Nisan 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Baharda Kuşlar Gibi

“Bahar” ve “kuş” kelimeleri yan yana gelince elbette derin, hoş, ruha şifa anlamlar ifade ediyor ama sondaki “gibi” edatı bir anda içimize çok güzel bir şarkının ritmini gönderiyor.

“Baharda kuşlar gibi
Geldin kondun dalıma
Susamıştım sevgiye
Çiçekler sundum sana”

Muhit dergisi Nisan sayısında Kuşlar Dosyası ile çıkageldi. Birkaç kez de yazmıştım, Muhit’in dosya konuları artık merakla beklenen özgün içeriklerle hazırlanıyor. Defalarca hazırlanan dosya konularının yerine böylesine işlenmemiş konuları dergi sayfalarına taşımak dergilerimiz adına daha ilgi çekici olacaktır.

Kuşlar dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Mustafa Özel - Kur’an-ı Kerim’de Kuşlar

Bütün mahlûkat, Halik’in kendilerine belirlediği düzene göre doğar, yaşar ve ölür. Yaşadığı sürece Yaratan’a boyun eğer, isteyerek veya istemeyerek. İnsanlar bunların tesbihini, ibadetini göremez, hissedemez. Kuşlar, Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere diğer canlılar gibi Allah’ın yaratıcılığına, düzen koyuculuğuna birer delildir. Onlar, kâinat kitabının muhteşem kelimeleri, satırları, cümleleri ve paragraflarıdır. Okumasını bilene!

Hüseyin Akın - Şiirimize Tüneyen Kuşlar

Kuş ile ölümü bir ince sızı gibi içimize işleyen şairlerden biri hiç kuşku yok ki İsmet Özel’dir. Akan hayatla durağan ölüm arasındaki tezatın bir kuşun ölümüyle dile getirildiği bu şiir, şairin 18 yaş şiiridir. Özgün imge dünyası ve yalınlığıyla edebiyat çevrelerinde dikkat çeken bir şiir olmuştur. Ölüm bir kuş için sanki çok büyük, çok fazla bir şeydir. Bir kuşun hayata dair sahip olduğu şey kursağında taşıdığı kırık bir buğday tanesinden başka nedir ki?: “kuş öldü kanadının altındaki o yara / yağmurun karanlığını getiriyor geceye / yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye / kuş öldü / küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce. / öldü, kim ısıtır artık onun ellerini / suların aynasında üşüyen ellerini / suların saygısıyla üşüyen ellerini.” Bu şiir bize hayatla ve tabiatla ilgili çok şeyi sorgulatıyor. En basitinden şunu soruyorsunuz kocaman avuçlarınızın içine bakarak: Zaten bir kuş neydi ki ölmeden önce?

Dursun Çiçek – Allı Turnam

Turnalar gitse de gelir mi Yemen’den bilinmez… Ama turnalar darlığımızın nefesi olur yine de. Çünkü o da bizim gibi gariptir, yersizdir, yurtsuzdur, göçmendir. Hep bir emaneti taşır. Ve hep bir umudu… Turna uçtukça umut bitmez. Turna habercidir çünkü. Peygamberden, Ali’den, Veli’den bir iz bulunması boşuna değildir. O ete kemiğe bürünmüş ruh, kanat çırpan nefestir…

Muhsin Macit – Leylek Alayı

Çocukken hep adını duyup kendisini görmediğim Leylek babanın bendeki imgesi yöremizde yarı ermiş, fazlasıyla meczup Ali Baba ile benzeşirdi. Her ikisine de olağanüstü güçler atfedilirdi. Orta yerde görünmedikleri zamanlarda hacca gittikleri söylenirdi. Leylek baba, her sene mart ayının ortasında köyümüze hiç uğramadan ve hatta yakın çevremizde mola bile vermeden öylece geçip uzak diyarlara giderdi. Geldiği diyarlardan gagasında buğday başağı getirmişse ekinlerde bolluk ve bereket olacağına; kanlı çaput (bez, eski kumaş parçası) getirmişse o yıl kıtlık veya savaş olacağına inanılırdı. Hiç kimse bizim oralardan geçen leyleğin ne getirdiğini kontrol edip görme imkânına sahip olmadığı için bolluk ve bereket beklentisini canlı tutacak başka hikâyeler devreye sokulurdu. Kar tanelerinin biçiminden, geçen senenin kuşburnu rekoltesine kadar geleceğe dair hayra yorulmaya elverişli bütün veriler her yıl güncellenirdi.

Leylek babayla ilgili inanışların bizim yöreye mahsus olduğunu sanırdım. Bir başka babadan, Müslüm Gürses’ten Devran Baba tapşırmalı “Leylek Baba” türküsünü dinlediğimde müşterek bir duygunun ve inancın varisi olduğumu fark ettim.

İbrahim Tenekeci - Saka Kuşunun Gittiği Yerler

Saka, göçmen bir kuştur. Çoğunlukla Trakya bölgesinden yurdumuza giriş yapıyor. Gurbetçiler gibi. İstanbul-Eskişehir arasında biraz mola veriyor, güç topluyor ve tekrar yola düşüyor. Hatay üzerinden Suriye kıyılarını takip ederek Filistin topraklarına ulaşıyorlar. Yani İstanbul’da gördüğümüz saka kuşlarının tamamına yakınının istikameti Filistin coğrafyası. Muhtemelen Kudüs’ü de görüyorlardır.

Çiğdemlerden Say Beni

Baharın müjdecilerindendir çiğdemler. Dağda, bayırda, en çok da yaylada açan çiğdemler huzurun adıdır adeta. Bir de sakinliğin, sükûnetin ve şiirin de adı. Arif Ay, içinden çiçekler geçen şiirlerle karşılıyor baharı. Çiçekli selamlara o kadar ihtiyacımız var ki. Bir çiçek insanın yüzünü güldürebilir, içine rengârenk bir gökkuşağı döşeyebilir.

“Evet, bütün çiçekler koparılıyor; ormanlar, tarım alanları talan ediliyor; zeytinlikleri “yazlık” dedikleri beton binalar dolduruyor. Savaşların ardı arkası kesilmiyor; evler barklar yerle bir ediliyor. İnsanlar öldürülüyor, sağ kalanlar yerlerini, yuvalarını bırakıp yollara düşüyor. Çocuklar, ah o çocuklar; dünyaya geldiklerine bin pişman, yüzlerindeki gülücük, gözlerindeki ışıltı kaybolmuş; kara kara, mavi mavi bakıyorlar yıkılan binalara, ıssız cadde ve sokaklara. Neruda’nın dediği gibi yine de bahar geliyor.”

Şu satırlar da bahara özlemi dile getirir: “Bahar insanlara yaşamak neşesi veren bir mevsimdir. Ankara’da bahar olmadığı için ne kadar özlüyorum bilsen” diyen Sabahattin Ali, yıllarca Ankara’da oturan biri olarak benim de duygularıma tercüman olmuş âdeta.

Ben de Paul Celan’dan ödünç alarak “çiğdemlerden say beni” diyorum. O çiğdem sökme faslından sonra baharın bize sunduğu öteki armağanlara dönerdik, ceplerimizi çağla ile doldurarak. Taze söğüt dallarından sivsi, kaval yapardık küçük çakılarımızla. Soğan kabuğunda kaynatıp renklendirdiğimiz kırmızı, mor renkli yumurtalarla bir yokuşta yumurta yarışı yapardık. Dağlara vururduk kendimizi; lale, nevruz, sümbül, narpuz kokularını içimize çekmek için.

Mustafa Akar’la Geçen Günler

Mustafa Akar, Geçen Günler’e devam ediyor. Bu tarz yazıları önemli buluyorum. Bir yol işareti gibi. O kadar isim, kitap geçiyor ki yazıda adeta bir edebî şölen gibi. Not edilecek kitaplar ve cümleler bir sohbet havasında sunuluyor. Elbette hayata dair paylaşımlar da geçen günlerin izi olarak yer buluyor kendine.

