Ocak 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Yıl:1, Sayı:1, Filinta

Ne çok severim Yıl:1, Sayı: 1 yazan dergileri. Umudun, heyecanın, sevdanın, ayakta durmanın adıdır bu. Dijital dünyanın tüm ayak oyunlarına rağmen yeni bir derginin çıkıyor olması bu çağda bir devrimdir.

Şimdi elimde Filinta var. Ocak 2020’de “selam” dedi bizlere. Dergiyi elime alır almaz çok eskilere gittim. Gençlik yıllarıma. Ocakta bir avuç arkadaşla şiir yazıp hayaller kurduğumuz yıllara…

İlk şiirlerim Bizim Dergâh’ta çıkmıştı.  Daha sonra Alperen Ocakları dergisinde şiirler, yazılar yazdım. Bu gün elime Filinta’yı alınca aynı heyecanı duydum. Osman Aytekin’in çizimleri karşıladı beni. Martı dergimize de çizimleri ile destek vermişti bize Aytekin. Daha sonra Gündüz gazetesinde aynı sayfalarda yazılar yazdık. Bugün Filinta çıkıp geldi, eski günlerin rüzgârını taşıyarak içinde. Osman Aytekin çizimleri dergide arz-ı endam ediyor.

 Adem Gümüş ve Ali Rıza Kaşıkçı dergide öne çıkan isimler.   Giriş yazısı “Biterken” diye selamlıyor okuyucuyu. Kapakta da “Gamsız girilmez.” diye not düşülmüş. Sıkı bir ekiple karşı karşıya olduğumuzun emaresi bütün bunlar.

Put-Balta-İbrahim

Ali Rıza Kaşıkçı üç kavram üzerinden geçmişle günümüz arasına koyu bir çizgi çekiyor. Bir yanda Hz. İbrahim var, bir anda yaşadığımız çağın modern putları. Kim galip gelecek, yaşayıp göreceğiz.

“Şimdi putlarımız hayatın içine karışmış! Canlanmış her biri! Menat’lar, Uzza’lar, kalk­mış yerlerinden, her biri tutmuş bir köşeye. “Kırılacaklar Listesi” ciltlere sığmaz ol­muş. “Ne Derler Acaba Putu” oturmuş yüreğimizin başköşesine. Putlar, tapıcıların­dan daha hızlı, daha güçlü hâle gelmiş. Kimisi kaç beygir gücünde binek olmuş, kimisi “akıllı ve konforlu” tünek! Öylesine canlı, öylesine iştahlı putlar, kendine tapan­ların ruhunu sömüren canavarlara dönüşmüş. Tapan sömürüldükçe tapmış, taptıran sömürdükçe taptırmış!”

“Her tarafı kırılmaz ve görünmez putların sardığı bu çağda sen bir balta bulabildin mi kendine? Put kırıcısın fakat elindeki baltaya tapıyorsun ne haber? Ya elindeki balta kıracağın putların yerine geçtiyse! Eyvah.”

“Nemrut’ları karşına alabilecek misin? Ağzından salyaları akan put seviciler seni düş­man ilan edecek. Niye biliyor musun? Çünkü onlar, putlarına gelen hediyelerle geçi­niyorlar. Çünkü onlara o güzelim makamlarını putları bağışladı. Çünkü onlar putlarıyla var! Putlar yok olunca onlar da yok. Onlar için bu savaş var olma savaşı!

Bu çağ dolu dolu putlar yetiştiriyor. Sen İbrahimler yetiştirebiliyor musun?”

Bir Dost Gerek

Adem Gümüş dostluk üzerine bir yazı ile katılmış Filinta’ya. Sorgulayıcı bir yazı bu. Bu çağda insanın en çok neye ihtiyacı olduğunun bir yol haritasını veriyor Gümüş.

