Ocak 2020 dergilerine genel bir bakış-4

Biyografi mi biyografik roman mı?

Türk Edebiyatı dergisini çok değerli buluyorum. Özellikle kaynak eser niteliğindeki yazıları ile arşivlenmeyi hak eden bir içeriğe sahip olan dergi 2020 yılına 555. sayısı ile giriş yaptı.

Dergiden paylaşacağım ilkyazı Mahmut Babacan’a ait. Biyografi mi Biyografik Roman mı? diyerek biyografik romanı işliyor yazısında, elbette örnekler eşliğinde.

“Türk edebiyatında biyografik roman türünde asıl ilk örnek, Hasan Ali Yücel’in (1897-1963) yazdığı Goethe: Bir Dehanın Romanı ( 1932) başlığını taşır. Romanın ön sözünde Yücel, bu romanın bir hayranlık duygusundan doğduğunu açıklar. Goethe’ye ve onun düşüncelerine olan hayranlığı Yücel’e bu romanı yazdırmış olmalıdır.”

“Oğuz Atay (1934-1977) Bir Bilim Adamının Romanı- Mustafa İnan (1975), Türkiye’de bu roman türünün en iyi örneklerindendir. Atay, romanda İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinden hocası olan Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayat hikâyesini roman tekniğinin imkânlarını kullanarak anlatır. Aynı zamanda Mustafa İnan’ın şahsında bir dönemin idealist kuşağının hayatını yansıtır.”

“Biyografik roman türünün günümüz Türk edebiyatındaki önemli yazarları arasında Hıfzı Topuz, Ayşe Kulin, Attila İlhan, Sadık Yalsızuçanlar, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Sinan Yağmur gibi isimler sayılabilir. Ayrıca Beşir Ayvazoğlu’nun Ömrüm Benim Bir Ateşti Ahmet Haşim’in Hayatı, Sanatı, Estetiği, Dramı (2006) ve Tarık Buğra- Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak (2004), roman anlatımına yakın biyografik eserlerdir.”

“Tanımında da yer verdiğimiz gibi biyografi gerçek bir hayatın tezahürüdür. İlk örnek biyografilerin başlıca özelliği olan öğretici, yol gösterici ve ahlaki olma kaygısı gibi durumlar biyografilerde gerçekliğin önüne geçmektedir. Bu durumda biyografide anlatılan kişi yazarın ya da toplumun onu görmek istediği şekilde yansıtılmakta dolayısıyla türün esas gereği olan gerçeklik saf dışı bırakılmaktadır.”

Funda Özsoy Erdoğan ile Tahakküm üzerine söyleşi

Hikâyeleri ve denemelerinden sonra bir roman ile çıkageldi Funda Özsoy Erdoğan. Severek okuduğum bir yazar Erdoğan. Anlatımındaki içtenlik ve özgünlük ile günümüz edebiyatında hikâyeleri ile özel bir yere sahip olan yazar ile İsmail Turan’ın gerçekleştirdiği söyleşi yer alıyor Türk Edebiyatı’nda.  Söyleşinin merkezinde Erdoğan’ın yeni kitabı Tahakküm var. Beğenerek okuduğum bir roman Tahakküm. Derinliği olan, felsefesi yaşamak, aramak, bulmak üzerine kurulu, güç odaklarının her yerde insanın karşısına çıkma ihtimalinin kurgusunu yapan Tahakküm, mutlaka okunacaklar listesinde olmayı hak ediyor.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Amacım bir uzun hikâye yazmaktı aslında yola çıktığımda karakterler öyle çetrefilleşti ki bir romana dönüştü kitap. Bundan sonra ne olur bilemem, tıpkı hayatın kendisi gibi… Belki yeni bir hikâye kitabı çıkar ortaya, belki yine bir roman.”

“Tahakküm her yerde aslında. Aile hayatında-ta bebeklikte başlayan- sokak oyunlarında, okul sıralarında, yetişkinlere dönüştüğümüzde işyerlerimizde ve evliliklerimizin içine kadar sokulan eril ve dişil tahakkümün ezici baskısını hissederiz üzerimizde. Bu romanda da zaten bu saydıklarımızın tümünü görebilmek mümkün. İşte o yüzden eserdeki kahramanın derdi “hem birey hem de toplumlaydı” diyorum. Tahakkümün baskı/ dayatma unsuru olduğunu idrak ettiğinizde mücadele etmeye başlarsınız çünkü. Bu bir varoluş savaşına dönüşür zamanla.”

