizce hocası hanımla anlaşıp evleniyor. Bunda yadırganacak bir durum yok. Fakat evleneceğine dair anneme babama haber vermiyor. Biz o tarihte İstanbul’dayız. Annem bu evliliği hariçten öğrenince canı sıkıldı. Gene de annem, Alaeddin’in ev düzenlemesi için bizleri de alarak Maraş’a gitti. Küslük falan yaşanmadı ama annemin içinde sanırım bilgilendirilmemesi ukde olarak kaldı. Bunu bildiğim için annem bana evlenmem gerektiğini hatırlattığında, seçimi ona bıraktım. Onun da zaten kafasında tasarladığı biri varmış, bana teklif ettiğinde tereddüt etmeden kabul ettim. Alaeddin bir süre sonra boşanmak zorunda kaldı, nedeni her ne olursa olsun… Bizim evliliğimiz ise hamdolsun mutlu biçimde sürüyor…”

“Güreşle başladı, bir ara boksa merak sardı, futbol oynardı. Ben bunların tamamından uzak durmuştum. Benim sporum bir uzun atlama, tek adım veya üç adım, koşu, 100 metre koşusu, bir de yüksek atlama, bunların hepsi toprakta oluyor. Minderimiz yok, yani öyle bir kavram da yok kafamızda. O günün şartlarına göre mahallede en yüksek atlayan bendim. Fakat belli bir yüksekliğe çıkınca şunu aklımdan geçirdiğimi net hatırlıyorum: “Rasim, dedim, tamam oraya kadar sıçrarsın da onun bir de düşüşü var. Düşmeyi kontrol edemezsen bir yerin kırılır.” Yüksek atlamadan böylece vazgeçtim. Ama Alaeddin bunları hesaplamaz; düşerim başım yarılır, gözüm yarılır, umursamaz. Nitekim eve çoğu zaman yaka paça yırtılmış gelir, birileriyle kavga etmiş falan.”

“O, çocukluğundan bu yana dalgındı. Dalgınlıkları yan yana sıralansa epey bir yekûn tutar. Burada gene ilginç bir olguyla karşılaşıyoruz, gündelik hayatında bazen evini bulamayacak kadar dalgınlık yaşarken, ki bunun örnekleri var, yazılarının sistematiği ve fikir silsilesi asla şaşmıyor.”

“Biz Maraş’ta edebiyat meraklısı ilk gençliğini yaşayan kuşak İkinci Yeni’yi tanımadan önce de kendimizce ürünlerimizi vermeye başlamıştık. İkinci Yeni ile bağlantımız ona özenme veya onu taklit etme biçiminde değil, olsa olsa zaten bizim bu telâkki tarzına yakın duran tutumumuzla açıklanabilir. Ne demek oluyor bu? Kelime tasarrufunda daha atılgan bir tutum benimsememizde bize cesaret vermiş olabilir. Fakat içerik açısından zaten onunla bir bağlantımız olmadı. Bu cümlelerim Alaeddin için de Cahit için de geçerlidir diye düşünüyorum.

Alaeddin, halk şiirine de Divan şiirine de vâkıftı. O şairlerden hafızasında ve ezberinde birçok şiir vardı. Fuzuli’yi, Şeyh Galib’i severdi. Ahmet Haşim’i severdi. Şiirinde belki münferit olarak bu şairlerin etkisini görmek zordur. Ama bu şairler onun beslenme kaynaklarıydı diyebilirim. Keza Karacaoğlan… burada bir ilginç hususu daha vurgulamak isterim. Alaeddin, Yahya Kemal’i de severdi fakat şahsen ben şiirinde onun etkisini göremiyorum. Belki Yahya Kemal’in tarih bilincine yakınlık duyuyordu.”

“Alaeddin’in ta çocukluğundan beri tarihe merakı vardı. Biz üç kardeş, üçümüz de tarih ve coğrafya meraklısıydık. Biz ilkokuldayken babam bize adı “Nerede Ne Var Haritası” olan bir Türkiye haritası getirmişti. O haritayı duvara raptiyelemiş, birbirimize: “Kaysı nerede yetişir veya İzmir’de ne yetişir?” gibi sorular sorarak o haritayı ezberimize almıştık. Ülkemizin coğrafi özelliklerini o harita üzerinden öğrendik ve ömür boyu da istifade ettik. Öte yandan tarihe de meraklıydık. Tarih kitaplarımızı ezberler ve birbirimize metin üzerinden takip ettirirdik. Sanıyorum bu ezberler bizim düzgün cümle kurmamızda da faydalı olmuştur. Alaeddin Osmanlı tarihine ayrıca meraklıydı. Ders dışı kitaplardan Osmanlı tarihi ile ilgili kitapları da okurdu. Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin, daha başkalarının tarihî romanlarını ilkokuldan başlayıp orta ikiye kadar devirmiştik. Bu okumalar bize tarihimizi sevdirmede olsun, genel olarak tarih üzerine olsun bilinç kazanmamızın yolunu açmıştır diyebilirim.”

“Alaeddin bence lirik bir şair olarak edebiyatımızın en iyilerinden biri… Kendinden bahsetmediği gibi bahsedilmesine çanak da tutmadı. Ancak bu, tabii ki onun özgün bir şair olmasına engel oluşturmadı. Onun şiiri hakkında söyleyeceğim bir husus şiir veriminin az olmasıdır. O yetenekte bir şairden daha verimli ürünler beklenebilirdi. Ne ki sanırım titizliği onu verimli kılmaktan alıkoydu. Gözlemlediğim kadarıyla şiirini bir hamlede yazıp bitirmiyordu. İlhamla yazdığını söylerdi. Buna rağmen çıkan metin üzerinde çalışırdı. Bu değerlendirmem onun şiiri hakkında… Denemelerinde gayet verimli. Kendi hayatında sekiz on kitabı yayınlandı. Ancak geriye onlarca kitaba malzeme olacak denemeleri kaldı. İz Yayınları şimdi onun kitaplarında yer almamış denemelerini temalarına göre derleyip kitaplaştırma aşamasında… Nasıl kitaplar çıkacak, ben de merakla bekliyorum.”

Emre Özdenören ile Söyleşi

Emre Özdenören, Alaeeddin Özdenören’in oğlu. Onun ağzından babasına dair düşünceleri öğrenmek de önemli bir kaynak. Şair bir babanın çocukları üzerindeki tesirini anlamış oluyoruz bu söyleşi ile.

“Babam, ataerkil bir aileden geliyordu. Babaannem tarafından el üstünde büyütülmüştü. Herhalde hayatı boyunca yumurta kırmamıştır! Dolayısıyla ev işleriyle fazla ilgilenmezdi. Bize yemek yedirme, banyo yaptırma, bizimle oyun oynama gibi konularla fazla ilgilenmezdi. Ama çocuklarını tabii ki çok seven bir babaydı. Bizim başarılarımızla da gurur duyardı.”

“Ben çok kitap okuyan bir çocuktum. Babam her yaz beni, sözde yardım etmem için, Akabe Kitabevine götürürdü. Ben orada bütün gün kitap okurdum. Bir de her şeyin fiyatı sürekli arttığı için, kitap fiyatlarını sürekli değiştirmek gerekiyordu. Bazen oturup yeni fiyat etiketlerini yapıştırmaya yardım ederdim. Babam ve arkadaşları orada buluşur, sohbet ederlerdi. Vefatından önce Cahit amcayı (Zarifoğlu) oradan hatırlıyorum. Amcam Rasim Özdenören, Akif İnan, Erdem Bayazıt en iyi hatırladıklarım. Ben de konuşulanları tam olarak anlamasam da o sohbetlere kulak verirdim.”

“Güneş Donanması ben kendimi bildim bileli kütüphanemizde dururdu. Ben de arada sırada o şiirleri okurdum.”

Dergide çok sayıda yazı var. Ben örnek olması anlamında paylaşımlar yapacağım

Öğretmen Alaeddin Özdenören

Osman Sarı, bir şairin farklı bir portresini anlatıyor bize. Bakış açısı çok önemli. Değer vermek, değer görmek ve güzelliğe ulaşmak. Sarı’nın cümlelerinde bu içtenliği hemen yakalayabiliyoruz.

“Alaeddin Özdenören benim felsefe öğretmenimdi. Felsefe öğretmenliği yönünden çok şanslı bir öğrenciydim. Çünkü hem İmam Hatip Lisesinde hem Maraş Lisesi’nde felsefe öğretmenleri çok değerli, çok yetkin, mesleğinde başarılı ama insanlık açısından da ahlak ve fazilet değerleriyle dolu örnek kişiliğiyle biz öğrencilerini derinden temelden hatta kalbinden yakalayan öğretmenler olarak eğitim alanında birer yıldız idiler. Alaeddin öğretmenimden önce Maraş İmam Hatip Lisesi’ndeki ilk felsefe öğretmenim çok ünlü Hamdi Savaş idi. Hamdi Savaş hem eğitim hem yönetim alanında, canlı bir ciddiyet anıtı diyebileceğimiz çok başarılı, insani değerlerle dolu, görünüşte, çok sert görünmesine rağmen, kalbinin bir yanı merhamet, bir yanı ciddiyet, bir yanı ülke ve millet aşkı dolu, biz öğrenciler için tam bir örnek şahsiyetti. Felsefe gibi çok öğrencinin sevmediği, dersin zorluğuyla ilgili ön yargıları daha ilk dersinde kırarak, felsefeyi öğrencilerine çok sevimli bir hale getiren gerçek bir eğitimciydi.”

Alâeddin Özdenören’in Bursa Günleri

Alaeddin Özdenören’in şehirlerinden biridir Bursa. Tedavi için gittiği ve 84 gün tedavi gördüğü şehirde geçen vakitleri, hastaneye gelen ziyaretçileri, şairin durumunu, neler yaptığını Yasin Doğru anlatıyor yazısında. Hüzün, anılar, yitirilişler var her satırda.

“5-10 dakika sonra arayan bu kez İhsan Deniz’di, kendisini Alâeddin Ağabeyin eşinin aradığını, Alâeddin Ağabeyin rahatsız olduğunu, boğazında tümör olduğunu, ses tellerinden birinin felç, büyük bir olasılıkla da kanser olabileceğini, Balıkesir’den Bursa’ya, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’ne sevk edildiğini belirtti. Fakültede yardımcı olacak tanıdık birilerinin olup olmadığını sordu.

