Ocak 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Edebiyat Ortamı-2020

Kendini sürekli yenileyen bir dergi Edebiyat Ortamı. Editör değişikliklerinde dergide şahit olduğumuz yeniliklerin en köklü olanına 2020 yılında şahit olduk. 72. sayısıyla birlikte Sadık Yalsızuçanlar Genel Yayın Yönetmeni olurken, yayın kurulu da şu isimlerden oluşuyor; Prof. Dr. Beyhan Kanter, Ali K. Metin, Arafat Deniz, Engin Elman, Mücahit Gündoğdu ve Yunus Eraslan.

Edebiyat Ortamı’nın mizanpajı da değişimden payını almış. Edebiyat Ortamı, heyecanına herkesi ortak etmeyi hedefleyen bir içtenlikle selamlıyor okuyucularını.

Bir de duyurusu var derginin.

“Edebiyat Ortamı, bir yarışma düzenliyor: I. Edebiyat Ortamı, Ankara Öykü Yarışması.

Şehir olarak Ankara’yı, tarihini, kültürünü, gündelik yaşamını, değerli kişiliklerini, halk kültürünü, mutfağını, müziğini, Hacı Bayram gibi sultanlarını vd. özelliklerini konu edinen öykülerin yarışacağı bir yarışma.”

Merve Koçak Kurt ile söyleşi

İsmail Turan öykücü Merve Koçak Kurt ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. İlk kitabından bu yana öykülerine aşina olduğum bir yazar Merve Koçak Kurt. Söyleşi, Naz Kahvesi kitabı merkezinde gerçekleşmiş.

 “Kadın duyarlılığına çok inandığımı söyleyemem. Aslolan insani duyarlılıktır benim için.”

“Siz söyleyince bir kez daha göz attım öykü isimlerine ve gördüm ki her yer ‘bahar bahçe’… Sadece öykülerin adlarında değil içlerinde de var çiçekler. İnsanın yaşadığı hayat yazdığı hikâyeye de yansıyor zamanla. Balkonlar görürdüm, kırmızı sardunyalarla dolu; imrenirdim hep. Sonra bir fesleğen tohumuyla başladı her şey. Oğlum küçükken, babaannesinin verdiği o fesleğen tohumlarıyla… Söz’ümle beraber çiçeklerim de çoğaldı. Sardunyalar hele… Bir öykücünün, çiçeklerin diliyle konuşmasını önemsiyorum.”

“Son yıllarda yaşanan ciddi bir toplumsal yarılma var. Hiçbir dönem şahit olmadığım şeylere şahit olmak, kalbimi de yoruyor ruhumu da. Yazmak, o anlamda benim için bir ‘sığınak’. Hayat koşullarım değiştikçe yazdıklarım da değişti - ki bu çok doğal bir şey olsa gerek-”

“Yarım olma halinin çağrışımları herkese göre farklıdır. Benim için, yaratılışın eksiklikle, yarımlıkla bir ilgisi var. İnsan tamamlanmak için gelir bu dünyaya. Yaşam, bir tekamül yolculuğundan başka nedir ki?”

“Şiir Hiç’tir, Hiçbirşeydir”

Ali Ömer Akbulut’un poetik yazılarını çok değerli buluyorum. Şiirin yoğun bir şekilde tüketildiği fakat şiir üzerine çok da fazla düşünülmediği bir ortamda bu yazılar şiirin mihenk taşı olarak edebiyat dünyamızda yer edinebilecek bir yoğunluğa sahip. Edebiyat Ortamı’nda “Şiir Hiç’tir, Hiçbirşeydir” isimli yazısında Akbulut, şiirin dünyada tuttuğu yeri ve şiirin kimliğini anlatıyor.

“Şiirin zuhuratı ‘kendi’ne gelmek şevkiyle cezbedilir. Kendine gelmek şefkatle mümkün olur. Şefkat yaygın olarak zannedildiği gibi ‘merhamet’ anlamına gelmez, hele ‘acımak’ hiç değildir. Merhamet insana ait en güzel tezahürlerden biridir ve Rahim isminin tecellisidir. Şefkat konu olunca, merhamet onun tezahürlerinden, kendini gösterme biçimlerinden biridir.”

“Şiir şefkat bahçesinde çiçek açar. Şefkatle her an, her dem yeni bir hâl içre görünür, nutkeder insan; insana çeker. İnsana çeken, insanı dillendiren şiir yüzümüzü, yönümüzü kendimize döndürür. Kendimize döndükçe şefkatle döneriz, şefkate döndükçe dilimiz döner; şiir dökülür kalbimizden.”