“Sevdiğim Norveçli romancı Per Petterson’un Ardından’ı… Bir süredir ilgiyle takip ediyorum Kuzey Avrupa romanını. Petterson da bu yazarlar içinde daha fazla ilgilendiğim bir yazar. Nordik romanında birtakım temel unsurlar vardır Knut Hamsun’dan beri. Birincisi dağılmış aileler... Batı’nın müreffeh ülkeler sıralamasında başa oynayan İsveç, Norveç, Danimarka edebiyatında ailenin dağılması konusu en önemli temalardan biri. Öte yandan yazarların sendikacılığından kaynaklı sosyalizm meseleleri… Bir de şunu akıldan çıkarmamak lazım, kuzey ülkeleri bir anlamda Avrupa’nın fabrika yatağıdır. Birçok önemli ve büyük markanın fabrikaları buradalar. İnsanların refah düzeyi inanılmaz derecede yüksek. Tam da bu açıdan bakıldığında yüksek kapitalizmin romanları olarak da okunabilir bu yazarlar.”

“Dönelim kuzeye... Bir de hayatının romanını yazmak ayrıntısı var. Kuzeyli romancılar sıkıcı hayatlarından üstün bir anlatı kurmayı da başarmışlar. Mesela Petterson, annesini ve kardeşlerini Danimarka açıklarında çıkan bir gemi yangınında kaybetmiş. Bu acı, tüm romanlarının periferisinde gezinip duruyor. Karakterleri nedense kayıplarla baş etmek üzere derin sınavlardan geçiyorlar. Anlattığı kendi hayatı. Onu çeşitli karakterler üzerinden işlemeye, aydınlatmaya çalışıyor. En güzel örneği At Çalmaya Gidiyoruz adlı muhteşem anlatısı. Bana bazen Philippe Sollers’i çağrıştırsa da öyle. Satır aralarından tabii eski ve güzel romanların gizemli karakterleri çıkıp çıkıp gülümsüyorlar. Martin Eden, Prens Mişkin… Sayfalarda tanıdık bir dost gibi geziniyorlar. Daha çok yazarım ben Nordik edebiyatını ya, dur bakalım şimdilik.”

Neyi biliyorum? Ne yapmalıyım?

İnsanlığın merkezinde olması gereken iki sorudur “Neyi biliyorum? Ne yapmalıyım?” soruları. Kendini tanıma çabasının bir tezahürü olarak bu cevapların ardına düşer insan. Bu yola çıkanların kazanacakları en büyük mükâfat, kendileri olacaktır. Kendini tanıyan dünyayı tanır. Erol Göka, konuyu ayrıntılı olarak ele alıyor. “Hakikat” çizgisinde işaret edilen noktaya dikkat etmek gerekiyor.

“Hayatımızı, zihnimizin bu iki salınım hattındaki gidip gelişleriyle pek bir sapmaya yol açmadan sürdürürüz biz sıradan, makul ve mutedil insanlar. Uçlarda yapışıp kalanlar ise makul çoğunluktan koparlar. Bu iki salınım hattına bakarak sadece insan tekinin değil, tarihteki ve düşünce tarihindeki birçok olguya da açıklama getirmek mümkün. Mesela İslâm kültürü için konuşacak olursak selefi ve tasavvufi çizgiler arasındaki bitmeyen gerilimi bu modelle izah edebiliriz. Lâkin onca açıklayıcı gücüne rağmen bu iki hat, geleneğin, toplumsal normların nasıl oluştuğu sorusuna ışık düşüremiyor.”

Barbarları Niçin Bekleriz?

İnsan varsa düşmanı da vardır. Görünür ya da görünmez ama mutlaka düşmanları vardır insanın. Bu, hayatın bir algısı da olabilir ama hayat ister istemez yeni düşmanlarıyla sürmeye devam ediyor. Dilara Ayşe Akdeniz, “Barbarları Niçin Bekleriz?” diye soruyor yazısında. İnsan ve kendisi, kendisi ve öteki gibi kavramların ustalıkla işlendiği bir yazı bu. Sorusunun cevabı da içinde saklı.

“İnsan rahat bırakılmak ister ama rahat bırakıldığında da rahatı kaçar. Çünkü “ötekisiz” bir varoluş, insanın kendini düşmanlaştırmasına yol açar, bu yüzden varlık terazisinde derdin zihni işgali daima ağır basar. Nasıl ki ölüm, yaşıyor olmanın bilincine set çeken bir dizginleyici güç ise; süregelen bir “öteki” yaratımı ise varoluşumuzun sorumluluğundan zihinsel bir kaçış imkânı sağlar. Daima barbarları bekleriz. Düşman, aynı zamanda tembellik etme biçimi olarak kolay bir ölçü birimidir. Kendi kendimizi mukayese etmek zahmetinden kurtulmak için bir düşman yaratır ve ona göre mevzi alırız. Çoğu defa düşman, ötekinin sıfatı değil bizim sıfatımızdır.”

“Özyıkımdan korunmak adına girilen düşman edinme sürecinin en talihsiz yanı ise düşmanın neredeyse bir ikizi hâline gelmektir. İnsanlar yalnızca şiddetle sevdikleri ve yine aynı şiddetle nefret ettikleri kişilere dikkat kesilirler. Öyle ki aşkı ve nefreti kardeş kılan da belki tam olarak bu dikkattir. Düşman bir gizli göz, seyirci, haset eden, hayranlık duyan bir imge olarak oradadır. Bir şeye benzememek için o kişiyi gözlemlemek ile sevdiğimiz bir kişiye benzemek için gösterdiğimiz özen aynı yere odaklanmayı gerektirir.”

“Daima kendisini aklayan, kolaycı bir iç barış sürecindense kendisiyle savaşmayı bir zindelik biçimine çevirecek, her gün bir önceki kendisini yenerek en büyük rakibini mağlup edecektir. Ruhsal uyuşukluktan korunmak adına dışarıda bir varlık tahribi tehlikesi aramadan, eski Doğu masallarında gece uyumamak için serçe parmağını kesip yarasına tuz basan şehzade gibi mütemadiyen kendisini tahrip edecek ve tekrar tekrar onaracaktır.”

Melek Arslanbenzer ile Söyleşi

Şiirlerini severek okuduğum bir şair Melek Arslanbenzer. Hajar Towers kitabından hareketle bir söyleşi gerçekleştirmiş Şeyma Subaşı Arslanbenzer ile. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“İnsanların birbirini tanıması, bir çeşit ruhdaşlık meselesi gibi geliyor bana. Dünyaya gönderilmiş bütün insanlar olarak, dünyada bulunmayı seçmiş bütün insanlar olarak elbette ki ortak taraflarımız var. Tanışık olduğumuz yerler var insan olmakla ilgili. Yaratılmış olmakla ilgili. Acizliğimiz mesela bunlardan bir tanesi. Özellikle kitaplarımda en çok hissettiğim şeylerden -anlaşılmıştır ya da anlaşılmamıştır bilemiyorum ama- en önemlisi zaten insanın ortak bir kaderi olduğu inancına sahip olmam. Ve hiçbirimiz bu kaderden münezzeh korunmuş değiliz, olamayız.”

“Duygusunu kaybetmemiş karakter ve anlatıcılarla karşı karşıyayız. Zaten aslında herkesin bildiği bir şeyi söylerken bile, daha önce başkası tarafından söylenmemiş bir şeyi yakalaman gerekir şiir söyleyebilmek için. Yani onun dışında söylediğimiz şey bir şeye dikkat çekmiyorsa, eğer bizi bir şeyden haberdar etmiyorsa, daha önce söylenmemiş bir şeyden haberdar etmiyorsa, farklı bir açı yaratmıyorsa baktığınız yerde ona şiir dememiz ne kadar mümkün?”