“Gün geçtikçe de uzaklaşıyoruz kalplerimiz­den. Haber alamaz oldu Millet-i İbrahimin çocukları babaları İbrahim’den(as). Derinleştikçe derinleşiyor bize lazım bir baltayı kaybettiğimiz yok oluşun deryası. Putla­rın gölgesi düşer oldu ar­tık her bir yanımıza. Binler oldu İlahi olanla aramızı kör eden sahte ilahların sayısı. Ne yenir ne de yenilir oldu artık çağdaş inançlarımızın köşe taşı olmuş ahir zama­nın modern putları. İçimiz­de oysa her biri, lakin ne yanlarına varmak mümkün ne de kırmak. Oysa kırılmayı bekliyor kalplerimiz. Elest Bezmi’nde “Bela!” demişlerin boynuna asılmış halde bekliyor İbrahim’in(as) emanet bıraktığı balta.”

İlyas Yazar, Hızır Bozar

Sinan Terzi öykülerini severek okuyorum. “Derdimize Çare Bir Çiçek” dedikçe bir öykünün daha sayfasını çeviriyorum. Filinta’da İlyas Yazar, Hızır Bozar isimli öyküsüyle yer alıyor Terzi. İroni, ince göndermeler, hafif tebessüm bekliyor okuyucuları.

“İnanamıyorum gördüğüme! İlyas’ın göbeği ile göğüs kafesi arasında bir hat şeklinde nasır var! Kafatası nasıl genişler, beyin nasıl yuvasına sığmaz? Kulakları uğuldarken gözleri nasıl kararır insanın? İlyas’ın karnındaki nasır doğru olduğuna göre saatlerce yazıyor demek ki her gün. Ancak iki üç ayda bir buluşabilmemizin sebebi bu demek. 135 cilt diyor 135 cilt! Ne yazdı ki bu adam benim hakkımda bunca?

- Bu nasır benim yüzümden mi yani İlyas? Bu kadar çok konuşmadık ki biz?

- Kardeşim Hızır, anlayan susar, anlamak isteyen konuşur. Bilen yazar, bilmek isteyen okur. Ben seni bildim, yazdım. Sen beni bilmek istersen okursun.

Artık susuyorum. Biraz da İlyas konuşsun.”

İmge Avcıları

Dergilerdeki poetika yazılarını önemsiyorum. Çünkü şiirin şifrelerini çözen bir yapısı var bu yazıların. Dergilerin rengi bu tür yazıların çoğalması çok önemli. M. Nihat Malkoç’un İmge Avcıları yazısı bu bağlamda ele alınabilecek bir yazı.

“Şiir, duygu dünyasına yapılan esrarengiz bir yolculuktur. İçselleştirilen duyguların paylaşılmasıdır şiir… Şiirin kalbine yapılan bitimsiz yolculuk bir çeşit define avcılığına benzer. Zaman zaman düşlenen gerçekleşse de çok kere hayal kırıklığının sancısı sarar benliğimizi. Altın peşinde koşan define avcısının, sarraftan altın (ç)alıp bu hayal kırıklığını örtmeye çalışması, imge avcılarının kısır döngü sarmalında debelendikten sonra hazır imgeleri (ç)almasıyla eşdeğer ahlakî bir zaaftır. Bu nasıl bir ruhtur ki emanet duygularla beslenir ve semirir. İmge hırsızlarının tekrara düşme korkusu da yoktur. Bu aslında bir çeşit hastalık halidir. Onlar hicaptan da mahrumdur. Başkalarının çöplüğünden medet umarlar. İmgelerin mahremine kapıdan giremeyenlerin bacadan inmesi ve böylece söz incilerini (t)aşırması üstatların ayranını kabartsa da onların güçlü söz kalelerini düşürmeye muvaffak olamaz.”

Zeynep Kahraman Füzun ile söyleşi

Mehlikâ Tuğba Türküm, keyifli bir söyleşi gerçekleştirmiş Zeynep Kahraman Füzun ile. Öykülerini severek okuduğum bir yazar Füzun. Onu da Filinta’da görmek mutluluk verici… Yazmak ve yazarlık üzerine bir söyleşi bu.

“Öğretmen Zeynep sevgi odaklı bir eğitimci. Öğrencinin dersi sevmesini önemsiyorum. Onlara arkadaş gibi yaklaşıyorum. Ailemin birer üyesi gibi hissediyorum. Hatta birkaç yıl boyunca öğretmeni olduğum öğrencileri evladım gibi seviyorum. Onların da sevgime karşılık vermeleri derslerini olumlu manada etkiliyor.”

