Nuri Pakdil hakkında ileri geri düşünceler

Tarık Buğra, eleştiri yazıları için “Düşman Kazanma Sanatı” der. Bu yazı ile düşman kazanacağımı düşünmüyorum. Çünkü bu sözleri, Yol Durumu’nda Nuri Pakdil’i öykü kahramanı olarak alan bir yazar söylüyor. Yine de bazı kişiler, bunları Nuri Pakdil hayatta iken niçin yazmadın diye sorabilir. Teamül böyle ne edeyim diye cevap veririm onlara. Zaten bu yazıdaki eleştiri noktaları bize ait değil; Nuri Pakdil hakkında ileri geri konuşanlara ait. Bizimki bir nevi durumdan vazife çıkarıp cevap vermek şeklinde oldu.

Önce ileri konuşalım ki yüreklere su serpilsin. Maksadımız örtülmesin.

Bendeniz Nuri Pakdil ile yüz yüze sohbet etmiş, kitaplarını imzalatmış, fotoğraf çektirmiş biri değilim. Nuri Pakdil imzasını duyduğumuzda lisede talebe idik ve fakat ondan bir şey okumuş değildim. İslam’ı dava edinmiş bir öğretmen, onun Türkçesi hakkında eleştirel birkaç söz söyledi o zaman, benim zihin dünyama böyle  girdi.

Üniversite yıllarında Biat II, Çağdaş Arap Şiiri kitaplarını aldım, okudum. diğer eserlerle karşılaşmadım. Aradan bir zaman geçti, Bağlanma’yı fotokopi olarak okudum. Eserleri yeni basım yaptıktan sonra da hepsini aldım, okudum.

Sadece eserlerini değil, dergilerin özel sayıları dahil olmak üzere Pakdil üzerine yazılmış başka metinler de okuduk. Mesela, Mavera’nın 100.sayısında, Erdem Bayazıd, derginin çıkış sürecini anlatırken, Edebiyat’tan ayrılıp Mavera’yı çıkardıkları için Nuri Bey’in kendilerine hâlâ kırgın olduğunu söylüyordu, bunu unutmadım. Tıpkı, Rasim Özdenören’in, hem Yeni Şafak’taki bir yazısında -isim vermeden- hem başka yerlerde, Nuri Pakdil’in Ramazan-Kurban bayramlarını kutlamadığını, kendisinin de ona “Bir Müslümanın, bayram kutlamasını hiçbir gücün engel olamayacağını söylediğini unutmadığım gibi. Hâlâ merak ediyorum:  Pakdil’in dârülharp ve Cuma namazı tavrı ömrünün sonuna kadar sürdü mü? Sürmedi mi?

Mavera dergisini çıkarmanın gerekçelerinden biri olarak  Rasim Bey “Artık istediğimizi; istediğimiz şekilde yazıp yayımlama imkanına kavuştuk. Çünkü Edebiyat’ta yazarken aklımızın bir kenarında Nuri Pakdil acaba buna ne der, beğenir mi gibi bir soru(n) hep olurdu. Mavera ile bu sorun ortadan kalktı”, diyordu. Bunu da unutmadım.  

Hakkında anlatılan, menkıbeler, efsaneler ile zihnimizde bir yeri vardı zaten.

Nuri Pakdil’i bütün yönleri ile değil; okuduklarımdan anladığım kadarı ve temel birkaç yönü ile tarif edebilirim diye düşünüyorum.

Nuri Pakdil bir yazardır

Öncelikle söyleyelim. Nuri Pakdil, bir şair değildir.

Nuri Pakdil, bir yazardır.

Bir Yazarın Notları (I-IV) ile kendini yazar olarak tarif eden bir kişinin şiir yazmış olması, onu şair kılmıyor, kılmaz. Türk edebiyatında Nuri Pakdil diye bir şair yok. Fakat Nuri Pakdil diye bir yazar var. Hakkında hazırlanan özel sayılar ve en yakınında bulunan yazarların hiçbiri, onu büyük şair olarak nitelendirmiyor. Hele “Kudüs Şairi” hiç demiyor. Evet, Nuri Pakdil bir Kudüs sevdalısıdır; onun bir Kudüs sevgisi, davası ve hassasiyeti var. Bunda şüphe yok. O, Kudüs hakkında yazmış da olabilir. Fakat bu yazdığı onu Kudüs Şairi ile anılır hale getirmedi.

