Nisan 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Hece’de İhsan Deniz Dosyası

Nisan 2022 sayısında Mehmet Solak editörlüğünde İhsan Deniz dosyası hazırlamış Hece dergisi.  80 şiirinin bir özetidir İhsan Deniz şiiri. Bir dönemin tanımı olacak kadar net bir şiir ve poetika ortaya koymuştur. Kendine has bir tavrı olan, şiirindeki derinliği yaşantısına da sindirebilmiş ender şairlerdendir Deniz.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Yücel Kayıran - İhsan Deniz’in Şiiri; Yersiz Yurtsuzun Mistik Şiiri

“İhsan Deniz’in şiirinin ayırıcı özelliği, şiirde konuşan anlatıcı-benin, yersiz yurtsuz olmasında, bir yersiz-yurtsuzluk durumu içinden konuşmasında ortaya çıkar. Yersiz yurtsuz olmanın özgürlüğü ya da bir yerinden edilme, yer değiştirme veya zorla yerleştirme durumunu dile getirmez İhsan Deniz şiiri. Ne özgür olmaklık halinin şairidir İhsan Deniz, ne de bir zapturapt altına alınma halinin şairi… Yersiz yurtsuzluk siyasi biçiminde yer almaz onda. İhsan Deniz’in şiirindeki yersiz yurtsuzluk sorunu, şairin dile getirmek istediği bir problem olarak değil, bir konu ve içerik olarak da değil, bir biçim, bir tarz olarak, şiirde konuşan anlatıcı-ben’in, kapladığı bir zeminin olmayışında, belli bir yerde bulunmayışının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.”

Ali Günvar - İhsan Deniz’in Şiir Anlayışına Dair Birkaç Söz

“İhsan Deniz hem poetik görüş oluşturmuş hem de geleneksel olarak İbni Arabî’nin tefekkür yoğunlaşması sonucu ulaştığı şiirsel söyleyişlere yaklaşmayı da denemiştir. Batının ahlâkî rasyonalitesi sanatın ve şiirin aktivitesini ağır biçimde sınırlayan karteziyen bir sanat rasyonalitesi oluşturmuş ve bu nedenle Rönesans sonrası Avrupa’sında oldukça parlak bir zirve yakalayan şiir, Fransız Devriminden sonra hemen dekadansa geçmeye başlamıştır.”

Bâki Asiltürk - Metafiziğin Son Sesleri Ve İhsan Deniz Şiiri

İhsan Deniz’in dile olan ilgisinin zirve yapıtı Hurûfi Melâl’dir. Bu kitap bir yandan şairin çalışma biçimini bir yandan da dile karşı olan teyakkuzunu göstermesi açısından önemli bir yerde durur. Şairin dikkati sözcükten harfe, bir başka ifadeyle tümelden tikele, denizden damlaya inmiş görünür. Şiiri önce içinde, eşyada, varlıkta duyduğunu, sonra da malzemeye dikkat kesildiğini görürüz bu kitapta. “Bu kitaptaki şiir işçiliği harflerin ses değerleri üzerinden yaratılacak çağrışımlara odaklanmış bir işçiliktir.

Alâattin Karaca - Melâlî Bir Şair İhsan Deniz

Kırık, mutsuz bir aşk öyküsü var, Deniz’in bunaltısının altında. Sadece bunaltı değil, yer yer öfke ve dünyaya küskünlük de beliriyor dizelerde. Ben’in ruhsal gerilimi, tüm şiire hâkim. Hastalıklar, ilaçlar, trajik ölümler bu ruh hâlini besliyor. Ayrıca asabî bir şiir Deniz’inki. Ama haykırmayan, asileşmeyen, asabiyetini genelde sükût ile izhar eden, iç konuşmalardan oluşan bir şiir. “Çok sürmezmiş./ Başlangıç ile bitiş arasındaki mesafe/ Süreden bile sayılmazmış./ Kesinmiş. / Çok sürmez/ Bir melek inermiş.” (Çehresi Ufkum, 3) dizelerinde görüldüğü gibi yer yer ölümü, faniliği hatırlayarak, şiirdeki asabi gerilimi hafifletmeye çalışıyor. İşte bu noktada -umutsuzluğa ve ıstıraba karşı, kaynağı din veya tasavvuf olan bir savunma mekanizması giriyor devreye. İnanç, büyük bir umutsuzluk duygusuyla sarsılan ben’i az da olsa dinginleştiriyor.

Duygu Ve Ses Gövdeli Şiirlerin Çocuk Şairi: Gökhan Akçiçek

Mustafa Ruhi Şirin, Gökhan Akçiçek hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor dergide. Akçiçek, günümüz çocuk edebiyatının en önemli isimlerinden. 90’lı yıllardan bu yana tanışırız. Çıkardığımız tüm dergilere destek veren ender isimlerdendir. Yüreğinin güzelliğini yazdığı her satırda görmek mümkün. Mustafa Ruhi Şirin’in kuracağı her cümle önem arz etmekte çünkü Şirin kendini çocuklara, edebiyata adamış bir isim. Arşivlik bir yazı Hece okurlarını bekliyor.

Gökhan Akçiçek, 1990 kuşağı şairleri arasında çocuklar için birinci, ikinci ve üçüncü dönem şairlerinden farklı bir yol izlemiştir: İnce Hüzünler Senfonisi (2005), Yakamıza İlişen Rüzgâr (2010), Patiska (2016); yetişkinlere yönelik şiir kitaplarının yer aldığı ve 2017-2020 yılları arasında yazdığı ve kitap olarak yayımlanmamış şiirlerinin de eklendiği Adını Andığım Günler/ Toplu Şiirler 1 (2020) ile duygu şairi olarak belirir. Şiiri gövde tasarımı ağırlıklıdır. Bu şiirlerinin başat özelliği ise aile (anne, baba, çocukluk) acı, aşk, yalnızlık, hüzün, anı ve iyilik gövdeleri olmasıdır. Şiirinin ana karakteri yoğun duyarlılığa dayanır. Şiiri içe doğan, büyülü gerçekliğe yakın ve gerilimden uzak bir şiirdir. Şiir sanatı oyunlarına gerek duymaz. Zor anlaşılırlığa yönelmeden konuşma diline yaslanır. Sezai Karakoç, “Kelimedeki hayatı bulandır.” diyor şair için. Gökhan Akçiçek’in şiir yöneliminde kelimelerin yönünü ve anlamını sesi belirler.

Tunay Özer İle Şiir Yolculuğu Üzerine...

Tunay Özer severek okuduğum şairlerden. Şiirinin derinden çağıldayan bir sesi var. Tıpkı büyük şehirler gibi. Ercan Ata’nın sorularını cevaplandırmış Özer.

“Dünyada en iyi yaptığım iş yazmaktır, dersem abartmamış olurum. Kendimi en güzel, yazıyla ifade edebiliyorum. Bir sanat dalı olarak şiir; çok katmanlı, çağrışımlara açık ve yoğun yapısıyla atmosfer yaratmaya en elverişli edebi türdür. Bir şair; başka yazarın sayfalar boyunca anlattığı olayı, tek mısrada ortaya koyabilir. Ruhumu en iyi yansıttığına inandığım şiirle yoldaşlığım hep vardı. Bidayetini hatırlamasam da.”

“Düşünce, duygunun içinde mündemiç hâlde geliyor bana. Sadece tasvir yapmıyorum ben, bizzat hayatın içinden, analizci bir şiir yazmaya çalışıyorum. Yukarıda belirtildiği üzere, bir meselesi olan, büyük atmosfere dokunan, soyut veya somut bir varlık ve anlam dünyasından derlenen verimler. Ses/ söyleyiş, anlam bütünlüğü ve uyumunu kollayarak. Yani estetikten ödün vermeden.”

“Post modern süreçte toplumsal ilişkiler dallanıp budaklandığından ve çeşitlilik kazandığından, şiirin, eski pür halinden farklı olarak daha karmaşık ve avangard bir hal aldığının, öyle olması da gerektiğinin farkındayım. Toplum eski toplum değil çünkü.”

“İyi film, iyi şiir gibidir, seyretmek insana yaşadığını hissettirir. Sinemanın etkisi nedeniyle kimi şiirlerim bir sekansı andırır. İmaj, metafor ve sembollerle sahneler betimliyor ve tablolar yapıyorum âdeta.”

“Şair, verili dile ve hegemonyaya teslim olmaz. Bu hiyerarşiden çekilmek suretiyle özgür kılar benliğini. Görünürlüğe gönül düşürmektense, unutulmayı göze alır. Ve hiçliği üstlenmek cesaret gerektirir. Hatırlanmak da bu çetin güzergâhtan geçmez mi? Has sanatçı, tek biçimciliğe karşı, özgür yaratım yönünde tutum belirleyen kişidir her şeyden önce. Bu yönüyle tekinsiz ve kestirilemezdir.”

Ertuğrul Rast İle Dünya Ceket Günü Üzerine

Ertuğrul Rast ile tanışıklığım eskilere dayanır. Şiire, edebiyata, dergilere dair çok paylaşımlarımız olmuştur. Üçüncü Mevki günleriydi. Yani daha duru vakitler. Şimdi ilk kitabı “Dünya Ceket Günü” ile bir şair selamı gönderen Rast, Vasfettin Yağız’ın sorularını cevaplamış.

“İlk şiirimi 2011 yılında yazdım. Zihnimin çok karışık olduğu bir dönemde bir nefes alma çabasıydı şiire başlama anım, an diyorum çünkü ben bir anda başladım şiire. O karışıklığın içinde çeşitli sorulara şiirle hem yeni cevaplar buluyordum ama hemen ardından yeni sorular karşıma dikiliyordu. Mekân tam olarak griydi. Devam ettim. Nesneye, dünyanın gidişatına, insana, uykuya, klavyeye şiirle baktım. Bugüne kadar geldim.”

“Dünya Ceket Günü ismi ile ben güce karşı bir eleştiri getiriyorum, dünyayı bilmem şu kadar aile yönetir derler, hayır dünyayı ceket yönetir. Hatta küçük çaplı bir şirketi yönetmek için bile ceket giymek zorundasınız bugün ve maalesef ki ceketin yönettiği bu dünyanın hali ortadadır. İnsanın dramı hep devam ediyor, zulüm devam ediyor, buna karşı bir eleştiridir, duruştur Dünya Ceket Günü, eğer ki bu gün kutlanacak olsaydı, ceketlerimizi çıkarıp kutlayabiliriz derim, böyle kutlanmasını tercih ederdim.”

“Beklemediğimiz şekilde bir ilgi oluşmuştu Üçüncü Mevki’yi çıkardığımızda. İlk sayıda ikinci baskıyı yapmıştık, amatör bir ruhla, çok gayretle çalışıyorduk. İki kişiyiz. Borç para almıştım ben bir arkadaşımdan. Gökçe, okul harçlığından artırdığı paraları ortaya koymuştu. Çok değerli şairler, yazarlar fanzinimize konuk oldu.”

“Şiir tarihinde din ve inanç meselesini işleyen birçok örneğe rastlıyoruz. Geçenlerde Yücel Kayıran, Hayriye Ünal ve Hasan Bozdaş’la bir muhabbetimizde Rilke’nin “ve istiyordu tekrar: Oku./ Okudu o da: öyle ki, melek hayrandı” dizelerini andık. Gerçekten harikulade dizeler. Yine aklıma hemen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Kur’an okurdu babam bazen,/ Galiba kadir gecelerinde./”

Anlatımdaki Kıvam

Edebiyatın temelindeki bir sorudur “Nasıl anlatıyor?” sorusu.  Dünyada söylenmedik söz kalmadığı gerçeğinden hareket edecek olursak bizim için asıl mesele söyleyiştir. Eli kalem tutan herkes ancak üslubu ile kalıcı olacaktır desek yeridir.

Mehmet Solak, nasıl anlatıyor sorusunun ardına düşüyor yazısında.

“Ne anlatıyor, sorusu anlatımın içeriğine yöneliktir. Haliyle ileti odaklıdır. Amaç, iletinin doğru ve doğrudan aktarılmasıdır. Bütün öğretici metinler bu amaç üzerine kurgulanır. Yani bilgi verir, düşünce iletir, tartışma açar.

Nasıl anlatıyor, sorusu ise üslup bağlamlıdır. Elbette bir tema/konu vardır ama öncelikli değildir. Çünkü birincil amaç ileti değil estetik beğenidir. Sanatsal metinlerin temel niteliği budur.”

“Her devirde, her tür metinde kıvam sorunu olmuştur. Daha doğrusu kıvam sorunu olan yazar eksikliği yaşamamıştır edebiyat dünyası. İşin ilginç yanı, yaşadığı dönemde kıvam sorunu yaşayan kimi yazarların üslupları/edaları kendilerini takip edenlerin öykünmeci metinleri ile nispî de olsa yaygınlaşmış hatta benimsenmiş bir tarz halini almıştır. Haliyle bu durum, birilerini kışkırtmış; farklı kıvamlı, başka bir ifadeyle kıvamsız, metinlerin ortaya çıkmasına katkı sunmuştur.”