“Yazmak uzun yıllardır yaptığım bir eylem olduğu için artık ihtiyacıma dö­nüştü. Yazmadığım zamanlarda kendimi boşlukta hissediyorum. Üzerim­de fazladan bir yük varmış da yükü indirememişim gibi oluyor bazen. Veya ödenmesi gereken bir borç gibi oluyor yazmak.”

“Yazarlık kurslarına inanıyorum. Ben de eğitim veriyorum çünkü. Usta çırak ilişkisi ile yazarlık öğretilebilir. Yazar adayında az veya çok gelişme gözlem­lenebilir. Hatta ben yeteneğe inanmıyorum. Herkes her şeyi çaba göster­diğinde öğrenebilir. Sadece herkes aynı zaman zarfında öğrenmez. Fark sadece bu. Kısacası yetenek için öğrenmedeki zaman farkıdır diyebilirim.”

“Hiçbir yazarın tüm kitaplarını veya defalarca aynı metni okumadım. Farklı metinler ve yazarlar bana daha çekici geliyor.”

Kar Duası

Ali Bal’ın yazısını bir kar duası niyetiyle okudum. Ocak ayının ortasındayız ve hâlâ tek kar tanesi görmeyen şehirlerimiz var. Her şeye ihtiyacımız olduğu gibi kardan günleri de bekliyoruz heyecanla.

“Umarım geldiğine pişman olmazsın. Çocukları eğlendirmen bile yeter. Sana nasıl da yakındı çocuklar, sarılıyorlar, öpüyorlardı. Kıskanmadım desem yalan olur. Evet, şaşırdın değil mi Kardan Adam, seni kıskandım. Çünkü artık adam kalmadı öyle pek. Bir sen varsın! Güvenilirsin çünkü çocuklar seninle mutlu. Dert dinler misin bilmem ama sana şöyle bir sarılsam. Erimezsin değil mi? Erime ne olur! Biliyorum içinde kin olmayan, eline kan bulaşmamış tek adamsın! Seni getirene teşekkür ediyorum sev­gili Kardan Adam. Kar geliyor, ısınıyor içim.”

Filinta’dan iki şiir

Menfaat peşinde koşanlar gitsin,

Dünya hevesiyle coşanlar gitsin;

Açın kapıları, açın erenler,

Utanç duvarını aşanlar gitsin.

Hak için canından geçenler gelsin,

Bir ekip bin başak biçenler gelsin;

Arkasını dönüp dünya mülküne,

Hakk’ın rızasını seçenler gelsin.

Bestami Yazgan

Yol gözlerken gözü çeşme olmasın

Kötü kötü hayallere dalmasın

Gam rüzgârı kapısını çalmasın

Gecesin gündüzün zarda bırakma.

Bu sevdayı başımıza saralı

Yollarımız fırtınalı boralı

Aramızda karlı dağlar sıralı

Bizi uçurumda yarda bırakma.

Tayyip Atmaca

Ihlamur dergisinden Hasan Ali Toptaş Özel Sayısı

Ses getiren çalışmaları ile 2019’u geride bırakan Ihlamur dergisi, 2020’ye de çok iddialı bir sayı ile giriş yaptı. Hasan Ali Toptaş özel sayısı var karşımızda. Portre yazıları, kitap yazıları ile özel bir dosya olmuş bu. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Fahri Tuna’dan Binbir Hüzünlü Romancımız

“Egzotizm hâkim eserlerine öncelikle. Rönesans’ın soğuk yapay süslü egzotizmi değil ama. Denizli’nin, Çal’ın, bizim egzotizmimiz. Babadağ’ın yaprak hışırtısı onunki, Alplerin değil. İçtenliği, içimize işleyişi, içimize dokunuşu ondandır biraz da.

Yerli adam. Yerel değil ama. Yerli yani milli. Yani bizden. Sanki yazan konuşan anlatan o değil sizsiniz. Bizi yazıyor. Bizi hatırlatıyor. Bizi. Yani insanı. Yani özü. Kendimizi. Temel’in Türkçesiyle ‘ula insan olduğunuzu hatırlayun da!’ diyor adeta. Bizi yazıpduru anlayacağınız.