“Çocuk hesapsızdır. Meseleyi oradan alırsak olabilir. Çocuğun düşünme biçimi henüz kalıplaşmamıştır, donuklaşmamıştır. Olmadık bir yerde olmadık bir şeyi söyler çocuk. Benim şiirimde yoğun soyutlamalar var. Analojiler, benzerlikler, tespitler var. Bunların çocuksu olduğunu söylemek bana çok da mümkün gelmiyor. Bunlar, gelişmiş bir düşünce biçimi. Yetişkince gelişmiş kastettiğim şey.”

Muhit’ten Şiirler

Güzelliği şöhreti değil sanatı zenginliği

Dost çevresi ilişki matematiği

Değil emeği görgüsü biçim vermesi

Bize elleriyle aklıyla kılavuzluk

Aşkıyla yataklık etmesi günahlarımıza

Değil verdiği cevaplar sorularımıza

Bir adamı güvenilir kılan

Verdiği sözde dursun çalışsın

Müşfik olsun az konuşsun

Demek ki o kadar

Demek ki hiçbir zaman

Demek ki ne yapsam

Israrla

Hakan Arslanbenzer

O ilk dizeyi bekledim çok bekledim Allah’ım

Göz kapaklarının arasında, denize koşan atlarda

Dünya haritası çizdim, etnik müzik dinledim saatlerce

Soğuk şubatlarda düz koşu yaptım yanağımda çok eski bir üşüme

O ilk dizeyi adının anlamına, denizaşırı akrabalara

Tarantino’nun zencilerine, zencefil ve ıhlamurlara

Âdem’in çamurdan yaratılışına, bir filmin ilk sahnesine

Sende kopan bana yapışan o güzel yağmurlara adadım

Mehmet Tepe

Sıfat tamlaması kullanan ayrılık

Bir yangından öncelikli kurtarılır

Uzun cümleler kısaltamaz acıyı

Sudaki iz

Varlıkta bırakılan leke

Yokluğun tozu

Deniz kendinden kopar vurdukça kıyıya

Zora düşersin seçtiysen yaşamayı.

Ayşe Çelikkaya

Söze ne hacet bülbül şakımaya ne hacet

Melâlin ince yerinden tutup

Bir düğüm ile bağlayabiliriz acımızı

Gönül seher yolcusu olunca sevincinden bir im

Gelip bulacak kendisini tutuşturan çerağı

Sabah yıldızının geçip giden zamanın içinden.

Nurettin Durman

elli sekiz yıldan beri

yarım nefeslerin iç çekişlerin

kimi el âlem kimi kendi içinde

utanılmış da oturulmamış

oturulmuş da doyulmamış sofraların

biri kaldırsın diye düşmelerin

kaldırmayınca bedenine yayılan

o kırık o masum o derin üşümelerin

üç tekerleklinin topuklu kunduranın

yamalıksız bir pijamanın hiç olmazsa

bazen çocuk gibi uyuyarak

bazen yeni yetme gibi zıplayarak

nakarat gibi yuvarlanarak bazen

ömründe yürümediğini söyleyebilir misin

Mehmet Narlı

Maskesiyle kediyi öpen kız, annesini öyle öpmemiştir

Annesi, o koca dünya ve defalarca triaj kayıtlarında

Koluna çarpıp aynasını düzelten şoför kaçıp gitmiştir

Seven ne yapmaz demiştir radyoda çalan türkü

Seven ne yapabilir ki bu dünyada

Bir bakış yetmemiştir ısıtmaya, ayakta tutmaya

Bir dokunsam ağlamayacaktır gök

Ol deyince yağacaktır kar, dök diyecektir

Ey dest-i sema dök, dest-i kerem, dest-i şita dök

Yuvarlak değildir belki bu gezegen

Belki kimse daha ölmemiştir

Âdem Yazıcı

uçurum olmanın güzelliği.

belki de yağdığı yağacağı budur.

güneş görmemiş damlarda

konuşulmayacak cesedin bile

yeni bir isim verecekler ona

her defasında

kül olmanın zahmeti.

Nurefşan Melemez

Hece Öykü, Sayı: 110

Hece Öykü dergisi 110. sayısıyla da günümüz öyküsünün sesi olmaya devam ediyor. Öykülerin yanı sıra söyleşiler ve kitap yazıları da Hece Öykü okurlarını bekliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hasibe Çerko söyleşisinden olacak. Tüm kitaplarını severek okuduğum ve bu kitapları hakkında yazdığım bir öykücü Çerko. Şimdi Günbatımına Övgü kitabı bir bahar serinliği ile çıkageldi. Bahar serinliği diyorum çünkü Çerko’nun öykülerini okurken pastoral bir ezgi yanınızdan hiç eksik olmaz. Rengârenk bir dünyanın kapısında bulursunuz kendinizi. Günbatımına Övgü’de de bu hissi tadacaksınız.

Söyleşinin soruları; Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.

“Her bir şeyde nihai ve özetlenemez olan bir şey var. Bütün bir harfler ve kesintisiz müzik çemberlerini oluşturan saf, biçimsiz -ama eşsiz bir biçimsizlik veya sınırları belirsiz olmakla birlikte yine de bir biçim- dilimin açığa çıkma imkânını veren ve sanki maddesini de oluşturan bir şey. Örneğin ne gelinciğin ipek dokusunun tozlaştırılmış haline ne de soluduğumuz havanın saydam hafifliğine benziyor. Yani bunlar dilin dokusu yanında kaba ve kalın doğalar olup o muazzam cevherden ayrışmak zorunda kalıyor. Bu sebeple dilin doğası hakkında yoğunlaşırken duygu dünyasının biçimleri yavaş yavaş incelip kaybolmaya başlıyor. Duyguların yarattığı heyecan açıklıkta kalakalma ve ansızın dilsizleşme hissiyle yer değiştiriyor.”

“Demek isterim ki, oluşun başı ve sonu yoktur; o muhayyileye sığmayan gücül okyanustur. Dilin toprağı şeklinde ifade etmeye çalıştığım ses denizinin tecellileri, bu denizin rüzgârlarıyla estirilen anlamlar, duygular, ezgiler, renklere bürünmeler, hareket ve çoğalış tarzları gerçekten dile gelmeyecek kadar sonsuz ve sürekli. Hem kalbimin yüzüne nakşedilen zarif sabit doğaların başka başka kelime formlarını giyerek serpilip gelişmesine şahit olmak çok doyurucu ve çok iyi geliyor bana. Diğer yandan kalbimin halden hale bürünme ihtiyacına hizmet ediyor. O gücül denizin sahillerinde ışığın dönüştürmesine yönelik susuzluk, yoksunluk, kırgınlık hissimi besliyor.”

“Yazarın gösterim tarzlarının imge ve biçimler haritası ilk varoluş toprağında işaretlenmiş okunaksız arka plandır. Akıcı gerçekliğinden ötürü, kalbin (ister bilinç deyin) uzama dönüşme mizacı vardır; sizin de belirttiğiniz üzere anaçtır dil. Ve elbette dilin yatağı denilen mekân doğurgandır.”

Segâh Gümüş’le Dört Mevsim Gazozu Üzerine

Dört Mevsim Gazozu, Segâh Gümüş’ün ilk öykü kitabı. Gümüş, Kâmil Karapınar’ın sorularını cevaplamış.

“Dil ve anlatım olarak sadelik, anlaşılır olmak bilinçli bir tercih. Dili önemsiyorum. Bir yazarın yapabileceği en güzel şey iyi bir dil kullanmaktır bence. Bir dil zevki hissettirebiliyorsa başarılı bir yazarla karşılaşmışım duygusu beliriyor bende. Elbette bu yeterli değil, kurgu ve ince işçilik gibi başka unsurlar da devrede.”