“Okuyucularda farklı boyutlarda ve düzlemlerde de olsa karşılık bulmayan ve zuhur etmeyen yani yazarın kendince terennümleri olmayı aşamamış bir metnin hayatta da herhangi bir geçerliliği yoktur. Bu tür bir metin oyun malzemesinden öte değildir. Yazmak da oyundan…”

Mehmet Aycı’dan İsmail Sert Portresi

“Nasıl olur da Ahmet Uluçay’la arasından su sızmayan, onunla can ciğer dost olan bir insanın yüzünde dalgınlıktan, dargınlıktan, kırgınlıktan, kızgınlıktan zerrece iz bulunmaz?

Nasıl olur da bir kentin işlek mekânlarını kendi mekânı bilen, sokaklarında yürüyen, mahfillerinde ahbaplarıyla buluşan, çay ocaklarında, kıraathanelerinde, lokantalarında oturan, karda yağmurda, ayazda sıcakta sokakla irtibatını kesmeyen bir insanın ayakkabısında toz izi, çamur lekesi, gömleğinde ter lekesi bulunmaz?”

“Nasıl olur da bir insanın gözbebekleri gözlük camlarını bu kadar yadırgar?”

“Nasıl olur da bir yayıncı, bir öykücü, bir kitap kurdu, başat ilgisi edebiyat olan birisi ilk bakışta, her bakışta, son bakışta, sizde bir bilim adamı, özellikle bir fizikçi intibaı uyandırabilir?

Bunların hepsi aynı kişide bulunur mu? Bulunur.

O kişi İsmail Sert’tir.”

Hece’den Şiirler

Güzün, bahçelerden geçerken

Nasıl derin bir nefes alır

Ve içine alıp götürürse

Gül kokularını, gül tüveyçlerini

Dehrin ciğerlerine, sabah rüzgârı,

Tanrı da işte öyle kanatlandırır

Ve çağırır huzuruna,

Her gün evimizi ve içimizi

Silen süpüren, düzenleyen

Ve bizi kendimize benzeten,

Gönül tahtımıza bile

Tozunu almadan oturmayan

Ve ölesiye, yitesiye sevilen,

Sevilen ve uğruna, gerekirse,

Seve seve ölünen kadınları.

Cahit Koytak

bukağısını kırmak zor kalbinin

kaç yıl dayanır apansız rüya

ah okul yolları konuşsun şimdi

tüm anılar toz toprak

geldin gidiyorsun demek

Arif Ay

Biliyorum adı yok

Acılar hep sığındığı yerde

Bütün kırmızıları

Boyasak maviye

Kumsalda bir çocuğa

Balon versek

Onlar hep gülümsese

Ali Göçer

suların karanlık ve aydınlık yerlerinde

gençlik dedikleri dükkânda

yaşlılık dedikleri pazarda

ayçiçeğinin ayında dudakların kıpırtılarında

balkonlardan sarkan beyaz kokularda

iç geçirmelerinde evlerin hatta şehirlerin

bardağın yere güneşin ağaca

yusufların kuyulara düşmesinde

sesini duyduğum için

Mehmet Narlı

evimdeki yastıklara geçiyor bendeki yalnızlık

geceleri benim evde ışıklar hiç sönmez

gündüzler zaten aydınlık içimdeki boşluk

eşeğimiz var nasreddin hoca var

keloğlanın sihirli lambası

dünya ayağımızın altında

insanın ellerini ayaklarını karıştırmışlar

kuşların hepsi karga

tablonun konusu belli değil

altına isimsiz yazmışlar

muhacirim vatanım yukarı bitişik

arzu turunç yıldızın ansiklopedisi

onunla göklere çıkmak çocuk oyuncağı

Osman Özbahçe

Yeni bir şarkıya başlıyorsun

Yağmurun hemen peşinden

Orman gürlüyor ağaç ağaç

Ve bir deniz dökülüyor

Masmavi eteğinden.

Bir şiirin sonuna geldik yine

Sevgili yediveren

Sana çitlembik desem

Küser saksısına senden önce

Buhurumeryem.

Gökhan Akçiçek

savursan saçlarını harekete geçer

malik olduğun büyü

daha etkili olabilir otların belki

onların gücünü kullan istersen

içimdeki yanardağa şifa vermene

bu yaramı sağaltmana gerek yok

hasret ateşinden bir parça taşısa razıyım

büyülü sözleri otlarla karıştırmana

razı olabilirim tuhaf kelimelerin

anlayamadığımız büyüsüne

Ali Sali

ateşi ne bilmek ne de bulmak kolay

verilmişse verilmiştir hesapsız bir rızık

ararsın yoksa kaygısızlık bir dumur

hayreti kavî kılan tek kıvılcımdır umur

çıkılmaz içinden gezindikçe içe_rinde

arar bulur o eksiği aranan kar rindâneleri

baktıkça göğe gördüğüm yüzbinlerce eriyen ben

nasıl da kolay incinen o aynı ayarsız savruluş

hiçbirinin birbirine mihneti de yok üstelik

özgürlüğü sınırsız bir imtiyaz sanmak

ta ki sonlanana kadar bir ateşten bedende

Leyla Arsal

Nerde birikiyor ölmüş atların soluğu

Çerçiler bilmez, bilmez hiç nalbantlar, seyisler

Palas pandıras, tım trak, biraz terelelli

İçinde neleri saklıyorsa bekleyişler

Karın boşluğuna gelen yumrukları saymak

Mukadderat… Kaderden geliyor gönlü dingin

Yanlış açan çiçeğin kapattığı parantez

Yaşamak diyorlar adına bir hevesin

Nadir Aşçı

biraz mor üstelik yabana atılmış sevinciyle

doruklara ilikledim düğmelerimi

göğsümün kabaran yarasıydı yaşamak

mahşerini yaşarken o muhteşem yalnızlığın

avurtlarımda insanlığın gizli tarihi

muradım hesaplaşmaktı damgalanmadan önce

geçtim yasından görülmüştür kırmızı mührüyle

üzerime keskiler yivli dişli yağmurlar

lime edilmiş mutluluklar yağdı

asidin ph derecesini çözmeden

insan ağlayınca daha mı insan olur

ama gözyaşının tadı da tuzlu

dişimin arasında sıkışan bir harf var

büyümeli miyim

Bilal Can

Bir şarkı bilir misin sen yazdın o dinledi

la-sol ya da fa değil kiraz yanak, zeytin göz

Saçının her telinin altına şairane

Beş parmaklık dizeler salkım salkım sıcak söz

Beni hiç bilir misin nadası yok hüznümün

Kayan topraklarımı tutmaya gücün var mı?

Göğsümden kaburgama vuran yalnızlığımı

Sinesine basmayan söyle dost mudur, yar mı?

Aziz Kağan Güneş

sana gelişimin bir dalı olmalı.

sarı ve canı küçük çiçeklerin baktığı

o ufuklardan duyulan sesleri duymalı yönler

papatyasız toprağın dağı ürkektir

ürkektir sana gelişimin teker izleri

içimde altı yöne on iki pınar ayırmış asa-yı musa

gözlerimde tecellinin yangın çıkartan tur’u var

sina dağında birleşmeye şahit bir yalnız ağaç

adımlıyor şimdi göğsümü

ileri geri ölümler yeşeriyor bakışında tanrı’nın

ölüme doğumu ekleyen o; sabaha rızkı

uzatalım sözü. yoralım.

hangi kelimenin yükü benim omzumdan daha meyveli

hangi nar daha kırmızı halife olma erdeminden

sözü uzatalım

çerçeveyi taşırmadan boyayan çocuğu kovalım içimizden

musa olalım musa

tanrı ile konuşmanın tadı bitmesin diye

o çınar sorsa biz tohumdan başlayalım anlatmaya

Ayşe Nur Kaymak

Bir Nokta 243. Sayı

Bir Nokta dergisi, 243. sayısına Mürsel Sönmez’in ramazanı selamlayan, kalbimize dokunan yazısı ile başlıyor. Ramazan ve devrim, oruç ve başkaldırı. Tüm çizgileri değiştiren zamanları yaşamanın verdiği bir evrimle hali.

“Oruç başkaldırısı toplumsal bir anlam da içerir. Zevkçi ve tüketici bir anlayışa, salt hayvanî tarafın öne çıkarıldığı bir anlayışa karşıdır. Gün âğarmaya yüz tutarken, bir ince vakitte, görünmeyen bir buyrukla yeme ve içmeyi durdurur kişi. Hiçbir görünür baskı ve yaptırım olmamasına karşın yasa yürürlüktedir. Mükemmellik iddiasındaki tüm otorite ve hükümleri çıldırtan bir itaat anlayışıdır bu. Oruçla itaatin temel kaynağı bir kez daha kendisini “gösterir.” İnsanı basit bir organizmaya indirgemek isteyen, “para tektanrıcılığı”na kul etmek isteyen çamur kökenli dayatmaların zincirleri kırılır ve âdeta ona meydan okunur. Kaba tehditlerle sağlanmaya çalışılan hâkimiyet çabasının elindeki enstürmanları kırıp parçalar.”

Cevdet Said

İsmail Tunçbilek, Cevdet Said’i anlattığı yazısı ile Bir Nokta’da. Tanınması gereken isimlerdendir Cevdet Said. Bu yazı da önemli notlar içeren bir kaynak niteliğinde.

“1864 Büyük Kafkas sürgünüyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Cevdet Said’in dedeleri, o zaman Osmanlı toprakları olan Suriye’nin Golan bölgesine yerleştirildi. Cevdet Said, 1931 yılında Bir’ul Acem Köyü’nde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, lise ve üniversite tahsilini Ezher’de tamamladı. Mezuniyet sonrası Suriye’ye döndü ve çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı.”

“Cevdet Said denilince akla işi şey gelir: Birincisi özgün düşüncesi; ikincisi düzgün duruşu. Toplum onu anlamakta zorlansa ve anlamak istemese de Cevdet Said savaş karşıtı bir düşünce insanıydı. Savaşı, silah satmak için çıkaran emperyalistlerin bir oyunu olarak görüyor ve bu oyuna gelinmemesi gerektiğinin altını sürekli çiziyordu. “Adem’in oğlu Habil gibi ol” isimli kitabında bu konuyu etraflıca ele alıyordu.”

“Cevdet Said parayı pulu, makamı elinin tersiyle bir kenara itebilen tevazu sahibi bir alim bir düşünce insanıydı. Onun bu duruşu kendisini güçlü ve özgür kılıyordu. Kimseye “eyvallah”ı yoktu, çünkü dünyadan beklentisi yoktu. Dünyalık ihtiyaçlarını azalttıkça dünyaya söyleyecekleri çoğalıyordu. O hep bunu anlattı, hep bunu yazdı.”

Armutnâme

Zekeriya Şimşek, Armutnâme’ye bu sayıda da devam ediyor. Armut deyip geçmeyelim.

“İki deliden biri ağacın altında diğeri üstünde oturmaktadır. Doktor ağacın altındakine sorar: Arkadaşın yukarıda ne yapıyor?
Kendini armut zannediyor, deli işte!
Peki sen ne yapıyorsun burada?
Onun olgunlaşması bekliyorum düşünce yiyeceğim.”

Dünya Telaşı Üzerine

Değerli şair- yazar Ercan Ata, Dünya Telaşı kitabım hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile Bir Nokta’da. Kıymetli tespitleri için çok teşekkür ediyorum.

“Kendi bireysel iç dünyasına yöneldiği şiirlerde bence şair daha başarılı. İnsanın dünya macerasına ait türlü esrarı keşfetmeye büyük ölçüde muvaffak oluyor. Esasında şiir ve edebiyat şablon halinde kurtuluş reçeteleri sunmaz insana. Onu özgür düşünmenin kapılarını açarak hakikâtı sezmesine yardımcı olur sadece. Ortam ve imkân sağlar kısaca. Günlük hayatta yaşadığımız ama çeşitli nedenlerle es geçtiğimiz güzelliklere ait kareleri, enstanteneleri iyi yakalıyor şair. Profesyonel bir fotoğrafçı titizliğiyle gün ışığına çıkarıyor. Sıradan, hızlı, iş odaklı, kavgacı, bencilce kurulmuş bir yaşam yerine; vahyi ön plana alan, sakin, huzurlu, eşitliğe dayalı bir hayatın mümkün olduğunu ima ediyor.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Halit Yıldırım -  A Harfi ile Münakaşa

“Canı çok sıkılıyordu. Bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturdu. Bir öykü yazmalıydı. Ama konusu ne olmalıydı, bir türlü aklına bir şey gelmiyordu. Biraz mizahi bir şeyler yazmalıydı. Şu pandemi ortamında çok ciddi şeyler zaten sıkıntıdan patlayacak durumdaki okurlardan ilgi göremezdi. Örneğin duygusal bir öykü yazsa şöyle şarkılı, türkülü… Sonunda işi arabeske bağlayıp salya sümük ağlak bir metin yazsa bu ortamda gitmezdi.”