“Teneffüs soluğunu Rahmani Nefes’ten aldığı için, soluklanma varoluştalık illetiyle malul olmayan bir hiç’likten alır nefesini. Teneffüs şiirin soluklanmasıysa, şiir hiç’liktendir. Hiç’liğin şefkatli eli bize şiiri bağışlar.”

Sevda Deniz K.’den “Beklemek”

Öykü önemli bir yer tutuyor Edebiyat Ortamı’nda. Günümüz öykücülüğünün yüzünü ağartacak öyküler sunuyorlar okuyucularına.  Sevda Deniz K.’nin Beklemek öyküsü, gerek kurgusu gerekse anlatımı ile dikkat çekici bir öykü. Merak unsuru öykünün tümüne hakim. Beklemek oldukça anlamlı bir ruha bürünüyor.

Âtıf Bedir’den Nuri Pakdil yazısı

Nuri Pakdil’in ardından dergilerimizde Usta hakkında yazılar çıkmaya devam ediyor. Vefanın unutulmaz bir örneğini yaşatıyorlar bize şairler ve yazarlar. Âtıf Bedir’in “Nuri Pakdil Bize Ne Söyledi?” isimli yazısından bir paylaşım yapacağım.

“Onun bütün hayatı, inandığı ve yürekten bağlı olduğu ‘İslam Öğretisi’ne hizmet etmekle geçmiştir. Sanatçılığının ve edebiyat adamlığının yegâne gayesi bu olmuştur. Çıkardığı dergi ve kırk üç kitabı tam da inandığı öğretiyi anlatmak için yazılmıştır. Sanat-edebiyat sadece inandığı öğretiyi anlatmanın estetik imkânlarını kullandığı araçlardan biri olmuştur.”

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler

Bir adamın bir kasketi vardı
Adamın karısı kızları oğulları daha neler
Haziranda temmuzda nereye baksak işte bir mutsuzluk uydurmuşlardır
Kuşlar da bir ağustos sabahıydı taşlıklarda ıslak taşlıklarda uzak kaldığımız şehirler nehirler

Davut Güner

Sis düdükleri esneyen halatlar bizi hiç anlamadı
Bize hiç kimselerin kalp ağrısını bıraktılar

Batan güneş akşamın intihar taslağıydı su
Alan tabutlarımız kullanılmamış hayatlar korosu

Yaşar Bedri

Doğar bir ay geceden
Meskeni olmayan bir adamın elinden tutarak
Sözüyle hedefi gösteriverir

Görmeden sevmeler var bir de
Sevilenin kitabını okuyarak
Kitaplarda buluşmalar
İyi bir insanla o an konuşmalar
İyilikte sırdaş olmalar

Yavuz Balı

göçeğen kuşlara takılır
yol alırız diyar diyar
saklı düşler içimizde

ayazı içimizde tüten
cam kırığı
mevsimlerdeyiz artık

Hüseyin Gök

Senin rüyanın ışığıydı doğdu üstüme
Sesime tırmanan geceden tanıdım
Biraz yorgun, hâlâ mahzun, çokça buğulu
Düştüm. Düşünceme yol alamadım.

Nuray Alper

ahlat ağacını boşuna aradık
şehrin sokaklarında
sandal ağacını
üzümlerini içimizdeki kırıklığın

hatırası bile ürpertiyor
gövdemizi
yitirdiğimiz tarikin
refikimiz çünkü değişti
değişti yolda yaslandığımız
emniyetinden emin olunan kayalar

Ali Sali

Mahalle Mektebi’nde Necip Tosun dosyası

Ocak-Şubat 2020 ile 51. sayısına ulaştı Mahalle Mektebi dergisi.  Derginin bu sayıdaki dosya konusu Necip Tosun. Derginin öykü ve öykücü ağırlığı aşikârken böyle bir dosyanın dopdolu bir içerikle okuyucuya sunulması gibi bir beklenti içerisinde olmamız da kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Sayfalar arasında ilerledikçe bu beklentimizin yerine geldiğine şahit oluyoruz. Dosyanın editörleri; Abdullah Harmancı, Mehmet Kahraman.