En belirgin özelliği anlatımındaki doğallık, yalınlık. Cemile’min gezdiği dağlar meşeli imanım / Cemile’m üç gün oldu ben bu derde düşeli türküsünden çıkıp gelen ılgıt ılgıt esen rüzgâr gibi, içimize işleye işleye yazıyor, serin, rahat, kuşatıcı. Toptaş’ın sözcükleri kâh Karacaoğlan’ın dizeleri kokuyor, kâh Neşet Ertaş’ın bozlakları. Ah yalan dünya çalıyor uzak bir yerlerde sanki onun kitaplarını okurken siz. Bazen Özay Gönlüm Ninesinin mektubunu okuyor gibi televizyonda, o içine şeker katılmış narenciye sesiyle amaninnn guzum diyor adeta.”

Sibel Ercan’dan Vazgeçmeyişin Anlatısı

“Hasan Ali Toptaş’ın okuyucuyla ilk buluşmasının ardından 36 kadar yıl geçti. Bu yazıda Hasan Ali Toptaş’ın bana ne ifade ettiğini anılarla harmanlayarak anlatmak istiyorum.

2008 yılının Eylül ayıydı... Hasan Ali Toptaş’la görüşmek için Ankara’ya gitmiştim. Hasan Ali Toptaş’ın 50. yaşında olması ve edebiyatta 25. yılını doldurması nedeniyle İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde adına bir sempozyum hazırlığı yapıyorduk. Hasan Ali’den aldığım bilgiye göre bu sempozyuma vesile olan ilk basılı öyküsü, 13 Ağustos 1983’te Denizli Gazetesi’nde yayımlanan “Bayram Şekeri”ydi. Daha sonra bu öyküyü yeniden yazıp 1993’te yayımlanan öykü kitabı Ölü Zaman Gezginleri’nde “Yabu” adıyla yayımlamıştır.

Hasan Ali’yle, Kızılay’daki Yüksel Caddesi’yle kesişen Konur Sokak’taki Bilim ve Sanat Cafe’de buluştuk. Hasan Ali Toptaş beni kırmayarak kırk yılda bir gittiği Kızılay’ın kalabalığına karışmayı kabul etmişti. Birkaç saat süren sohbetimiz boyunca Toptaş, yazarlığı ve hayatı hakkındaki sorularımı bıkıp usanmadan yanıtlamıştı.

Hasan Ali’yle bir imza etkinliğinde tanışmış ya da onu, televizyonda yahut internette bir yayında izlemiş olabilirsiniz. Kendisi çok konuşmayı sevmediğini zaman zaman ifade eder. Hatta bir canlı yayında, söyleşi bitmeye yaklaştığında “tam açıldığında programın bittiğine” dair bir cümle sarf eder. Konuşurken ise sesindeki sakinliği ile dikkat çeker. İşte, Ankara’daki görüşmemizde de böyle dingindi. Konuşmayı pek sevmese de ne sorarsam sorayım sinirlenmeyecek ya da her şeyi yanıtlayacak gibi bir hâli vardı. Aslında nerede yollarımız çakışsa, onda “bitmeyen upuzun tirat” gibi ovalardan ve dağların arasından geçen bir ırmağın, duru ve huzurla akan sessizliğini görürüm. Yazdıkları da bu sessizliğin dile gelen harflerine ve müziğine dönüşür. Onun sükûneti; yaşanmışlığın kendisi, belki içe dönüşüdür ve yazıyla dillenir.”

Ali Bal’dan Toptaş’ın Şairliği

“Edebiyatla bağını kesmeyi düşünen Hasan Ali Toptaş dayanamayarak “Yalnızlıklar” isimli şiir kitabını çıkarıyor. “Yalnızlıklar” tahminin üstünde bir beğeni topluyor ve çok okunan kitaplardan oluyor. Yalnızlıklar’da yakaladığı dil ve şiirindeki kurgu, Hasan Ali Toptaş’a bambaşka kapıları açıyor. Hollanda’da yaşayan bir yönetmen (Celil Toksöz) Türkiye’ye geldiğinde Yalnızlıklar’ı alıyor, okuyor ve tiyatroya uyarlıyor. Yalnızlıklar, Hollanda’da sahneleniyor ve Hasan Ali Toptaş’ın da ilk kez yurt dışına çıkışına vesile oluyor. “Yazmaktan vazgeçtiğim bir zamanda yazdığım şey, böyle bir sonuca dönüştü.” diyor Hasan Ali Toptaş. Bu oyunun Türkiye ve Almanya’da da sahnelendiğini biliyoruz. Yazı hayatına yeniden dönen Toptaş, daha güçlü eserler vermek için durmadan yazıyor. Yalnızlığı seçerek yoluna devam ediyor. Günlerce evden çıkmadan yazıyor. Bir disiplin içinde yazan Toptaş, dolmakalem kullanıyor, beğenmezse veya yanlış yaparsa yeniden yazıyor. Kendisini yazıya öylesine kaptırıyor ki ortaya Hasan Ali Toptaş üslûbu çıkıyor.”