Yazar birden dellendi ve başladı konuşmaya A ile. “Kardeşim neden inatla o köşeye sıkışıp kaldın? Ortala yapıyorum yine oradasın. Backspace tuşu ile sürüklüyorum inadı tutmuş merkep gibi bir adım atmıyorsun. Bela mısın başıma?”

Yazar kafayı yiyecek durumdaydı. Bir harf ona resmen kafa tutuyordu. “Ulan dedi, bu ukala tüm harfleri örgütlerse halim nice olur?” Düşünsenize bir kere, alfabedeki 29 harf ona kafa tutuyor ve anlamlı tek bir kelime yazamıyor…

O esnada A yine kahkahalar atmaya başladı. Öyle ki gülmekten dengesi bozulmuş birkaç kere tepe taklak olmuştu ama nihayet iki ayaküstüne dikilmeye muktedir olmuştu.

Yazar panik bir halde sordu:

“Yine neye gülüyorsun zevzek harf?”

A, gülmekten konuşamıyordu ama zar zor konuşmaya başladı.

“Düşünebiliyorsun ya ona gülüyorum. Ha ha ha! Tıpkı düşündüğün gibi bu harfleri bir ayartıyorum bir anda 29 tümenden müteşekkil bir harf ordusu karşına çıkıyor ve seni ağır bir bombardımana tutuyor. Bu ne demektir biliyor musun? Seni istesem bir dakikada kilitlerim. Akıllı ol yazar efendi, benimle konuşurken saygılı ol. Yoksa hâlin duman olur. Sahi sen aşını yaptırdın mı?”

Engin K. Demir - Güzel Bir Gün Olmalıydı

“Cam parçaları havada uçuşuyor. İki eliyle sımsıkı tuttuğu bilgisayarı başının üstüne kaldırıp hızla mermer tezgahın üstüne indiriyor. Defaatle yapıyor. Her vuruşta çıkan ses salonu inletiyordu.”

“Ağzından çıkan tükürüklü sözlerle bağırmaya devam ediyor. Bilgisayarı vuruyor, vuruyor. Hem konuşuyor hem vuruyor. İlk önce bilgisayarın ekranı parça parça oldu. Ardından klavyenin tuşları koptu; kopan parçalar ok gibi sağa sola fırlıyor. Bilgisayar elinde iki parçaya bölündükten sonra hızla yere atıp gitti. Masasına döndü, az önce yemek yediği, kitap okuduğu masadan çantasını, kitabını ve telefonunu alıp gitti.”

“Tren yolculuğundan sonra vapura binmişti. Vapurda denizin üzerinde ilerlerken kendini farklı dünyada hissedersin. Ne kuşsun ne de balıksındır. Vapurun büyük camlarının ardında uzanan denizin maviliği, güneşin ışıltısı insanın ruhunu besler, huzur verir. Ve camın ardında kitabını açıp okursun. Burada yolcular daha az. İnsanlar farkında değil, denizin nasıl bir dinginlik verdiğinden, vapurun büyüsünden Boğaziçi’nin göz kamaştırıcı güzelliğinden.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Saldırmış Rusya Ukrayna’ya

Bir telaş, bir telaş ajanslarda

Kaçırmış olabilirler mi hüznünü bir çocuğun

Ya da korkusunu, fotoğraflayamadan.

-Dolar ne oldu Hocam?

-Düşüyor mu borsa?

Süleyman Çelik

konuşuyorum

suçlu ve ezik ağzımla

sana dönüyorum böyle lekeli

dilediğim başka bir şey yok

bileyim ki üşüdüğüm yerdesin

---

sus deme bana sakın

bir karıncalanmadır başlar saç diplerimde

ellerim ayaklarım uyuşur

dünyaya yerleşememek kusur mu sence

bileyim ki düşündüğüm yerdesin

Bünyamin Durali

Sevmekle açılır cennetin kapısı

Fakirleri…

Başka bir şehirde

Önündeyim

Bir halk ekmek fabrikası

Önündeyim

Sırtımda seyahat çantası

Elimde iki somun

Ve eski plaklardan kalan

Kör kuyuların şarkısı

İşte böyle başlar telaşı

Şehirdeki yabancının

Eyyüp Azlal

Cins, Sayı 97

97. sayısında “Karaysam Öfkenin Payı Vardır Karalığımda” kapağı ile çıktı Cins dergisi. Dosya konusu; “öfke.” Dünyanın dönüşüne eş bir hızda öfkesi de artıyor yaşam dediğimiz kaygının. Bir hale şeklinde büyüyen öfke, dünyayı avcunun içine almış durumda. Öfke iyidir elbette yerinde ve zamanında kullanıldığında.

Samed Karataş, öfke merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş Zeliha Eliaçık ile. Öfkenin ortaya çıkışı, sebepleri, sonuçları, medyaya yansıması gibi geniş perspektifli bir söyleşi Cins okurlarını bekliyor.

“Müslümanlar öfkenin gerçek hedefi ama tek nesnesi değil. Yansıtıldığı ve araçsallaştırıldığı bir grup. Diğer yandan şunu da yok sayamayız: Hristiyan Batı da pagan ve seküler Batı da Müslümanları yadsır. Evet bu düşmancadır ve belli kodlarla bunu nesilden nesle taşınır. Bu kültürel ve tarihsel bir bilinçaltının tezahürü. Şu konunun açıklığa kavuşturulması gerek: Müslümanlar azınlık oldukları için mi, yoksa bizatihi Müslüman oldukları için mi hedefte. Belki ikisi birden. Diğer yandan siyasi açıdan da Müslümanlara yönelik nefret ve ayrımcılık hem iç hem de dış siyasette kullanışlı bir araç.”

“Türkiye’de tuhaf bir durum var. O da öfkenin öncelikli olarak ve acımasız ca kendine veya kendinden olana yönelmesi. Çok fazla olumsuzluğa odaklanıyoruz. Türkiye’deki insanları dinleyince dünyanın en lanetli ülkesinde yaşadığımız düşünülebilir. Diğer yandan kapalı bir toplumuz. Öfkemiz de kendimize yöneliyor. Dışarıyı tanımıyoruz. Anlamakta mahir değiliz, donanımımız yok. Diğer yandan çok şeye maruz kalıyoruz. İnsanımız daha çok özne olmalı.”

“Öfke adaletsizliğe, haksızlığa, adam kayırmacılığa vb. konulara yönelikse hakkaniyetli ve asil olabilir. Öfkenin de bir itibarı var. Benim endişem ilkelerden çok insanlarımızın kendi bireysel çıkarları üzerinden devşirdikleri bir öfkeyi tüm ülkeye hatta insanlara yöneltmesi. Şunun gibi; insanlar birilerinin kısa yoldan para kazanmasına mı öfke duyuyor, kendisi neden kazanamıyor diye mi öfkeleniyor. Kendisi de kazanırsa sorun çözülecek mi. Yahut insanlar liyakatsizliğe mi, yoksa kendi çocuğunun neden o kayırmacılıktan istifade edemediğine mi tepkili. Ancak öfke ister olumlu ister olumsuz bir yönde olsun neticede bir çaresizlik hâlinin dışa vurumu. Bu kadar çaresizlik gerçek olamaz ve çok yorucu.”

Dergide yer alan öfke konulu yazılardan paylaşımlar yapacağım.

CAN ACER - Öfke Üzerine

“Öfke her zaman dramatik bir kurgunun içinde doğmuyor. Bir de gündelik hayat içinde, mantığımızın öfkelenmeye değer bulmadığı fakat irademizi aşıp bizi kuşatan öfkeler var. Hissettiğimiz öfkelerin çoğu bu tip öfkeler. Karşımızdaki böyle bir öfkeye kapıldığında olgunlaşmamış, tahammülsüz bir mizaç deyip geçiyoruz. Mizaç deyip geçemeyeceğimiz bir durum var ortada. Öfke kendimize en uzak düştüğümüz duygu durumu. Seneca’nın deyişiyle kısa süreli delilik. Toplumdaki ortalama davranışın bu deliliğe bu kadar kolay ve sık evrilmesi büyük problemlere işaret ediyor. Suçlu, fevri öfkelenen kişiden çok onu kuşatan çevre. Öfke, Dauglas’ın kirlilik tanımıyla benzeşir demiştik. İnsan ilişkilerinin, şehir düzeninin, kurumsal yapıların vs. tam bir kaos içinde olduğu çağımızda, hiçbir büyük sonuca varamayan öfkemizin ayrıntılarda kalabalıklaşması çok doğal.”

BERK ÖZCANGİLLER – Öfkenin Bastırılması

“Öfkenin kendi kendine geçmesini beklemektense kişinin onu bırakması çok daha iyi olur. Bizi kızdıran şeyler aslında bize verdikleri zarardan çok daha fazlasıyla bizi öfkelendirirler. Olayların gerçekliğine bakmadan, aceleci davranarak hemen yargıda bulunur, hatta yanlış yargıda bulunur ve duygulara sürükleniriz.

İyice düşündüğümüzde bizi kızdıran şeylerin aslında öfkemizi hak etmediğini anlarız, çünkü biz o anda hiç vakit tanımadan olayı yanlış yargılamışızdır. Bu sebeple hoş görülü olmak, yüce gönüllü olmak ve zaman tanımak bizi öfkeden kurtarır.”

ERAY SARIÇAM -  Tüm Kötülüklerin En Dürüstü: Öfke

Öfke hem saf hem sahicidir. Belki de bu yüzden Türk şiiri ethos damarından yani Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Nazım Hikmet çizgisinde gelişmiştir. Belki de bu yüzden İkinci Yeni’nin asıl eserleri 70’li yıllarda yazılanlardır diyebiliyoruz. Öfke, diğer birçok duygunun yanında bizzat deneyimlediğimiz, tecrübe ettiğimiz bir duygu. Bu yüzden bir gazete kupüründe okuduğumuz haber bizi en fazla sinirlendirir; öfkelenmeyiz. Öfke tecrübedir, kişisel trajediyle ilgilidir. Hiç görmediğim, duymadığım bir olayı gazetede okursam o beni en fazla sinirlendirir. 70’li yılların toplumcu gerçekçi şairlerinin bugüne kalamamalarının, etki edememelerinin nedeni tecrübeye dayalı, sahici bir öfkeden uzak; çok uzaklardan gelen malumatlarla “Ey Şili”, “Behey Vietnam” nidalarıyla şiir yazmalarından kaynaklanıyor. Hâlbuki şair, bizzat görmüştü memleketin dağılmış pazar yerleri gibi olduğunu. Bu bakımdan sadece dilin özerkliği değil, duygunun sahiciliği de modern bir şiire varmak adına çok önemli bir yer tutuyor.

MAVİ ÇINAR – Öfkeliyiz Çünkü Haklıyız

Hızlıdır öfke. Kökleri eski topraklarda gömülü olan hayallerine yetişmeye çalışan, yetişemedikçe pişmanlık biriktiren, kendi öyküsünü dinlemeden koşan hızıdır mutsuzluğunun kaynağı. Hızlı olanın öfkesiz olma ihtimali, mutsuz olanın kaygısız olma ihtimali, kaygısı olanın mutlu olma ihtimali yokken; 21.yüzyılın haz ’sız, haz’ın nevrozsuz, nevrozun öfkesiz olma ihtimali de yoktur. Bu döngünün tam ortasında, sabit bir yerde, yavaşlamak için anti-depresan kullananların anlayamayacağı bir noktada ise “hakikat” durur. Boşlukta… Boşlukta ve amaçsızca. Öyle çok amacı var ki öfkenin ve hızın, içinden geçip geçip ulaşamıyorlar o hakikate.

Başlama Vuruşu’nda Hüseyin Akın Var

Cins’in yeni bölümlerinden Başlama Vuruşu, bir şiir atölyesi inceliğinde devam ediyor. Bu yazıların özellikle şiir yolculuğuna çıkan gençler için bir yol haritası olacağı muhakkak. Bu sayının konuğu Hüseyin Akın. Şiirin yolculuğu ile birlikte Akın’ın şairane duruşunu da izliyoruz bu yazıda.

“Tanrı’dan geldiğine kâni olduğum ilk dize ile farklı zamanlarda çok farklı mekânları dolaştığım çok olmuştur. Farklı zaman ve farklı mekanlarda bu şiirin giriş cümlesinin çok zengin çağrışımlara kapı araladığını tecrübeyle gördüm. Sanki ilhamın kaynağı bu dizenin içerisinde yer almaktaydı. Esin denilen şey belki de bu kaynak dizeydi. Bu dizeyi ne kadar çoğaltıp farklı yerlerde gezdirebilmişsem yazdığım şiirden o denli memnun oluyordum. Puşkin’in “Şair’e” ithafen yazdığı şiirinde söylediği: “Söyle ey şair! Sen ondan memnun musun? /Varsın kalabalık küfretsin sana” dizelerinin işaret ettiği noktaya gelmiştim. Bir şair Tanrı’ya ait olduğundan emin olduğu kaynak dizeye ulaştığı zaman bu güçle sonraki yazacağı dizelerine karşı daha bir güven içerisinde olacaktır.”