Dosyanın ilk yazısı Necip Tosun’a ait; “Hayatımın Hikâyesi” diyerek otobiyografisi ile karşılıyor okuyucuları. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

Cemal Şakar, Necip Tosun’un Öykü Davası’nı yazmış. Necip Tosun ve Cemal Şakar’ın uzun yıllara dayanan dostluğunu bildiğimiz için bu yazı daha bir önem arz ediyor.

“Tosun, poetik bilinci birkaç açıdan ele alır. Genç öykücü kendisinden önceki öykü birikimine sahip olmalıdır ki, önceleri neler yapıldığını, nelerin yapılmadığını bilebilsin. Bu bilgiden mahrum olan öykücü, kendince birçok biçimsel keşifler yaşadığını düşünecektir. Ayrıca kuram-incelemeleri yazılarıyla öykücüler bir öykü poetikası, bilinci davası yaratırlar ve böylelikle estetik bir kavganın da tarafı olurlar.”

“Öykü, roman ve şiire göre genç bir edebi türdür. Dolayısıyla türün kuramsal çerçevesine dair çalışmaların yeteri düzeyde olmaması Necip Tosun’un öykü davası gütmesinin başka bir nedenidir. Özellikle öyküye başladığı 1980’lerin başları düşünüldüğünde bu çerçevedeki boşluklar daha net görülecektir. Söz konusu çalışmalara bu kadar önem vermesinin nedenlerinden birisinin de gençliğinde aradığını yerli yerinde bulamaması olduğunu söyleyebiliriz. Dahası o yıllarda öyküye dair yapılan kuram-inceleme çalışmaları genellikle şiir ve romandan ödünç alınmış kavramlarla ve yöntemlerle ortaya konuluyordu.”

“Bugün Necip Tosun, kuram-inceleme yazılarının öykücülüğünü örttüğünü düşünmüyorsa bunun temel nedeni kuram-inceleme yazılarını öyküden bağımsız olarak düşünmemesidir. Öyküsünün bir parçası olarak ortaya koyduğu kuram-inceleme çalışmalarıyla hem kendi öyküsüne  hem de genel öykücülüğe ciddi bir alan açtığını rahatlıkla söyleyebilir.”

Cihan Aktaş, “İyiliğe Çabalayan Hayal Gücü” olarak adlandırıyor Necip Tosun’u.

“Necip geçen yıllar içinde öykü kitaplarının yanı sıra incelemeler yayımladı. Edebiyat araştırmaları yaparken öykü çalışmalarının zamanından kısmasının çeşitli açıklamaları var muhakkak ki ama metinlerinde ve konuşmalarında belirgin olarak görünen, büyük okuma sevgisi. Öyküye duyduğu sevgi de öylesine açık ki öykü üzerine yazmaya büyük zaman ayırıyor; bu da bir fedakârlık.”

Son olarak Abdullah Harmancı’nın yazısından bir bölüm paylaşacağım.

“Necip Tosun okuduğu her metni hızlıca anlayıp tanımlayıp geride bırakıyor. Önüne çıkan her şeyi kesip biçip balyalayan bir makineye benziyor. Ama hayır. Bu metafor olmadı. Tosun’un eleştirilerinde de kalbinin attığı hissediliyor. Makine gibi değil. Merhametli. Düşünceli. Ama sanıldığının tersine. Dikkatli bir okur, incelediği edebi metinde neyi beğenmediğini, neyi eksik veya yanlış bulduğunu anlayabilir. Yazılarının sonlarına doğru incitmeden de olsa ifade edilmiştir bu eksikler. Ama yinelemek isterim ki, eleştirmenliğinin asıl üstün tarafı her şeyi hızla anlayabilmesi ve tanımlayabilmesi. Aslında benzeri görülmemiş bir eleştirmendir o. Bir senede çıkan bütün öykü kitaplarını okuyacak kadar çılgın. Mütevazı. Saygısızlıklara karşı ise kırılgan.”

Dosyada yer alan diğer isimler: Mehmet Kahraman, Hale Sert, Emin Gürdamur, Ali Necip Erdoğan, Özlem Karapınar, Suavi Kemal Yazgıç, Handan Acar Yıldız, Ertuğrul Gazi Derhem, Yıldırım Türk, Fatma Atay, Selvigül Kandoğmuş Şahin, Ahmet Karacan.