Ardından Pervin Hanımla ben de konuştum. Durum gerçekten ciddiydi. Hemen bir iletişim ağı kuruldu. Yoğun görüşmelerin ardından başta İhsan Deniz ve Prof. Dr. Hasan Doğruyol’un içtenlikli çabalarıyla ortam hazır duruma getirildi. Alâeddin Özdenören Bursa’ya gelebilirdi.”

“Bu 84 günlük hastane günleri boyunca ziyaretçisi çok olmuştu. Bir gün Hasan Aycın, bana günde kaç ziyaretçisi oluyor diye sorduğunda “Beş kişiden aşağı düşmüyor” deyince Hasan da “bu süper bir olay” anlamına gelecek şeyler söylemişti. Hatta Balıkesir’e döndükten sonra Hasan Aycın ile Cemal Şakar evine ziyarete giderler. Hasan “hastalığının bir yararını görüp görmediğini” sorunca, Alâeddin Ağabey “Bu denli sevenim olduğunu bilmiyordum. Meğer benim ne çok sevenim varmış. Umarım, insanlar beni Rasim’le karıştırmamıştır.” der.

Yok, değil, insanlar Alâeddin Özdenören’i Rasim Özdenören’le karıştırdıkları için değil, sevdikleri için geliyorlardı. Doğaldır ki Rasim Özdenören’in ikizi, kardeşi olduğu için gelenler de olmuştur.”

“Alâeddin Özdenören’in Bursa’da geçirdiği bu 84 gün bizim için büyük bir kazanım olarak kaldı. Bu 84 gün boyunca kendisiyle çok sohbetlerimiz oldu, birçok şey örendik kendisinden.

Konuşmalarımız zaman zaman şiir, edebiyat ve felsefe üzerine olurken zaman zaman da Üstad Necip Fazıl başta olmak üzere Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Ramazan Dikmen (ki ona büyük bir özlemi vardı, ondan Ramo diye söz ederdi) ve Rasim Özdenören gibi edebiyatçılar üzerine gerçekleşiyordu. Dahası, konuşma yetisini olduğu gibi yitirdiği zamanlar bile sürdü bu sohbetler, konuşmalar; biz konuşarak, o yazarak.”

Büyükdoğu’dan Mavera’ya

Şairleri tanımak için onların beslendikleri kaynakları, bulundukları ortamları da iyi bilmekte fayda var. Yol haritasıdır bu. İyi zamanda yol gösterecek güzel insanlarla birlikte olmak önemlidir. Adem Turan yazısında “Büyük Doğu’dan Mavera’ya Bir Çile Yolcusu” olarak anlatıyor Özdenören’i. Şiirsel bir üslup, müthiş bir anlatım ile şairin şiir yolculuğunu anılar, şiirler eşliğinde sunuyor Adem Turan.

“Hava karanlık. Yağmur yağıyor!
Su ve çamur her taraf! Sağa sola koşturuyor yüzlerce insan; suratları asık, mutsuz, bitkin ve umarsız olarak.
Otobüsler, taksiler, tramvaylar… Onların da suratları asık sürücüleri gibi!
Sonra işçiler, işsizler, işportacılar, memurlar… Hepsi bir uçuruma koşuyor
sanki!
Neyi çözmeleri gerekiyor? Hangi derinliği anlamaları gerekiyor?
Ah, bir bilebilseler bunu!
Velhasıl tuhaf bir vurdumduymazlık; kimsenin kimseye aldırdığı yok.
Bütün ışıklar yanmış olsa da kaybolup gidiyor insanî olan her şey, çürük bir elma kokusu bırakarak ardında
Anladınız değil mi? Burası bir kent: İstanbul!
İşte tam bu sırada, Çemberlitaş’ın oralarda, elleri paltosunun ceplerinde ve ağzında sigarasıyla Alaeddin Özdenören (biraz önce Beyazıt’ta bir pastanede Cemal Süreya ile oturmuşlardı. Onu övmüştü Cemal Süreya; ondan şiir istemişti
Papirüs için) şunları mırıldanıyor kısılmış gözleriyle:

Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm

Trajediye bakın! Kargaşaya!”

Sezai Karakoç’tan İmzalı Kitap

Bu başlığı ben seçtim Bilge Doğan’ın yazısını okuyunca. “Kitap İmzalama Geleneği ve Alaeddin Özdenören’e İmzalanan Kitaplar” başlıklı yazıda Doğan, Özdenören’e imzalanan kitaplardan bahsediyor. Bir bölümü buraya alıyorum.

“Kitap çok önemli bir değerdir. Yazarın veya şairin kitabını imzalayarak ona dokunarak okura iletmesi ona daha farklı bir anlam katar. Fakat her imzalı kitap aynı değeri taşımaz, hikâyesi olan imza kıymetlidir. Bir edebiyatçının başka bir edebiyatçıya imzaladığı kitap daha makbuldür. Böylesi durumlarda imzalanan kitap, önemli bir hâtıra değeri kazanır. Sezai Karakoç’un Alaeddin Özdenören’e imzaladığı kitaplar bu bağlamda önemli bir edebî hatıradır. Çünkü Sezai Karakoç imzası, edebiyat dünyamızda nadirattandır. İmzalı kitaplar bir sonraki kuşağa da bundan dolayı heyecan verir. Kuşağın aidiyet hissettiği yazar ve şaire olan edebî ve fikrî bağlılığı artırır. Ayrıca Sezai Karakoç’un Alaeddin Özdenören’e kitabını imzalaması muhatabına olan temayülünü ve dostluğunu gösterir.”

Alaeddin Özdenören Şiirlerinde Çocukluk

Alaeddin Özdenören ve çocuk birlikteliğinin ne büyük acıları çağrıştırdığını bilenler bilir. Ayşegül Özdoğan; “Alaeddin Özdenören Şiirlerinde Çocukluk” başlığını; yalnızlık, özlem ve ölüm açılımı ile ele alıyor.

“Alaeddin Özdenören’in şiirlerini okurken onun kalbini görmekte zorluk çekmez insan. Her şiirinde mutlaka açık bir aralık bulunur. O aralıktan içeri sızıverince, selâmını esirgemez, elini uzatır, tanışır sizinle ve tadına doyulmaz bir muhabbetin süregiden tınısını paylaşır. Belki de en çok çocukluktan bahseder şair. Severken de özlem duyarken de korkarken de hep çocukluğa dönüverir. İçinde bir sancı, kelimelere her seferinde yeniden fısıldar özlemini. Her seferinde yeniden, yeni bir imge kurar. Fakat kurduğu imge dünyası bir ağ gibi birbirine eklemlenir. Sanki her şiir bir sonraki şiirin habercisi gibidir. Gide gide bir şiir çerçevesine varır insan. Onu saklandığı yerden çıkarır, çerçevenin içindeki aynaya bakar, ya kendi çocukluğunu görür ya da muhakkak şairinkini.”

Alâeddin Özdenören’in Şairleri

Bir şairin kimleri okuduğu çok önemlidir. Özellikle genç şairler için bir yol işaretidir bu. Takip edilmesi gereken isimler için ipucudur bu. Ahmet Edip Başaran, Alâeddin Özdenören’in Şairleri isimli yazısında Özdenören’in şairlerini sıralıyor. Sadece bir isim listesi değil bu. Tespitler de çok yerinde.

“Özdenören, lirik şiirin ufuklarında gezinirken bir yandan da Türk şiirindeki yeni atılımları takip eder. Şiirin kendine mahsus imkânlarını ve yeni şiir anlayışlarını dikkatli bir şekilde gözlemlemesi içinde bulunduğu arkadaş grubunun en önemli artılarından birisidir zaten. Maraş, bu noktada baştan ayağa hareketli ve canlı bir sanat ortamına ev sahipliği yapar. Rasim Özdenören’in ilk hikâyesi “Akarsu”nun 1957’de Varlık dergisinde yayımlanması, Nuri Pakdil’in Hamle dergisi, yerel gazetelerde hazırlanan sanat sayfaları topyekûn bu canlılığın temayüz ettiği başlıca alanlardır. Özdenören, 1958’in Maraş’ında Cahit Zarifoğlu’yla birlikte İkinci Yeni sularında yüzdüklerini söyler: “Tüm İkinci Yenicileri A’dan Z’ye kadar tanıyoruz. Cahit’in dilinden Edip Cansever’in şiirleri düşmüyor.”

Cemal Süreya’nın vefatı dolayısıyla yazdığı “Değişik Güzel” başlıklı yazı da Özdenören’in Süreya özelinde İkinci Yeni’ye bakışını ana hatlarıyla çerçeveler. Üvercinka ilk çıktığında Cahit Zarifoğlu, ondan Maraş’ın Sesi gazetesinde düzenledikleri sanat sayfasına kitap hakkında bir yazı yazmasını ister: “Bir gün Cahit, gazetenin bürosuna geldi ve bana Üvercinka’yı uzattı. Okudum. Doğurgan, değişik ve güzel şiirler. Yeni bir şiir iklimine girmiştim. Pırıltılı bir zekâ ile lirizm, kederci ve alaycı bir sır perdesi içinde kendisini gösteriyordu bu şiirlerde.”7 Özdenören, kitap hakkında “Değişik Güzel” başlıklı bir yazı kaleme alır. 1961’de İstanbul’da öğrenciyken Cemal Süreya ile tanıştıklarında, Süreya bu yazıyı kendisine hatırlatmış ve ona kendisinin ilk eleştirmeni olduğunu söylemiştir.”

Alâeddin Özdenören’in Batı Düşüncesine Bakışı

Arif Ay, yazısında Özdenören’deki batı düşüncesini anlatıyor. Yazısının başında batıcılık kavramını çeşitli çeşitli kaynaklar eşliğinde ele alıyor Arif Ay. Toplumlar üzerindeki etkisinden ve modernitenin yaymak istediği esir alan gücün sonuçları da var yazıda. Daha sonra Özdenören’deki batı düşüncesini eserlerinden örneklerle anlatıyor Ay.