İnce Hastalık Can Almaya Devam Ediyor

Verem ya da dolaylama yaparak kullandığımız şekliyle ince hastalık hakkında yazmış Mustafa Çiftci. Hastalık hakkında bilgi de var yazıda, sosyal hayata ve edebiyata yansımayan vereme dair notlar da.

“Memleketimizde veremle mücadele ulusal bir dava olmuştur. Yurdun her yerine Verem Savaş Dispanserleri açılmıştır. Veremin tedavisi uzun, korunması dikkat isteyen bir hastalık olması sebebiyle burada hastalar uzun yıllar takip edilmiş ve özellikle başkalarına bulaştırmaması konusunda azami dikkat sergilenmiştir.

Veremi özellikle edebiyatta çok görürüz. Hemen her konuda eser veren insanoğlu bu illeti de eserlerine yansıtmış. Sanatoryumlarda geçen günler ve ölümler, hikayelere, romanlara konu olmuştur. Mesela Soğuk Dağ isimli romanında T. Mann uzun uzun anlatır sanatoryum günlerini.”

Yükseklik ve Yücelik

Yüksekten bakmak eğer sadece bir bakışsa sıkıntılı bir durum değil. Fakat bunu kibirle buluşturarak yapıp mevzuya bir de soyut anlam katınca ortaya insanlığı aşağıya çeken bir durum ortaya çıkıyor. Savaş Ş. Barçkin, yükseklik ve yücelik arasındaki hassas noktayı ele alıyor yazısında. Yüksek topuklar insanları yükseltmiyor ne yazık ki. Önemli olan yüce gönüllü olmak.

“Aslına bakarsanız birçoğumuzun görünmeyen yüksek topuklu ayakkabıları var. Hazmetmediğimiz, hak etmediğimiz, lâyık ve ehil olmadığımız yüksekliklere erişmek istiyoruz. Ayağımızın altına kutsal ilkeleri, kişiliği, insanları alarak yükselmeye çalışıyoruz. Devlette de, şirkette de, okulda da, sosyal medyada da durum böyle...

İnananlar son iki asırdır kendilerini Batı karşısında aşağı gördükçe üstüne-başına, diline-lügatine, servete-kudrete abandılar. Kendini kaybetmenin bir sonucudur bu... Bu şekilde dini ahlâktan uzaklaştırdılar, dini sadece gösterişten ibaret “güç, kudret, devlet” gibi kavramlara indirgediler. Ahlâk dinin içinden boşalınca bir kabuktan, söylemden ibaret kaldı.”  

Bay Putin’in Derdi Ne?

Mustafa Ulusoy, “Bay Putin’in Derdi Ne?” sorusunun cevabını veriyor yazısında. Sadece Putin değil zulümle abad olacağını zanneden herkese göndermeler var yazıda.

“Otoriter zalim devlet adamları da insandır ve onların da ölüm korkusu vardır. Onlar da fanilikle yüz yüzedirler. Onlar da ölümden dehşet duyarlar ve onlar da sonsuz acizdirler. Firavun, gökyüzüne yükselen kuleyi ölümlülük karşısındaki acizliğini aşmak için yaptırmıştır. Nemrut da başka bir kahramanlığa sığınmıştır. Hz. İbrahim “Rabbim hayat veren ve ölüm dağıtandır!” demesine karşılık Nemrut bir kişiyi öldürtüp bir kişiyi öldürtmekten vazgeçmiş, “Ben de hayat ve ölüm veririm” diyerek kahramanlık taslamıştır. Hz. İbrahim, “Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur!” diyerek onun kahramanlık mitinin üzerini çizivermiştir. Zalim yöneticilerin zalimliğinin bir kökeni zannımca çözümleyemedikleri dehşete düştükleri ölüm korkusu, bu korkuyu aşmak için benliklerini yüceltme ve yüceltilen benliğin “işgal”e, genişlemeye duyduğu yönelmedir. Zalim bir yöneticinin kalkıştığı bir işgalde ne toprağa ihtiyacı vardır ne para ne mala ne mülke. Sonsuz acizliğini, görmezlikten gelmek, yok saymak hatta inkâr etmek zorundadır çünkü kimse ölümün dehşetine dayanamaz. “İşgal” narsistleşmiş benliğinin bir zorunluluğudur artık.”

Haz ve Bağımlılık Üzerine

Haz almak insana mutluluk veren bir duygu. Hatta huzur da bulur insan hazzı yaşarken. Elbette bir yere kadar. Haz, bağımlılık seviyesine ulaşınca insanı cendereye alan bir buhrana dönüşebilir. Serdar Bilir, oyunları haz ve bağımlılık kıstaslarını göz önüne alarak ele almış.

“Oyun aynı zamanda içine dalınan ve kaybolunan bir aktivite olarak kabul edilir. Öyle ki Lidyalılar’ın uzun kıtlık dönemlerinde zarla oynanan oyunlar tasarladıkları ve aç oldukları günlerde bu oyunları oynayarak açlıklarını unutmayı amaçladıkları anlatılır. Oyun, bu örnekte de gördüğümüz gibi kişiyi içine çeken ve dış etkenleri tamamen unutturan bir güce sahiptir. David Parlett’e göre bu tam anlamıyla bir “uyuşturucu” etkisidir. Oyun kendi şartları dahilinde kişiye sağladığı haz miktarınca bir bağımlılık yapar. Oyun çağında bir çocuk düşünelim. Oyun oynarken açlığını unutur, altını ıslatır ıslattığını unutur, akşam olmuştur farkına bile varmaz… Bu gibi örnekler sayısız şekilde çoğaltılabilir. Günümüzde çocuğuna aşırı bilgisayar oyunu oynadığı için “bağımlı” yaftasını takmayan ebeveyn nerdeyse kalmamıştır diyebiliriz. Çocuklarımız, gençlerimiz oyunu artık bağımlılık derecesinde hayatlarına soktular.”

Yitiksöz 10. Sayıda Arif Ay Var

Yitiksöz dergisi 10. sayısıyla yine şiir, deneme, öykü, inceleme, söyleşi, kitap yazıları gibi neredeyse edebî türlerin tümünü içinde barındıran bir yoğunlukta okuyucusuna ulaştı. Dosya boyutunda içerikler de yetkin kalemlerin çalışmaları ile arşivlik bir nitelikte okuyucuları bekliyor.

Arif Ay üzerine yazılar yer alıyor dergide. Bir de Duran Boz’un soruları ile söyleşi yapılmış Arif Ay ile.

Aynı zaman dilimini paylaşmaktan mutluluk duyduğum isimlerdendir Arif Ay. Şiiriyle, nesriyle ve özellikle duruşu ile bir şair ve ağabeydir bizler için. Onun yazdığı cümle, kurduğu her dize yaşadığımız çağa olan şahitliğimizi pekiştirmekte.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Evet, suskun bir insanım. Bunun mizacımdan kaynaklandığını düşünüyorum. Elbette aile ortamının, yetişme tarzının bunda payı vardır. Özellikle köylerde büyükler çocuklarla konuşmaz. Çocuklar sadece dinlerler ve susarlar. Benim ailemde de durum farklı değildi. Annem okuma yazma bilmeyen, sadece evin işleriyle ilgilenen dokuz çocuk doğurmuş bir kadındı. Sözlü gelenekten edindiği zengin bir masal bilgisine sahipti. Uzun kış geceleri gaz lambasının loş ışığında bize masallar anlatırdı.”

“İlk okuduğum roman Minyeli Abdullah’tı, çok etkilenmiştim. Yine, Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı da etkilendiğim kitaplardan bir diğeri. Daha sonraları Üstad Necip Fazıl’ın ve Sezai Karakoç’un kitapları… İnsan inancına sabitlenince seçim kendiliğinden geçekleşiyor. Artık muhalif ve İslâmcıydım.”

“İlahiyata gelinceye kadar Edebiyat dergisini ve Nuri Pakdil adını duymamıştım. Ama dergiyi ilk okuyuşumda büyük bir ilgi oluşmuştu içimde. Tanıştıktan sonra her gün olmasa da sık sık uğramaya başlamıştım. Özellikle derginin çıktığı aybaşlarında mutlaka dergide olurdum.”

“Şiirin dışında öykü ve denemeler de yazdım hepsi de dünyayı şairce yorumlamanın türsel karşılıkları. Hepsi de şiirsel bir çabanın ürünleri. Bazen bir duyguyu, bir düşünceyi deneme kalıbı içinde, ya da tanık olduğum bir olayı öykü kalıbı içinde yazıya döküyorum. Her şey şiirle verilemiyor çoğu zaman.”

Beyhan Kanter’den Arif Ay Şiirine Dair…

Beyhan Kanter, Arif Ay şiirini imge bağlamında ele almış. Yapılan tüm tespitler şairin şiir kapısını biraz daha aralıyor.  Arif Ay şiirine girmek için iyi bir tercih Kanter’in yazısı.

“1980 sonrası Türk edebiyatında müstesna bir yer edinen Arif Ay, şiirlerinde ferdî duyuş tarzını yansıtan aşk, sevgi, yalnızlık, çocukluk günlerine özlem gibi temaların yanı sıra sosyal meseleleri, dünya ölçeğinde yaşanan zulümleri, sömürü düzenlerini ve modern hayatın açmazlarını da farklı anlam alanlarını ihtiva eden derin ve zengin imgelerle yansıtır. Bu bağlamda dış dünyanın birey üzerinde oluşturduğu fiziksel, psikolojik ve iktisadi tahakkümün, yıkıcı ve boğucu etkilerin özgün ve vurucu imgelerle dile getirilmesi, şiirlerin zengin ve derinlikli anlam örüntüleriyle kurulmasını mümkün kılar.”

“1980’den sonra Türk edebiyatı içerisinde kendine özgü bir yer edinen Arif Ay, içinden geldiği geleneği modern şiirin imkânlarıyla zenginleştiren, poetik tavrını estetik unsurları göz ardı etmeden yansıtan ve hamasi söylemlerden kaçınan bir şairdir. Ay’ın şiirlerindeki estetik düzey, özgün imgelerin çağrışım alanlarının yanı sıra kendine özgü üslup ve söyleyiş biçimleriyle belirginleşmektedir. İmgelere yaslanırken kısa dizelerle, kelime tekrarlarıyla, aliterasyonlarla, asonanslarla ve alışılmamış bağdaştırmalarla standart dilin imkânlarını şairce bir tavırla genişleten ve zenginleştiren Arif Ay, şiirlerindeki kapalı anlatım özellikleriyle İkinci Yeni şiirinin poetik tutumu ile benzer özellikler gösterir.”

Mustafa Köneçoğlu- Güne Doğan Bir Sorgu: Arif Ay Şiiri

“Arif Ay şiirinin temel asabiyetini dinî değerler belirler. Şair, hakikatle hemhâl olmanın ağır yükünü dervişane bir teslimiyetle kabullenir. Bu nedenle hayatıyla yazdıkları arasında bilişsel bir çelişkiye rastlanmaz. Hayatında ne varsa sözünde de o vardır. Zira sanatçı retorik olarak bir meseleyi dile getirmekten çok, o meseleyi hayatının merkezine koymakla kendine ve sanatına yabancılaşmaktan kurtulur. Bu bağlamda Arif Ay; yazdıklarıyla yaşadıkları arasına yanıltıcı, ikincil bir karakterin(söyleyici) girmesine müsaade etmez. Bu durum o kadar belirgin bir hususiyet arz eder ki, Arif Ay’ın şiiri döneminin ana akım şiirleriyle tematik bir uzlaşıma girmez, hep kendi kalır. Bilindiği üzere modern Türk şiiri söz konusu olduğunda estetik özerkliğin zirvesi kabul edilen İkinci Yeni şairleri, ontolojik anlamda tutunamayan, sağlam bir dünya görüşünden mahrum kayıp tiplerdir.”

Ali Göçer- Arif Ay’ın Deneme Tarzı

“Arif Ay denemelerinin bir tarzı var. Bu tarz biraz dağınık gibi gözükür. Referans ağırlıklı ve oldukça bilgilendirici bir tarzdır. Denemenin temel özelliklerinden biri olan ‘ben’ ögesi yerine oldukça geniş yelpazeden bilgi aktarımı, söz ve düşünce çağrışımlarına açık bir yol izler. Bu çağrışımların iki alanda ilerlediğini görüyoruz. Arif Ay bir düşünce, söz ya da bir şiir üzerine yaptığı yorumlarda sözün, düşüncenin, sözcüğün tüm çağrışımlarının dökümünü yapıyor. Aynı zamanda kendi zihninin, yaşamının çağrışımlarına da kapıyı açık tutuyor. Birden öznel çağrışımlarına uyup başka bir düzleme geçiverir. Bu bir tarz mı? Evet bu bir tarz. Ancak deneme toplamında kendi düşünceleri daha az yer kaplar ve çoğu kez sonucu okuyucuya bırakır. Bu tür yazılar bile Arif Ay’ın ustalığını aşağı çekmez.”