“Kadın olmaktan ve kadınlık hallerini yazmaktan her zaman onur duymuşumdur. Kız olarak doğduğu için ailesini mutlu etmiş şanslı biriyim ben. Hani toplumumuzda ‘eksik etek’ diye bir tabir vardır ya, kadınlar için söylenen. Ben kendimi hiç öyle hissetmedim. Bana göre bütün kadınlar güçlüdür, sadece bazıları bunun geç farkına varır. Ailemde çok güçlü kadınlar var, örnek aldığım. Hatta eşim, Samsunlu olmamın da altını çizerek Amazon soyundan olduğumu söyler şaka ve sitem yollu zaman zaman. Belki bu yüzden etrafımda gördüğüm, erkek tahakkümü karşısında öğrenilmiş çaresizlikler biriktiren kadınlara karşı hep duyarlı oldum. Hikâyelerimde ve bu romanımda karanlığa lanet etmek yerine bir mum yakmayı istedim.”

“Her kitabım için farklı bir iç ses oluşturmaya çalışıyorum. Kitabın cümlelerden kurulu bir müziği olmalı. Kurgu tamam olsa bile bu iç sesin oluşması için yazmadan evvel uzun bir süre zihnimde gezer durur kahramanlarım. Ancak onların sesini duyduğumda, bir ritim oluştuğunda yazmaya otururum. Tahakküm romanının iç sesi, devrik, bile isteye yarım bırakılmış cümleleri gerekli kıldı. Üstelik sadece cümleleri değil zamanı da parçalamak ve sonra birleştirmek gerekiyordu bu iç sesi daha belirgin hale getirebilmek için. Bu yapbozun parçaları gibi, eksik ya da yanlış yere konulan bir parça, romanın bütününe zarar verebilecek kadar riskli olsa da bu riski göze almam gerekiyordu, içime sinen bir metin ortaya çıkarabilmek için. O yüzden 166 sayfalık ince bir kitap olmasına rağmen öyle çabucak okunabilen kolay bir kitap değil Tahakküm.”

Dil ve sınır

Ali Oktay Özbayrak, Dilin Sınırları ve Sınır Tanımazlığı üzerine kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor Türk Edebiyatı’nda. Dil ve sınır kavramının birlikte kullanılması dilin imkânlarının alacağı mesafeyi ifade etmesi anlamında önem arz ediyor. Dilin zamanla olan bağına özellikle dikkat çekiyor Özbayrak.

“Zamanla toplumun değişmeye başlaması, kültürünün de değişeceğinin işaretidir. Dijital devrimle beraber toplumların içinde ayrı dijital toplumlar oluşmaya başlamıştır. Twitter, Facebook vb. uygulamalarla toplumların hayatının her tarafına nüfuz eden sanal âlem; kendi dilini, kendi kültürünü ve kendi toplumlarını yaratmaya başlamıştır. Paylaşımların anlık aktığı, kitlesel hareketlerin örgütlendiği, gerçekliğin temelini kaybederek gerçeğe benzetilen yalanların hüküm sürdüğü genel ağ, dilimizi de değiştirmeye ve bozmaya başlamıştır. Bundan dolayı da kullanılan dil, daha az kelimeye, daha az harfe doğru akmıştır. İki yüz seksen karakter; cümlelerin ve üslubun ritmini bozmuş, harfleri yutmaya başlamıştır. Dijital devrimin yarattığı bu yeni dille beraber, hızlı bilgi akışının da etkisiyle kültürümüzde de değişim rüzgârları esmiştir. Dünyayla iletişim kolaylaşırken, kültür ve milli şuur kaybı da üst düzeye çıkmıştır.”

Şadi Kocabaş’tan bir hikâye

Şadi Kocabaş’tan bir hikâye yer alıyor dergide. Şairlerin denemelerini ve hikâyelerini beğenerek okuyorum. Cümlelerindeki şiirin havası hemen ele veriyor kendini. Kocabaş’ın hikâyesi de şiirin nefesini hissettirdi bana. Kısa ve devrik cümleler çok yakışıyor hikâyelere. Pötikare Gömleğim isimli öyküyü beğenerek okudum.