Abdullah Kasay ile söyleşi

Mahalle Mektebi dergisi Yazı İşleri Müdürü Abdullah Kasay ile gerçekleştirilen bir söyleşi yer alıyor dergide. Mahalle Mektebi, dergicilik, Kasay’ın sinema üzerine hazırladığı Perdenin Ötesine Bakmak kitabı gibi konular işleniyor söyleşide. Sorular Gülzariye Demirci’den.  

“Dergiyle tanışmam bir dergi çıkarma macerasıyla başladı. Van’dan döndükten sonra Ömer ile (Korkmaz) tanıştık. Çok sık bir araya geliyorduk, heyecanlıydık. Bu şehirde, bir araya gelebileceğimiz insanları aramak için düştük yola. Endülüs Kitap Kafe vardı o zamanlar. Bu buluşmalarımız bir dergi adına da olmalıydı diye düşündüğümüz bir zamanda arka masadan tam da duymak istediklerimizi konuşan birilerine denk geldik. Bu isimler sonrasında bizim, tabiri caizse kader arkadaşlarımız olacaktı. Sadece edebi manada değil, her manada. Dostluklarımızda, arkadaşlıklarımızda, düğünlerimizde, cenazelerimizde… O gün Ulvi Kubilay Dündar ve Abdullah Harmancı Mahalle Mektebi’nin 7/8. sayısını konuşuyorlardı.”

“Dergi iki aylık periyotlarla yayın hayatını sürdürürken üçüncü yayın dönemi ile beraber yayın içeriğini de genişletmeye ve dosyalı sayılarla çıkmaya başladı.”

“En başta diyebilirim ki böyle bir çalışma yoktu. Nedenlerden biri buydu. Fakat çok daha özelde; Perdenin Ötesine Bakmak’ta yer alan tüm yazarların sinemaya bakışlarını merak ediyordum. Kitap hazırlanırken yazarlardan özellikle istediğim, dile getirecekleri filmleri daha ziyade kendi hayatlarındaki karşılıklarına ve ilgi alanlarına göre yazmalarıydı. Böylece yazılar, salt bir film yazısı olmanın ötesine uzandı, bir ize büründü… Nasıl ki bizim için yazdıklarımı kendimizi bir hatırlatma biçimiyse, filmler de kendimizi bir hatırlatma biçimi. Geçmişten şimdiye ya da şimdiden geçmişe uzanan birer işaret fişekleri… Dolayısıyla “yazarların film seçkisi” diyebileceğimiz bir sinema kitabının bize katacağı çok şey olacaktı. Nitekim de öyle oldu.”

Okçular tepesine sahip çıkmak

Muhammed Enes Kala, Okçular Tepesi kavramından yola çıkarak geçmişten günümüze uzanan bir ruh yoklaması yapıyor. Zaman, mekan, insanlar değişse de Okçular Tepesi değişiyor. Düşman var, Uhud gibi önemli savaşlar veriyoruz, kaybedeceğimiz çok önemli değerler var. Öyleyse meydan da bizim tepe de. Sahip çıkmak gerek geleceği kurtarmak için tepeye de meydana da. Kala’nın bugün için işaret ettiği Okçular Tepesi “ahlak.” Yani kaybettiğimizde telafisi mümkün olmayan bir hazine.

“Dün olduğu gibi bugünün ve yarının Okçular Tepesi o halde ahlak cephemizdir. Ahlak, beşeri, insan kılan, onun tüm ilişkilerinden tezahür eder. İnsanın kendisiyle, hemcinsiyle, alemlerle ve nihayetinde yaratıcıyla olan ilişkileri bir ahlak zemininde cereyan eder.”

“İnsanın alemlere bakışı da hikmet nazarıyla olmalıdır. Hikmet de nihayetinde ahlaki bir fazilettir. Hikmet değeri, kendisinde insanın haddini ve hududunu bilmesini mündemiç kılar. Alemlerde var olan zerreden kürreye her şey Allah’ın varlığının ayetlerindendir. O halde hikmet merkezli ilim, Allah’ın varlığını tanımaya giden yolların keşfiyle nazari ve ameli değerler üreterek anlam kazanırken, hikmetten hâlî olan / kalan bilimse sadece mutlu azınlığın lehine olmak üzere değer üreterek, insanın tanrı olma yollarını başarısızlığa mahkum şekilde bulma denemelerini kapsar.”

“Bugün Bağdat, Şam, Kudüs ve hatta Mekke yanıyor… Sorumuz öncelikle kendimizi kapsayacak şekilde şu olmalıdır; Okçular Tepesi yine mi terk edildi.”