Edebiyat kamusuna, salonlara, imza günlerine, televizyonlara, ödül törenlerine, okullara döndükten sonra bile böyle bir niteleme yoktu. Ne zaman ki Kudüs’e gitti, Kudüs’ten telefonda Erdoğan ile görüştü, ardından televizyonlara çıktı, işte bu süreçte yakıştırıldı bu isim ona. “Alınyazısı Saati” ile Sezai Karakoç’a; “Mescid-i Aksa” şiiri ile Mehmet Akif İnan’a verilmeyen bu unvanın Pakdil’e verilmesini; her taşınışında Kudüs/Mescid-i Aksa fotoğrafını yanında götürmesi hassasiyetine karşı bir jest olarak kabul edebiliriz.

Müslümanların sorunlarını, çıkmazlarını tespit etmede acımasız olduğu kadar isabetli tespitler yapan bir yazar olarak Nuri Pakdil’in en önemli tespiti bana göre; ihanetin, çürümenin, Batılaşmanın edebiyat ile başladığı ve bu cendereden çıkmanın yolunun da yine edebiyattan geçeceği tespitidir.

Bundan dolayı çıkardığı dergiye “Edebiyat” adını vermiştir. Edebiyat dergisini de tam da bu amaca uygun olarak içeriklendirmiştir. Bu dergide yazan yazarlara ve şairlere, yazarken esas alacakları çizginin bu çizgi olduğunu göstermiştir.

Bu noktada edebiyata, edebi esere bir dava (yüksek bilinç) bir mesaj taşıyıcılık (direniş), insanı ve toplumu dönüştürücü bir güç, bir misyon yüklemiştir. Edebiyat dergisinde yazan yazarları ve şairleri de tıkayan, verimsizleştiren, kabz hali yaşatan, az üretmelerine sebep olan şey de budur. Çünkü davanın, mesajın emrine verilen bir edebi eser değildir istenen. Yüksek bir duyarlık, iyi bir kurgu, sanatsal bir duyuş, evrensel bir ifade ediş vs. ile yoğrulmuş eserler idi. Nuri Pakdil, edebiyata yüklediği bu misyonun örnek eserini roman, öykü, şiir formunda kendisi verememiştir. Ancak Edebiyat yazarlarından, şairlerinden bunu beklemiştir. Pakdil’in bu hedefine, Yaşar Kaplan’ın Birinci Kitap ve İkinci Kitap adlı hikaye kitaplarında yer yer ulaştığını söyleyebiliriz. Bu noktada Rasim Özdenören’in “Edebiyat’ta yazarken aklımızın bir kenarında Nuri Pakdil acaba buna ne der, beğenir mi gibi bir soru(n) hep olurdu. Mavera ile bu sorun ortadan kalktı.” sözlerini hatırlamalıyız. Aslında Edebiyat dergisinde öykü, şiir ve diğer türlerde ürün yayımlayan her imzanın yazdıkları (Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıd dahil) bu ölçüte göre yeniden değerlendirilmelidir diye düşünüyorum. Bunun sonucunda; dil tutumu, söz varlığı, bilinç  takibi, direniş, karşı koyuş, devrimcilik, savaşçılık gibi hususlarda çok ilginç tematik bulgularla karşılaşılacağı kanaatindeyim.

Pakdil, bir maestrodur

Pakdil, bir maestrodur. Okur, değerlendirir, yüreklendirir, değiştirir, okutur, yayımlar ve fakat örnek eser koymaz. Eğer örnek eserden bahsedilecekse iki şeyden bahsedilebilir :

Nuri Pakdil’in ortaya koyduğu hayat tarzı, bilinç ve duruş…

Edebiyat dergisi

Edebiyat dergisinin yazarları ve şairleri, istenen eseri verebilmek için örnekliğe muhtaçtılar. Bunun yolunu olsa olsa Nuri Pakdil’i öykü, roman konusu yaparak aşabilirdiler. Çok değişik sebeplerle bunu yapmadılar, yapamadılar. Bunun yerine onun huy ve mizacını kendilerine örnek aldılar; ondan gördüklerini, tavırlarını anlatarak bir menakıp kitabı, bir efsane kişi çıkardılar.

Edebiyat dergisi çevresinde bulunanların ve zaman zaman onunla sohbete katılanların itiraf ettikleri bir durum var.  O da Pakdil’deki yüksek elektrik halinin sirayet ettiğidir. Derecesini ve hakikatini bilmemekle birlikte, Pakdil’in, bu durumu Fethi Gemuhluoğlu’ndan aldığını söylemek istiyorum. Bu husustaki delilim “Bağlanmak” kitabı ve Fethi Bey ile ilgili diğer hatıralardır.