Seval Şahin’den Ben Bir Gürgen Dalıyım Üzerine

“Ben Bir Gürgen Dalıyım’da, ormanın içindeki gürgen ağacı günün birinde insanların tıpkı diğer ağaçlara yaptıkları gibi onu da keseceğini bilir, fakat eğer kesilecekse odun olarak yanmak değil güzel bir eşya olarak yaşamak ister; bunun için de onu odun yapmasınlar diye ormandaki en güzel ağaç olmak için mümkün olduğunca dik ve güzel olmaya çalışır. Böylece ölmeyecek, başka bir nesne olarak yaşamaya devam edebilecektir. Oysa gördüğü rüyada toprağa bağlı değil kuş gibi göklerde uçan bir ağaçtır. Rüyasında zamansızlığa doğru bir uçuşa geçen gürgen ağacı, gerçek hayatında aslında oduncuların gelip kendisini keseceği ve başka bir şeye dönüşmemenin imkânsız olduğu bir dünyada yaşamaktadır. Yani yaşadığı dünya gerçektir ve o, bu gerçeklik içinden güzelleşerek hayatta kalma adına bir direnmeye girer. Kesilse de yaşamaya devam edebilmenin direncidir bu. Zamansızlık içinde uçtuğu rüyadan birden köklerinin aslında yerinde olduğu bir zaman dilimine çoktan geçmiştir. Eserin sonunda kesildikten sonra uzun bir zaman bir bahçede bekletilmesi ve ardından darağacı yapılması ise onu şimdiye getirir. Her şeyin sonu bitmiştir. İnsanların son anlarını acı bir şekilde yaşadıkları son nefeslerini görecek bir nesneye dönüşmüştür. Kendi kendine, keşke odun olup yansaydım, diye boşuna demeyecektir.”

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş’ın en ses getiren romanı olan Kuşlar Yasına Gider, dergide de bu popülerliğini koruyor. Dört yazı var bu roman ile ilgili. Ayşe Ünüvar, Mustafa Everdi, Mustafa Uçurum, Süheyla Karaca Hanönü’ye ait bu yazılar.  

Hasan Ali Toptaş için ne dediler?

Hasan Ali Toptaş, harflerin içine gömülmüş ve onların sesleri, görüntüleri, varlıkları, yoklukları, netlikleri, belirsizlikleriyle oluşturduğu kendine özgü, yalın gibi gözüken ama bu yalınlığın içinde çoğullaştırılmış bir dünyada sürdürür edebiyatını. Onun metinlerinin odak noktasını zaman sorunu oluşturur. Toptaş, zamanı yok ederek yeni bir zaman anlayışı ve algısı geliştirir ve tıpkı zaman gibi yok ettiği, sonradan da yeniden kurduğu mekânla birlikte her ikisini iç içe geçirerek yeniden yaratıp kendi dünyasını kurar. Bir insanın kendini, kendi içinden ve dışından nasıl gördüğüne odaklanır onun yazı dünyası. Onu okurken, evet, bizim, sözün yazıya aktarıldığı günden bu yana birike birike, kendini yenileye yenileye gelen söyleyiş biçimi olarak bildiğimiz dil buydu işte, dediğimiz, ama bir o kadar da yeni, yepyeni olduğuna şaştığımız dille karşılaşırız. Sözcüklerin ruhunu giyinen bir yazardır Hasan Ali Toptaş. Sözcüklerin sesini duyuran, sessizliği seslendiren bir yazar.