Muammer Ulutürk’ten bir cevap

Abdullah Kasay’ın Muammer Ulutürk ile yaptığı söyleşiden özet mahiyetinde gördüğüm bir cevabı buraya almak istiyorum.

“Benim ruhumda genç bir adam var. Kendimi bildim bileli bu genç adam hareket halinde olmak ister. Gezip görmenin, gezerken öğrenmenin kalıcı etkileri var. Görmediğiniz bir yeri ne kadar hayal edebilirsiniz. Vakit buldukça her sene il dışına çıkıyoruz öğrencilerle. Ben de en az onlar kadar eğlenip öğreniyorum bu gezilerde. Eskiçağ tarihi derslerinde Çatalhöyük, Eflatunpınar, Fasıllar, göl çevresi bazen köylere uğrayıp kahvelerde dedelerle, evlerde nenelerle sohbet ediyoruz. Şehir ve medeniyet derslerinde de Meram başta olmak üzere şehrin önemli semtlerini, yapılarını geziyoruz. Bunu iki sebeple yapıyorum. Birincisi o şey ne ise onu yerinde görüp hatırlamak, ikincisi de öğrencilerin ileride öğrencisi olacak gençlere bunu yapmalarını sağlamak. Her yıl en az bir öğrencimizin fotoğraf makinesi aldığını gözlemliyorum. Bu güzel bir etkilemedir.”

Adsız bir şair

Mahalle Mektebi’nden altını çizdiğim bir öyküyü paylaşmak istiyorum. Ahmet Hakan Karataş’ın Adsız Bir Şair isimli öyküsü, kurgusu ve akışı ile keyifli bir öykü. Şairler, şiir, isimler, algılar derken iç içe geçmiş bir şair öykünmesi karşılıyor bizi. Bir monolog havasında cereyan eden olayların bir öyküde can bulduğu Adsız Bir Şair’den tadımlık bir paylaşım…

“Adımı bir şairden aldım. Soyadımız bile aynı. Belki de soyadımız aynı olduğu için adımız aynıdır. Bu, büyük kısmet mi yoksa bahtsızlık mı bilemiyorum. Babam o şairi çok seviyor. Bize hiç anlatmadığı ve anlatmayacağı olağandışı bir anısı varmış. Her hatırladığında incecik gülümsüyor ve raftaki kitaplarına kaçamak bir bakış atıyor. Bundan dolayı onun ismini bana vermiş. Bu ismi şimdi söylemeyeceğim. Çünkü anlatacaklarım benim olduğu kadar onunla ilgili. İlgili olduğu kadar da ilgisiz. Üstelik oldukça ironik. Ama ortak soyadımızı sizinle paylaşabilirim: İlhan.”

Mahalle Mektebi’nden üç şiir

Kendimi çünkü böyle buldum gerisini hatırlamıyorum
gerisi içime attıklarım içimden attıklarım gerisi dünya
bana her gün bir felaket atlatmam emredilmedi, hayır
öyleyse niçin kendimi atlatıyorum hep saniye farkıyla

Mustafa Köneçoğlu

Parlayan nişan alan gözlerden
Bize küçük kurşunlar
Dantelle çevrelenmiş yaralar oyalarla
Evlerin yıkılması ve kalmak yıkıntıda
Doğurdum ve öldü
“Her şeyi anlatacağım Allah’a”

Fatma Şengil Süzer

İyi ki ölümlüsün şeyhim
İyi ki ölümlü yaşıyorsun
Saat, saniye, salise
Yığınla uzuvsuzluk
Yığınla soğuk yoksulluk
Yığınla zamansızlık düşerdi tarihine
Tarih zulmünle koparır silerdi özlemini
Kimseye bir şey kazandırmazdı sonsuzluk

Nazım Payam

Erdemli şehirlerimiz olsun

Şehir ve Kültür dergisi 66. sayıdan yapacağım ilk paylaşım Mehmet Mazak’a ait. Şehirler büyüdükçe, binalar yükseldikçe, betonlar her yanımızı örümcek ağı gibi sardıkça içimizdeki çığlık hep aynı arzuyu dillendiriyor; erdemli şehirlerimiz olsun. Mazak da şehirlerin ruhuna dokunuyor yazısında.