“Hayatın pek çok alanında otoriteler tarafından korkutulan, sindirilmeye çalışılan insanlar baskılanmış duygularla, korkularla yaşar. Bu otorite çok farklı güç odakları tarafından oluşturulur. Kişi yer yer bunlarla yüzleşir. Bu süreçte insan, özgürlüğü için, varoluşu için savaş vermek zorundadır. Bu nedenle korkularıyla yüzleşenler kendi hayatlarına hükmedebilirler, diye düşünüyorum. Yoksa hiç kimse size kendi varoluşunuzu, kendi özgürlüğünüzü altın tepside sunmaz. Özellikle bizim gibi ataerkil toplumlarda bu anlamda en çok kadınlar baskı altında yaşıyor. Ben de kadınların yaşadıklarına ayna tutmak istiyorum.”

Osman Cihangir ile Öyküleri Üzerine

Osman Cihangir ile öyküleri üzerine Şeyma Subaşı bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Üç köşeli bir karede insan dördüncü köşeyi arar, yani asıl yerini. Lego Adamı da tam olarak bu arzunun içindeydi, hayatın sıradanlığına kapılarak suya sabuna değmeden bir yaşam süreceği sessiz bir köşe. Ama olmuyor, sadece masallar mutlu sonla bitiyor. Arzu ve beklentilerimiz her gerçekleşmediğinde tüm bunları çuvalın içine tıkılan pamuk gibi içimize gömerek, kaçacak bir hastane çatısı ya da bir vinç tepesi arıyoruz. Yaklaşmak ya da uzaklaşmak istiyoruz mesafelerimizden. Lego Adamı da hayatında neyin gerçek olabileceğini neyin sadece masallara yaraşır bir hâl alabileceğini çok iyi biliyordu. İnsan bazen bilerek ve ne acıdır ki isteyerek mahkûm olur. Lego adamı gibi bir vincin tepesinde ya da aile evinde sadece ona ayrılmış bir koltukta.”

“Seçilmiş bir yalnızlıktan maalesef bahsedemeyiz, kendi adıma Cemal Şakar’ın dediği sizi çürüten o mecbur bırakılmış yalnızlığın içine ne tam düşmüş ne de bu yalnızlığın dışında kalmış bir karakter olarak görüyorum kendimi. Bu ince sınırda beceriksizce dolaşıyorum. Bunun aksine hayatın daha içindeyim. Her gün buna daha mecbur kalıyorum ve bu mecburiyet huzursuz ruhumun insanlığın terine, kirine ya da süslersek kelimeyi “ışıltısına” daha çok bulaşmasına neden oluyor. Hayatı yaşayarak okuyorum, durduğum o köşesiz karenin içinde.”

Benim Öyküm’de Mehmet Kahraman Var

Bu sayı Benim Öyküm’de Mehmet Kahraman öykü yolculuğunu anlatıyor. Derginin bu bölümünü çok önemsiyorum. Özellikle genç öykücüler için ufuk açıcı paylaşımlarını okuyoruz usta öykücülerin. Kahraman da öyküye dair kendi dünyasından birçok ayrıntıya yer veriyor yazıda.

“Ben öyküyü geç bulmuş biriyim. Öyküde karar kılana kadar edebiyatın bütün türlerini denemiş biri olarak hiçbir yeteneğimin olmadığını düşündüğüm sırada kapısını açtı bana öykü. Ortaokul ve lise yıllarında şiir, liseden sonra günlükler ve denemeler, işe girdikten sonra roman yazmaya çalışmak yazı hayatımın dönemlerini oluşturuyor. Aralarda öyküler yazmıştım ama tabiri caizse öyküye gönül indirmiyordum. Edebiyat demek roman demekti o yaşlarda. Okumalarım hep romanlardı. Öyle olunca roman yazmak daha cazip geliyordu. Sürekli roman okuyup roman yazmayı düşündüğüm için arada yazdığım öyküler de olmuyordu haliyle. Yirmili yaşların sonunda ciddi anlamda öyküye eğildim, öyküler okudum ve yazmaya başladım. Öykü romana göre dönüşü daha çabuk olan bir türdü. Yani yazdığınız hikâyenin öykü olup olmayacağı bir iki ay içinde anlaşılıyordu. Böyle olunca ardı ardına öyküler yazdım. Burada şunu fark ediyorum, ben yazmayı çok seviyordum.”

“Aslında yazmayı çok seviyordum. Öykü veya deneme fark etmez, kelimelerle bir dünya inşa etmek, sözün büyülü gücüyle haşir neşir olmak, hatta düzgün, anlaşılır, güzel cümle kurmak bile bana inanılmaz keyif veriyordu. Yazarken kendimi başka dünyalara kaptırıyor, başka biri olarak kendimi deneyimliyordum. Var olduğumu hissediyordum yazarken. Yazarak kendi imtihanıma yardım ediyordum. Bunların hepsi beni yazmaya teşvik ediyordu. Her insanın kendini bulduğu bir yer var ya, yazı da benim için öyle bir yerdi.

Hece Öykü’den Öyküler

Handan Acar Yıldız - Üzgün Balığı

“Su damlıyor sobanın üzerine. Kelimeler annesinin boğazında düğümleniyor. Söyleyemediklerinden kaçmak için başını çeviriyor. O da yorganı başına çekiyor. Annesinin eli yorganın üzerinden başına dokunuyor. Büzülüyor. Omuzuyla itiyor eli. Sobaya düşen damlaların sesini duymuyor artık. Bir şey düşüyor yastığına: pıt pıt pıt... Yorganın altında gözlerini kapatıp açıyor. Sonra yine yaş doluyor gözlerine. Tekrar kapatıp açıyor hızla. O kapatıp açtıkça yaş doluyor gözlerine. Yetişemiyor. Tıpkı silecekler gibi. Yine doluveriyor gözleri. Sıcak bir odada uyuduğu son gece bu.”

“Soyulmamak için inatlaşan, ellerini yapış yapış bırakan sarımsaklara bile beddua etmiyordu. Döner dolaşır onu bulurdu sonra. Soyduğu sarımsakları havana koydu. Kokusundan nefret ederdi. Avlanma tutkusu olmasa sarımsağın yanından geçmezdi. Plastik balık kullanmayı sevmezdi. İlle yemi kendi hazırlayacaktı. Ellerine biraz deterjan sıktı. Deterjan ellerindeki kokuyu alıyordu. Havanda dövdüğü sarımsakları küçük küçük kopardığı ekmek parçalarının içine yerleştirdi. Avuçlarında yuvarladığı ekmekleri kaynar suya attı. Su kaynayınca çıkan kabarcıkları saymaya başladı. Bir, iki, üç, dört, beş, altı… altı…”

Balık tek lokmada yemi yuttuğunda parmak takip et butonuna bastı. Balık çırpınmaya başladığında parmak mavi zarfa tıkladı. Zilin sesiyle telefonu bıraktı. Balığı çekti. Başından tuttu, damağını kancadan kurtarıp kovaya attı. Balık önce kurtulduğunu zanneder, oysa kovada dolanırken her an gücü daha fazla tükenir, ölümlerin en yavaşına maruz kalırdı. Kadınları avlarken tam bu taktiği kullanırdı. Önce damaklarındaki çengeli çıkararak minnettarlık hissiyle kendine bağlar, sonra su dolu bir kovaya atar, yavaşça celladına âşık ederdi onları. Kandan bir nehir ağızlarına boşalırdı. Ne yazmalıydı S. Kadın’a? Uzun zamandır onu takip ettiğini ve ilginç bulduğunu belirten bir mesaj: “Üzgün Balığı’nı bilir misiniz?