“Kapım mı çalındı az önce? Her kimse, bu kadar yanlış saatte gelinir mi? içimden söylene söylene kalktım. Gözetleme deliğinden baktım. Epey kısa boylu bir adam. Hayır bir çocuk! Biraz daha dikkatli bakınca, üstündeki kırmızı pötikare gömleğinden ve düz sarı saçlarından tanıdım. Evet, o. Aman Allah’ım… Bu, benim çocukluğum… En sevdiğim gömleği giymiş hem de…”

“Hassas, ince düşünceli bir çocuktu o. Acaba aklına başka takılan başka bir şey var mıydı? Gülümseyerek bana sarıldı. ‘Gelecekteki hâlimi merak etmiştim. Onu görmek istedim.’ diyen kocaman bir cümle döküldü dudaklarından.”

“Daireme çıktım. Pencereyi açıp bakındım. Geriye, biraz daha geriye. Evet, işte oradaydı. Heyecanlı ve coşkulu koşuşturmasından, üzerindeki gömlekten tanıdım. Çocukluğum, bugünden nerdeyse yirmi yıl kadar uzakta, arkadaşlarıyla saklambaç oynuyordu.”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

Bilemezdim ki baba
Doğu nedir batı ne
Kuzey güney kimindir
Yaşamak yanılgı mıdır yoksa
Üstümüzden geçen her uçakla
Sana selam yolladım yıllarca
Sana gelmiyormuş o uçaklar
Anladım yıllar sonra

Tacettin Şimşek

Uyurken kardan
Evlerimizde
Kürkten yorganlar
Isıtır rüyalarımızı

On iki ay
Titreyen bir kuğuya
Benzer sesimiz
Hiç eskimez burda kar
Isırır hep
soğuk

Mustafa Ruhi Şirin

Su içerken vuruldum, geçmesini bekledim
Yirmi sekiz yıldır ben attığım her kulaçta
Yorgun mermilerinden sıyrıldım hayatla
Uçsuz bir dudak payı bıraktım aramıza

M. Sadi Karademir

“Emekli Mebuslar Kıraathanesi”

Açıkkara dergisi 23. sayısına ulaştı. Bu dergiyi okumayı seviyorum. Keyifli, gönle hoş gelen bir havası var. Hicivler, yerinde göndermeler, taşlamalar günümüz edebiyatının ihmal ettiği bir alan. Bu açığı Açıkkara dergisi dolduruyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Halit Yıldırım’a ait bir Ankara havası tadında Emekli Mebuslar Karaathanesi yazısından olacak.

O gün bazı işlerim olduğu için kıraathaneye biraz geç gitmiştim. Kapıdan girdiğimde bir de ne göre­yim Çanakkale Eski Mebusu Vecihi Şençalar elinde bir gırnata ile döktürüyor. Mebuslar toplanmışlar etrafına onu keyifle seyrediyorlar.

Kısa fasıl bitince mebuslardan birisi: “Yahu biz neden bir koro oluştur muyoruz?” demez mi? Bizim adamlar durur mu herkes hurra “Tamam!” diye bağrışmaya başladılar.

Durumu Reis Ceyhun Zeydan Bey’e bildirmek bana düşmüştü. Reisi cepten aradım. Durumu kendine arz ettiğimde bana:

-“Öğleden sonra geldiğimde ilgili arkadaşlarla durumu müzakere edelim.” dedi. Bu cevap üzerine bi­zimkiler başladı düşünmeye. Falan kanun çalıyor yaz listeye, falan bağlamacı yaz, falan kemancı yaz. Ben ha bire liste oluşturuyordum. Önümde bayağı bir liste oluşmuştu. Oradaki herkes bu işin şefliğini Vecihi Şençalar’ın yapmasında hemfikir olmuştu.

Vecihi Bey bendeki listeyi eline aldı şöyle bir göz gezdirdi:

-“Eksik birkaç saz daha var. Onları da bulmak lazım.” dedi. Bu esnada kahveci Temel söze girdi:

-“Ben de kemençe çalarım. Beni de yazın.” Herkes “Tamam.” dedi ama Vecihi Bey’in yüzü bir buruştu ki Allah’tan Temel görmedi.