Alâeddin Özdenören’in Batı düşüncesine bakışı, Sezai Karakoç’un bakışından farklı değildir. Batı düşüncesinin şu üç kavram akıl, bilim ve felsefe üzerine bina edildiğini belirten A. Özdenören, Batı’nın aklı da, bilimi de, felsefeyi de putlaştırdığını vurgular ve şunu der: “Bugün Batı aklı, şeytani ilhamın ve nefsin buyruğunda olduğu için, hakikatin aleyhine çalışmakta ve işlemektedir. Adalet yerine zulüm, iç gerçek yerine görüntü egemen olmaktadır. Evet, iç gerçek yerine görüntü. Sevgi görüntüdür, nefret gerçek. Barış görüntüdür, savaş gerçek. İş birliği ve dayanışma görüntüdür, rekabet, anlaşmazlık ve düşmanlık gerçek. İnsan haklarının güvence altına alınması görüntüdür, bütün bu hakların insanların elinden alınmış olması, bütün söz ve anlaşmaların bozulması gerçek. İnsan kardeşliği görüntü, ırkçılık gerçek.”

Alâeddin Özdenören Batı felsefesine ilişkin de şu değerlendirmeyi yapar: “Hayat niçin yaşanmaya değer? İnsan niçin yaşar? Hayatın anlamı nedir? Bunlar, insanların sürekli kendi kendilerine sorduğu sorular. İnsanın kendi anlamına kavuşma isteğini belirleyen sorular. Batı’nın yapısında inkâr edilemez bir öneme sahip olan felsefe, bu sorulara cevap verememiştir. İnsan ölümle bağlıdır. Yani varlık, insan varlığı, var olur olmaz ölümü de üzerine almıştır. Ölüm? İnsan bu koskocaman soru karşında çaresiz.”

Mektuplar, bibliyografya

Derginin sonunda mektuplar ve bibliyografya yer alıyor. Mektuplar en canlı tanıkları hayatımızın. Bu mektupları okuyunca bir zamanların dostluğuna gıpta etmemek elde değil. Buraya bir örnek almak istiyorum.

Nuri Pakdil’e

Aziz ağabeyim,
Maraş’tayım. Derslere başladım. Çocuklara ilk bilgileri, İslam’a girişi öğretiyorum. Allah’ın izniyle başarıyorum.
Burada bir kapalı kutu içindeyiz. Dışarıyla ilgimiz yok. Türkan’layız her gün. Para derdinde Türkan. İkna etmeye çalışıyorum bizim çizgimize. Yaşamanın nece bir değeri vardır; anlatmak istiyorum. İyi okuyor, güzel okuyor. Boğulmamağa çalışıyoruz burada. Işıklı yerlerden haber bekliyoruz.
Ankara istasyonundan kalkan parmaklar, inşallah ebedî bir iz halinde pekişecek, hiç çıkmayacak, havada, suda, karada. İyi bir müdürümüz var. Fazla yoğun değil, ama iyi.
İyi olacak inşallah. Ağabeyim, ağabeyim iyiye, güzele, mutlaka gidiyoruz değil mi? Buna inanıyorum. Şaşırmayan biziz bu neslin içinde, elbette biziz.
Erzurum işinden hiçbir haber çıkmadı. Ne yapmam gerekiyor, bana yaz ağabey. Bu konuyu Fethi ağabeye bir daha açarsan iyi olmaz mı? Mübarek ellerinden öptüğümü söyle.
Kadrom henüz gelmedi. Para alamıyorum. Erdem’e söylesen de bir araştırsa.
Yağmur yağmur yağmur... İki günden beri güney iklimi, en belirgin olarak kendini göstermekte. İnşallah bereketi Müslümanların üstüne olur.
Bu kadar Aziz Ağabeyim, ellerinden hasretle öperim. Erdem’in, Akif’in Aydınlı aydınlık çocuğun gözlerinden öperim. Hakk’a emanet oluruz.

Alaeddin

Alaeddin Özdenören’e Şiirler

Onlardan biri bir gün geçerken aklımızdan

Şehrin sırtını yasladığı dağ,

Ve dağın arka yüzünde

Ya da bilinçaltında günübirlik hayatın

Burun kemiğimizi sızlatırcasına

Katıksız insan kokan,

İnsan, kader ve kozmoz kokan mağara

Ve yedi uyuyanlar orada,

Yedi güzel, havari yürekli adam

Ve binlerce yıl gerilere,

Musa’yla, bilge yol arkadaşına uzanan

Büyük yolculuk rüyaları onların...

Bağırlar dolusu şiir ve dostluk

Yere de, göğe de sığmayan,

Akla sığmayan,

Yedi güzel ömre sığmayan yol hikâyeleri,

Yol türküleri, yol âşıklarının...

Cahit Koytak

Bir yanımda

Hiç yok ölüm bir yanımda

Bir yanım yeni doğmaktadır

Çoktan ölmüştür bir yanım

Şimdiden bir mezar içindeyim

Toprağın nemi değmiş gövdeme

Bir yanımda topraklar devrilir üzerime

Yeni bir hayat fışkırır bir yanımdan

Ve bunlar

İşte zulüm namluları kalbim

Sürekli bize çevrilmiştir

Bu da

Yerde bir karınca görse

Duran merhametin

Osman Sarı

senden bize hatıra

tek rüyalarımız kaldı, tenha

uzaklığınla hatırlatan seni

ne aramızda ne içimizde

dışımızda yaşıyorsun artık

kendine müebbet, susulmuş

sessizliğe tekrar

yoklukta yok varlıkta var

Mehmet Solak

dualarla çocuklarını öper anneler

gülücükler doldurarak çantasına

güneş donanması’na bindirip

sokulur yalnızlık gide gide içime

cebimde kerem’in boya kalemi

çizer ölümü dudağıma değdirip

Selami Şimşek

ben denizi ilk kez lise birde görmüştüm

yüreği çarpıyordu taşların arasında

boğuldum sanmıştı insanlar ve haberler

doya doya dudağından öpmüştüm

kulaklarımdan fışkırırken kederinden köpükler

ben babama ilk kez lise birde küsmüştüm

ben seni ilk kez bir şiirde görmüştüm

a harfiyle başlıyordu gülüşün ve ellerin

kıvırcık saçlarını ellerimle örmüştüm

sanki kızıydın kurşuna dizilmiş bir generalin

yaz mı geçiyordu, sen mi ağlıyordun

ben seni ilk kez bir şiirde görmüştüm

Yasin Koç

Neşeli ve gececil ömrün sahibi

Çocukların komutanı

Sen hep kırmızı

Kapılıp daldığın hep

Seyrettin meşgalenle

Bizleri hazırladığın sarhoş sonbaharlarda

Zorladığın fetihlere

Ya da dışımızdaki şiirlere

Vesaire vesaire

Selim Somuncu

Edebiyat Hayata Müdahaledir

A Kalemler dergisi 31. sayısına böyle bir giriş yapıyor; “Edebiyat Hayata Müdahaledir”. Bu vurguyu sık sık yapmakta fayda var. Edebiyat hayat demektir. Hayatla irtibatı olmayan, hayata etki edemeyen edebiyatın çok uzun ömürlü olacağını düşünmek ancak hayalden ibarettir. Kültür, sanat, hayat, yaşamak üzerine söz söylemek yazma eylemini de canlı tutar. Hayat, rengidir cümlelerin.

Derginin giriş yazısından;

“Dünyada başka kültürlerden etkilenmeden ya da insanlığın ortak bilgi birikimlerinden arındırılmış bir düşünce ve eser yarattığınızı ileri sürmenin zorluğu inkâr edilemez. Yeryüzünde bilgi dediğimiz birikimler ilk insanın bize öğrettikleriyle gelişerek, değişerek ve üzerine eklenerek, bu günkü bilgi dağarcığımızın oluşumunu sağlamıştır. O nedenle dünya klasikleri gittikçe insanlığın ortak değerleri haline geliyor. Hatta kimi klasikler doğdukları dillerden daha fazla başka dillerde yaşıyorlar. İnsanlığın geleceğinde sözünüzün edilmesini istiyorsanız ona neler kazandırdığınızı sorgulamalısınız.”

Denge, Tutarlılık ve Köpeklik

Selim Tunçbilek, mesj yüklü bir yazı ile A Kalemler’de. İnce göndermeler olduğu muhakkak. Edebiyat hiciv ve ironi damarından beslenmiş bir yazı bu.

“Tabiatta denge ve tutarlılığın ürettiği anlamı tartışmanın yersiz olduğunu düşünüyorum. Tutarlılık yalnızla canlılar için değil tüm yaratılmışlar için varlığın önemli bir göstergesidir. Bizler varlıkları tanımlarken işte bu süreklilik içindeki denge ve tutarlılıklarına bakarak anlamlandırırız. Mesela toprak kendi özelliğini bozmadan toprak olarak varlığını süreklilik içinde koruyarak sürdürdüğü sürece onu toprak olarak tanımlarız. Eğer toprak, toprak olma özelliğini tutarlılıkla korumayarak sürdüremez havada uçmaya kalkarsa onu artık toprak olarak değerlendirmeyerek “toz” diye isimlendiririz.”

“İnsan anlamaya, bilmeye ve tanımaya odaklı olarak bu fıtrat üzere yaratılmıştır. Lakin âlemi kendinden ibaret sananlar kimseyi anlamaz, bilmez ve tanımazlar.

Köpekte canlı yaratılmışların içinde dengeli, tutarlı ve ölçülü davranışı ve alışkanlıkları olan bir hayvandır. İnsanlara da çok yakın dururlar. Hatta onları bazı durumlarda korurlar. Ama insandaki özelliklerin hiçbir köpekte yine köpekteki özelliklerin hiçbirisi de insanda yoktur. Sanırım sadakat dışında.”

Heyhat

Fatma Dağlı, geçip giden ömre zeyl düşüyor yazısı ile. Mevsimler geçiyor, hayat alıp gidiyor. Biz bütün olkup bitenin sadece izleyicisiyiz. Hayıflanmak da kâr etmiyor. Geçen gün ömürdendir demekten başka bir şey gelmiyor elden. Güzel bir yazı kaleme almış Dağlı. Naif bir bakış var geçmiş zamana.

Bakışlarım ayaklarımın dibinde büyüyen su birikintisine takılıp kalıyor. Tabiat aynasını yüzüme tutuyor besbelli. Yarım asıra yaklaşan hayatımın saçlarıma çektiği gümüşî çizgilerin arasında beyhude yere arıyorum gençliğimi. Firar etmeye fırsat kollayan gözyaşlarıma kirpiklerimi siper etmeye çalışırken birkaç kelime sızıveriyor dudaklarımdan:

“Baharı beklerken ömrüm kış oldu…”

“Bir zaman sonra kendime geliyorum. Yanı başımda sükût içinde çağlayan bir pınar olduğunu fark edince ümitlerim canlanıyor. Belli ki unutulmamışım. Kuruyan dudaklarımı ıslatmak için suyun üzerine eğildiğimde irkiliyorum. Feri sönmüş gözlerim ve ak ak olmuş saçlarım eskimişliğimi yüzüme vuruyor. Öylece kalakalıyorum. Nasıl? Ne ara bu hale gelmişim, aklım almıyor. Gökyüzünün gürüldemesiyle daldığım rüyadan uyanıyorum.”