Safıye Gölbaşı - Babam Ne Zaman Öldü

“Arabanın ön camına sabitlediğim telefonumun yanıp sönen ekranı dikkatimi türküden aldı. “33312 tren ranforlu gelecek.” “13108 tren personeli bila dönüyor.” “Turistik Doğu’nun personeli 11.00’da depodan görev alacak.” Aşina olduğum bu ifadeler birden çok yabancı geldi bana. Anlamak için durdum. Radyonun sesini açtım, ne yanık bir türkü bu. Babamın ölüm tarihini neden hatırlayamıyorum? Kızılay trafiğinin ortasında kaldığımı sağdan soldan çalan klaksonlardan anladım. Ayhan’ı almak için Maltepe’ye dönecekken telaşla Kuğulu’ya doğru devam ettim.”

“Daha fazla gidemiyorum artık. Radyoyu kapatıyorum. Arabayı sağa çekip ağabeyimi arıyorum. Toprak annenin diğer oğlunu. İçinde bir yerin daima kanadığını hissettiğim adamı. Karısına ve iki kızına evet muhabbetle ama daha çok sanki hasretle, sanki acıyla, teselli arar gibi sarılmış adamı. Dedemin has torununu. “Abi,” diyorum sesim titriyor, boğazımı temizliyorum “babam ne zaman öldü?” Garip bir sessizlik oluyor önce. “Dedem mi?” diye soruyor sonra, şaşkın bir ses tonuyla.”

Ali Necip Erdoğan - Rıza’nın Değili

“Şu yeryüzünde akıllı olduğunu zanneden adam kadar gülünç biri yoktur, dedi Cihan Bey gülümseyerek. Rıza gözlerini kısıp, aklı mı küçümsüyorsunuz yoksa adamı mı, bilemedim, dedi. İkisini de değil dedi Cihan Bey, az önce çıkan adamın arkasında bıraktığı hayalî bir izi takip ediyormuş gibi yavaşça başını kaldırıp kapıya bakarken. Sonra Rıza’ya dönüp başının küçük bir hareketiyle kapıyı işaret ederek, şu kapıdan çıkan adam kendi aklının yarattığı hayalde kaybolmuş durumda.”

“Hikâyeleri dilden dile dolaşmış, her anlatan hikâyeye bir şeyler ilave etmiş, bazı yerlerini de unutmuştu. Şimdi işin aslını bilen hiç kimse yoktu. Bir de Cenubi’nin en büyük amacının insanın belirli bir yaşa geldikten sonra geçmişini görmek için bir yol bulmak olduğuna, bunun için uzun yıllar çalıştığına ve çalışmasını işte bu labirentle somutlaştırdığına inanılıyordu.”

“Bu kitaba ulaşmak için çok uğraşmıştı. Aylardır uyku uyumuyordu. Kitabın durduğu koltuğun yanına diz çökerek nihayet dedi, nihayet kavuştuk. Ama bu gece hiçbir şey yapmayacağız. Sinirlerim çok yıprandı, bir işitme kaybını daha kaldıramam. Bu gece sadece uyumak istiyorum, dedi.”

“Kitabı kapattı, etrafına bakındı, geriye yaslanıp kollarını ve sırt kaslarını gerdi, mutlak bir sessizlik içinde kendisine çay doldurmak için kalkarken masanın kenarına bırakılmış kâğıdı gördü, şöyle yazıyordu: kitabı yarın aşağıya yazdığım adreste bulunan Cihan Bey’e teslim et.”

Zeynep Satı Yalçın - Güz Çiçeği

“Hava kapalı. Penceremin iki kanadı da açık. Dışarının alacakaranlığı serin serin esiyor içeriye. Kurşun rengi bulutlar, rengini döke döke kayıp gidiyor ötelere. Arada bir çakan şimşek ıslak toprağı yalayıp kayboluyor. Ardından göğün gümbürtüsüyle kalbiminki birbirine karışıyor. Yağmur ince ince ağıyor toprağa. Tutunmaktan vazgeçen yapraklar ağaçların ayaklarının dibinde sürünüyor. Duvarın dibindeki son güz çiçekleri inatla direniyor kurşuni günün sarsıntısına. İçimde hiç bilmediğim kadar yakan bir ateş…”

“Sahnenin dışından bakınca, içindeyken nasıl manipüle edildiğimi net görüyorum, bağırıp tepinmek kırıp dökmek arzusu doluyor içime. Bu arzu saç tellerimden parmak uçlarıma dek yaka yaka dolaşıyor bedenimde. Annemi korkutmamak için tutuyorum kendimi, diren, geçecek hepsi diyorum kendime, sönecek bu ateş, dinecek rüzgâr.”

Meral Afacan Bayrak - Muhabbeti Mayalar Gibi

“Yoğurt mayalarken aklına geldi. İnsan yüzleşmelerini kafasında bitirip net bir fotoğrafta karar kılıyor eninde sonunda. Yüzeye çıktığını, güneş ışığına kavuştuğunu anlıyor. Rüzgârı saçında hissetmek bir mutluluk nedeni. Afili, şekilli, somut gerekçelere ışık yakmıyor. Bildik bir şeyi yaşamanın verdiği o duruluk, beyazlık… Buzlar eriyor. Mart ve kar kendini tanıtıyor. Güneş burnunu gösteriyor ya, buzlar eriyor işte. Yaz pek yakında…”

“Telefon sonrası saksıdaki çiçek canlandı sanki. Tomurcukları arttı birden pıt pıt. Güneş bir parça daha doluştu, bulunduğu odanın küçük, mavi penceresinden. Bir kanarya şakıdı durdu öteden, bahçedeki çamda tüneyen alakarga bile sustu bunu duyunca. Farkındaydı.”

“Mevsimler… Bütün randevularına istisnasız geç kalan biri olarak, verdiği sözlere olan güveni sarsılmıştı bu ay. Marttı, Nisandı, umuttu, heyecandı. Koşup duran bir sarışın çocuğun topu kadar özgür.”

Zübeyde Andıç - Bağ Bozumu

“Evin yakınında toplanan kalabalığa anlam veremedi birden. Tanıdıktan çok tanımadıklarından oluşan bu kalabalık, mahşerî bir toplanmanın habercisi miydi? Sabah mahmurluğunu üzerinden atamayıp uyuyakalmış da zamansız bir rüyanın pençesine düşmüş gibi nefessiz kaldı bir an. Divandaki yastıkları düzeltirken bir uğultu olup pencerenin boşluklarından eve dolmaya çalışan sesleri nedense anlamak istemedi. Bahçe duvarına bitişik evdeki Fadime teyzenin ağırlaştığını düşündü.”

“Yeniden kanamaya başlayan yaralarıyla radyonun sesini kapatmak için hareketlendi. Annesi ondan önce davrandı. Radyoyu kapatana kadar sesleri (ç)alınmış kelimeler saçıldı odaya.

“Zngnmz bdl vrr skrmz fkrdndr, skrmz fkrdndr.”

Kadın, mevsimi değiştirdi; takvim bağ bozumunu gösteriyordu. Ama kadının beklediği bağ bozumu bu değildi.”

Fatma Nur Uysal Pınar - Ekşi Mesele

“Serçe parmağımı yoğurt kovasındaki süte daldırdım, içimden bir, iki, üç… dokuza kadar saydım, parmağım yanmaya başlayınca çekip ağzıma götürdüm. Mutfak dolabında asılı duran havluya elimi sildim. Kâseye daha önceden ayırdığım iki yemek kaşığı yoğurdun üzerine bir kepçe sütü ekledim. Yoğurtla sütü çırpıp kovaya boşalttım. Kepçeyle saat yönünün tersine bir dakika boyunca karıştırdım. O an fazla beyaz geldi süt bana.”