Öğleden sonra Reis kıraathaneye gelince hemen müzakereler başladı. Vecihi Bey kemal-i edep ile ayağa kalkıp önünü ilikledi:

-“Reis Bey, kıraathanemizde bir koro tesisi için arkadaşlar bendenizi şef sıfatı ile bu göreve münasip görmüşler. Zatıâliniz de uygun görürseniz işe başlamak isteriz.” dedi. Reis Bey boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı:

-“Değerli arkadaşlar sanat, bir milleti millet yapan asıl kültür unsurlarından birisidir. Sanatsız bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuştur. Elbette bu milletin bir ferdi olarak böylesine güzide bir topluluğun sanattan ayrı kalması düşünülemezdi. Öncelikle bu fikri ortaya atan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Ancak sanat meselesi ihtisas ister, yetenek ister, duygu ister. Bu histen ve beceriden yoksun kişilere de bu icrayı dinlemek münasip olur. Şimdi Vecihi Bey’in bu konuda mahir olduğuna ben de taraftarım. Onun şefliği elbette münasiptir. Ancak kurulacak bu koro alaturka mı olacak, alafranga mı olacak; alaturka olacaksa sanat musiki mi icra edecek, halk musikisi mi icra edecek yoksa hafif müzik dediğimiz musikiyi mi, buna karar vermek lazım.” Bizim Temel hemen lafa atıldı:

-“Reis Bey alafranga bizi bozar. Türkü neyimize yetmiyor?” Tabii herkes gülüştü…”

Alayına Tilki hikâye ve öykü yarışması

Bir duyurusu var Açıkkara’nın bu sayı. Tam da dergiye yakışan bir yarışma. Girmeye yürek isteyecek cinsten.

“Ana yükleniciliğini Milsiz Eğitim, baba yükleniciliğini Gençlik İdman Bakanlığının yapacağı Ala­yına Tilki Öykü Yarışması’nın şartları ve koşulları değiştirilerek daha çok kişiye ödül verilmesi kapsa­mında dip, alt, orta ve üst kurulda görev alacak her kuruldan 7 asil, 7 yedek, 7 de ihtiyattaki yedek olmak üzere toplamda 84 üst düzey hikâyeci ve öykücünün isimlerinin mahsus gizlenerek belirlendiği ilgili bakanlıkların sitelerinde kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Söz konusu bakanlıkların sitelerinin lüzumsuz yere tıklanması ve heklenmesinin önüne geçmek için de ülkemizde yayımlanan dergileri “Kamu Hizmeti” üst başlığı ile öykü yarışmasını duyurmaya buyur etmişler. Biz de Açıkkara, hayâlı, kayalı, hakka dayalı dergi olarak bakanlarımızın bu ricalarına bigâne kalmamak için gönderilen yarışma metnini okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.”

Iskalanan haberler 

Faik Bıtırak, ıskalanan haberlere köşesinde ışık tutuyor.

Konyalı mühendisler cenaze hizmetlerinde devrim niteliğinde bir buluşa imza attı. Muhabi­rimiz, Salim Sağ’ın uzattığı mikrofona konuşan firma yetkilisi son teknoloji ile donattıkları akıllı tabut hakkında bilgi verdi. Klimalı ve klimasız modelleri bulunan akıllı tabut, mp3 çalar özelli­ğine sahip. Cenaze töreni sırasında katılımcılara ister Kur’an-ı Kerim ister ilahi ve ağlama efek­ti, isterseniz farklı bir müzik dinletebilirsiniz. Alarm ve hareket sensörü ile donatılan tabut, olası hataları da önlemeyi amaçlıyor. Böylelikle kimi zaman haberlere de konu olan dirilme ve hortlama vakalarına karşı cemaat uyarılabile­cek. İçerisindeki çift hava yastığı, koltuk ısıtma ile müşterilerine konforlu bir yolculuk sunuyor. Akıllı tabut pek çok özelliğiyle yerli ve yabancı tüketicilerin ilgi odağı olacağa benziyor.”

Açıkkara’dan şiirler

Bir kuyumcu söyle nasıl soyulur,

Dükkanının dibi nasıl oyulur,

Para nerde nasıl neyle sayılır,

Bilmeyen insandan hayır bekleme.

 

“Gel sen de ye” derler ise “biz gibi”,

Hemen koş git kışın olur yaz gibi,

Bir yetimi tavuk gibi kaz gibi,

Yolmayan insandan hayır bekleme.

Ali Atar

Külleri savrulur halkın başına,

Öldürür gelmeden kırk beş yaşına.

Sebep kanser yazar mezar taşına,

Görmeyen gözüne yazıklar olsun.

 

Mezarlık taşıyor yoktur duyuran,

Garibanı toprak oldu kayıran,

Canları koparıp yardan ayıran,

Termiğin tozuna yazıklar olsun.