Herkes Öfkeli!

İnsanın dizginleyemediği duygularındandır öfke. Terk edilemeyen ve insanın içinde gizliden gizliye biriken bir volkandır öfke. Selçuk Şamil, “Herkes Öfkeli!” diyerek bir yazı kaleme almış. Herkes öfkeli ama neden? İnsan neden öfkelenir? Sorular arttıkça öfke de artıyor aslında. Dünyanın hırsı artıyor gün be gün.

“Öfke ile kalkan zararla oturur derler. Zarar kısmı kimsenin umrunda değil, kalkmak ise içinde aksiyon barındırdığından olsa gerek daha cazip gelir cahillere...

Öfke korkudan beslenir. Korkuyu bastırmaktır esas amaç. Neron etekleri tutuşunca Roma'yı yakar. Çünkü öfke karakterin karanlığa en yakın yüzüdür. Öfkesiz düşünce yerinde saydırırken insanı, düşüncesiz öfke ise yere batırır. Dengeyi bulma gayreti çoğunda yoktur. Kendi dediğini ya da içine atarak demeyip de demek istediğini söylemenin yoludur öfke.”

“Herkes öfkeli! Dünya nereye gidiyor? Kimi çok konuşuyor kimi fazla susuyor. İkisi de öfkeden. Maddi şeylerin özellikle de paranın insanlığın sonunu getirmekte olduğunu görerek insanları daha fazla iyiliğe, yardımlaşmaya ve merhamete davet eden edebi metinler yazmanın zamanı gelmedi mi?”

A Kalemler’den Bir Hikâye

İbrahim Savar- Koku

“Hırsla çaktı kibriti. Çöp fıydırıp gitti ama yanmadı. Bir daha denedi. Kutunun kavı çizildi. Yine yanmadı. İrfan kibriti yapanın yedi ceddine bir selam saldı. Üçüncüde çöpü çiftleyip yakabildi ancak. Kibritleri çifter çifter harcatmayı akıl eden mucide sövdü bu sefer de.

Kaldırımın dibine tünedi. Soba, pencerenin camından boynunu uzatmış sarı sarı tütüyordu. Yeter, ateşe ihtiyarın eski pabuçlarını atmış olmalıydı.”

“Levent’in canı sıkkındı. Belki huzur bulurum, dayımla laflayıp kafamı dağıtırım, diye gelmişti buraya, ama dayısı televizyonun içine düşmüş çıkamıyordu. Arabalardan uzanmış kollar, bir eski zaman filminin gece mi gündüz mü olduğu anlaşılmayan kovalamaca sahnesinde, boyuna ateş ediyordu.”

“Çayını doldurmaya kalktı. Sobada fıkırdayan mavi demliği eline alır almaz, birden bütün çocukluğuna yayılan bir koku fışkırdı odaya. Güven Bakkaliyesi’nin tahta raflarına uzanmış bir çocuk eli, kenarları çiçekli bir teneke kutuyu tuttu. Kulağına dayayıp salladı bir müddet. Çangal bıyıklı bir dede fotoğrafı kaşlarını çattı karşıdan. Ekmek teknesiyle oyun olmaz, demekti bu. Bir zamanlar çırağı olduğu, açık tutacak başka kimsesi kalmadığından, dayısı ölünce kapısına kilit vurulacak, eşyası da müşterisi de yaşlı, geçimlikten çok bir onur meselesine dönüşmüş dükkânın kokusuydu bu.”

A Kalemler’den İki Şiir

hangi yüzyıldan kalma aşk çıkmazı
tanıdık bir delilik bu çağrışım ruhumda
apansız daktilomda asalet tıkırtıları
sessiz vaveylalar kopardım ıhlamur dallarından
ördüm ılık rüzgarın boynuna
hiç bu kadar acımadı özlemim

insan falan değilim içimde ilkel bir sızı
giyotin başında mavinin son fotoğrafı

G. Ebru Bulkurcu

Pembe kanatlı kiraz çiçeği
akşamın başını döndürüyor

Aşka ritim tutuyor
dilbaz bir zümrüdüanka

Bir yanardağ söylencesi
unuttum sandığım dağ

Beste Bekir

Gergef Dergisi, yıl:1 Sayı:1

Edebiyat dünyamız her şeye rağmen heyecanını yitirmeden yoluna devam ediyor. Ortaya konuş tarzı değişmiş olsa da dergiler çıkıyor, etkinlikler ortaya konuyor, yeni kitaplar raflardaki yerini alıyor. İşte bütün bunlar içimizde umudun canlı tutulması için değerli kıvılcımlar.

Gergef dergisi 2021 ile birlikte Recep Şen yönetiminde ilk sayısını çıkardı. Dergilerimiz de artık küresel bir hal aldı. Derginin çıktığı merkez çok da önemli değil. Söz erbapları dergilerde buluşuyor ve dergi Türkiye dergisi oluyor. Merkez-taşra gibi ayrımlar çok eskilerde kaldı. Bu bağlamda Gergef’te de birçok tanıdık isme rastlıyoruz. Ben Gergef’e uzun soluklu bir yolculuk ve iz bırakan sayılar diliyorum.

Tayyib Atmaca ile Söyleşi

Tayyib Atmaca ile tanışıklığımız öyle birkaç yıllık mesele değil. 25 yılı buldu nerdeyse. Şairlerin birbirlerine mektup gönderdiği, Kırağı’nın İstanbul’u salladığı yıllardan bu yana muhabbetimiz hiç eksilmedi. Hatta şu ayrıntı da çok değerlidir. Evlenip de kendi evime çıktığımda evimin ilk misafiri de Tayyib ağabeydir. Yıl 1999. Onun edebiyata, şiire, dergiye olan tutkusunu en iyi bilenlerdenim. Bugün de dergileriyle yine yüreklerimize dokunmaya devam ediyor.

Gergef dergisinde Recep Şen bir söyleşi gerçekleştirmiş Atmaca ile. Dergileri, şiir serüveni, edebiyata olan tutkusu var söyleşide.

“Şiir yolculuğum Osmaniye İmam Hatip Ortaokulunda başladı. Bir taraftan günlükler tutuyor bir taraftan da ayrı bir deftere şiirler yazıyordum. Bizim mahallede aynı sokakta oturduğumuz Hamza Ekrem adında bir ağabey vardı. Onun şiirleri dergi ve gazetelerin kültür sanat sayfalarında yayınlanıyordu. Ben de onun gibi şair olmak istiyordum. Bir yandan onun şiirlerini okuyor bir yandan da onun kitaplığından faydalanıyordum. Hamza abi, hem serbest şiir yazıyor hem de hece ölçüsüyle şiirler yazıyordu. Ona şair olmak istediğimi söyledim, o da bana belli konular verdi. Verdiği konular üzerinde şiirler yazmaya başladım.”

“Güneysu biraz da benim çıraklıktan kalfalığa doğru geçişime denk gelen bir dergi oldu. Şimdiki yazmış olduğum şiir damarının ilk örnekleri Güneysu'da yayınlandı. İkinci kitabım Külüngün Taşlara Çizdiği Nakış Güneysu yayınları arasında çıkan ikinci kitap oldu.”

“Günümüzde hece şiirinin kapı dışarı edildiği dergilere bakarsak, o dergi yönetmenlerinin gözünde her hece şiiri yazan halk şairi, halk şiirinin de devri kapanmıştır. Bir şairi hece şiiri yazacaksın diye zorlayamadığımız gibi hece ile yazan her şairi de dışlamaya hakkımız yoktur. Bizden önce yaşamış ve elan da aynı çağda yaşadığımız serbest şiir yazan şairlere bir bakınız şiirlerinde gelenekten beslendiklerini hissedersiniz.”

“Hayatımda “keşke” kelimesini pek kullanmam kendi kendime keşke 'iyi bir okur olsaydım' dediğim zamanlar çok olmuştur. Okurken de ara sıra bir şeyler yazardım. Her şehirde durumdan vazife çıkarıp bu tür sorumlulukları yüklenen insanlardan birisi de ben oldum. Ben olmasam bir başka arkadaş bu sorumluluğu üzerine alacak ve bizden sonra da bir başkası durumdan vazife çıkarıp bu edebiyat ocağını tüttürmeye devam edecektir.”

“Gayemiz bal yemekse, mümkünse Anzer Balı yemeye çalışmalıyız. Çünkü bu balın özünde on binlerce endemik çiçeklerin polenleri vardır. Dilimize sahip çıkmak zorundayız. Dilimiz aynı zamanda bizim kimliğimizdir. Dili iyi kullanmak için de ana sütümüz gibi temiz Türkçe kelimelerle yazılmış eserleri okumalıyız. Şahsi ihtiyaçlarımızı gidermek için nasıl seçici davranıyorsak, düşünce dünyamızı aydınlatacak düşünceler için de edebiyatımızın uç beylerinin yazdıklarından başlayıp günümüze doğru okumalar yapmak zorundayız. Böyle okumalar yaparsak kendimizi bilir, başkalarına da faydalı bireyler oluruz vesselam.”

Sesler ve Harfler

Emre Koç, seslerin ve harflerin gizemli yolculuğuna davet ediyor bizi. Geçip giden zaman, hayatlar, yiten ömür, başımızda dönüp duran kâinat ve içimizde çınlayan harfler…

“Ah kelimeler… Her şeyin kaderini nefesle buluşturan kelimeler. Havada devrim kokusu var. Boşluk süreğen doluyor. Ah Rabbim! Bu ne yüce bir inayet! Kurumuş çamur dile gelirken anlam ve ümit seremonisi yaşanıyor. Cenneti kıskandıran ahenk ve güzellik, kan ve fesat çığlıklarını unutturuyor. Kelimeler bakir toprağı adeta mümbit bahçeye çeviriyor. Şems ve nücûm artık evreni güçlü bir istençle dolanacak. Rabb ona konuştu. Rabb ona kelimeleri verdi. Rabb ona ruhundan üfledi. Üfledi… Ne zarif bir dokunuş…”

“Kevn ve fesat. Oluş ve bozuluş. Süreğen siyah ve beyaz. Her acının sonunda merhamet, her karanlığın akabinde aydınlık, her balçığın kaderinde bir ruh vardı. Hiçlik bile varlığa açtı. Kelimelere, harflere ve seslere muhtaçtı. Gururlu bir isyanın yahut esaslı bir aidiyetin sunağında hayret vardı. Âdem üçüncü ilki duyumsadı. Acı, merhamet ve itiraf.”