Ethem Baran

Hasan Ali Toptaş’ın, Gölgesizler romanında 20. yüzyılın önemli yaklaşımlarından fark ve tekrar ontolojisi, kayboluş etrafında işlenmiştir. Gölgesizler’de Aynalı Fatma’nın kayboluşuyla başlayan süreç, kişiler ekseninde Cıngıl Nuri, Güvercin, Muhtar, Cennet’in oğlunun kayboluşuyla devam eder. romanda sadece kişiler değil, mekân ve eşyalar da kaybolmaya başlar. Diğer taraftan ise romanda geleneksel ağaç eksenli düşünmenin tersine yüzyılımızda önem kazanan Deleuze’ün geliştirdiği kök sap ontolojisi etrafında değerlendirilebilecek cinsiyetin belirsizleşmesi ve türler arası dönüşüm dikkatleri çekmektedir. Dolayısıyla Gölgesizler’de postmodernizmin de zemini oluşturan gerçekliğin tek eksende değil de çoklu eksen üzerinde işlenmiştir.

Şahika Karaca

Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri Hasan Ali Toptaş. O bir kurgu-dil sanatçısı; ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası.

Yıldız Ecevit

Sanat felsefesi üzerine derkenar

Muhammed Enes Kala, sanat felsefesi üzerine yazmaya devam ediyor. “Sanat ve hakikat” gibi hassas bir konuyu ele almış Kala. Sanatın sahihliği ve düşünsel zeminde kendine yer edinme çabası gibi kavramların arasında felsefenin açtığı yolun işaretleri var yazıda.

“Hakikat, insana zulmetmez. Ancak Batı düşüncesinin iç serencamında ifade edilen sürecin zulüm, haksızlık ve huzursuzluklara gebe olduğu da kendisini hissettirir. Zira insanın anlam yolcuğunda onu bayağı şekilde tek bir değere, diğer değerlere tahakküm ederek mahkum bırakmak, hem o insan hem de alem için bir zulümdür. Sanayi devrimiyle beraber, insanın madde karşısında tahrik ve tahrip oluşu, birinci ve ikinci dünya savaşlarında insanların birbirleri karşılarında ‘şey’leşme tecrübeleri, insanı hiç olmaması gerekirken, bizzat hakikatin kendisi karşısında şüpheye düşürmüş görünür.”

“Sanat, ‘Hakikat’in güzellik veçhesini görme ameliyelerinin bütünüdür. Kuşkusuz bu ameliyeler, nazari ve ameli boyutların hepsini muhtevi kılmalıdır. O halde, aslına bakılırsa sanat da bir bakıma bir tür arayışa karşılık düşer. Bu arayışın mütekamil olma imkanları ise nazari ve ameli boyutun bir paranın yazı ve tuğra tarafı şeklinde konumlandırılması bilincine tutunur. Şu var ki, her zaman sanatın felsefeye, felsefenin de sanata söyleyeceği bir şeylerin olacak olması, sanatta sonsuzluğa gebe cevval bir halin olmasını bize düşündürür.”

Bozuk bir çağdan geçerken

Yolu gözlenen dergi olmak… Benim bu kategoriye koyduğum dergilerim var. Âsi dergisi de girdi bu dergiler arasına. Samimiyetiyle, Anadolu gibi duruşuyla Âsi’nin yolu bekleniyor.

Dergileri ayakta tutan yazılar daha çok düşünsel alt yapısı olan yazılardır. Dergiyi canlı ve özgün tutar bu tarz yazılar. Âsi’de poetik ve inceleme yazılarının varlığını çok değerli buluyorum.

Arif Onur Solak’ın yazısı bir çağ sorgulamasını da beraberinde getiriyor. Hepimizin içine dokunan bir acıyı seslendirmiş Solak.

“Verilen salanın komşumuza ait olduğundan habersiz yaşıyoruz. Bizi gördükçe, komşusu açken tok yatanlara bile rahmet okuyor bilge meczuplar. Yanı başımızdan akıp giden ömürlerden bihaber, televizyonların damarlarımıza enjekte ettiği yozlaşmış dünyayı seyrediyoruz. Herkesin herkesi öldürebildiği hayatları salonumuzun ortasına yerleştiren programların reytingleri bizim elimizde. Gururluyuz, bizi sizler var ettiniz diyen seslerin muhatabı olmaktan. Komşumuz ölmüş oysa haberimiz yok ve hiç tanışmamışız nedense. Gol pozisyonunu değerlendiremeyen forvete küfredecek dermanı kendimizde bulurken, Allah rahmet etsin diyerek Fatiha okuyacak takatimizi ne zaman kaybettik?