Hüseyin Su, “entelektüel”i bu topraklara yabancı, yabancılaşmış kişi, fazla Batılaşmış figür olarak tanımlar ve onaylamaz. Buna rağmen Nuri Pakdil hakkında yazdığı kitaba “Entelektüel Öfke” adını koymuştur. Bunun bir ironi olup olmadığını tartışmayacağım. Ancak “Takvim Yırtıkları”ndaki Pakdil portresine baktığımızda Edebiyat dergisinin veya Nuri Pakdil’in beklediği öyküyü, şiiri, yazamamak ne demek, bu insana nasıl bir bunalım/sıkıntı yaşatıyor bunu Hüseyin Su örneğinde görebiliyorsunuz. Sanırım diğer “Edebiyat”çılarda da aynı şey vardı. Nitekim ortaya konulan eserlere baktığımızda bu sonuç açığa çıkıyor.

“Nuri Pakdil öfkesi” evet, bir entelektüel öfkedir. Onu ayakta tutan en büyük dayanak bu öfkedir. Onca küfür, onca şirk, onca zulüm, onca sömürüye karşı bir o kadar da duyarsızlık, vurdumduymazlık, olanda hayır görmek, teslimiyet, özensizlik, olan bitene dinî kılıf üretmek bu öfkeyi harlatan sebepler olarak görebiliriz.

Bu öfkeyi ben iki şekilde yorumluyorum:

Allah’ın Celal isminin tezahürü.

Arvasi Hz.lerinin bir duası.

Olan bitene duyulan öfkeyi, Nuri Pakdil özelinde; “Allah için sevgi”, “Allah için öfke”, “Bugün Allah için ne yaptın”, sorusuna “Bugün ve her daim Allah için öfke duyuyorum” şeklinde anlamak istiyorum, doğrusu bu işime de geliyor.

Pakdil bu olayı biliyor mu bilmem, diyeceğim ama Takvim Yırtıkları’ndan öğrendiğimiz Pakdil mutlaka biliyordur, diyeceğim.

Arvasi Hz.lerinin duası

Arvasi Hz.leri bir duasında şöyle diyor: “Ya Rabbi! Senin huzuruna namazımla, orucumla, haccımla, nafile ibadetlerimle gelmiyorum. Senin huzuruna (şu) kâfire karşı duyduğum olanca öfkem, kinim, düşmanlığımla geliyorum. Başka amelim yok.” diyor. 

Pakdil’in bu olayı bildiğini ve kendine şiar edindiğini düşünüyorum.

Anlamadığım husus, bu öfkenin, Edebiyat çevresinde yer alan kişilere bu şekilde aksetmediğidir. Nuri Pakdil çevresinde bulunup da ondan sadece bu öfke halini rol olarak çalan, o elbiseyi giymek isteyip de bir türlü üzerine oturtamayan, bu anlamda edindiği kimliği içselleştirememiş kimseler tanıdım. Bana öyle geliyor ki Pakdil, kendisi Fethi Gemuhluoğlu’na nasıl bağlanmışsa; Edebiyat çevresindeki kişilerin de kendisine öyle bağlanmasını istemiş, beklemiş. Eserlerinden en önemlisine “Bağlanma”, “Biat” (tam dört kitap) adını veren bir yazardan başka bir tavır bekleyemeyiz zaten. Ancak ilişki alanı “Edebiyat” ile sınırlı kalınca, beklenen olmuyor, olmamış.

Takvim Yırtıkları’ndan şunu anladım:

Pakdil her ne kadar bir elektrik yüklese de bu, o kişileri Pakdil hizasına getirmiyor, getiremiyor. Doğrusu bu satırlarda “sakın benim gibi olmaya kalkmayın, olamazsınız, olamayacaksınız, hatta olmanıza izin vermem” edası bile hissettim.

Edebiyat ne işe yarar diyenlere Pakdil örneğinden hareketle şu cevabı verebilirim:

Edebiyat, kelimenin kök ve diğer anlamalarını hep birden düşünüldüğünde; insanı Müslüman kılar. İnsanı insan yapar. Edebiyat, kağıtlara yazılan, kitap olarak basılan hayatlar yanında -Pakdil örneğinde olduğu gibi- yaşayan, yürüyen hayatlar da yapar. Edebiyat, çarpar adamı. Pakdil örneğinde olduğu gibi, insanı değiştirir, dönüştürür, yetiştirir, dünyaya verilmiş bir cevap haline getirir. Edebiyat denilince hemen kağıt, kalem, şiir, öykü, roman, tiyatro anlamamak gerekir. Bizatihi bir insan hayatı edebiyat olabilir. Tam burada söylemek zorundayım. Pakdil bu iki eserden (hayat ve yazılı eser) her ikisini istemiş ise de sadece birincisini elde etmiştir.