“Bugün Allahtan pazar yok, birikmiş işleri yapacağım. Faturalar, taksitler… Hale gidilecek bir de. Yeni mallar alınacak. Mal dediğim sebze, meyve işte. Yazın karpuz, kışın portakal satarım. Haftada üç kez pazar kurulur: Pazartesi, Perşembe, Cumartesi. En kalabalık Perşembe pazarı. İğne atsan yere düşmez. İki kol üzerine kurulan tezgâhlar, rengârenk meyveler ve sebzeler, pazarcılar arasındaki diyalog cümbüşe çevirir meydanı. Çocuğunu kaybedenler, annesini arayanlar, önceki haftanın yanlış hesabını soranlar, üç kuruşun ardına düşen müşteriler, elli kuruş için poşet açmam başka yerden al, diyen pazarcılar.”

“Akşamüzeri çocuklar okuldan geldi, kurduk soframızı. Küçük oğlan baba dedi yoğurt eksik. Hay Allah yine mi unuttum. Aslanlar aynı anda yine mi ekşi yoğurt, dediler. Bunu bulduğunuza şükredin hergeleler, dedim size bir kere hazır yoğurt yedirmedim. Bugün yenmez zaten yarına üzerine şeker döküp yersiniz. Hadi için çorbalarınızı. Onlar çorbaları içerken kiler niyetine kullandığımız boş odaya gittim. İki örtü de yoktu yoğurt da. Odadan odaya seslendim. Yoğurdu gören var mı?”

Arzu Özdemir – Aşk Çemberi

“Baştan ayağa kar’a boyanan korkuluk, yanındaki kardan adama âşık olmuştu.

Kollarını açmış, onu kucaklamak istiyordu.

Derken güneş doğdu, kardan adam eridi, korkuluk aslına döndü.”

Kuddusi Demir - Emekli Öğretmenler Lokali

“Betona yazı yazmak dürtüsü yedisinde başlayan yazarlar kadar yalnızdın. Attığın tarih göreve başladığın okulun bahçe duvarında hâlâ durur. Nazan Hanım yazmıştı son gönderdiği mektupta. Yıllarca mektup yazdı sana. Sen de yıllarca cevap yazıp göndermedin. Yıllarca gönderilmeyen mektupları biriktirdin yine de. Cevap olsun diye yazdığın mektupların bir köşede durur öylece.”

“Soğuk şubat günleriydi. Derse başından çıkarmadığın kaptan şapkasıyla girmiştin. Müdürün, “Kamusal alanda başörtüsü yasak Faik Bey!” diye uyardığında öğretmenler odasındaki kahkahalar yıllar geçse de kulaklarından eksilmedi. O günden sonra girmemiştin bir daha o odaya. Oda, disiplin soruşturmalarını, kahkahaları, 657’yi, Milli Güvenlik dersini, bu dersin albay hocasının sorgulayıcı bakışlarını, devletin asık suratını, arkadaşlarının tasarruf tedbirlerini hatırlattı sana.”

“Emekli Öğretmenler Lokali’nde yaşamanın günü yok. Yıllarca beklediğin emekliliğin günü yok. Maç bitmiş, hakem düdüğü çalmış; yenilen takımın hatalı gol yiyen kalecisi gibi yığılıp kaldın bir kenarda. Herkes gibi sen de masa başında hatalarınla baş başa kaldın. Hatalı olmak değil de bırakılmak üzerdi insanı. Hayatta insan bir hata yapardı ve illa bırakılırdı bir kenara. Buradaki herhangi bir emekli öğretmen gibi hatalarını anımsayıp durdun. Herkes hikâyesini mahveden en büyük hatasını anlatırdı. Hatalar emeklilik apoleti. En büyük hatayı işleyen en büyük saygıyı görürdü. Hatalarını anımsamaya çalıştın Faik Bey. Ne garip! Zorlandın hatırlarken. Hatalar da silinmeye başlamış. Nazan Yıldızı’nı hatırladın yalnızca. Hata diye aynı hikâyeyi anlatıp durdun arkadaşlarına.”

Birgül Temur – Kutsanmış

“Evin önündeki incir ağacından tepelere doğru havalanan serçe ve tarla kuşlarının sesleri, alacakaranlığı yırtarak ilerliyor. Bir karga pes bir çığlıkla havalandığı ağacı arkasında bırakarak gittikçe gözden kayboluyor.”

“Dışarıda belli belirsiz bir kar atıştırmaya başlıyor. Bahçe kapısı açık! Neyse Cemil geldiğinde kapatır nasılsa. Tam o sırada kapıda bir kımıltı fark ediyorum. Daha önce buralarda hiç görmediğim simsiyah bir köpek. Gözlerinde korkunç bir ışıma, bakışlarını bakışlarıma dikiyor, alacaklı gibi bakıyor uzun uzun. İrkilerek pencereden uzaklaşıyor, perdeyi hızla çekiyorum. Korkumu bastırır umuduyla içimden Cemil’in az sonra geleceğini tekrarlayıp duruyorum.”

“Evin kapısında gördüğüm köpekle ilgili bütün söylentiler geliyor aklıma. Söylenceye göre nereden geldiği belli olmayan siyah bir köpek kötülük yapanların etrafında belirirmiş. Çok az kişiye görünür sonra da geldiği gibi kaybolurmuş. Ben hiç görmesem de köyden görenler olmuş. O vakit kim için geldiğini anlamamışlar tabii. Kimse içindeki korkuyu bir diğerine anlatmamış. Görenler de görmezlikten gelmiş zaten.”

Klâsik Türk Edebiyatında Mizah

Türk Edebiyatı dergisi 582. sayısında yine dopdolu bir içerikle karşıladı baharı. Dosya konusu, İskender Pala söyleşisi, inceleme-araştırma yazıları, şiir, öykü derken elden düşmeyecek bir sayı Türk Edebiyatı okurlarını bekliyor.

Mizah, edebiyat tarihimizde önemli yeri olan bir tür. Sözlü edebiyattan başlayıp halk edebiyatı unsurlarına ve klâsik edebiyatımıza sirayet eden bir incelik olarak kendine yer bulan mizah, sadece güldürme amaçlı değil aynı zamanda verdiği mesajlarla da her zaman kabul gören bir noktada yer almıştır.

Türk Edebiyatı, “Klasik Türk Edebiyatında Mizah” dosyası ile edebiyatımızın bir dönemine mizah yönüyle ışık tutuyor. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Devamı derginin 582. sayısında.

Nilüfer Tanç - Klasik Türk Edebiyatında Mizahın Görünümleri

“Divanları ortaya çıkaran şair okulları olarak kabul edilebilecek edebî muhitlerde mizah daha samimi bir görünümdedir. Bir edebiyat mahfili hâline gelen dükkânında ısmarlama şiirler de yazdığı için “şiirin işportacısı” olarak nitelenen Zâtî’nin Letâyif’inin bir kısmı kaba şaka ve müstehcenlik ihtiva etse de estetik değer taşıyan örnekler de içerir. İri yarı, hantal ve çirkin olduğu, kulaklarının ağır işittiği ve son zamanlarında gözlük kullandığı rivayet edilen şair, renkli şahsiyeti ve muzip mizacıyla söz konusu dezavantajların üstesinden gelmiştir.”

“Gelenekten beslenen klasik Türk edebiyatı eserlerinin, yerini Batı edebiyatı etkisinde gelişen yeni nazım ve nesir türlerine bırakmaya başladığı bir dönemde Yenişehirli Avni Bey’in Mir’ât-i Cünûn’u akıl-cünun tezatı üzerine kurulan konusuyla ironik bir metin olarak dikkat çeker. Eserde çeşitli zümre ve meslek erbabı ile şiddet, oburluk, hırs, cimrilik, inatçılık, gevezelik, tembellik, öfke ve haset gibi kötü huylar ve davranış bozuklukları gülünçleştirilerek hicvedilir. Şair, bütün bu huylara sahip olan insanların toplum içinde “normal” olarak kabul edilmesini yadırgarken mizahı, hikmet ve hakikati yansıtan bir ayna olarak kullanır.”