Gelişen teknolojiye ve dönüşen çağa ayak uydurmaya çalışmaktan kaybettik kendimizi. Hâlbuki büyüyünce bir şeyler olmak isteyen çocuklardık hepimiz, dünyayı değiştirmek isteyen. Şimdi ne yana baksak bizi yutmak isteyen canavarlar görüyoruz karşımızda. Bu korkunç canavarlardan kaçmak isterken vahşi çarkın dişlilerinden biri oluyoruz ansızın. Oysa karşımızda gördüğümüzü zannettiğimiz, bizi yutmak isteyen canavarlar değil sadece aynalar. Aynalar sadece…”

Neden şiir?

Dergide, “Neden Şiir?” diye soruyor Ahmet Menteş ve Cengizhan Genç. Soru klâsik olsa da sözler oldukça sıra dışı. İlk paylaşım Ahmet Menteş’ten.

“Şiir başlı başına bir söz olayı değildir.
Sözü araç olarak kullanıp bize duyularımızın aslında sınırsız sayıda olduğunun haberini verir.
Sözü kullanarak, aşılması gereken tepenin gizli geçitlerini gösterir.
Oradan geçip ulaşırız kendi düş ülkemize.
Bin bir duyu ve duyguyla yeni bir yaşama alışmanın tadını çıkarırız.
Ki gökkuşağında ne de çok renk varmış meğer.
Bunu dün bir şiiri seyrederken fark ettim.

Şiir, geçmiş ve geleceği lezzetli bir şimdide toplar ve bize sunar. Zamanı yenmemizi sağlar.
Bu koşuşturma çağında bizi durdurabilecek ender şeylerden biridir şiir.
Neredeyse nefes almadan yaşamaktayız.
Çünkü buna vaktimiz yok. Çünkü hırslarımızı gerçekleştirmek her şeyden önemli.
Herkesten bir adım önde olmak, yaşamın altın kuralı.
Zamanı durdurmayı bırakın, kendimizi durdurmaya bile gücümüz yetmiyor.
Zamana dur demeyi, bir şiirle konuşurken öğrendim.”

Cengizhan Genç kendi şiir serüveninden yola çıkarak cevaplıyor soruyu.

“Öykü okurken çok fazla etkilenmem, roman okurken de daha çok macera romanlarını tercih ederim. Kafam dağılsın isterim. Şiirde böyle bir seçeneğiniz yoktur. Şiir sizi tek atışla alnınızın ortasından vurur. Çok az sözcükle okuyucusunu hapsedebilir ya da ona özgürlüğünü verebilir. Üniversite yıllarımda kötü duygu durumları geçirirdim ve böyle anlarda hep Lâle Müldür okuyarak toparlanırdım. Şiir zehirli bir şeydir ama şifasını da yine kendisi verir. Ele muhtaç etmez sizi.”

Gorki ve Stalin’in arkadaşlığı

Hakan Yaman, Gorki ve Stalin’in yol arkadaşlığı üzerine yazmış. Davaları, mücadeleleri, tartışmaları, hedefleri var bu iki ismin. Anılar, eserler, fikirler eşliğinde anlatmış Yaman Gorki ve Stalin’i.

“Gerçekten de, Gorki, Lenin’i çok sever. Tanışıklıkları Ana romanının yazıldığı yıllara, Bolşevik devriminden 10 küsur sene öncesine dayanır. Fakat çeşitli konularda sık sık tartıştıkları, hadiselere çok farklı yaklaştıkları da olmuştur. 1917 devrim sürecinde, Gorki başlangıçta mesafeli davranmış, sonradan dahil olmuştur. Devrim sonrası da aralarında bazı fikir ayrılıkları yaşanmış, yine de dostunu yalnız bırakmamıştır. Fakat daha sonra sağlık problemlerini bahane ederek İtalya’ya yerleşen Gorki, 1929 senesine kadar (Stalin iktidarının ilk beş senesinde) yurtdışında yaşamıştır.”