Erdoğan Aydoğan- Şairin Öyküsü: Lirik Çıngılar

“Arif Ay’ın öykücülüğünü toplumcu gerçekçi olarak ifade edebiliriz. Onun toplumcu gerçekçiliği, yerli bir bilinçtir. Medeniyet köklerine bağlı bir soluk alıştır. İnsanın yaşadığımız çağdaki temel sıkıntılarına odaklanan Arif Ay, her şeyden önce ahlakî bir duruş sergiler. Dilin imkânları içinde, sözün anlam boyutlarını yüklenen yazarın derdi vardır. Bilinçle yüklendiği kardeşlik yükünü omuzlarında taşımaya ahidleşmiştir. Âdil, özgür ve sorumlu bir insan olma çabasıyla metinlerini yoğuran yazar, öykünün sorunlarıyla kendi sorunlarını; gerçeklikle kurmacayı birbirinden ayırmaz. Anlatıcı, eyleminin öznesidir. İnsan, gözlemlemediği bir dünyaya ses veremez, kulak kesilemez.”

Sezai Karakoç’u Anlamaya Çalışmak

Dergilerimizin neredeyse her sayısında Sezai Karakoç hakkında yazılar çıkmaya devam ediyor. Bunun sonu gelmez çünkü içimizin bir dirilişe ihtiyacı var. Karakoç’un diriliş muştusunu her dem canlı tutmakta fayda var. Yitiksöz’de Sezai Karakoç konulu yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Erol Çetin- Ruhlara Diriliş Aşısı Yapan Bilge: Sezai Karakoç

“Sezai Karakoç’un eserlerinde; diriliş, ruh, metafizik, hakikat, özgürlük, umut, inanç, ölüm, sanat, şiir, medeniyet gibi varoluşsal kavramlar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Düşünür bu kavramlar hakkında sadece bilgi vermekle yetinmez aynı zamanda ilgili kavramların insanın karakter inşasında birer yapıtaşı olarak yer almasını hedefler. Diğer bir ifadeyle Karakoç, ele aldığı hususlarda insan benliğine ruh aşısı yapma idealinde olmuştur.”

Ahmet Edip Başaran-Bir Doğuş Sancısı: Fecir Devleti

“Fecir Devleti şiirinin hareket noktası Şeyh Galip’tir. Kurulması mukadder yapının öncüsü de o olacaktır doğal olarak. Üstad, bu sebeple şiirin bir yerinde Şeyh Galip'ten “usta mimar” olarak bahseder. Onunla kurduğu gönül bağı aynı zamanda bir kader ortaklığı bir kök/kimlik/inanç birlikteliğidir: “Ve Şeyh Galib, yeniden iş başında şafakta / Yeni dünyanın ilk ustalarından / Benim dünyamın muştucularından” Yeni dünya imajı, aydınlanma süreciyle birlikte ortaya çıkan zihniyet değişimini hatırlatır. Batı’nın evrenin merkezine koyduğu yeni insan fikriyle Şeyh Galip'in şiirinde “âlemin özü” olarak tarif edilen insan fikri elbette taban tabana zıttır. Bu zıtlık “efendi olan insan” ile “halife olan insan” arasındaki derin farkta tebarüz eder. Fecir Devleti’nin arka planında zaten bu güçlü vurguyu hissederiz.”

Maraş Merkezli Anadolu’nun Hikâyecisi: Şevket Bulut

Şevket Bulut, edebiyat tarihimizin gölgede kalmış isimlerindendir. Hikâyeleri ile Anadolu’nun sesi olan; inancı, gelenekleri hikâyelerinin merkezine alan Bulut ne yazık ki sessiz yaşayıp sessizce aramızdan ayrılan isimlerden. Onun adına yapılması gereken o kadar çok şey var ki… Bu sessizliği nihayete erdirecek her türlü etkinlik, çalışma; Anadolu’nun sesini sahih bir kalemden daha geniş kitlelere ulaştıracaktır. Mahalle Mektebi dergisinin hazırladığı Şevket Bulut dosyası bu bağlamda kaynak bir çalışmadır. Yitiksöz’de de Ramazan Avcı, Şevket Bulut hikâyeleri üzerine bir yazı kaleme almış. Konu, kişiler, mekân ve üslup başlıkları ile Bulut’un hikâyelerinden örnekler var yazıda.

“Geleneğe bağlı bir anlayışla klasik yapıda hikâyeler yazan Şevket Bulut; kullandığı yaşayan temiz Türkçe, seçtiği konular, kurguladığı olay, çatışma ve kişileri bakımından herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği hikâyeler yazmıştır. Bunlar; Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Mustafa Kutlu gibi Maupassant tarzı geleneksel hikâye tarzında, serim düğüm çözüm bölümleri olan, olayların akışı kahramanın ruh dünyasının değil dış dünyasının etkisiyle şekillenen gerçekçi hikâyelerdir. O

Onun hikâyeleri özelde Kahramanmaraş’ın, genelde Anadolu’nun1970-1996 yılları arasındaki sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi, coğrafi, tarihî durumunu, kısacası bu dönemin zihniyetini bir fotoğraf gerçekliği ile bizlere sunmaktadır. Sosyal gerçekçi bir Anadolu hikâyecisi olan Bulut, ülke sorunlarına öfkeyle değil sağduyuyla, yıkıcı değil yapıcı, ayrıştırıcı değil birleştirici bir anlayış ve üslupla yaklaşmış bu bakımdan döneminin sınıfçı bir toplum anlayışını benimseyen yazarlarından ayrılmıştır.”

Edebiyatın Karakteristiğinden Edebiyatçının Çilesine: Vehim

Nuray Alper, “vehim” üzerine yazmış. İnsanın yaşantısını bazen kâbusa çeviren, hayatını allak bullak eden vehim kavramına edebiyatın gözüyle bakıyoruz. Türk ve dünya edebiyatından örneklerle vehim konusunu detaylandırmış Alper.

“Sanatkârda var olan ve sanat eserine akseden duygulardan biri de “kuruntu” anlamına gelen vehimdir. Ömrünü sanatına vakfetmiş bir yazar ya da şairin gamsız/ huzurlu bir konfor alanında olması “istisnaların kaideyi bozmayacağı” nadirattandır. Yani sanatçı hassas mizacı itibariyle “vesvese” diye de adlandırabileceğimiz ateş hattından hisse alır. Bu duygu türü yaşam kalitesinden insan ilişkilerine, sıra dışı bir sorumluluk yükünden uyku düzenine varıncaya dek yol üzerindeki pek çok içeriği etkileyen bir doğaya sahiptir. En başta uyku, yazıcının hayatında vehmin esiri olur. Pek az şair ve yazar vardır ki uykusuzluk illetine yakalanmamış olsun.”

“Vehmin serüveni Cumhuriyet Dönemi roman, hikâye ve şiirlerinde de devamlılık gösterir. Sembolik bir roman olma özelliği taşıyan Ruh Adam’da da Nihal Atsız’ın “Selim Pusat” karakterine yüklediği özellikler, pek çok kimsenin gelgitlerini, vehim deryası içinde kendisiyle hesaplaşmalarını ortaya çıkaran bir hüviyet arz eder. O kadar ki eser, roman kahramanının eşi Ayşe Pusat’ın nezdinde, dışardan gelen yardımların kişinin içsel çatışmalarına yetişemeyeceğini göstermektedir. Nihayet Pusat’ın gönül âleminde yaşadığı sancılar, onu bir sanrıya taşır. Ruh Adam’ı okuyan büyük çoğunluğun kabz hâli yaşamalarına rağmen, kitabı elinden bırakamadıklarını söylemeleri ve kitabın yeniden okunacak bir bağlayıcılığı olduğuna dikkat çekmeleri, kalabalıkların psikolojilerine ayna olmasından kaynaklanır.”

Bir Roman Kahramanı Namık Kemal Kitabı Etrafında

Hayrettin Orhanoğlu’ndan bahsederken içimin bu kadar acıyacağını hiç düşünmemiştim. Sessiz yaşayıp sessizce aramızdan ayrıldı Hayrettin abi. Adını her anışımızda onun gülüşü, dostluğu, samimiyeti gelecek gözümüzün önüne. Mekânın cennet olsun abi.

Her yazısı ince bir işçilik ürünüydü. Son yıllarda araştırma yazılarına yoğunluk vermişti. O kadar çok dergide karşıma çıkıyordu ki ondan bahsetmeden geçemiyordum bir türlü. Yitiksöz’deki son yazısı da yine tam ona yakışan bir titizlikle kaleme alınmış.

“Namık Kemal, hem dönemini hem de eserlerini aşan bir sembol isim... kendisiyle sınırlanamayacak kadar geniş bir etki alanına sahip nitelikleriyle Tanzimat denilince ilk akla gelen isimlerden... Onun ismiyle birlikte aklımıza ilk gelen çalışmalar ilkin oğlu Ali Kemal’in Mithat Cemal Kuntay’ın Namık Kemal Devrin İnsanları ve Olayları Arasında; Necip Fazıl Kısakürek’in Namık Kemal, Kaya Bilgegil’in Harabat Karşısında Namık Kemal, Şerif Mardin’in Türk Modernleşmesi ve Kemal Karpat’ın İslamcılığın Siyasallaşması kitapları iken Namık Kemal hakkında birçok konuda tamamlayıcı bir çalışma yayımlandı Ketebe Yayınları tarafından: Bir Roman Kahramanı: Namık Kemal.”

Savrulmalar: İki Arada Bir Derede Kalmak

Hilmi Uçan, ikilemde kalan yazarlara ve roman kahramanlarına dair yazmış. Bunu da iki arada bir derede olarak adlandırıyor Uçan. Ben de Turgut Uyar’ın Divan’ı hakkında yazarken naat ve münacatına gönderme yaparak “İki Cami Arasında Turgut Uyar” isimli bir yazı yazmıştım.

Uçan’ın yazısında iki arada bir derede kalan Ahmet Hamdi, Yakup Kadri ve daha birçok isim var.

“İki arada bir derede kalmak, Türkçemizin güzel bir deyimidir. Kararsız kalmak, bir savrulmadır. Neyin doğru neyin yanlış, neyin güzel neyin çirkin olduğu konusunda bir kırmızı çizgi çekememek önemli bir düşünsel sorundur. Sorunların hep kıyısında dolaşıp bir türlü sadede gelememek insanın içini acıtan bir durumdur.”  

“Kendi uygarlığımız adına, din adına yaptığımız birçok tartışma bile insanımızı tereddütlere salıyor. Kesin doğrularımız, helallerimiz ve haramlarımız üzerinden, kendi sesimizle söz söylemek, kendi penceremizden bakarak düşünce üretmek, dünyayı anlamlandırmak bizi tereddütlerden, savrulmalardan kurtarabilir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı gibi yürüyüşü dışarıdan seyretmek, başkalarının sesi olmak, başkalarının her işi yola koymasını beklemek bir tür hamakat olsa gerektir.”

Kelimeleri Kalbinde Taşıyan Şair: Erdem Bayazıt

Şenay Şeker, Yedi Güzel Adam’ı yazmaya devam ediyor. Bu sayıda Erdem Bayazıt ve şiirini ele almış Şeker.

“Kelimeleri bir emanet gibi yüreğinde taşıyan şairin eserlerinde tabiattan beslendiğine şahitlik ediyoruz. Şiirlerinde imge olarak kullandığı şehrin uğultusundan tabiatın huzur veren iklimine çağırır insanlığı. Tabiattan kastı topraktır, ağaçlardır, yağmurdur, velhasıl tefekkür yapabileceği doğadır. Onun şikâyeti, medeniyetimizi yansıtan şehirden ziyade, fütursuzca yükselen binaların arasında güneş görmeyen sokaklar, beton uğruna yok edilen ağaçlar ve geçim derdiyle birbirine yabancılaşmış soluk yüzlü insanlıktır.”

Uçurumda Bir Gömü Hakkında

Hüseyin Cömert, Uçurumda Bir Gömü kitabım hakkında detaylı bir yazı kaleme almış. Birçok öyküye değinerek kitap hakkındaki değerlendirmelerine yer vermiş. Çok teşekkür ederek yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Uçurum’un öyküleri okuyucuya bir sohbet tadı veriyor. Şairliğin tecrübesiyle okuyucuyu vuracak, yakalayacak o tek cümleyi rahatlıkla bulup, kullanabiliyor. Öyküler bir yetişkin tarafından yazılsa da; kıyıda köşede sıkışıp kalmış, aradığını bulamamış, yalnızlıktan canı sıkılmış, merakla etrafını gözlerken hayallere dalan çocuğu görebiliyorsunuz. Çocuk saflığında kalabilmek, çocukluğun temiz döşeğinde uyuyup kalmak, ne mümkün. Mustafa Uçurum gibi belki birçoğumuz o çocukluğun özlemiyle yanıp tutuşuyoruz, kim bilir?”