“Gerçekten de bir şehri ihya etmek istiyorsak şehrin insanını yüceltmeliyiz. Bizim medeniyetimizin temeli insan merkezli bir anlayış olmasına rağmen, günümüz İslam coğrafyası şehir algısında Batı tarzı şehircilik anlayışının hızla yaygınlaştığını görmekten dolayı üzüntü duymaktayım. Bizler günümüzde yeni şehirler inşa ederken veya var olan şehirlerimizi yönetirken dikkat etmemiz gereken en önemli konu; “erdemli, kişilikli, estetik ve insan-yüzlü şehirler inşa etme kaygısı gütmezler isek, şehirlerimiz ölür, o şehirlerde yaşayan insanlar, canlı cenazeye dönüşür, diri diri mezara gömülür.” der Yusuf Kaplan. Bence bu düşünce en güzel cevabı ve desteği Bilge Mimar Turgut Cansever vermiş; “Mimarın görevi dünyayı güzelleştirmektir.” Erdemli şehrin temelinde de dünyayı ve üzerinde yaşayan insanı bilgi, iyilik ve güzellikle yönetme ve yetiştirme olduğuna göre bir dizi sorumluluklarımız vardır. Erdemli pınardan su içen, erdemli ırmakta yıkanan, erdemli okyanusta yolculuğa çıkan yönetici ve insanların birlikte hareket etme kültürü erdemli şehrin insanını oluşturacaktır. Bu tariflerden sonra herkesin olduğu gibi benimde erdemli şehirlerim vardır. Bu şehirleri sizlerle paylaşmak isterim. Bu şehirlerin başında eskilerin DerSaadet’i, Arapların “Ecmelü’l-medine fi’lâlem” (Dünyadaki en güzel şehir) dedikleri “Şehirlerin Sultanı” İstanbul gelir. Sonra Mekke ve Medine, Kudüs üçlemesini belirtmek lazım, ancak geçmişin erdemli, günümüzün karakteri değişmiş şehirleri olarak karşımıza çıkar. Üsküp, Saraybosna, Filibe, Ohri, Berat, Ülgün, Mostar, Prizren Balkanlardaki erdemini henüz kaybetmemiş birer mistik şiir şehirlerdir. Bursa, Urfa, Manisa, Edirne, Amasya, Erzurum, Sivas, Kayseri, Konya gibi şehirlerimiz bana göre ülkemizin erdemli şehirler örneğine sunabileceğimiz kentlerdir. Amma velâkin bu şehirlerimizin üzerinde erdem tılsımının çoktan kaybolmaya yüz tuttuğunu görüyor olmaktan da son derece müteessirim. Bir zamanlar Şam, Bağdat, Kahire, Semerkant, Buhara dendiği zaman erdemli şehirlerin tarifi yapılmış olurdu. Hey hat şimdi bu saydığım şehirlerin karakteri değişmiş bozuk şehirler arasında yer almaktadırlar.”

Yerel medya kültürü

Erbay Kücet yazılı basın olarak adlandırılan dünyanın sesi olmaya devam ediyor. Dergiler, gazeteler Kücet’in anlatımı ile can buluyor geçmişle günümüz arasında. Bu sayıda yerel medya kültüründen bahsediyor, sorunları ve işlevleri ayrıntılı olarak anlatıyor.

“Kamuoyu oluşturma, belirli bir konuda ikna etme, bilgilendirme, eğitme, eğlendirme, oyalama, reklam yapma gibi faaliyetleri yönüyle etkili olan basın, toplumsal barışın sağlanmasında ve demokrasinin geliştirilmesinde de önemli işlevlere sahiptir. İşte yerel basının Türkiye tarihi açısından önemi buradadır. Kurtuluş Savaşı esnasında, milletimizi mücadeleye yönlendirmesinde başrolde yer alan yerel basınımızı milletimiz ‘Anadolu Basını’ adını vererek ödüllendirmiştir.”

“Daha çok yöresini ilgilendiren haber ve konulara ağırlık veren yerel gazeteler, bireylere daha yakın olduğundan onların sorunlarıyla yakından ilgilenebilir. Bulunduğu her bölgenin her sorununu, her aksaklığı haber konusu yaparak ulusal basına kaynak teşkil edebilen yerel gazeteleri, ulusal gazetelerin kılcal damarı gibi görmemiz mümkündür. Bireylerle yerel halk arasında kamuoyu oluşturma gücü yüksek olan kitle iletişim aracı olarak görülen yerel medya, halkla birebir iletişim halindedir. Bu sayede de, halk ve yerel yönetim arasında etkili bir iletişimin sağlanmasında köprü vazifesi görmektedir. Özellikle bölgelerindeki problemleri dile getirecek mecra bulamayan yerel yöneticiler, hem kamuoyu oluşturmak hem de bölgelerine daha iyi hizmet etmek için yerel medyayı kullanmak durumundadırlar.