Bir  “yazar” ve özellikle “Edebiyat” dergisi çıkarmış bir yazar olarak Pakdil, bana göre yazılı edebî/sanat eserini verememiştir.

O, bir şair değildir. Şiir yazmış bir yazardır. Yazdığı şiirlerle Türk edebiyatına şöyle bir ses, sentaks, yapı, yeni imgeler getirmiş ve şiir  Pakdil’den sonra başka bir yön, bir ses, bir ivme kazanmıştır denilebilecek bir şiiri yoktur onun. Eğer Nuri Pakdil’e şair derseniz, bununla yetinmez bir de Kudüs Şairi derseniz, Bağlanma’ya, Bir Yazarın Notları’na(dört kitap), Batı Notları’na ve dahi mektuplara büyük haksızlık edersiniz. Yarın birileri, bazı akademisyenler çıkar ve şiirlerini edebi, sanatsal nitelik, özgünlük, ses, yapı, Türk şiirine getirdiği yenilik vs. bakımından teşrih masasına yatırır ve gerçekten Nuri Pakdil portresi bundan zarar görür. Çünkü gerçekten Nuri Pakdil diye bir şair yok Türk edebiyatında. Bir temaya eğilmek, bir kişiyi, şair yapmaya yetmez.

Pakdil, okumayı çok önemsemesine rağmen bir romancı değildir.

Pakdil, bir hikaye/öykü yazarı da değildir.

Pakdil bir düşünce adamıdır

Pakdil, tiyatro yazmış, tiyatro çevirisi yapmıştır ve fakat hem günümüzde tiyatroya verilmeyen önem hem de soyut, sembolik anlatıma dayalı olduğu için Pakdil’in tiyatroları ona bu alanda ayrıcalıklı bir yer sahibi yapar mı yapmaz mı bunu zaman gösterecektir. Üstelik bu oyunlar, sahnelenmek/oynanmak için değil; okunmak için yazılmış gibidir.

Pakdil bir düşünce adamıdır, bir deneme, bir günlük, bir mektup yazarıdır ve bunların içerdiği mesaj, taşıdığı elektrik ve hatta kullanılan dil; onların edebîlîğini, sanat eseri oluşunu perdelemektedir. Kategorik olarak zaten bu türler, edebî eser hüviyetinde değildir. Eğer ders kitaplarına girecekse, bu türler üzerinden bir deneme, bir günlük, bir tiyatro bağlamında girecektir. Fakat şiir, öykü veya roman sanatları, bu sanatlara getirdiği özgünlük, derinlik, yeni anlatım tarzları gibi hususlarla anılmayacaktır.

Bütün bunlarla Pakdil’den geriye ne kaldı, ne kalacak diye sormuş da oluyoruz. Bence Pakdil’den geriye, romanlara ve öykülere konu olabilecek bir hayat kalmıştır ve fakat bu hayatın romanı ve öyküsü yazılamamıştır. Çevresindeki kişilerin öykülerinde bazı enstantaneler olsa da onun hayatı bu ayrıntıları tabii ki aşıyor. İnsanın daha hayatta iken efsaneleştirilmesi ister istemez ona bir kudsiyet, dokunulmazlık, erişilmezlik kazandırdığı için o artık bizden biri değildir, bizim gibi değildir. Bu husus bile onun hayatını yazmayı zorlaştıran en büyük engeldir. Necip Tosun’un, Nuri Pakdil’i anlatmaya çalıştığı bir öyküsünde işte bu aşılmaz kişilikten düşen gölgeleri görürüz. “Sesler ve Öteki Sesler” adlı öykünün kahramanı Nuri Pakdil’in yalnızlığı ve  bu yalnızlığın göstergeleri var. Ancak yazarı asıl şaşırtan bunlar değil. Çünkü bu hususlar Pakdil’i Pakdil yapan ayırt edici özelliklerdir. Sıra dışı, insan üstü, ona yakışmayan şey ise aşktır. Çünkü öfkeli, kendini kalabalıklardan soyutlamış, içine gömülmüş, davasına vermiş adam Nuri Pakdil, hiç konuşmadığı, uzaktan sevdiği kadının evinin köşesindeki bahçe korkuluklarına her gün karanfil bırakmıştır. Sevgilisinin gözlerini Türkan Şoray’ın gözlerinden daha güzel bulan ve ancak en yakın gözler Türkan Şoray’da olduğu için Şoray’a ayrıca hayranlık duyan bir Pakdil portresi bütün bu anlatılanların yanına nasıl konulabilir ki! O aramızda dolaştırılan menkıbelerin kahramanıdır. Her şeyi özeldir. Sanat metnine taşınması bu bakımından zor ve imkansız görülür ve o, hep efsane olarak kalır, kalacaktır.