Kazım Gök

Her zaman değil, arada bir bakıyorduk kızlara
İvedi derdimiz yüz belâsı sivilcelerimiz
En çok vatanı veya yurdu kurtarıyorduk
Çünkü biz kurtarmazsak kurtulamazdı

Davaya da yeter ateşimiz, aşka da
Ne de olsa yeni başlıyorduk sakal tıraşı olmaya
Kız dalaşı diye geçiyordu siyaset kavgaları
Karakol tutanaklarına

Erdal Noyan

Şimşek

Sakin sakin bas her tuşa

Hıncını tuştan çıkarma

Selam ver daldaki kuşa

Öfkeni kuştan çıkarma

Atmaca

Klavyeye dokunurum

Hıncımı tuştan çıkarmam

Kartallardan sakınırım

Öfkemi kuştan çıkarmam

Şimşek

Çıkar gelir birdenbire

Sebep olur med cezire

Saygıyla yaklaş şiire

Ayağı baştan çıkarma

Atmaca

Atı bıraktım vezire

Gönlüm döndü med cezire

Haber yaptı El-Cezire

Ayağı baştan çıkarmam

Tayyib Atmaca- Tacettin Şimşek

E-posta gönderdim dönen olmadı,

Yönetmen herhalde zaman bulmadı.

Aradım telefon bir kez çalmadı,

Ah bu dergilerin gözü kör olsun!

Yazdığım şiirler elimde kaldı,

Meşhur şair olmak bize mi kaldı?

Her biri ayrı bir sınıfta kaldı,

Varsın sayfaları bize dar olsun!

Mehmet Hartlap

Dilimizi din kurar

Aydos dergisi 21. sayısına ödüllü bir dergi olarak girdi. Eskader 2019 dergi ödülünü aldı Aydos. Can-ı gönülden tebrik ediyorum emeği geçen herkesi. Her şeyiyle hak ediyor her türlü başarıyı. Bir mektep gibi işliyor dergi. Gençler bu dergiyi bir mektep olarak görüyor. Bunu başaran Sıddık Ertaş’a ve Kadir Ünal’a da teşekkür etmek gerek. Dergi çıkarmak çok da zor değil. Bunu iyi bilen ve 1996’dan bu yana dergiler çıkaran, dergilerde yazan biri olarak söylüyorum. Önemli olan bir dergi kapanıp gittikten sonra geride yetişen isimler var mı ona bakmak gerek. Aydos, etrafında gençlerin toplandığı bir dergi. Dergi editörü Ulaş Konuk ve yayın kurulunda yer alan Ahmet Şefik Vefa, Rahman Çetiner ve Abdulnasır Doğru da bir teşekkürü hak ediyor. Emeklerinin yerini bulmasını dileyerek 21. sayının kapağını aralıyorum.

Ulaş Konuk’un ön sözünü çok beğendim. Manifesto gibi bir seslenişi var.

Biz “Sultanbeyli” diyoruz; siz Kars, Amasya, Konya, Sivas, Edirne, Malatya, Trabzon, Hakkari, İstanbul… anlayın.

Biz, sanat diyoruz; siz Arakan, Filistin, Suriye, Doğu Türkistan, Afganistan, Bosna, Irak… anlayın.

Biz “siz” diyoruz; siz “biz” anlayın. Bu toplu fotoğrafta teleskobu olanlara mikroskop, mikroskobu olanlara teleskop vermeye azmediyoruz ve tebessümü değil hüzünlü fotoğrafları çekmeye çalışıyoruz.

Ali Sali, hayatının en yoğun zamanlarını yaşıyor desem abartmış olmam. Birçok dergide yazı ve şiirleri ile yer alıyor Sali. Bu elbette mutluluk verici bir durum. Onun yazdıklarına hepimizin ihtiyacı var. Dilimiz Din Kurar isimli yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Dil bizim Hz. Âdem’den tevarüs ettiğimiz bir istidadımız. Hz. Âdem ise yaratılırken bu istidadını Rabbimizden aldı. Rabbim ona rahmeti ve merhametiyle Rabb ism-i şerifinin tecellisiyle ‘isimleri öğretti.’, terbiye etti. İsimleri öğrenmek demek, isimleri öğrenerek terbiye edilmek demek aynı zamanda eşyaya isim verme istidadına sahip olmak demektir de. Eşyaya isim verme istidadına sahip olmak ise bugünün yaklaşımıyla söyleyecek olursak ‘soyutlama’ yeteneğine sahip olmak anlamına da gelir.”