Sivil toplum kuruluşlarının, yaptıkları faaliyetleri yaygın medya aracılığı ile duyurabilmelerine imkân olmadığından yerel medya burada devreye girmekte ve sivil toplum kuruluşları ile halk arasında bir bağ kurmaktadır.”

Şehirler de ağlar

Ali Bal; Savaş, Şehir ve Masal isimli yazısında savaşla büyüsü bozulan ve hüznün merkezi olan şehirlerden bahsediyor. Halep ve Bosna’nın yarım kalan bestesi ve hüznü var yazıda. Her şeye rağmen devam ediyor şehirlerin masalı.

“En ağır bombaların altında kalan binlerce çocuğun acısına şehir de dayanamaz. Şehir de ağlar, çocukların ağladığı yerde, masumların katledildiği yerde şehir de ağlar. Srebrenitsa ağlamadı mı? Şehirlerin ruhunun olduğunu biliyoruz. Peki, Srebrenitsa’nın ruhu acı çekmedi mi? Şehri cıvıl cıvıl seslerle dolduran çocukların sessizliğini, acısını, yarasını bir şehir duymaz mı? Ağlayan şehirler çoğalıyor dünyamızda.”  

“Kıyamet insan eliyle kopacak sanıyorum. Savaşlarla kaybolan şehirler, kaybolan insanlık, yok olan kültürel miras. Tüm bu olumsuz gidiş, dünyayı yaşanılır olmaktan çıkarıyor. Müzeleri gezdikçe, insanlığın ilerleyip ilerlemediğini düşünenimiz çoktur. Evet, müzelerde sergilenenler sadece tabiî afetlerle yıkılan şehirden kalanlar değil. İnsanın kendi eliyle yıktığı şehirlerin kalıntılarıdır daha çok. Şehirler, bu yüzden en çok da masallarda güzel. Çünkü bombalar masalları hâlâ yok edemiyor.”

Ayasofya’nın sessiz çığlığı

Ayasofya’nın adının anıldığı her yerde içimizde bir kırılma yaşıyoruz. Sessiz oluyor her şey. Acısı da umudu da sessiz. Ezgi Elçin Oynak’ın O Bir Şey Söylüyor isimli yazısı da Ayasofya’nın hüznüne ortak ediyor bizi.

“Şimdi başka görevlerim var. Bunlardan biri de; eski görevimi hatırlatmak... Bir süre sustu Ayasofya. Herhalde bana, düşünmem için süre verdi. Bu kapı, bugüne kadar gördüğüm en manalı kapılardan biriydi. Ayasofya'yı sevmem için bir sebep daha çıkmıştı karşıma. Geniş bir saçağı olan bu kapı; ' imaret' kapısı olma özelliğini de bu sebeple yansıtıyor gibiydi... Hakikaten ona bakarken, merhameti ile kucakladığını hissettiriyordu bana... Ona açılan kapılarına minnettar olduğum Ayasofya tekrar anlatmaya başladı:

Ben insanlara geçmişteki görevimi hatırlatırken, komşum olan sokağa da dikkat çekmeye çalışıyorum. Gerçek bir İstanbul sokağının, o hazinenin başındayım. 'Soğukçeşme' diyorlar ona... Sokakta bulunan çeşmeyi unutmayın diye sokağa adı verildi. O bazılarınızın çok sevdiği İstanbul'un evleri bu sokaktakiler gibi idi. 'Gerçek İstanbul' un inşasının bir temsili olarak Topkapı Sarayı ile ben; aramızda muhafaza ediyoruz. Sizin de böylesini özlediğinize eminim... Ben size bir şeyler söyleyebilirim. Yeter ki yanıma gelip beni dinleyin. Bilmediğin bir şey daha öğrendin. Sana öğrettiysem, sen de bilmeyenlere öğret!”

“Sonra veda zamanı geldi. Hiç sevmediğim vakit, vedalara yakın olandı. Ayasofya'nın da kendine göre işi vardı. Belki de biraz dinlenmek istiyordu. Gün geçtikçe daha çok yorulsa da; her yeni günü daha da güçlü karşılayacağından emindim. Beni, evime dönmem için tramvaya kadar yolculadı. Ben yolda ilerlerken, o yavaş yavaş gözden kayboldu. Yine bekleyerek...