Filmi çekilebilir mi bilmem.

Pakdil denilince akla, dil tutumu, Türkçenin söz varlığını değiştirmeye çalışan Ataç ile yan yana düşmesi konusu da gelir. Fakat ben bu konuya derinlemesine girmeyeceğim. Şu kadarını söyleyelim ki “Edebiyat” dergisi için “Gökçeyazın” kelimesini teklif etmiş bir yazardır o. Ona göre kelimelerimiz, kavramlarımız kirlenmiş, pörsümüş, aşınmıştı. Ağızlarda gezse de tesir gücünü kaybetmişti, sıradanlaşmıştı. Eğer yeni bir şey söylüyorsak veya bu iddiada isek, onun formunu, kabını da değiştirmemiz gerekir anlayışından hareketle o da dilin söz varlığını değiştirmeye çalıştı. En çok da buradan eleştiri aldı. O kadar ki 2005-2006 yıllarında TYB’de yapılan toplantıların her iki yıl değerlendirilmesinde Pakdil’e Üstün Hizmet Ödülü verilmesini teklif ettim. Gördüm ki dil konusundaki tutumu, TYB’ye olan mesafesi ve eleştirel tavrı, hâlâ canlı idi zihinlerde. Bu teklifimiz kabul edilmedi. TYB bundan önce verdiği ödüllerde benzer dil tutumu sergileyen yazar ve şairlere bu kadar sert uzak durmamıştı. Bu sert uzaklığın sebebi Pakdil’in bu ödülü reddedebileceği şeklindeki kanaatti. Sonradan öğrendiğime göre Pakdil, kitaplarında bazı tasarruflarda bulunmuş ve eskiden kullandığı kelimeleri çıkarmış daha kabul edilebilir bir söz varlığını tercih etmişti.

En büyük eseri hayatıdır

Pakdil, bir pür-İslamcı mı? Hayatından hiç zikzak yok mu? Mehmet Erdoğan, Edebiyat Denemeleri’nde (Ülke Y.2014) Pakdil’i, uzunca bir makalesinde; Ataç ve çevresi ile kurduğu ilişki başta olmak üzere, Müslümanlara karşı kullandığı sert dil, bütün yönleri ile olmasa bile birçok veçhesi bakımından konu edindiği için onları tekrarlamak istemiyorum.

Yol Durumu’nda bir öykü kahramanı olarak yer verdiğimiz Nuri Pakdil ile ilgili olarak suskunluk, bile isteye seçtiği yalnızlık dönemindeki tavrı ile edebiyat kamusuna açılması, TV’lerde boy göstermesi, kitap imza günlerine katılması, dinleyiciden alkış istemesi gibi hususlar ileride çok konuşulacaktır. Bu döneme kadar kendi çizdiği portrenin kendi eli ile değiştirilmesinin sebepleri üzerinde de durulmalıdır. Tefrik etme hazinesinin zaafa uğradığı dönemde kontrollü bir sosyalleşme yapılabilir miydi diye de sorulmalıdır.

Bize göre ortada sükûna ermemiş bir nefis var ve bunun da sebebi “mücerret” bir hayatı tercih etmesidir. Şundan eminim: Evlenmiş, sükûna ermiş bir Nuri Pakdil olsaydı bugünkü portre bambaşka bir portre olacaktı.

Nuri Pakdil bize göre verebileceği eserleri verdi. En büyük eseri; hayatıdır, hayata yüklediği anlamdır, bu konuda çevresine yaydığı auradır. Bundan sonra yeni eserler, günlükler, mektuplar çıkabilir. Çevresinde bulunanlar onu anlatan eserler kaleme alacaklardır. Fakat bu eserler, buraya kadar çizdiğimiz portrenin dışında olmayacak, aksine bu zamana kadar söylenenleri teyit edici, zenginleştirici olacaktır, diye düşünüyorum.   

Son söz:

Herkes biriciktir. Yazarlar, şairler, sanatçılar bu biricikliğin içinde ayrı bir biricikliğe sahiptir. Nuri Pakdil bu biricikliğin en tipik örneğidir ve ikinci bir Nuri Pakdil gelinceye kadar bu özelliğini hep koruyacaktır.

Onun, muvahhid ve mücahid olduğuna şahitlik ederiz.

Adı gibi nur içinde yatmasını dilerim.