“Zalemnâ enfüsenâ!

Dipsiz bir kuyudan göğü aşıncaya değin süratle tırmanıp acziyette karar kılıyordu. Birbirine karışan sesler arasında, dile gelince kandilleri ışıldatan sesti bu. Harf kelimeyi, kelime ismi deruhte ediyor; hokka ve kalem ihtişamında yükseliyordu. Kolumdaki deri kayışlı saatime bakarken zamanın başladığını fark ettim. Birazdan bahçe kapısına doğru yürüyecek, sürgüyü çekip sokağı aşacaktım. Zihnimde deveran eden onca sesi ayırt ederken göz göz yolu seçecektim.”

Bir Gergef Tutuşturuldu Elime

Ebru Toka, güzel göndermelerle çıktığı yolculuğu anlatıyor bize. Yola çıkmak, yolda olmak, yoldaş olmak ne güzel.

“İnsan kalemiyle kâğıda nakşetmek için yaşadıklarını iğneyle gergefe işler gibi kullanırmış. İğneden mi korktum nakşetmekten mi bilmem ama gergefimin boş kalması kadar da bana üzüntü veren bir şey yok. Sahi sizin korkunuz ne? Satın aldığınız ya da sattığınız hiçbir nakışın değeri olmayacaktı.

Eğer vazgeçersen olacaklar belliydi. İnsanlar hayatını ele geçirirse, her gelen bir nakış bırakır belki yaralar, belki onarır. Sen yine de hayatının nakşını kendin yap çünkü genellikle yaralar ve acılar, iğneden ipliğine seni bilenlerden gelir.”

“Buradan aldığım ilham ile yaralanmış umutlarımı sarıp sarmalayıp nakşetmeye, yolculuğa devam etmeye karar verdim. Belki bir şeye benzemeyecek, belki ipliğim bitecek ama saçının telinden nakış yapanlardan utanmamak için tüm bahaneleri bir kenara atıp gergefimin başındayım. Eli yaralı, başı kel oluncaya kadar devam… Ya siz?”

Gergef’ten Bir Hikâye

İlker Gülbahar- Süs Köpeği

“Kapıyı ona kendi ellerimle açmıştım. Vestiyerin yanında gözlerini sonuna değin aralamış, beni süzüyordu. Kulaklarındaki puanlı siyah-beyazlık Dalmaçyalı köpekleri andırsa da ince uzun kuyruğundan ve kısa tüylerinden dolayı onu görenler puantere benzetebilirdi. Balköpüğü gözlerinde biçimlenen yakamoz, içime yayılıyor, kış ayazının buzlarını çözüyordu. Daha önce iş çıkışlarında Vedat’ın eve geç geldiği ve akşam çayını tek başıma içmek zorunda kaldığım vakitler, pencereden veya balkondan sokak lambalarının ışığını ve gecenin aydınlığını seyrederken görmüştüm onu. Sesine ilk kez o zamanlar şahit olmuştum.”

“İlk gün, iki saat kadar balkonda hasır minderin üzerinde yattı. Üşümüş müydü acaba? Kıyamadım, içeri aldım. Madem benimle yaşayacaktı, iyice yıkamalı ve temizlemeliydim. Benim şampuanımla yıkadım, benim lifimle sabunladım, tüylerini benim tarağımla taradım. Banyodan çıkarken birkaç kez silkelendi; ondan sıçrayan su damlacıkları yüzümü, gözümü ıslattı. Vedat, muziplik olsun diye ıslak ellerini yüzüme doğru silkelese kıyameti koparır, ona ergen tripleri atar, onun gününü rezil ederdim. Vedat’a yaptığım gibi bağırıp çağırmadım. Onu şefkatle kucakladım, kendi havluma sardım, tüylerini kuruladım, odanın sıcak bir köşesine attığım yer minderinin üzerine yatırdım.”

“Ağır gıcırtılarla aralandı Zehra ninenin kapısı. Ölene dek yalnız başına yaşayacak olan, duvardaki saatin saniye seslerini dinlemeye tek oğlu tarafından mahkûm edilmiş, belki günlerce haftalarca insan sesine hasret kalacak ve dört duvar arasına sıkışmış yalnız insanlar listesine eklenen Zehra ninenin gülhatmi desenli entarisine sürtünerek; "süs" köpeğimin, hayır, “ses”sizliğin süzüldüğünü gördüm.”

Gergef’ten Şiirler

Gönül kuşum umutlansın

Itır sözler bahşet bana

Besmeleyle kanatlansın

Itır sözler bahşet bana

Parıldasın ocakta köz

Havalansın yol alsın söz

Pörsümemiş capcanlı öz

Itır sözler bahşet bana

Muhtevası esen olsun

Hakikatle taşıp dolsun

Olur ise senden olsun

Itır sözler bahşet bana

Recep Şen

Çöl

yalnızlık değildir kuyuları varsa

ben

kuyudaki solo’lara

yıldızlar sarkıtan seyyahım

Umutlar tazeleyen

rüzgârın inşirâhını duyarım.

Yasin Mortaş

öylece bakıp kaldın ömrünün aynasına

bir ayna ki yıpranmış, kırık dökük, upuzun

o gümrah gençliğin hiç uğruna harcadın

nasıl oldu da kırdın tellerin kopuzun

söylemiştim o kadar, bilmen gerekiyordu

hangisini dinledin, ne yaptın kayda değer

sabah güneş doğmadan sefere çıkan ordu

dağılırmış her akşam sıkı tutmazsan eğer

Ercan Sağlam

“Koy geç” desek ağlayıp gördüğümüz güne hem

Ne ki yaradan mülhem neye kadar direnip

Biz ki ağlak kuşlarla aşk-u niyaz eyledik

Son şarkısı bir kuşun tevbesidir hem deyip

Bir surenin sonunda göğe uçuşmak nesi

Ya nasibe sarılıp içli bir şarkı demek

Mağfiret dilemek ve eleminden ötürü

Kalan Allah; gerisi mütemadiyen ölmek

Yılmaz Yetiş

Sırtımda içime doğru eğilen kamburumla kaldım işte

Burası, tam buradan

Öldürmeyip güldürmeyen o kurşunu yedim

Demeyeceğim kimseye

Kanasın, dikiş tutturmayacağım

Asmalar boyunca uzansın

Kurusun evsiz barksız kalan acım

Unutmayacağım, onunla yoğruldum

Onunla yoruldum odur harcım

Ben de insanım ve insan kalacak yaralar aldım

Hepsi bu kadar

Seda Şafak

Çocuklar annesinden ev yapar

Oynamak için tedirginliğin üstünde

Ağaç büyüyor kapital rüzgâra karşı boyun eğmeden

Dalları aşkın dingin bir kuşku

Saklanıyor evliya yürekli göğsüm

İtelenmiş portakal kabukları ucu sessiz bir kesikte

Çok uzakta çiçek kokan ağaçlar

Bir gömüte uzanıyor yorgun kuş tüyü

Kadın ömrünce gül almamış, telaşlı
Rıdvan Yıldız

oysa tek sermayemdi sarıp da sarmalıydım

an denilen "şimdi" yi; ne önce, ne sonrası

bir vaad yok artık pimi çıkmış zamanın

burası bir han idi iki çizgi arası

geldim ve gidiyordum birazcık nefeslenip

bir ağaç gölgesinde bir teşehhüt miktarı

gün de gördüm gece de ve bir de vefasızlık

bir sana dönmeliydim bırakıp da ağyârı

Mehmet Osmanoğlu

His Düşüm’den Mustafa Kutlu Dosyası

6. sayısına ulaştı His Düşüm dergisi. Ağır ama emin adımlarla ilerliyor. Mizanpajı ile ilk sayıdan bu yana göz dolduran bir özelliği var derginin. İçerik olarak da her yeni sayı da daha iyi oluyor. Bir dergi için de kalıcı olmak adına olması gereken budur.

Derginin 6. sayı dosya konusu; Mustafa Kutlu. Aslında Kutlu ve Uzun hikâye diyebiliriz konu için. Çünkü Uzun Hikâye merkezli bir dosya olmuş bu. Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

Giriş yazısından;

“Yazarın kitaplarını okumaya başladığımızda bizlere hikâyeciliğin “Kutlu” çağını yaşattığını anlayabiliriz. Öyle ki yazar, çağımızın Ömer Seyfettin’i olarak karşımıza çıkmıştır. Öyle bir mukaddimedir ki adeta sularımız yokuşa akmıştır. Kitaplarını okurken yazarın kelime dağarcığının her an filiz veren bir toprak olduğunun farkına varıyoruz. Her güne yeni bir kelime, işte Mustafa Kutlu! Türkçe’mizi yeni bir yere taşıyıp, zihinlerde mutlak yer edinecek olan o muhteşem yazar. Hikâyelerini oturup derli toplu bir masanın başında değil, kahvehane gibi kalabalık ortamlarda yazdığını aktarıyor yazarımız. Ayrıca yazdıklarının da dönüp yeniden yüzüne bakmıyor yazar. Nasıl yarattıysa öyle hayat veriyor yazılarına. Yokuşa Akan Sular adlı hikâye kitabında yazarın öyle bir mukaddimesi var ki… İnsanın kendinden geçmemesi mümkün değil. Yazar, adeta bizlere dilsel bir şölen yaşatıyor. Öyle iyi biliyor ki kelimelerle oynamayı, düzyazı yazdığına inanamazsınız. Bu bir şiir, bu imgesellik başka bir türün yatağında bulunamaz diyebilirsiniz. İşte Mustafa Kutlu okumak da sizlere edebiyatın bugün hâlâ yaşayan muhteşem bir değerini tanıtacak ve yazarın zihnini beyaz perdede izleme imkânı sunacaktır.”