Nihat Öztoprak - Klasik Türk Edebiyatı Mizahında Hayvanlar

“Şairler insanlar arasında geçen veya geçebilecek olan birçok hadiseyi isim vermemek için hayvanların arasında geçmiş gibi göstererek rahat bir şekilde alay edip nükte yapmaya, ders vermeye çalışmışlardır. Böylece 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar klasik Türk edebiyatı döneminde bir taraftan müstakil mizahi hayvan eserleri yazılırken diğer taraftan da divan, mesnevi, mecmua, letaifnâme, cönk, ramazannâme vb. eserlerde de hayvanların konu edildiği mizahi şiir veya beyitler yazılmıştır. Geneli itibariyle mizahi hayvan şiirleri yönünden klasik Türk edebiyatının çok zengin olduğunu söyleyebiliriz.”

Ziya Avşar - Tezkirelerde Mizah Figürü Bir Şair: Revânî

“Revânî; zeki, hoşsohbet, nüktedan, girişken ve neşeli bir insandır. Şairliği yanında hattatlık hüneri de olan şairin, musikide de salim bir zevki vardır. Akıcı, açık, anlaşılır ve sade üslubuyla döneminin önde gelen şairlerinden biri olan Revânî’nin mürettep bir Dîvân’ı, sâkinâme türünün ilk örneği olan İşretnâme’si ve henüz ele geçmeyen Hamse-yi Rûmî adlı bir mesnevi külliyatı vardır. Şairin bu erdemlerinin yanında; yeme-içmeye aşırı düşkünlüğü, makam ve mevki zaafı, bazı şairlerin buluşlarını kendi şiirlerinde kullanması, zevklerinin aykırılığı ve elinin fazla sıkı oluşu da kusurları arasında sayılır. Şairin bu kusurları, dönemin cari edebî ortamında onun etrafında bir mizah ve latife silsilesi oluşmasına yol açar.”

İskender Pala ile Söyleşi

Farklı bir konu ile okurlarının karşısına çıktı bu kez İskender Pala. Uzun yıllardır tarihten süzülüp gelen bir damarı roman konuları olarak belirleyen Pala, isminden başlayan bir değişimle farklı bir dünyaya davet ediyor okurlarını. Söyleşinin soruları; Aleyna Malkoç’tan.

“Bu roman için “A-71” adını seçerken biraz da kitap adının romanda anlatılan konuya uygun olmasını istedim. Daha ötesi, bu eser dijital dünyaya ait bir roman. Kapak tasarımını da ona göre yaptık. “A-71”, bir IŞİD teröristinin kod adı. Roman bu teröristin hayatı etrafında harmanlanıyor.”

“Şimdi, DAEŞ gibi IŞİD gibi terör örgütleri ilk çıktığında bunları oluşturan üst akıl, kimleri kullanabileceğini sorgularken hiç şüphesiz toplumda savrulmuş kişilikleri tercih etti. Benim roman kahramanım Viyana’da savrulmuş bir kimlik. Bir defa kimlik problemi var. Ne olduğunu sorguluyor. Müslüman ama Müslüman olduğunu gizleyen bir aile. Radikalleştirilmiş bir anlayış, bu taraftan kendi çevresinden dışlanmış bir tip. Kendi çevresinden dışlanmasıyla birlikte iyilik ve adalet üzerine düşünmeye başlayıp iyilik ve adaleti yeryüzüne ikame ettirebilmek için yola çıkıyor. Yani o bir terörist olmak için Suriye’ye gelmiyor.”

“Doğrusunu isterseniz, 2071 dolayısıyla mı seçtik, onu bilmiyorum. Ama 2071, 1071’den sonra bence bölgede ikinci bir Türk zaferinin olacağı tarihtir.”

Halid Ziya Uşaklıgil

Türk romanına çağ atlatan bir yazardır Halid Ziya Uşaklıgil. Mustafa Ever, Uşaklıgil portresi ile dergide yer alıyor. Hayat hikâyesi ve edebiyat dünyasındaki mücadelesine şahit oluyoruz Uşaklıgil’in.

“Aşk-ı Memnu’nun bizim roman diyebileceğimiz ilk romanımız olduğu ortak bir görüştür. Bu roman ve dolayısıyla Halit Ziya, Türk roman tarihinde birdenbire gelen bir sıçramadır. Hayat hikâyesi okunduğu zaman, 19. yüzyılın sonunda bu sıçramayı da bir tek Halit Ziya’nın yapabilecek durumda olduğu anlaşılacaktır.”

“Halit Ziya, romanlarının yanı sıra “büyük hikâye” veya “küçük roman” denebilecek eserler de kaleme alır. Hizmet’ in ilk sayısında Sefile romanı tefrika edilir ancak sansür tefrikayı yarıda keser. Bir yandan gazetede Mensur Şiirler tefrika edilmektedir.”

“Halit Ziya’nın Hizmet’teki edebiyata dair yazıları içinde romantizmi ve ünlü romancı Ahmet Midhat’ı eleştiren, realizmi savunan yazılar da vardır. Naci tarzı subjektif eleştiriyi de eleştirmektedir. Yenilikçidir. Kendisini pozitivist bir dünya görüşüne götüren, realist edebiyat eğilimlerini kuvvetlendiren, edebî eserlerini besleyen ve çeşitlendiren yazı dizileri yayımlar.”

“Halit Ziya’nın roman anlayışı ve dili için şunlar söylenebilir: Fransız realistlerinin insan-çevre kompozisyonu Halit Ziya’da da görülür. Kahramanlarının iç dünyasıyla sosyal çevre arasındaki sıkı ilişkiyi vermeye çalışır; ancak daha çok kişilerin iç dünyasını ön plana aldığı söylenebilir. Sosyal çevre, kahramanları aydınlatmak için ele alınır. Dili, Servet-i Fünun dilidir ve nesirde Servet-i Fünun dili demek Halit Ziya demektir.”

Modern Türk Edebiyatının Meşalesini Yakan Adam: İbrahim Şinasi Efendi

Dergide yer alan diğer bir portre de İbrahim Şinasi Efendi’nin anlatıldığı “Modern Türk Edebiyatının Meşalesini Yakan Adam: İbrahim Şinasi Efendi” yazısı. Şaban Kumcu, edebiyat dünyamıza modern yüzünü kazandırması yönüyle ele alıyor Şinasi’yi. Şinasi- Namık Kemal bölümleri oldukça dikkat çekici.

“İbrahim Şinasi Efendi, düşünce, bakış, yorum ve biçim bakımından edebiyatımıza Batılı bir tarz getirmiştir. Tanzimat ile başlayan Türk edebiyatında akılcılığın ilk temsilcisidir. Şiir dilimizi sadeleştirme ve halkın anlayacağı dille yazma isteğini, en sadık öğrencisi Namık Kemal; “yeninin ta kendisi” diyerek beğeniyle selamlamıştır. Şiirimize millî bir kimlik kazandırmaya çalışırken La Fontaine, Lamartine ve Racine’den yaptığı çevirilerle bu düşüncelerini gerçekleştirmiş, Türkçe ve Türk mantık anlayışıyla Batı’ya yaklaşmıştır. Osmanlı aydınına hitap eden divan edebiyatının yerine, Batı edebiyatından yapılan çeviriler, gazetecilik, edebî tenkit, tiyatro, roman ve şiirle geniş halk kitlelerine hitap etmeye başlamıştır.”