Bundan daha iyi bir gün yaşamadım!...”

Osmanlı’nın mirası sofya

Şifanur Özçelik Şirin, bir Sofya gezisine davet ediyor bizi. Sofya’yı anlatışındaki samimiyet, heyecan ve Osmanlı izlerini taşıyan topraklarda olmanın huzuru her cümlesine yansıyan Şirin’e gezi yazıları yazmaya devam etmesini tavsiye ediyorum. Sıcak ve kuşatıcı bir anlatımı var çünkü.

“Yolculuğumuz boyunca göreceğimiz ilk ve son cami olarak kayıtlarıma geçen Osmanlı’dan kalan “Kadı Seyfullah Efendi Cami” görülüp iki rekat namaz kılıp devam edeceğimiz sadeliğiyle ve garipliğiyle içimizde hüzün bırakarak vedalaştığımız güzel eserlerden biriydi. Caminin Mimar Sinan imzalı olduğu söylense de bu konuda çok da net bilgi yok. TDV Ansiklopedisi şöyle diyor bu cami için; “Bulgaristan’da Sofya’nın merkezinde Mariya Luiza caddesi üzerinde yer almaktadır. Banyabaşı Camii ve Molla Efendi Camii adlarıyla da bilinir.”

“Sofya başkent olarak, Osmanlı döneminde 500 yıl Anadolu’yla iç içe yaşayan, 7000 yıllık tarihi geçmişiyle farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan önemli bir yerleşim yeridir. Bizans ile Osmanlı izlerinin sentezlendiği gösterişli caddelerde, yüzyıllara meydan okuyan tarihi dokular arasında, zamanda yolculuk hissi yaşatan bir şehir olarak belleklerimizde izi kalacaktır...”

Fahri Tuna’dan Antalya yazısı

Şehir portrelerine devam ediyor Fahri Tuna. Bu sayı Antalya var Tuna’nın kaleminin ucunda.

“Antalya tek başına Türk turizminin başkentidir. Şeksiz şüphesiz tartışmasız. Ben Sakaryalıyım. İstanbul Ankara Otoyolu, Adapazarı’ndan çıkış verir ve güneye doğru döndüğünüzde şu tabela okunur: Bilecik - Antalya. İlk şehir Bilecik, son şehir Antalya’dır çünkü. Bu yolda her gün yüz kamyon, bin kamyon, -belki- on bin kamyon yollardadır gece gündüz. Nedeni açık ve basittir: Ya Antalya’dan gelmektedirler ya da gitmekte. Tonlarca meyve sebze taşımaktadırlar. Antalya olmasa (biraz da Mersin ve Adana tabii) yılın en az sekiz ayı hangi narenciyeyi yerdi bu millet. Bu Marmara, bu İstanbul, bu ülke? Çok teşekkürler Antalya, sana şükürler olsun Yüce Yaradan.”

“Benim için Antalya, ortaokulda Almanca öğretmenim Hadiye Uçar’dır ilkin. (Manavgat’ta ve Eşme’de ne çok aradım, ne çok kişiye sordum, ama bulamadım. Hâlâ da izini arıyorum sevgili hocamın, ellerinden öpmek için.) Sonra yeşil-siyahlı renklerle söz kestiğim, gençlik yıllarımın kaptanı sağbek – rahmetli diş doktoru Erdal Akpınar’dır. Daha sonra Bilge Hekim Sadık Canlı’nın (ve onu seven bizlerin) dostu, eski futbolcu Kemal Yıldırım’dır. Ama en çok da, meşum 1999 Depremi sonrası eşi ve çocuklarıyla Antalya’ya yerleşen, - sık sık telefonla hasret giderdiğimiz - Okçu Halamın torunu, yeğenim Çiğdem Sarıdemir’dir. Selam olsun sevdiklerime, ayrı ayrı.

Bütün bunlar, bu özellikler, bu güzellikler Antalya’dadır, evet. Antalya’nındır, Antalyalınındır, evet. Tamam da, ne kadar dünyalı bir şehir de olsa, Hollanda nüfusu kadar yabancı turist de ağırlasa, Antalya benim için, şipşirin bir Türkmen şehridir.”


 

YORUM EKLE