Bütün Hikâyeler Trenle Başlar

Mustafa Kutlu hikâyelerinde tren önemli bir imgedir. Aslında düşündüğümüzde edebiyata en yakın taşıt trendir. Hem de her haliyle. İstasyonuyla, dumanını savurarak yol alışıyla. Enes Melih Sofuoğlu, Bütün Hikâyeler Trenle Başlar diyerek bir Mustafa Kutlu yazısı kaleme almış.

“Kutlu’nun öykülerinin hepsinde kolaylıkla denk geleceğiniz hak arama davası, bu kitabında da bazı bazı yer alıyor. Bunun yanı sıra toplum içinde yer alan sınıf ayrımlarından tutun da aile içi ve aile dışı çatışmalara kadar birçok şey gözlemlenmiş ve esere bir telkâri ustası hassasiyetiyle işlenmiş.

Kitabın ilerleyen sayfalarında yer alan bir cümle çok fazla dikkatimi çekti ve bunu sizlerle de paylaşmak istedim:

“On sekiz yaşındaki bir devrimcinin katıldığı ilk çatışmada kurşunu yiyince söylediğidir:

-Tanrım bunu hiç beklemiyordum.”

Bu güzel satırlara fazlasıyla yorum yapılabilir ve ben de yorumu sizlere bırakıyorum.”

“Mustafa Kutlu, eserlerinde iyiyle kötüyü harmanlayıp onlara her yerde denk geleceğimiz lezzetleri ağzımıza çalıyor ve daha o tadın bitmesini beklemeden yeni bir tat bırakıyor damağınızda. Hep haklının yanında olan bir karakter var.

Benim edebiyatla geç tanışmamdan ötürü Kutlu’nun öykü yazma tekniği bana ilginç gelmiş olabilir, bilmiyorum. Daha önce okuduğum öykü kitaplarının aksine her kitabındaki öykülerin tamamı birbiriyle bağlantılı.

Parça parça öykülerden oluşan birer roman gibi, adeta hayatımızdan “muhtasar bir kıssa” …

Yiğit Güralp ile Uzun Hikâye Üzerine

Uzun Hikâye filminin senaristi Yiğit Güralp ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Bir edebiyat eserini senaryoya aktarmak çok zor gibi görünmese de hassas dengeleri korumak gerektiğinden özgün bir senaryo ortaya koymaktan daha çetrefilli bir süreçtir bu. Çünkü ele alınan eserin özünü incitmemek gerekir. Son yıllarda romanları alıp kuşa çevirerek, romanın sadece adı ve kahramanlarının adını bırakarak yapılan çalışmalar belki rağbet görse de edebî eserin aldığı zararı ne yazık ki pek de hesap eden yok. Yiğit Güralp, bu noktada Uzun Hikâye’nin özünü muhafaza ederek senaryoyu yazarak başarılı bir iş çıkarmıştır. Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Benim Uzun Hikâye ile tanışmam Osman Sınav vesilesiyle oldu. Osman Sınav Uzun Hikâye’nin yayınlandığı 2000’li yıllardan başlayarak kitabı 10 yıl boyunca senaryolaştırmaya çalışmış. Aynı yıllar Deli Yürek dizisinin de fırtına gibi estiği yıllar. Kenan’la da bunu sıkça konuşuyorlar, o da kitabı okuyor. Kenan İmirzalıoğlu kitabı öyle çok seviyormuş ki, ilk aldığı otomobilinin plakasını “Bulgaryalı Ali” kısaltması olan BA harflerinden seçmiş.”

“Kitapta sevdiğim başka unsurlar da var. Küçük yaşta boşanan anne ve babamda göremediğim aşkı, Münire ve Ali’de görmek de beni etkilemişti. Anne ve babanın sevda ikliminde büyüme fikrini dile getirdiğim “Ben Sevdaköylüyüm.” sözü işte böyle çıktı. Böylelikle başta da anlattığım gibi eseri kendi hayatımdan da yola çıkarak senaryoya uyarlamaya başladım. Eserin ruhunu bozmadan kendi cümlelerimi ve sahneleri de ekleyerek senaryoyu 3 ay gibi çok kısa bir sürede tamamladım ki bu bir sinema filmi için hayli kısa bir zamandır. Önce Osman Sınav sonra da Kenan okudu ve çok beğendiler. Mustafa Kutlu da okumuş. Ben hiç tanışmadım, yan yana gelmedim ama Osman Sınav, Kutlu ile birebir de görüşüyordu. “Senindir, yolunuz açık olsun” demiş. Beğenmiş yani. Eseri yazanın rızası önemlidir. Kitapta anlatıcı, Bulgaryali Ali’nin oğlu ama ismi hiçbir şekilde geçmiyor. Senaryoda ben bu anlatıcının ismini Mustafa koydum. İki yazar arasındaki bu selamımı da almış ve o da bir selam yollamış. Böylece Uzun Hikâye en sonunda bir sinema filmi olarak seyirciyle buluşabildi.”

Ulaş Özdemir Söyleşi’sinden

“Kutlu’nun eserlerinden yola çıkan Kapıları Açmak dizisi ve Uzun Hikâye film müziği, benim bestecilik yönümün en güçlü eserleridir. Her iki metnin gücü ve perspektifi, müziklerin her tür icra pratiğine yansımıştır. Görüntü üzerine yazdığım müziklerde, genel olarak Anadolu’daki birçok müzik kültürüne gönderme yapan, metinlerarası bir müzik yazma pratiğim olmuştur. Bunun benim müzikal geçmişimle birebir ilişkisi var muhakkak. Kutlu’nun bu iki eseriyle bu müzikal yaklaşımın buluşması, benim için oldukça özgün bir müzik/ses evreninin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu sayede, bugün hâlâ benden Kapıları Açmak’ın jenerik müziğini ya da Uzun Hikâye film müziklerinin mızıka notasını isteyen genç arkadaşlardan mesajlar almaktayım. Her iki çalışmanın daha çok insana ulaşmasını temenni eder(d)im.”

Altan Erkekli Söyleşisi’nden

“Bu toprakların insanı her zaman sevgiyle yoğrulmuş, bize emanet edilmiş bazı değerleri yaşatmak için kendini hem sevenlerine hem de daha önce hayata emek vermiş olan insanlığa ve insanlara katkı sağlayarak yaşamışlardır. Şöyle söyleyeyim, bir tohum tanesi gibi hayata bir ‘toprakla mücadele’ ile başlayan ve dirençle orada olmaya çalışan varlıktır insan da... Dünyaya ilk geldiği andan itibaren sevgisini, ona verilen görevi, iyi insan olma görevini yerine getirmeye çalışır. Çevresel koşullar nedeniyle bazı insanlar da elbette kötülüğün yolundan giderler ama tüm insanlığın görevi, bu dünyaya gelişinde iyi insan olmak. Verilen görevleri yaşadığı süre boyunca yerine getirerek hayatını tamamlayıp göçüp gitmek. Bir nevi döngü evlenmek, torun sahibi olmak, kendinden sonra gelecek olanlara; doğru olanları bırakmak. İşte sevgili yazarımızın da böyle bir duyguyla bütün yaşadıklarını, bütün her şeyi bu eserde sunması beni çok etkiledi. Ben de aynı duygularla yaşamada, dirençlerle bağlanan bu toprakları seven, burada yaşayan, herkese saygı duyan, emeğin peşinden giden; kardeş, yaşamayı benimsemiş herkes gibi sevdim ve o yüzden çok sıcak, samimi buldum.”

Mahir Günşiray Söyleşi’nden

“Senaryoyu okuduğumda yalın, sade bir dil ve akıcı bir anlatımla karşılaştım. Yaşayan karakterler, okurken dahi gözümüzde kolaylıkla canlanıyordu. Hikâye anlatıcımız Mustafa Kutlu bu kez uzun bir hikâye yazmıştı, senaryo da bunu akıcı bir şekilde aktarabilmişti. Rolüm belki biraz klişe bir karakterdi: Tutucu, sert baba ama aynı zamanda, onun da biricik kızını korumak için bir tavır göstermesi gerçeği, rolü oynarken düşünmem gereken haklılığımdı. Filmde oynayan tüm oyuncuların sıcaklığı, yönetmenimizin olgun ustalığı, filme yansıdı. Uzun Hikâye, hep bir ikinci filmle ya da bir dizi ile devam etsin diye düşünmüş ve söylemiştim de... Bu anlamda, benim için sanki bitmedi.”

Uzun Bir Hikâye için Kısa Bir inceleme

Gülay Elbi Pekcan da bir inceleme yazısıyla katılmış dosyaya. Uzun Hikâye’nin hassas noktalarına dokunan bir yazı olmuş.

“Uzun hikâye filmi renkleriyle, çekimleriyle ve ses kullanımıyla sinemanın birçok sihrini konuşturarak izleyiciye güzel bir seyir keyfi sunuyor. İki saatten fazla süren bu film, o uzun hikâyenin benzersiz bir özeti olmuş. Haliyle çekimi, kurgusu ve senaryosu ile bir başarıya imza atmış. İzlemesi keyifli bu film, izleyicisini uzun bir yola çıkarmak için bekliyor.

Uzun bir yol, uzun bir hikâyedir ama ikisi de bir filmle zevkli hale gelebilir…”

Romantik Yoksulluğun Tragedyası

Hasan Genç, bir denemesi ile His Düşüm’de. Yoksulluk üzerine yazmış Genç. İç yakan bir yanı vardır yoksul kelimesinin bile. Kimsenin kimseden haberdar olmadığı zamanların hüznünden başka bir şey değil bu yürek acısı. Eksile eksile yaşıyoruz fark etmeden yiten yanımızı.

“Yoksulsanız hayatınız dar yollardan zor yıllardan geçer. Paranız yoksa akşam eve nasıl ekmek götüreceğini düşünen bir baba olursunuz. Ya üzülerek eve dönersiniz tek kelime edemezsiniz ya da öfkeyle hınçla döner tüm bunları o akşam ekmek götüreceğiniz evdekilerden çıkarırsınız. Genellikle öfkeli olan kısımla karşı karşıya kalırız çünkü erkek üzülemez üzülse bile belli edemez düşüncesiyle yetişmiş coğrafyamın her erkeği gibi, o evin babası da öfkeyle dışavurumunu gerçekleştirir. Bu da beraberinde aile içi şiddeti getirir. Babasından korkan, annesinin moraran tenini gördükçe üzülen, kendinin narin fakat morarmış tenine aldırış etmeyen çocuklar yetiştirir. Bugün de tok yatıramayacağı çocuklarını düşünüp hırçınlaşan ne kadar hırçınlaşsa o kadar dayak yiyecek olan anneleri sürer gözler önüne. Bu tabloyu silecek yegâne şey ise elbette paradır. Bizler her ne kadar paranın da satın alamayacağı şeyler vardır hülyasına kapılsak da para çoğu şeyi satın alır. Rahat bir yaşamı, huzurlu bir yuvayı, mutlu büyüyen çocukları, yüzü gülen eşleri, bilhassa güzel gelecekleri ve güzel geçmişleri hatta güzel bir ölümü bile yanında getirir.”