Yitiksöz’den Öyküler

Selim Erdoğan – Yaz Saatleri

“Serin bir sabah karşıladı bizi. Erken saatlerde, altı gibi sanırım, hane halkı hareketlenmeye başladı. Bir tatlı nefha açık pencereden içeri giriyor şimdi. Buralarda öğle saatlerinde sıcaklar bunaltıcı olmaya başlıyor. Kuzenlerimle neredeyse hiç uyumadık, gece boyunca konuştuk durduk. Çoğu uzaklardan geldi. Annem, teyzem ve ablam yan odada birlikte kaldı bu gece. Annemin ağladığını, teyzemin teskin edici konuşmasını işitiyordum, ablam ise hiç konuşmuyordu. Bence şaşkındı ablam, öfkeli ve küskündü. Hiç beklemediği bir yara almıştı babamdan. Annemse her zaman olduğu gibi babama karşı çıkamıyor sadece ağlıyordu.”

“Konuşmadım. Tulumbanın koluna bir kez daha asıldım, testiyi doldurdum. Babam çoraplarını giydikten sonra yumurta topuk ayakkabılarını ters çevirip silkeledi. Şaşkın şaşkın yüzüne bakınca bana örümceklerden söz etti, bu sene her yeri sarmış lanet olasıcalar diye ekledi, dikkatli olmamı istedi benden. Birlikte evin yolunu tuttuk. İçimden “Keşke ablamı vermeseydin baba, çıkarken bir kez görseydin yüzünü, ağladı, sen nasıl ikna oldun bu işe baba, ha, söyle be baba, adamı bir kez görmüşlüğü yoktu ablamın!” demek geçti.”

Gülçin Yağmur Bulut- Aktuğ’un Maskeleri

“Limanına varamamış bir gemiyim akşamın sömestrinde. Üstelik ulaştırmam gereken tüm mallar okyanusun derinliklerine gömülmüş. Yüzüme iliklediğim sahte gülümsemeyle bir yirmi dört saatim daha eksildi ömrümün kalanından. Dilsiz serzenişler, hayata karşı yinelenen kıvrak zamanın arka bahçesinde alaylı bir raksa başladı.”

“En ağır balyozu kafasına indirmek duyusuyla yanıp tutuşurken ürkek bir kiracı edasıyla mahşeri yaşadım ev sahibimin karşısında. Onlarca çeşit maskeyi takıp çıkarmaktan şakaklarım yara bere içinde. Endişeliyim, tedirginim. Korkuyorum aynalardan; burnumda havuç, boynumda kaşkol, kocaman bir kardan adam göreceğimden aynaya yansıyan siluette.”

“Kırk birinci maskem katran karası. Kırk birinci maskem olmaz olası. İşimi kaybetmemek için yüzüme boca ettiğim kömür siyahı. Küçük bir bedenin çığlıklarıyla dolu avuçlarımın içi. Olayın bütün çıplaklığına şahitlik eden gözlerimin o anda dağlanmasını, patronumun ölüm eşkâliyle masum bir çocuğun üzerine çullanışını görmemeyi yeğlerdim.”

Emel Karagedik- Zemheri

“Evli bir kadın olarak yuvamı beklemiştim ben. Ağaçlardan meyve toplarken, yağmur altındaki çamaşırları ipten hızla çekerken, çerçiden yeni terlik alırken, lapa lapa yağan karı evin önünden kürürken, asmalardan yaprak devşirip bidonlara basarken bir bidona da ümit basıyordum kapağını açamayacağım. Kalbim kaç kez çırpındı tarladan dönünce evde karşılaşacağız Ahmet’le diye. O beni hiç mi sevmemiş diyemedim Esin’e. Neden gitmiş diyemedim. Başkasıyla mı evli, çocuğu var mı, niye bunca zaman haber vermemiş diyemedim. Kendime geldiğimde çok güçlüydüm. Odama gittim. Ne kadar çeyizim varsa evin avlusuna yığdım, üstüne bir bidon benzini boşalttım, bir kibrit çakıp attım. Düşlerim alaz alaz yanarken beni seyrediyorlardı çaresizce. Ahmet de o alevlerin içindeydi görüyordum. Göğsüm körük gibi inip inip kalkarken çıktım o evden çaya doğru yürüdüm kolyeleri atmaya.”

Yitiksöz’den Şiirler

humuslu topraksın sen

ağlanacak dizi sarılacak beli

mürvetini görecek anası olmayan

kumda oynarken vurulan

kucağında yaşar kaderini

serin bir taşlık gibi cennetten

gözü olana genişlik

gönlü olana sır

çökük omuzlara tay

gelinliklere kuşak olmak

çünkü senin yazgındır

Mehmet Narlı

Hayat dediğin bir yolculuktur Hâce; bir kumaş parçası yeter bize bayram törenleri için

Aldırma cumhuriyet tellallarına! Sadece biz bilelim gittiğimiz yolu. Geçtiğimiz vadilerde

 eğleşmeyiz nasılsa

Kelimelerle yürüyelim cihanım, kelime kelime gidelim de geçelim önümüz sıra uzanan

 şu amansız köprüden

Kelime çarşılarından geçelim, bağçe ve çeşmelerle donatarak dört bir yanımızı; ah, ne

 güzel!

Adem Turan

avuçlarım kadar bir okyanus sundum sana

hidrojen ve oksijen

ve sodyum klorür

cesedimin sığabileceği

bir kefen verdin bana

cepsiz ve dikişsiz

ve kelimesiz

bilemedim

Suavi Kemal Yazgıç

Bu bizimki de bir toyluk işte, bildiğin şey

Şuralarda bir yerlerde unuttuğumuz devrimci sloganları

Ve eskimiş yüzleri salıncaklarda kalan kızların

Ekmeğin itibarsızlaştığı günlere erdik ey kalbim

Yeniden öpme arzusu gibi günahkâr boynunu ceylanların

Burhan Sakallı

Şimdi tutunmak buralarda

Bir saman çöpü, ağırlığınca yükselir ve suya zaman

Çok gemiler rotasını tutturan, çok tayfa kayıp

Liman...

Limanda susturulmuş bir boğum çığlık

Bir dilsiz urgan

Adam ki en yalın hali ismin

Kim söyler bir yalanı? Kim, en büyük yalanı

Doğurgan ve usta

Sözü uzun tutmak da gitmekten sayılsın!

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Derman İstanbul

İşte karşımdasın

Üsküdar tepeleri akşamları uğurlar

Sürgün düşlerimi

Çamlıca’da rehin alıp

Beykoz’da

Sana mecbur kılıyor uykular

Benzi sararıyorken

Koynunda seherin

Neden hâlâ sende diniyor ağrılar?

İnci Okumuş

Hayrettin Orhanoğlu’ndan Geriye Kalanlar

Yediiklim dergisinin 385. sayısını okurken Hayrettin Orhanoğlu aramızdaydı. Nisan ayının birçok dergisinde de vardı Orhanoğlu’nun yazısı, şiiri. Yediiklim dergisindeki yazısı ile ilgili birkaç noktayı sormak için aradığımda; “Her dergideki yazdıklarıma da değinme.  Torpil yapıyor derler.” demişti her zamanki içten gülüşüyle. Torpile ihtiyacı yoktu ki… Özellikle son yıllarda o kadar yoğun yazıyordu ki hiçbir yazısını göz ardı edemiyordum. Rahmet dileklerimi bir kez daha ileterek dergideki yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Düşüncenin sistematik olduğu kadar eklektik ve pratiğe dönük tarafı olan ideoloji, sanıldığının aksine yalnızca siyasal sistemlerle sınırlı olmayıp hayatımızın hemen hemen cephesine yayılmış doğal olarak da dile de sirayet etmiştir. Bu çalışmada bugünümüzün birçok sorununun başlangıcını oluşturan Tanzimat dönemine ağırlık vermek kaydıyla ideolojinin kısa bir serüveni ve bunun karşılığında dile yüklenen ideolojik arka plan ele alınmaktadır.

Dilin ideolojisi, ideolojinin dili kadar yıkıcıdır. İdeolojinin genelleştiren ve kökten değişmelere açık yapısı, bir diğer deyişle dönüşmeye uygun adımları, kanıksanmış olanın dışına çıkma çabasını destekler. Bunu kabullenmeyenlerin kolayca saf dışı edilmesi olağan tutumlardandır. Bu sebeple dile ait tasarruflarda ideolojinin köktenci tutumu moda diyebileceğimiz bir acelecilik, gelip geçicilik ya da çabuk karar değiştirme süreçlerini sık sık görürüz. Dilin doğal süreçlerde değişimine izin vermeyen ideolojinin dayatmaları ve siyasi yargıları değişmelerin hızını arttıran sebeplerdendir.”

Merdivende Olmak

Mete Çamdereli, merdiveni ele almış yazısında. Bilinen ve bilinmeyen anlamlarıyla merdivenin basamaklarını adımlıyoruz yazıda.

“Merdiven, Farsça kökenli bir sözcük; üst üste dizilerek yükselen ve adım atılmaya uygun aralık ve genişlikteki basamaklardan örülü bir yapı; adımlama marifetiyle zahmetsizce çıkma/inme imkanı veren ancak zahmet yoğun bir mimari tasarım. Temel öğesi basamak olmakla birlikte, rıht, kol, sahanlık, korkuluk, baş yüksekliği, çıkış hattı gibi bölümlerden oluşur. Çizgiye bakıldığında, merdivene dair imgesel tezahür basamaklar sayesindedir. Tek bir düz çizginin eşit aralıklarla bükülmek suretiyle çizimlenmesi, bizi, doğal olarak, merdiven imgesine götürür. Merdiven, ilksel çağrışımında yalın bir geçiş güzergahıdır; kimi zaman üzerinde durulabilen ama daha çok çıkılan/inilen bir yoldur.

Merdiven, aynı zamanda boyut ile ilgilidir, irtifa/yükseklik ile ilintilidir. Basamaklarıyla mertebedir, mertebelendirmedir. Bir basamaktan diğerine geçiş bir mertebeden diğerine -üst ya da alt- geçiştir. Bu özelliğiyle, hem iniş hem çıkıştır ama yokuş değildir; yöndür, istikamettir, düz ya da kıvrımlı oluşuyla istikamet belirleyicidir.

Merdivendeki insan yalnız değil, yolda olanlarla beraber; öncekilerle halka halka, her basamakta. Halefliğini borçlu olduğu selefleriyle, ondan önce yolda yürüyenlerle birlikte. Merdivende bedenlenen insan, ona kadar kesintisizce gelen ve biteviye talim edilen yeryüzü hikayeleriyle, açıkçası kendisi gibi yola inanmışlarla beraber; kimsenin yolunu tıkamadan, kimsenin geçişine engel olmadan, öncekilerin talim ve terbiyesine eklemlenerek ilk öğretenden son öğretene dek hepsiyle aynı merdivende, hakikat merdiveninin içinde…”

Hasan Aycın ile Söyleşi

Hasan Aycın ile gerçekleştirilen bir söyleşi var Yediiklim’de. Birçok dergide ve elbette Yediikklim’de de onun çizimleri ile karşılaşıyoruz. Bir çizgiye derin anlam yükleyen büyük usta Aycın’a acil şifalar dileyerek söyleşiden paylaşımlar yapacağım. Sorular; Eren Buğdaycı’dan.

Hayat... Hayat, sınavdır. Sırlı bir sınavdır. Sır, yaşayınca çözülüyor ve anlaşılıyor. Yaşandı, oldu, bitti. Elbette bütün yaşanmışlıklarda olduğu gibi benim hayatımda da kırgınlıklar, kaygılar, acılar hatta zaman zaman kızgınlıklar oldu. Geride kaldı ama. Yani tüm bunların bana ne kazandırdığı işte bugünkü sonuç olarak ifade edebileceğimdir. Geldiğim, durduğum yerdir. Hâlâ hayata nasıl baktığımla ilgili bir olaydır diye düşünüyorum.

Hz. Adem üzerinden. Allah muhatap alıp sorular sordu ve o sorulan soruların hepsine cevap verdi cennette Hz. Adem. Biz Allah'ın verdiği haberlerden bunun böyle olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz. Yani insan, varlık olarak bilen biriydi. Ona bilgi verilmişti zaten. Biz o verili bilginin eşliğinde bu dünya serüvenini tecrübe etmeye başladık. Ve o bilgi bize hep ışık tuttu. Şu sıralar birilerinin çıkıp "Adem cahildi,” demesi gibi değildi olay. Biz bilginin ışığında yol aldık ve dolayısıyla bilgimiz arttı.