“Anamızın ak sütü kadar tertemiz Türkçemiz inandığımız Din tarafından oluşturulmuş, daha doğrusu bu Dini en güzel haliyle izah edebilecek bir dil haline Din tarafından getirilmiş bir dil.”

“Dilin kullanımından kaynaklanan ve belki zamanın ruhu denilebilecek bir şiir dili ne yazık ki şu an Türk şiirinde baskın değil. Şiirden bir şey, herhangi bir şey anlayabilmek için şairin hayatıyla da şairin içinde bulunduğu çevreyle de şairin dil tercihiyle de şairin dünyaya nasıl baktığıyla da yakından ilgilenmek ve bunları bilmek gerekiyor.”

“Ben edebiyata kelimenin kökünde bulunan edeb cephesinden bakıyorum.”

“Ben şiire kelimenin aynı kökünden geldiği şuur cephesinden bakıyorum.”

“Ve popüler kültür ve onun mahsulleri yerine kadim meseleler cephesinden bakıyorum meseleye.”

Zamanın aynası

Canan Olpak Koç; İskender’den Cengiz Han’a uzanan bir çizgiden yola çıkarak zaman yolculuğunda okumak üzerine bir yazısı ile katılmış Aydos’a. Açılımı güzel, keyifli bir yazı. Okumak üzerinden iki hükümdar kıyaslanıyor yazıda.

“Yaptıkları seferlerin yönü müydü bu iki büyük komutanın geride bıraktıklarını etkileyen? Yoksa mücadelelerini savaştan daha yüce başka imkânlarla destekleyip zaferlerinin görkemini de buna göre düzenlemeleri miydi? Elbette ikincisiydi. Çünkü fethettiği şehirlerde kütüphaneler yıkan Cengiz Han’la kısacık ömründe yüzlerce belki binlerce kitap okuyan İskender aynı olamazdı. Çünkü İskender’i farklı kılan iyi bir komutan olmasından ziyade iyi bir okur olmasıydı.”

“Okuyan insan kendi zamanını bilir. Dünyanın gidişatını, duydukları yerine okuduklarıyla öğrenmeye çalışır. Belki okumak da sessiz yapılmış bir konuşmayı duyma işidir. Fakat artık okuma bilincine varmış birisi için duydukları arasında doğru ile yanlışı ayırabilmek erişkinliği de oluşmuştur.”

Yalnızlığın kalabalığında sıkışıp kalan insan

İsa Çolaker, muzdarip olduğumuz bir derdin tercümanı olmuş. Her yanımız kalabalık ama hepimiz müzmin yalnızlarız. Kalabalığız ama tarifsiz bir yalnızlık yaşıyoruz. Yaşadığımız bu çıkmazın serencâmı var Çolaker’in yazısında.

“Modern insan yalnızlığın kalabalığında yaşıyor. Kalabalık nüfusun içinde kaybolan insanımızın yalnızlığı böyledir. Kalabalık içinde yalnız olmak, hele de sosyal yalnız olmak, artık bir bireysel tercih haline gelmiştir. Keşke böyle olmasaydık. Keşke yaşamı rutine bağlamasaydık, keşkelerimiz bizi teslim almasaydı. Böyle oldu. İnsandan insana sığınır olduk. Fertler yalnızlığa sığınır oldu. Elektronik bir yalnızlığa doğru gidiyoruz. Bu durumu tersine çevirmek elimizde. Kalabalığın içindeki yalnızlığımızla, maruz bir haldeyiz. İnsanların insana güvenmemesi bizi buraya getirdi. Eşrefi mahlûkat olan insan, hesap yapa yapa yalnızlaştı. Aşırı ferdiyetçilik de bencillikten, sığınacak insan teki bulamaz oldu.”

“Gerçekten de yalnızlık bizi zora sokar. Garip olmak da sahipsiz olmak değildir. Meselesi olan insan, zaten yalnız değildir. Davası olanın devası da çoktur. Biz çoklu, çoğulcu bir yaşam projesine talibiz. Bizim yalnızlığımız tekil değildir. Çünkü Allah yârimizdir.”

“Yaradana ermeye çalışanların sırrı yine sendedir. Tüm mesele de kendini keşfetmekte değil mi? Kendini keşfeden insan başkasını da anlar ki mesele bitmiştir.”