Galata’nın Hikâyesi

Meryem Yayla; Bir Delikanlının Hikâyesi diyerek anlatıyor Galata’yı. Tarihe şahitlik eden bir heybetli duruş var karşımızda. Görkemli ve bir kadar mahzun.

“Her şey bir tanıma muhtaçtır. Tanıyanlar Pera der kısaca. Anlamı Yunancada “ötesi, berisi” imiş. Çünkü Galata da 528’den beri Haliç’in ötesindeymiş. İsmi, böylesine ince bir düşünceden türemiş işte. Büyük acıların delikanlısı olan Galata’yı, insanoğlu asırlarca bambaşka amaçlar için kullanmış. Onun atandığı ilk görev; bir fener kulesi olup aciz korsanlara yol göstermekmiş. Görevini layıkıyla yapan bu delikanlı, o aciz korsanların başkaldırısı yüzünden ilk yangınını görmüş, çok canı yanmış, uzunca bir süre kimse faydalanamamış ondan. O arada birine sevdalanmış, ismi Kız Kulesi’ymiş. Sanıyorum ki çok sevmiş onu. Böylesine büyük yangınlardan kurtulmanın tek yolu; çıkacak daha büyük yangınlara fırsat vermekmiş. Bu sayede toparlamış kendini; dimdik karşısında durmuş insanın, insanlığın.”

“Çok fazla aşka şahit olmuş, çok fazla anının fotoğrafıymış, çok fazla yaşantının arka planıymış. Şairlerin acılarını görmüş, şiirlerine konu olmuş. Varoluşundan beri isyanların, inkârların, savaşların, sevişlerin, doğuşların, yitip gidişlerin en sessiz çığlığı olan bu derbeder delikanlı, tarihin tekerrürü içinde sevdiğine uzaktan bakmaya ve uzak sevişlerin simgesi haline gelmeye devam edecek. Sonuçta gerçek sevgi de Galata’nın düşmeyen şapkası gibi inatçıdır.”

His Düşüm’den Bir Hikâye

Enes Celep- Turuncu Tulumdaki Harç

Ustabaşı, çalışmaktan elleri nasır tutan İbo’ya seslendi:
“Gel ulan gel, sen mi kurtaracan ülkeyi!”
Hep bir ağızdan gülüştüler. Peyniri ağzına yeni götürenlerden biri gülmekten tıkanıyordu. Allahtan içlerinden biri hemen kalkıp sırtına vurdu da kurtuldu fukara.
“Karpuzu kim aldıysa bu işten hiç anlamıyor.” diye çıkıştı ustabaşı.

“Oğlum bana bir laf ettiler anlamadım ama galiba para vermeyecek gibiler mi diyeyim? Memet’in söylediklerini umursamamış gibi yapan ustabaşı konuyu değiştirmek için İbo’ya yeniden “İbooo! Gel ulan gel artık! Aç kalacaksın ne var ne yok süpürüyor bu hınzırlar.” diye seslendi.”

İbo kafasını kaldırıp önce ustabaşına, ardından diğerlerinin yüzüne baktı. Elindeki harç küreğine çenesini dayayıp inşaatın son katından şehri seyre daldı. Bir süre sonra kendi kendine mırıldanarak işine devam etti. “Gelirsem de aç kalacam abi!”

His Düşüm’den Şiirler

Biz sözlerimize hüzünle başlayan insanlarız Lala.

Yol başlamadan yorulanlarız bu yüzden,

Çabucak pes edenleriz.

Yalanın kol gezdiği,

Zulüm denen illetin her günün sonunda adını tapşırdığı,

Gölge dolu bakışların çoğaldığı coğrafyalarda,

Olağandır, korkulu ve bıkkın gözlerin olması...

Okuyanların azaldığı,

Okumak için okuyanların çoğaldığı ortamlarda,

Olağandır, gizli ve ürkek kitap okuyanların artması...

Rüşvetin rağbet gördüğü,

Aynı ellerin farklı ceplerde olduğu,

Meymeneti olmayan kişiliklerin sevildiği topraklarda,

Olağandır, yalnızlık severlerin çoğalması...

Vahşi ölümlerin arttığı,

Namlunun yanlış yerde olduğu,

Kıyıya vuran çocukların âhını alan bu dünyada,

Olağandır, fevkalade felaketlerin sinirle soluması.

Yeşilin kahveye döndüğü,

Dilsiz canların son nefeslerini verdiği,

Vicdan muharebesinden galip ayrılmışların olduğu bir dünyada,

Olağandır, yok gibi yaşamakların kurumaması.

Dila Çetin

Adını şiir koy istiyorsan

Yama olmayanda yarana vatan

İşsiz kalanda özgürlük

Ekmeksiz kalanda aşk

Adını şiir koy istiyorsan

Şu odanın penceresi size açılmayacaksa

Ve evimin içinde yalnızlık

Balkonunda sensizlik

Çileye çevrilmeyecekse

Her şeyi ağrılarıma bırakıp

Astaminefon rüyalarımı atıram

Pencereden dışarıya

Mustafa Sheykhpour

seni seviyorum kadar dargın bakıyor dünya,

ve durduk yere

ayaklarımın altından kayıyor.

vakit yaz, umutsuzluk en sevdiğim haz.

üzülmek yakışık durmuyor sende.

ve ben de

yazabildiğim kadarıyla hayıf yazdım da

sayıp durduğum bir hayat olup karşıma dikildiler, şaşırdım doğrusu.

doğrusu,

sen yoksun, ben senden yoksun kadar ustura.

buruşuk ten, üç yen ve kırışık gidericilik,

öylece işte, öylece hayat

öylece telaş,

öylece sarmaş dolaş bir sarmaşık,

öylece kendi ellerimle gömdüğüm kendim,

öylece geçmiş, öylece içim, öylece içimden geçmiş,

aklımın orta yerindeki medeniyet,

yüzyılın ortalarındaki korkunun kıvamı,

ağzımın pelerini,

sesinin üst solunumu,

zevkin mahalle araları,

silik toprağın yağmuru,

hepsinin seni kendi elleriyle teslim ettiği bilgi işlem,

öğlece kapalı oluyor, diye yazmışlar.

Usama Yördem

Yarpuz 23. Sayı

Yarpuz Edebiyat dergisi, Kahramanmaraş Afşin’den yayın hayatına devam eden bir dergi. Dergide Maraş’ın bereketini görmek mümkün. Doğduğu toprakların havasını, suyunu yansıtmış sayfalarına dergi. Şiir, öykü, deneme ağırlıklı bir yayını var. Dergiden paylaşımlar yapacağım.

Kaktüs Çiçeği

En sevdiğim çiçeklerdendir Kaktüs. Öyle güzelliğini hemen belli eden cinsten değil. İlgi gösterilmesi gereken, sohbeti seven, yerini yadırgamayan halleri var. Hem de çiçekli. Belki de en ihmal edilen yönü çiçekleri. Hemen dikenlerine bakılıyor çünkü. Gülçin Yağmur Akbulut, Kaktüs Çiçeği’ni anlatıyor bize. Daha çok seviyoruz bu çiçeği. Alıp başköşeye oturtacak kadar hem de.

“Salon, mutfak benimle beraber dolaşıyor. Aynı koridorları adımlıyor, sabah akşam aynı gemide yol alıyoruz. Bir yaprağın dikenleri arasına işlemiş yaraların sabırla iyileşmesini izliyoruz. Üşümüyor yalnızlığım. Yanımda kaktüs çiçeği…

Dün komşum kahve içmeye uğramıştı. Bir önceki gün bir akrabam ziyarete gelmişti. Baştan ayağa kırk kez süzüp kırk bahane buldular. İğneleyici, incitici, sivri dilleriyle… Kendisi gibi adı da itici... Uğursuzluk simgesi… Ama o öyle değil, adı kaktüs; içi pamuk.

Oysa bilmezlerdi ki yeryüzündeki en dayanıklı bitki türlerinden biridir. Her türlü hava şartlarında yaşama direnir. Tıpkı yaralara direnmek zorunda kalan insanlar gibi. Yeri gelir ateşe de kafa tutar, buza da söz geçirir. Çalıntı edaları yoktur. Farklı göstermeye çalışmaz kendini. Nerede başlıyorsa mutluluğu, orada bitirir aynaların hüzünlü sesini. Güneşi sever kaktüs çiçeği.

Hem çiçekleri de vardır. Mavi, pembe, kırmızı… Sayısız çaltıların arasından sıyrılıp burcu burcu yayılır etrafa ferahlatan kokusu. Dikenlerin arasından illaki bir yol bulur kendine. Umudunu yitirmez, inatçı ve dirençlidir. Bu yüzden de örnek alırım kendime.”

Aynalardaki Hüzün

Hayatın en gerçek yüzü aynalar. Herkes yalan söylese de aynalar gerçeği haykırmaya devam eder. Boşuna Üstad dememiş; “Aylar yolumu kesti” diye. Ya da şairin yıllar yılı dost bildiği aynaların da bir anda düşman olması gibi. Mehmet Mortaş, aynalardaki hüznü yazmış geçip giden zamanın ardından. Dünyanın gerçek yüzü aynalar ile dertleşiyor Mortaş.

“Aynalar; yüzümdeki kırışıklıkları izlersiniz bir gölge gibi, peşimi bırakmazsınız her camekânın yanından geçerken. Korkunç gülersiniz; ürperir bütün bedenim, titrerim parmak uçlarıma kadar, hayal dahi kuramam kelimeleri yontulmuş medeniyetin üzerinde. Hayallerimi göstermezsiniz ey aynalar!”