Mecnun'la ilgili derler ki Leyla, Leyla derken Mevla demeye başladı... Yani bir kere şunu görüyorum, o hikâyenin beşeri yanı bittiğinde artık öbür eşiğe geçiyorsunuz. Sizi o eşiğe getiriyor. Ötesi artık insanüstü başka bir şey... Yani kul için Allah aşkının üstünde bir aşk olmaz... Ötesi olmaz... Bizi o eşiğe taşıyan aşklar vardır beşeri planda. İki karşı cins arasında olan da buna en müsait olandır. O yüzden buradan anlatılmıştır.

Allah korusun. Öyle şey olur mu? İnsan insanın cennetidir. Çünkü insan yeryüzünde huzuru, yeryüzünde mutluluğu bir başka insanla yaşar. İnsanlar içinde yaşar. Siz en kutsal günleri… Bayramları diyelim. İnsansız bayram düşünebiliyor musunuz? Cemaat bile iki insan olmadan olmuyor.

Hüseyin Akkaya’nın Aynadan Geçen Şiirler’ine Dair

Hüseyih Akkaya Hoca, Sivas yıllarımda en sık görüştüğüm hocalardandı. Onun şiir gibi duruşu, sımsıcak gülüşü sizi hemen muhabbet ortamına sürüklerdi. Şiiriyle geleneğimizin izlerini günümüze taşıyan Akkaya’nın Aynadan Geçen Şiirler kitabı üzerine Atabey Kılıç bir yazı kaleme almış.

“Aynadan Geçen Şiirler, "Tecelli, İnşirah, Varlık-yokluk Aynası, Güzellik Aynası, Benim Aynam, Senden Sana, Aynalar Sararırken, O Şehzâde, Kitap Ayna ve Sen, O'ndandır, Muhayyel, Suyun Aynasında Ben, Paramparça, Aynadaki Emânet, Aynalı Hüzün, İntizâr, Eyvâh, Carnâçâr, Dev Aynası, Sihirli Aynalar, Ayna Yorgunluğu, Aynalarda Yaşlanmak, Temâşâ, Sükûnet, Ayna Duâsı, Tutsak, Bırakma Beni, Aynımdaki Ayna, Mihman, Biz, Neşâtî Der ki, Aynalardan Geçmek, Efsunlu Aynalar, Aynanın Dilinden, Bitmemiş Masal, Sanrı, Sır, Sonsuz Gözgü, Siyah Ayna, Aynalarda Yaşamak" başlıkları verilmiş, çoğu hece vezni ile yazılmış iki veya üç dörtlükten oluşan felsefi ve tasavvufi -haliyle dini- yönü güçlü ve bir hayli derin manzumelerdir. İkilik veya beyitler halinde yazılan bir iki parçayı da farklı tasarruf olarak kaydetmemiz gerekir. Bunlardan "O'ndandır" başlığı altındaki ibareleri ise mensur şiir sınıfına mı almak gerekir, bilemiyoruz.”

Dostluğu huzur ve güven veren, akademisyen olarak çok kıymetli bir yere sahip, iyi bir eş, baba, dede olduğuna şahit olduğumuz Hüseyin Akkaya Beyefendi, eskilerin nev'i şahsına münhasır diye tarif ettiği latif ve zarif bir insandır. Sohbetlerine doyum olmaz, Allah vergisi güçlü hafızasıyla bilhassa müzik alanındaki dikkatleri, icra hususundaki hassasiyeti, bugün neredeyse göremez olduğumuz mühim hasletlerdendir. Şairlik cephesi ise ancak şahsiyeti ile alâka kurularak düşünülürse daha iyi anlaşılabilir. Mahzun ve mütevekkil bir mü’min, bilge bir Allah dostu olarak tavsif edebileceğimiz muhterem hocamızın şiirlerini okuyan her yaştaki insanımız, zannediyoruz ki hissesine düşeni alacak, varlık ve yokluk, aynadaki tecelli/yansıma, beka ve fena zıtlığı üzerinde daha derin ve etraflı düşünecektir.”

Felsefe’nin Doğuşu Ve Neliği Üzerine Mülahazalar

Fatma Kaya, felsefenin tarihine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

“M.Ö. 6.-4. yüzyıllar arasında dünyanın birbirinden uzak yerlerinde bir dizi gelişme meydana geldi. Bu bölgelerde yasayan düşünürler yaşadıkları toplumdaki mevcut inançlara, mitsel öğretilere ve efsanelere karşı durarak onları aşmaya çalıştılar. Düşünce sistemleri gittikçe daha somut bir hal aldı. Sorgulamaları hem evrene hem de kendi üzerlerine yönelerek daha araştırmacı bir hale geldi. Bu sorgulamalara buldukları yanıtlar onları daha tutkulu bir hale getirdi. Bu öğretiler karşılığını bularak dünyanın her yerinden öğrencileri ortaya çıkardı. Bu öğrenciler de değişik düşünce okullarıyla düşünce dünyasına katkılar yaptılar. Bu okulların kurucuları bilgelik sevgisinin peşinde olan filozoflardı. Bu filozoflardan sonra dünya artık eskisi gibi ol(a)madı. Bu bir avuç meraklı insan dönemlerinin mevcut popüler açıklamalarını sorguladılar.”

Yediiklim’den Öyküler

Ahmet İşler -  Annemin Sepeti

Ellerimi uzatıp dalgaların köpüğünü almak geçti içimden. İnsan ve martı çığlıklarını toplayıp koymak sepetime. Biraz gökyüzü almak yukarılardan, biraz toprak yeryüzünden. Ayak izlerimi ardımda toplamak da geçmedi değil. Hiçbir iz bırakmayacaktım geride böylece. Çiçek kokularını devşirmek de şarttı elbet. Onların kadife yapraklarından koku ve renkleri de koydum sepete.

Üşümek koydum sonra sepete, biraz, biraz korku, biraz yakarış... Sükutu koydum, işitilmeyen nidaları, kabul olmayan duaları... Yorgun adamların işten çıkışlarını, geç bir saatte eve varışlarını, içten bir gülümsemeyle birazdan yüzlerine açılacak kapıda onların heyecan içinde sessizce bekleyişlerini…”

“Sepeti annemden sonra bilinmeyen bir sebeple ben de hep kitaplık odamın en gizli yerinde sakladım. Her yıl yeni çekilmiş bir kısım fotoğrafları orada topladım. Eşim de bir müddet bana sormadı o sepette ne olduğunu. Yaşamak denilen şey tekrar ediyor ve bir sır, sır olmaya hep devam ediyordu.”

 Yunus Berk Üstün -  Reis

“Rutubetten şişmiş kahve rengi parkeler burnumu gıdıklıyor. Sarıya boyanmış duvarın alt kısmı kusmuş. Yavaş yavaş dönen, hafif yamuk tahta pervane pek de serinletmiyor. Gıcırdayan eskitmeli beyaz kapı aralıklı bırakılmış. Dört ufak masa hasır iskemlelerle çevrilmiş. Açık mavi pencerelerin dördünde de çatlaklar var. Bu kahveye balıkçılar uğrar, kokuları kahve kokusunu bastırır. Tuz kokusu genzi yakar. Buralılar alışıktır. Rahatsız olmak bir yana dursun, severler iyot kokusunu. Balıkçılar oltalarını tüfek dizer gibi dizerler. Kapının sol tarafına doğru dizerler. Kimi batak oynar bu kahvehanede kimi de kızar, çıkar gider. Sigara ortaya konar. -Kimde varsa artık- "Bugün benden, der!” İçlerinden biri söylenir, "Dışarıda içsenize!" çok da ipleyen olmaz. Bir kağıt yakılır, elinin kiri. Sigara biter, otlakçılar peyda olur. Topal sekerek gezer kahveyi. İki üç defa turlar. Ortadaki masada durur. Etrafı keser, bakan olmazsa gözünün içine sinirlenir. 'Tütün de mi yok?” der. Eli açıktır illa birinin. Çıkarır marka verir. "Bu da amma acıymış” der Topal. Söylenir. Bir gülüşme kopar kahvehaneden. Reislerden biri "Kalkalım" der. Miço "On dakika daha" diye seslenir. On dakikaları on dakikadır miçoların, uzamaz. İşleri bitince kalkıp giderler. Kahveci, Topal bir de ben. Biz otururuz. Kahveci işini yapar. Topal otlanır. Ben eski balıkçıyım. Olurda özlemezsem denizi, hayatta kalkmam. Kahveci ve Topal durur. Ben dururum. Burnum gıdıklanır. Balıkçılar gider, balıkçılar gelir. Oltalar silah gibi dizilir.”

“İki saattir konuşmuyoruz. Önümdeki kanlı satıra baktıkça vücudum ısınıyor. Kalbim hızlanıyor. Elim titriyor. Satırı denizin dibine gömmeliyim. Günahlarımdan kurtulmalıyım. Hızla satırın üstüne atlıyorum.”

Ayşe Hicre Aydoğan -  Pegnitz Nehri’nin Kıyısında Gece Yarısı

“St. Lorenz Meydanı'nda başımı yerden kaldırmadan yürüyorum. Nurnberg uyuyor. Metro çıkışında evsiz bir adam yere oturmuş, İncil'den ayet okuyor. Siyahi yüzüne ışık vuruyor. Rastalı uzun saçları köpeğinin ağzına giriyor. Battaniyeye sarılmışlar birlikte. Meydan okumaktan vazgeçmiş bakışlarını üzerime dikiyorlar.

Şehir az önce yas tutmuş. Ayağımın altında buza evriliyor yağmur suları. Kaldırımdan geçip giden tek tük insanla bir satranç tahtasını andırıyoruz. Görünmez bir el oraya buraya çekiştiriyor yakamızdan. Hangimiz piyon, vezir ya da şah belli değil.

Kapalı dükkânların camına yansıyan su birikintileri kristal bir manzara yaratıyor. Bir an durup cama yansıyan aksime bakıyorum.”

“Babam telefonda. İç sıkıntısını hissediyorum. Çocuğun olsa anlardın, diyor. Çok defa yalnız hissettiğim oldu ama bu farklıydı. En çok güvendiklerim zayıf yanımdan vuruyordu. Hayır, zayıf bile değil; çocuk, benim doğuştan olmayan bir uzvum gibi. Tanıdığım, tanımadığım herkes onun boşluğuna doğru bakıyor. Yalnızlık uzun bir yola dönüşüyor, Nürnberg ve Ankara arasından daha uzun. Ömrüm yettiğince sımsıkı tutacağım onu. Bir çocuğun olsaydı mı; düşün bir çocuğun olsaydı, kanayan bir yaran daha olacaktı.”

Yediiklim’den Şiirler

Bozkıra karışan nal izlerinde

Bir araya geliriz, göğ uzak, yara derin

Kısraklar taylarını suyu çekilmiş

Dere yatağına indiriyor, senin;

Sonsuz hatırandır, şiirse, çaysa beni

Ayakaltında murassa totemlerin gölgesi

Vakta ki naftalinli sandıklarda

Yaslı dağın, pusatların, kısrakların sesi.

Yaşar Bedri

Bir sis sarıyor toprağı

Bulanık şarkı duyuluyor öteden

Sesler ki ateşten üstün

Topraktan alçaktır tabiatları

Denize atılsa simsiyah kesilirdi

Elleri kalem tutan askerlerin

Geceyle çarpışan sesleri

Vurgun olup inerken kalplere

Denize atılsa simsiyah kesilirdi

Hatice Çay

Ruhun sararması göklerden akan renk cümbüşü

Tenin titreyişi gelecek zamanın habercisi

Bir yaprak düşer bir daha bir sonrası

Zamandan soyunur mekan yeni zamana

Duvaklar güllerle harelenir kan kırmızı değil

Sararan yaprakların renk ahenginde

Rengi solan insan kalbinin iç sesiyle

Ayakların sürtünüşü yaprakların iniltisi

Gri gökyüzünün altından uzaklara bakış

Zıtlar tartılır ayarlar keferelerin tüllerinden

Dilin dile gözün gönle dokunuşu sesin kalbe

Ali Haydar Haksal

Darbeleri savuştururum da hal kalmadı kollarımda

Parmaklarım kangren, ellerim çolpa

Çukurlarım, kuyularım hepsi benim veremem, anla.

Sorma öldüm mü kaldım mı?

Kimsenin benim gibi memleketi yoktur

Bir kez daha denersem kahrolurum elbet

Cesedimi sırtlarım eğer tekrar düşersem

Bilirim bu gördüklerim, tamamlanmamış yol alışlar, kuşatmalar

Başımı bir divane gibi döndüren gök

Ödünçtür bana.