Acının hüznün ve vefanın öyküsü

Aydos’ta dikkat çekmek istediğim öykü Gül Tanrıverdi’nin Kaldırımlara Bırakılan Vefa isimli öyküsü olacak. Öykünün konusu ilk bakışta çok tanıdık gelse de Tanriverdi’nin anlatımındaki canlılığı, duyguları vermedeki ustalığı bu öyküyü okur kılıyor. Tanıdık gelense; acılar, hüzünler ve yaşadığımız hayat denen cendere. Çok sınanıyoruz böyle acılarla ve ister istemez alışıyoruz hüzne.  Tanrıverdi’nin kurgusu oldukça sağlam. Öykünün iç ve dış planı bir emeği işaret ediyor.

“Yavaş yavaş yürüyerek kaldığı yere gittiler. Bacakları her an kırılacakmış gibi yavaşça yürüyen yaşlı adam nefes nefese kalmıştı. Takati bitmiş halde bıraktı yere kendisini. Parmağıyla işaret ederek, ‘İşte şu ev,” dedi.

Ev dediği yer, bir kömürcü dükkânının yanına kurulmuş tahta bir barakaydı. Kadın: ‘Hani tanıyordun sen bu amcayı böyle bir yerde yaşadığını biliyor muydun?” diye sordu kıza dönerek.
‘Bilmiyordum. Benim bildiğim güzel bir evi, çocukları vardı. Nasıl bu hale gelmiş anlamıyorum.’ dedi Hümeyra, ailesinden birisini sokağa atmış gibi suçluluk hissetti.”

Aydos’tan şiirler

Dünyayı bir sunakla kıyaslamak kolaydır
Yanan bir mumu bırakırken azizlerin hatırasına..

Kendimizden geçerek ve geçerek bütün tünelleri bir çırpıda
Ayakta kalıp düşmeden, hızla dünyanın kalbine doğru

Yürü sevgilim gidelim
Ateşle kanın düğünüdür bu!

Adem Turan

olur olmaz yerlere park etmemeli
kelebek camından girebilir endişe
nerde ve ne zaman kestirmek çok zor
parmak izi bırakıyor iyi ki

Şadi Kocabaş

Coğrafya dersinde uyudun denizler yuttu karaları
Bir yurdun yok uyansan mübeccel

Cengizhan Orakçı

Ne kadar az şey biliyoruz
Gökmedrese ve pet şişeler hakkında
Biraz çay içmenin epey ağrımanın tam sırası aslında
Hepimiz öldükten sonra
daha demin doğmuş bebeler,
daha doğmamış olanlar onlar
 onlar da doğup yaşayıp öldükten sonra…
son bir randevu, bir parkın köşesinde

Hasan Yurtoğlu

tayfaların ele geçirdiği gemi
olanca ihtişamıyla geçip dalgalar arasından
oturuyor kayalarda şimdi
dümende miço
incire, zeytine ve hüma kuşuna
çoğaltıyor özlemi

Kadir Ünal

anlayan kimse yok ki birkaç mısra dışında
bu şehirde burada bu durakta Rilke’yi
Neruda öyle mi ya! karanlık bir sokakta
kurtarmaya kalktı mı kalkmadı mı ülkeyi

Ercan Sağlam

Tuttuğum köşeler
Kendime vuslat
Sanma yalnızlık esamesi
Boyacı sandığında hayalleri olan bir çocuk kadar
Hür / bir o kadar görkemli
Kışı yapraksız geçiren bit ağaç dalıydı ruhum
Yeşermez diyenlerin gözlerine inatla değecek kadar
Bir fırtına kadar heybetli kâh…

Nilüfer Zontul Aktaş

Fırtınalı denizler biriktirdim avuçlarımda
Soğuk bir yatakta sıcacık düşlerinle ısındım
Kendimle baş başa, bomboş bir tiyatroda
Hıncahınç yalnızlık oyununu oynadım

Ahmet Hakan Karataş

İzahı yok bu yalnızlığın
Kalbine bir şey söyle…

Hatice Ermiş Özdemir

Kınalı periler çalmış babamı
Islık çalarak sokulmuşlar koynuna.
Yün yatağın kaç gündür sağında buz
Solunda içten içe yanan esmer bir köz…
Annemin ellerinden akalı, yıllar geçmiş
Onların döşündeyse taze gelin kınası…
Annem, alışmış aldatılmaya her sökünzamanı.

Ulaş Konuk      

YORUM EKLE