“Yol Arkadaşım dışında, özellikle Yirmi Altı Adam ve Bir Kız, Çelkaş, Makar Çudra, Bozkırda, Körler Üzerine Türkü, Aşk Rüyası, Kalyüşa gibi hikâyelerini, ilgilenenlere hararetle tavsiye ederim. Gerçekçiliğin, ayakları yere basan abartısız bir romantizmle mayalandığı bu ince işlenmiş eserlerde, neredeyse Çehov’a yaklaşan bir insan kokusu, sıcaklık, edebî lezzet ve ustalık vardır. Şu veya bu ‚kutsal amaç‛ uğruna hileye tevessül etmeyen özgür bir ruhun kaleminden çıktığı her satırında belli olur. ‚Ana‛ başta olmak üzere, bazı propaganda ve ajitasyon romanlarında ise bu yönünü göremeyiz. Gorki romancılığının sanırım en büyük kusuru, kendisini Dostoyevski’nin tam karşısında konumlandırması ve o ne yaparsa tersini yapmaya çabalamasıdır. Dostoyevski’nin insan davranışlarında ‚bilinç dışına‛ ayırdığı payı kabullenemiyor ve onu ‚sosyal sınıf‛ refleksiyle açıklamaya çabalıyordu. Önceden, insanı doğrudan insanda yakalamaya uğraşan Gorki, politik kimliği ön plana çıktıkça, onu sınıfsal sorunların biçimlendirdiği bir mekanizma derekesine indirgemiş ve zaman zaman yaratıcı ruhunun anlık patlaması hâlinde çok canlı bölümler yazsa da, hemen ardından birçok ucuzluğu da eserlerine doldurmuştur.”

Posta Kutusu’nun gizemi

Âsi, Posta Kutusu bölümüne devam ediyor. Riskli bir alan olsa da “mektep dergi” olmak gibi bir hedefle yola çıkan derginin bu yol gösterici tavrı kuşanması şart. Eleştiriye açık bit toplum değiliz. Hayatında hiç şiir yayınlatmamış olanların bile çelik zırhlarla korunduğu bir ortamda Âsi, adı sanı bilinen şairler hakkında eleştirisini yapıyor. Bu duruş önemli. Birbirimize gönül okşayan sözler söyleyerek hiçbir yol kat edemeyiz.

Âsi’den şiirler

bahçede anne ve çocuk
salıncak ile göğe yöneliş
akıp giden buluta vurgun
durmayalım, der gibi

rakamlar arasında kalmış
bitmeyen telaş içinde efkârlı
yolunu gözler çocuklar
bu kış nasıl geçecek

Murat Soyak

Kusursuz cinayete kalmamıştı bahanem
Dedim: bu okyanustur yemim ben kargılarda
Kundakladı; salladı ‘ateş’ diyorken annem
Yüzünden ülke kurdum sızdığı şarkılarda

Yılmaz Yetiş

son bir kez aynadan başkasına dal
gözdeliğinden seyret iki bedenin vahşi atlara dönüşmesini
saçların uçuşsun kırmızı toz bulutu misali
gözlerimin asrına, atını aşka sür, aşka sür son bir yılkıda
başını annemin masallarına koy, ruhun deliksiz bir uykuda
sarılsın ruhuma, sarılsın ihtiyarlamış ruhuma...

Fırat Werger

sana gülümserse eğer orada ölüler solgun yüzleriyle
suyu bulandıran benim yılgınlığımdı dersin
ve utanmamak için görüp yüzünün aksini
bakışları yansıtmayan suyu keşfedebilirsin

Ahmet Menteş

sabah evden çıktınız, içinizde bir boşluk
olur olmaz herkesin elinde bir şemsiye
ölü yüz ifadesi, çıldırtan bir sarhoşluk
göz kırpmadan vuruyor kuşları ölsün diye


evet evden çıktınız, ceplerinizde kupon
belki de bir piyango, bir otobüs bileti
üçünden biri işte, bana göre Al Capone
hepinizden daha çok severdi memleketi

Ercan Sağlam

YORUM EKLE