Yusuf Emir Culha

Biz farklı dünyaların hesaplarıyız anne

Toplananlar matematik burada,

Kalanlar politik,

Dağılanlar ise annelik

Dağıtmadan oynayın diyorsun sen

Dağıtmadan toparlanılmıyor! Diyecek oluyorum, susuyorum sonra

Biz farklı dünyaların hesaplarıyız anne

Orada etkisiz,

Burada çok etkili,

Her ay bir yakınını kaybeden,

O çok izin alan eleman burada sıfır

Yokluğunu hissediyoruz toplarken.

Orada verdiğin senindir ya,

Burada komşuya bir onluk ikram etsek eksiliyoruz anne

Canan Karadere

Söyle Şehriyar, kim koymuş yastığımın altına bu siyah çelenkleri?

 Kış derin bir uykuda, kar yağıyor leğende yıkanan pastel rüyalarıma.

Sokak şarkıları medeniyeti sallıyor, renk havuzuna dalıyor ayaklarım.

Ölümün gölgesi düşmüş duvarlara, bir mızrak yükselince canıma.

Şimdi güneş senin gözlerin ya kızıl sularda, tan yeri ağarana dek.

Yeryüzü mescit, yar yüzü göremesen de alın yazısı işlemeli bohçada.

Yasemin Kapusuz

Sen zamanın avuçlarında kar gibi eriyen çocuk

Hangi çıkmaz sokağı büyüttün içinde

Adresini şaşırmış mektuplar posta kutularında

Kimsenin haberi yok dolunayın altında uyuyan çocuklardan

Babalar kapanmaz bir yaradır çocukların göğsünde

Kar yağmış balkonlarda üşür serçeler

Herkes kendi yalnızlığını yontar zamanın beyaz mermerinden

Geriye suskun bir heykel kalır insandan

Mehmet Baş

Öğrenmeyi Öğrenmek

Diksiyon ve Edebiyat dergisi ile yeni tanıştık. 18. sayısına ulaşmış dergi. Nice yeni sayılara ulaşmasını diliyorum. Şiir, deneme, öykü türünde çalışmalar yer alıyor dergide. Özellikle düşünce yazılarının dergide geniş bir yer alması takdire şayan. Dil, kimlik, okuma, anlama merkezli bu tür yazılar dergilerin adeta bel kemiği. Dergide konunun uzmanı isimler eşliğinde bu tür yazılar okuyucularla buluşturulmuş.

Dergi, Mustafa Aydın’ın “Konuşma Sanatı ve Üslup” isimli yazısı ile açıyor sayfalarını. Üslup çeşitlerine değiniyor Aydın.

Yüksek üslup: Konuşmacının düşünce ve duygularını ifade ederken, sanatlı ve süslü bir üslup kullanmasıdır. Bu üslupta kelimeler edebi sanatlar açısından seçkin ve parlaktır; söz sanatlarına dayalı ifadeler kullanılır. Kültürlü insanlar bu tarz konuşmaları anlayabilir. Örnek; “Ben armudu dişledim, sapını gümüşledim.”

dergiden yapacağım ilk paylaşım Ersin Nazif Gürdoğan’ın yazısından olacak. Öğrenme konusunda bahanesi olmayacak zamanlara gönderme yapıyor Gürdoğan. Her türlü imkân varken öğrenmeme gibi bir mazaretin olmayacağına dikkat çekiyor hoca.

“Bilgelik kazanmak isteyenlerin, her şeyden önce okumasını öğrenmeleri gerekir. Dünya yetmiş iki kültürüyle okunması gereken bir kitaptır. Bu yüzden okumak, herkesin en başta gelen görevidir. İnsanlığın birikimini okumasını bilmeyenler, dünyayı dönüştürecek bilgi ve bilgeliğe sahip olamazlar. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinelerinin kapıları, okumasını bilenlere açılır. Okuyanlar öğrenirler, öğrenenler düşünür -ler, düşünenler eyleme geçerler.

Mazeret üretmemek için, genç yaşlı herkesin okumaya zaman ayırması gerekir. Her gün uyku zamanı gibi, bir de okuma zamanı olmalıdır. Düzenli öğrenmenin kapıları, düzenli okumayla açılır. Düzenli okumak, bilgi ve bilgeliğin altyapısını oluşturur. Köklü bir okuma geleneği olmayanların, dünyanın bilgi ve bilgelik hazinelerine katkıları olmaz.”

Popüler Olmak mı Okunur Olmak mı?

Ahmet Sezgin, kanayan bir yaraya yaşanmışlıkları da ekleyerek değinmiş yazısında. Kitap fuarlarının gözdesi (!) olanların hallerine dikkat çeken bir yazı bu. Temelsiz, mesnetsiz cümlelerle popüler olanlara gösterilen ilgi kirliliği ne yazık ki artarak devam ediyor çünkü kitle bunu istiyor. Gerçek yazar ve şairler de oturacak yer bulamıyor bu eğreti hengâmede.

“Sözde “imza günü” yapıyoruz kitap fuarlarında. Arkamızda güçlü yayınevi, medya ve holding de yok. Pazarlamadan da pek anlamayız. Sonra şair-yazar nasıl pazarlamacı, tüccar olur ki? Bazıları gibi bazı öğretmenlere, eşe dosta haber verip "İmza günümüze gelin, öğrencilerinizi getirin." demek de bize uygun değil. Bizi bilenlerin çoğu, bir paket sigaraya verdiği parayı kitabımıza vermek istemiyor. Çünkü bilinçli okur değil, bu işin çilesini de çekmemiş zaten. Üstelik, kitabımızı imzalayıp hediye etmediğimiz için kırılan da var bizlere. Bilmeyenlerin çoğu da zaten popüler olmadığımız için kitabımızı almıyor.”

Dilimiz Kimliğimizdir

Bu, rast gele bir cümle değil. Dilimiz kimliğimizdir. Dilini kaybeden kimliğini ve kişiliğini kaybeder. Bu kadar net. Remzi Özmen, dil ve kimlik üzerine yazmış.

“Evet, dil ile ilgili daha pek çok güzel ifadeler kullanabilir ve bunu da dil ile ifade ederiz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bize göre millet beden ise dil onun ruhudur. Yani bir anlamda nasıl ki insanın ruhu teslim olunca geride cesetten başka varlık kalmıyorsa dili olmayan bir millette kimliksizleşir ve millet olma adına cesetten farksızdır. Bir millet için ruh olarak gördüğümüz dilin toplum hayatında millet olma yolundaki önemini aklı başında hiç kimse inkâr edemez.”

“Yahya Kemal’in kimdir bu Yesevi, açın bakın Türk Milleti’nin kimliği onda saklıdır dediği Ahmet Yesevi xı. yüzyılda yaşamış o zaman Türkçemize karşı hasmane tutumlar içerisinde olanlara tokat gibi cevabı çakmış ancak biz Anadolu insanı uzun yıllar bu zatı bilmemişiz.”

Şiir ve Kibir

Mehmet Nuri Yardım, şiir ve kibir üzerine yazmış. Şu ölümlü dünyada kibirli olmanın ne kadar aşağılık bir duygu olduğu aşikârken şair kibri gibi bir kirlilik ne yazık ki edebiyat dünyamızda varlığını sürdürüyor. Ölüm var. Bunu bile bile kibirli olanın mümin duruşundan da şüphe etmeli. Verdiğin selamı almayan, programlarda herkesten uzakta bir köşeye çekilen, defalarca karşılaşmana rağmen her zaman adını ilk kez duymuş gibi tavırlara bürünen… kişilerinki şair duruşu değil kibrinde boğulma durumundan başka bir şey değildir. Yardım’ın da dikkat çektiği husus çok önemli. Yazdığı doğru dürüst bir metni olmayanların tevessül ettiği bir durum bu. Bu tarz kişileri kendi kibirleriyle baş başa bırakmak en doğrusu.

“Kötü mısraları yazanlar, hikmetin ifadesi olan şiir iklimine uzak olanlar kibirli davranabilir. Hatta kendilerini dev aynasında görüp etrafa caka satabilir. Ama inanın onlar bugün var, yarın yok. Bir hafif rüzgâr gibi eser geçerler. Aksine tevazu libasına bürünen hakiki sanatkârlar yarına kalacak, sonsuza kadar okunacaklardır. Onların mısraları dilden dile dolaşacak, ağızdan ağıza yayılacaktır.”

“Bu sahada söylenecek bir cümle de şu olabilir. Bilhassa genç kardeşlerimiz için. İkide bir şiirinden bahseden, şairlerin etrafında fazla dolanmayın. Sahici şiirin ve hakiki şairin etrafında pervane olmaya var mısınız? Bu vesile ile şiirin vakarını koruyan ve onu asla yere düşürmeyen bütün şairlerimize selam olsun!”

Üzeyir Gündüz Üzerine

Günümüz çocuk edebiyatının en önemli isimlerindir Üzeyir Gündüz. Mesut Özünlü, geniş bir değerlendirme ile ele almış Gündüz’ü.

“Doksanlı yılların ortalarından beri zihnimin kayıt defterindedir Üzeyir Gündüz ismi… Soyadıyla hemhâl bir kişiliktir o… Çoğu zaman geceleri bile gündüz şavkıyla geçirir âdeta… Dur durak bilmez sanki… Kafasında kırk fikrin bir anda çaktığı bilge meşrep bir fikir işçisi olduğu kadar usta bir kalem erbabıdır Üzeyir üstadımız…”

“Yine öyle eski günlerdeki kadar heyecanlı ve tutkulu konuşmuştu o gün… Sesi de aynen seneler önceki gibi biraz gür, biraz davudi, biraz spontane idi. Fakat dinlerken insanı hiç yormuyordu. Hatta hemen her cümlesi, dinleyenlerin kulaklarında, deyim yerinde ise, engelleri tek tek aşmaya azimli bir greyderin gürlemesini andıran bir çeşit cesaret tınısı bırakıyordu. Öte yandan bizde ve bizden sekiz on yaş büyüklerimizin hemen hepsinde gördüğüm şekliyle, bir çeşit dünya faniliğini bihakkın idrak etmiş olmanın verdiği hafif bir burukluk göze çarpıyordu sanki onun konuşmalarında.”

Çağın Ruhunu Yansıtan Edebî Tür; Küçürek Öykü

Günümüz küçürek öyküsünün önemli isimlerinden Arzu Özdemir, küçürek öyküyü anlatıyor yazısında. Bu türün son yıllarda rağbet görme sebebi üzerine isabetli tespitleri var Özdemir’in.

“Türk edebiyatında özellikle son yıllarda yeni bir edebi tür olarak parlayan küçürek öykü; esasen Beydaba, Ezop ve Mevlana’dan bizlere miras kalan bir anlatı türüdür. 20. yüzyılın son çeyreğinden sonra hızlı tüketim çağına uygun yeniden yapılandırılan bu tür, modern insanın çağcıl sorunlarına şok etkisi yaparak dikkat çeker. Küçürek öykü, organik beslenemeyen, kendi fıtratına aykırı bir biçimde yaşamak zorunda kalan / bırakılan toksin yüklü çağımız insanına verilen takviye vitamin hapları gibi onu ayakta tutmaya çalışır. Hala bir umut olabileceğini ispatlama gayesi güder. Köprüden önce son çıkış levhası gibidir, küçürek öykü. Değerlerini hız çağına kurban eden insanoğluna hayatın faniliğini ve kısalığını hatırlatarak telkinlerde bulunur. Kapitalist anlayışın getirdiği şatafatlı, çok ama gereksiz eşya ile dolu hayatlarımızı sadelikle değiştirebileceğimiz ölçüde güzelleştirip anlamlandırabileceğimizi haykırır. Bize “Dur!” der. “Yavaşla!” der. “Geçip gitme” der. “Yüklerini bırak, fazlalıklarını at ve arın!” der.”

Diksiyon ve Edebiyat’tan Şiirler

Rüzgâr, sevda dalını kucağında sallar,

Isıtır güneş gönülden gönüle bağlar.

Kuruyan dallara, acı çekenler ağlar.

Sevenleri, yalnızca sevenler anlar.

Gölgede varlık hissidir sevgiliyi düşünmek.

Bir sevda masalıdır her yerde seni görmek.

Sevdanın en nadide dalıdır uzaktan bilmek,

Yaklaşınca yalnız seni sevda dalında seyretmek.

İbrahim Özgün

Onlar sevgi,

Onlar şefkat, hislidir.

Ayağında cennet gelenler nerde?

Onlar umut,

Onlar cana yaslıdır.

Kadir kıymetini bilenler nerde?

Onlar Havva,

Onlar Asım Neslidir.

Haline Âdemce gülenler nerde?

Mahmut Topbaşlı

  

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Aydın
Mustafa Aydın - 3 hafta Önce

Mustafa Bey teveccühünüze teşekkür ederim. Selamlar.

Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 3 hafta Önce

EyvAllah sevgili kardeşim..kaleminize bereket..güzeldi..selamlarımı dualarımı gönderiyorum...

banner19

banner26