“Ey aynalar! Söyleyin bana hangi medeniyet beni bu hale getirdi, şiirlerimi talan etti gitti. Hangi düşünceler düşüncelerimi tarumar etti, başıboş kelimelerle ortada çaresiz kaldım. Söyleyin bana aynalar; yıllarca baktık birbirimize, ben konuşursam siz de konuştunuz, güldümse siz de güldünüz, bir günde siz konuşun sırlarınızı dökün ortaya, ben susayım. Susayım ki, yüzümde birikmiş hüzünlerimi anlatın, kaçamadığım zamana yenik düşen kırışıklıklarımı, okuduğum kitapların hayatta yeri olmadığını, bu dünyaya çakılı kalan duyarsız, hisleri ölmüş, çaresiz insanlar olduğumuzu anlatın. Haydi, aynalar! Aynalar! Güzel aynalar… Dinliyorum.”

Eşref Saati

Hayat bir ucundan tutunca bizi kendi istediği tarafa sürüklüyor. Zaman elimizden kayıp gidiyor, mutluluk biraz olsun teğet geçiyor yanımızdan. Elimizde kalan vakitlerle avunmasını öğreniyoruz. Yavuz Dinç, Eşref Saati’ni anlatıyor yazısında. Umudun, yitirmenin, eskimenin kırılan vakitlerine şahit oluyoruz.

“Rüzgâr, karları iki yana savurmuş ve uzun, sessiz bir yol açmış kendine. Zemherinin iliklere kadar işleyen o ayazıyla varoşların kaygan caddelerinde kol kola yol tutmuşlardı. Yolda mekânı keşfetmek, mekânda yolu bulmak... Bu düşünsel halkalar etrafında yorulurken yola ve mekâna vâkıf olmaya çalışırlardı. Yolun kenarlarına kutu gibi dizilen evlerin içine bakıp geçerken eşref vaktinin o narin kavrayışı da üzerlerine doğardı.

Peki yarı açık pencereli bu ev de ne? Neden her gece yaz masallarının okunduğu bu kalabalık evde hiç soluk alınmıyor gibi? Neden güzel rüyalar ve hayaller ışık hüzmesiyle bir anda hakikat ile yüzleşiyordu?... Sorular, sorular… Sorular birbiri ardına sıralanıp gecenin sessizliğine ahenk katarken cevaplarında binbir hikâyeyi gizlerdi. Bir dokunsan bin ah duyacaktın.”

“Upuzun saçlarına bahçesindeki güllerin kokusu sinmiş bir oyuncak bebek hediye edebilseydim bu çocuğa. Cılız bir ışığın altında da olsa seçebilseydi gözleri, saçları ışıl ışıl parlayan bir oyuncak bebeğin gülümseyen yüzünü.

Ve huzur bulsaydı şu ihtiyar kadın, kanatlarının altına sığındığı o mazlum, sevecen ve saçlarına ak düşmüş Beyefendi’nin önünde yalnızca bir kere giydiği yeşil kaftanı rüyasında giydiği için. Kapkaranlık gecelerde, gökyüzündeki son yıldız da sönmeden kapatmaz gözlerini bu kadın. İstediği yalnızca bir yıldızın evine bir gece misafir olması o kadar.

Çatıdaki kuş uyumadan uyumazdı bu tıraşlı çocuk bilirim. Gözünü kırpmaz kuşların uyuduğuna inanmadan ve aynı rüyayı görürler çatıdaki kuşlar her gece.”

Yarpuz’dan Bir Hikâye

Harun Çitil – Takım Kaptanı

“Güz gelmişti, eylül ayının sonlarıydı. Hava parçalı bulutluydu fakat yağmur yoktu. Mektepler açılalı yaklaşık iki hafta olmuştu. Emirli’den doğan Çoban Pınarı‘ndan çıkan sular ilçenin ortasından küçük bir çay olarak geçiyordu. Çayın üzerinde su değirmenleri vardı. Yedinci ve sonuncu değirmen, bugünkü öğretmen evinin olduğu yerde bulunuyordu. Su değirmeninin kuzey kısmında lahana tarlası vardı. Lahanalar olgunlaşmıştı. Niğde lahanası küçük olurken Afşin-Elbistan lahanaları çok çok büyük olurdu. Lahanalar abdal davulu büyüklüğünde erişmiş, müşterilerini bekliyordu.

Massey Ferguson marka bir traktör lahana tarlasının doğusundan geçen değirmen yolunda durdu. Traktörün durduğunu gören mahallenin çocukları meraklı gözlerle beklemeye başladılar. Traktörün arakasında peş peşe takılmış iki naylon(römork) vardı. Şoför traktörü stop etti, aşağıya indi. Naylonlarda bulunan kişiler aşağıya atladı. Yaşlı bir adam diğerlerinin yardımıyla naylondan aşağıya indirildi. Yaşlı adamın ve yanındaki kişilerin kıyafetleri sanki dökülüyordu. Yaşlı adamın ayağında eskimiş siyah bir köşker fuları, diğerlerinin ayaklarında çamurlu soğukkuyu lastik ayakkabılar vardı. Yaşlı adam ellerini böğrüne dayadı, lahana tarlasına bir göz attı, başını ‘’Tamam!’’ der gibi öne doğru salladı. Yanındakiler seslendi:

-Tahraları, bıçakları, belleri, kürekleri römorktan indirin. İki kişi lahanaları köküyle sökecek, sizler de sökülen lahanaların köklerindeki çamurları temizleyip çürümüş yaprakları kopararak düzgün bir şekilde naylonlara yerleştireceksiniz.”

“Ertesi gün, mahallenin çocukları öğleden önce toplandılar. Şimdi sıra, lahana tarlasının futbol sahasına dönüştürülmesine gelmişti. Çocuklar; kazma, kürek, bel, tırmık, keser, tahra getirmişlerdi. Lahana tarlasını düzeltmek için canla başla çalışmaya başladılar. Acıktıkları halde öğle yemeğine bile gitmediler. Vakit ikindi olmuş, hepsi de çok yorulmuştu. Tarla, ufak tefek tümsekler kalsa da top oynanacak duruma gelmişti. Hepsi de gururlu bir şekilde, yarın ilk maçı yapmak üzere evlerinin yolunu tuttular.”

“-Ana…Ana! Ben takım kaptanı oldum, takım kaptanı oldum...Üstelik gol de attım, benim takım galip geldi!.. Maçı kazandık… Sevincimi anamla paylaştım. Anam takım kaptanının ne olduğunu bilmiyordu ama benim sevinçli olduğumu görünce iyi bir şey olduğunu düşünerek o da gülümseyerek mutluluğuma ortak oldu. Yorulmuştum fakat mutluluktan dört köşeydim. Sonunda hedefime ulaşıp takım kaptanı olmuştum… Ne var ki takım kaptanlığım, futbol topum eskiyip yırtılıncaya kadar devam etti!”

Yarpuz'dan Şiirler

zencefil sarısı akşamüzerleri

kalabalık sokaklarda iş sonu

her yüzün

her sesin

her adımın

bir öncekine benzediği

yorgunluklar dönüşü

geriye sarılmış

yeşilçam filmlerinden

yirmi beş yıl öncesinden

akıl perdesine yansıyan

melankolinin solgun kareleri

gökçadırda yaldızlı

hüzmeler çıkıverir

yollar çatal

eller bedende fazlalık

ayaklar altından çekilen

yeryüzü yaygısı

İlker Gülbahar

haldandoz’da çatlak kös bir ayna

plakta mırıldanan ayyaş bir melodi

Süleyman kız kardeşin o domuz gülbin’le kaçınca

nasıl kıymıştın kendine

karanlığın hıçkırık tutan nefesinde

ah benim ikindi sonrasına kalan yanım

şevval’im orta boylum keten gülüşlüm

ne yakışırdı gül endamına çiçekli fistan

bileklerine turkuaz taşı

hani kurtdüzü’nde yüzümüzü morayla boyayışımız

ninemin korkusu fındıklıkta bizi görünce

uşağum siz deli misunuz diye gülüşü sonra

sahi nerede şimdi o günler o hayaller

o gece moraların mürdümünden pıhtı zınaklanıyormuş

meğer denizin suskunluğuna

dağların dumanlanan kirpiklerinden

şafağın ölüm doğuran sancısı damlıyormuş

karanfil tütsüsü dalgaların donukluğu

yeşil örtü seriyordu gençliğimize tanyeli

yırtılan göğsünün çığlıklarından

gökte hilâlin figanı inliyordu

sarı saçlarından kurşun acısı sızıyordu

serçe yavrularının gırtlağına

Filiz Kalkışım ÇOLAK

Diriliş mürekkebiyle yazar kaderin tecellisini

Altın harflerle direnişin tarihini

Benim kurşun kalemim

Bazen zincirlerini kırar köleleşmiş beyazların,

Bazen çığlıklarını tutar boşlukta siyahların

Bazen mühürlenmiş gözleri açar

Bazen zincirlerini söker köle ruhlu halkın.

Yılanın zehrinden daha çok öldürücüdür bazen

Benim kurşun kalemim

Bazen ruh verir taşa

Bazen taşlaşmış kalpleri yazar tarihe

Bazen hayat verir ölü kalplere

Ve gün gelir adam damıtır

İnsanlığın üzerine divitin mürekkebi

Gün gelir kesilmiş başları koyar yerine

Gün gelir ölü ruhları gömer derine

Savaşı durdurur kızılca kıyamet anında

Gün gelir yeşertir çıplak toprakları.

İsmail Okutan

öğle vaktinin sessizliğinde çınar sesi

uyutmuştu beni çamur kokusu elbisemde

o yaprak hâlâ dizimde, hışırtısı kulağımda

al çocukluğum götür beni köyümdeki günlerime

bir şeye başlamanın adı olan topraktan

fışkıran terlerimi siliyordum, çocuktum

nergis gibi kokuyordu gökyüzü bulutlar da gül

ekinler rüzgârda eğiliyordu ben degülüyordum

Fatih Tezce

bir kış kervanı geçer ömrümüzün üstünden

ağlamayı unutmuş gökleri uyandırır

yılların yüzümüzde kıvrılan yorgunluğu

sus pus olmuş ölümün kokusunu andırır

eşyadan çekilir de güneşin tebessümü

renkler üşür ve solar münzevi tepelerde

kuşların kanadından dökülür yuvasızlık

kimsesizlik yazgısı yetim iniltilerde

uğuldayan rüzgârın terkisinde gezinir

hicran akşamlarının kan kırmızı düşleri

ince ince dokunur dalların gergefinde

beyaz gelinliğiyle mevsimin gülüşleri

Mehmet Osmanoğlu

YORUM EKLE

banner26