“Şinasi; ilahi, münacaat ve masalda, hiçbir aşırılığa kaçmadan, sade bir Türkçeyi aruzla yazmayı başarır. “Eşek ile Tilki” hikâyesi yeni edebiyatımızda henüz geçilememiştir. Şinasi’nin safi Türkçeyle yazdığı şiirlerinden sonra ulaştığı dil fikri, şüphesiz ki ondan gelen en büyük kazancımızdır. Şinasi bir fikrin adamıydı. Önceden beri var olan güzel şeylerden ziyade, yeniden taş taş üstüne kuracağı bir binanın peşindeydi. Bir bakıma onun bizde yaptığı şey; Fransız şiirinde Malherbe’nin yaptığına benzer.”

“Şinasi, eski nesrimizi gereksiz süslerden kurtarıp nesre sağlam ve düzenli anlatım gücü kazandıran bir Tanzimat aydınıdır. Nesir, onunla başlar. Türkçemize sade, anlaşılır, hayal unsurlarından arındırılmış ve şiirle bütün ilişkilerini kesmiş, bir cümle yapısı getirmiştir.”

Kılıbıknâme Gün Yüzüne Çıktı

Türk Edebiyatı okurları nadide bir eserle tanışıyor bu sayı. Evcimenzâde Halim’in Kılıbıknâme’sinden bölümler okurlarla buluşacak. Uzun yıllardır sadece adı bilenen ama nüshalarına ulaşılamayan eserin ortaya çıkış serüveni veriliyor bu sayı. Bir bölümünün de yer aldığı Kılıbıknâme’den bölümlerin dergide tefrika edileceği müjdesi de veriliyor.

“Evet muhterem kârîlerim! İşbu kitâbın sebeb-i vücudu pâdişâhımız efendimiz, sebeb-i te’lîfi de çok zamândır hem-derd ü enîsim olan Yüzü Yumşakzâde Ali Bey’in şol iltimâs-ı zarîfânesidir. Nitekim rûy-ı zemînde ber-devâm olan sulh u salâhın vesîle-i yegânesi Kılıbıklık, her dîn ü îtikâd, her mefkûre ve ideolocya gibi en büyük zulmü kendi mensûb ve muhiblerinden görmüş bir nâzenîn yoldur ki Kılıbık-nâme bu tarîk-i kadîmin mahsus lisânını, kelimâtını, sınâ’ât-ı edebiyyesini, letâyifini, hikâyâtını, eş’ârını, meşhûr mümessillerini, kıssalarını ve bilumum âdât-ı dîrînesini hâvî bir lügattir. Ümmîddir ki Kılıbık-nâme, ahlâf u evlâd u ahfadımıza bir kılavuz olup sabr u tâkatleri kendi vehimlerince tükendi zannettiklerinde:

Alçal ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir
Hâtûnuna sor ne işliyorsan
Her âdil olan Ömer değildir.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Yunus Alıcı – Hüngür

“Dün, resepsiyon memuru telefon numarasını sorduğunda cevap verememişti. Ardından memur, kayıt için adını ve soyadını sorduğunda o da gelmemişti aklına. Ezberinde yüzlerce mısra taşıyan bu adam, nasıl olur da telefon numarasını, adını-soyadını, “kendisini” unuturdu? Neyse ki kimliği yanındaydı. Unuttuğu kendisini odaya atabildi. Çantasını kenara bıraktı, üstünü değişmedi. Yatağa oturdu, gün aydınlanana kadar bekledi. Beklerken sürekli düşünüyordu: “Neden?” sorusuna cevap arıyor, fakat bulamıyor, beynini bu soruyla hırpalıyordu. Bir neden yoktu.”

“Yürümeye devam ediyordu. Uzaklaşıyor mu, yoksa yakınlaşıyor muydu? Arkasında bırakmamış mıydı? Yürüdükçe önüne çıkan neydi? Ona adını unutturan, kendisini nasıl unutturamıyordu? Dünden beri bir şey yememişti. Bir hazımsızlık yaşıyor, zihnindekileri öğütemiyordu. Nisan ayı, baharı getirip bırakmıştı şehrin ortasına.”

Ayşe Ünüvar – Tavus Kadın

“Sokak boş, yol ıssız, şehir sadeydi… Bedeninde hiç yaprak kalmamış ağaçlar silsilesinin içinden yürümeye başladığımda duydum o sesi; Gel, der gibi bul, der gibi anla, der gibi geldi önce… Sonbaharın sert rüzgârı yüzüme vururken içli bir acı gelip yerleşti sol göğsüme… Allah’ım yutkunamıyorum, yutkunamıyorum, yutkunamıyorum nedense… Başımı kaldırıp yaşlı akasya ağaçlarına, dalına birkaç karga tünemiş salkım söğüde, yenice dikilmiş mavi ladinlere ve onlara kanat geren belki yüzyıllık sedir ağaçlarına baktım. Bu ses… Çığlığa, hüzne, alıkoymaya, sarılmaya benzeyen, içimi pare pare eden bu ses de kimindi? İnsan desem değil gibi. Kuş desem; alışkın olduğum, buraların seslerini bildiğim kuşları da değil işte…”

“Daha hazan görünür görünmez çiçeklerin alnına vurmuş soğuk! O hâlde neden bir limon ağacı var bu mezarın başında? Belki de portakal. Mandalina da olabilir. Kim bilir mandalina seven biri belki… Yaşamaz ki burada mandalina! Ya da portakal ya da limon. Bilmiş ki yaşamayacağını bir umut ekmiş ama küçücük fidanın bedenini bin pılı pırtıyla sarıp sarmalamış… Aşı mı yapmış diye düşündüm önce. Sonra yenice ekildiğini yapraklarından anladım…”

“Bu ses ne insandı ne de kuş… Bu ses yüzyıllar önce buralardan geçip gitmiş bir Tavus Kadın’ın toprağa yazılmış renklerinin günümüze kalmış hikâyesiydi… Hikâyeye rast gelmezsin, hikâyeye çağrılırsın, dedi içimden babaannem ve o sabah kalkıp elimde bir top nergisle Tavus Kadın’ın hikâyesine vardım ve tavus kuşunun sesindeki sesi buldum…”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Bazen gökkuşağı, bazen bir bulut

Görür gibi oluyorum içimde

Kimileyin pencereden bakarken

Duvağını hayal eden bir kızın

Gergefini, oyalı yazmasını

Gözlerimin üstüne çekiyorum

İster baharında, ister kışında

Kimileyin yaralı bir turnanın

Kanadından kan damlıyor içime

Pıhtılaşan geceye aldırmadan

Kala kalıyorum çeşme başında

Nurullah Genç

dağlar böyle mi batardı

soyunup uçsuz geceye

şurada bir sokak vardı

daha birkaç saat önce

bölük bölük kuşlar geçer

adına mevsim diyorlar

renkler hangi sudan içer

dünya bir resim diyorlar

Şadi Oğuzhan

Yahya, bir köle taciri nağmeli seslerin.

Pera Palas’ın balkonunda görününce,

Manzum lügatın harfleri ışılardı.

Kelimeler, çeki düzen verirdi kendilerine.

Kandilli’de bir gündüz rüyasına atfen,

Müneccimbaşı Asım Efendi rüya tabircisi,

Dedi ki rüya yetmez;

 Yıldızlara da bakmak lazım.

Yahya bu, dinler mi ferman?

Yüreğini şiirce bir araladı;

Beyaz bir mısra kesildi gündüz rüyası.

Hicabından Asım Efendi kırmızı gül doğurdu

Tarık Özcan

Kefensizin biriyim

Sırılsıklam dalgın ve çıplak

İnsan işte gölgesi kadar kalabalık

Kahhar bir ırmak kadar gümrah

Saksıda solarken beyaz manolya

Bir eskiciye satmayı ne çok isterdim

Ucundan kıyısından azıcık eskiseydi dünya

Hüseyin Çolak

Çığırtkanı yorgun şehirler

Köreltir hançeresinde zaptedilmiş kelimeleri

Yutağında düğümlenen ses taşar

Teller hançerlenir,

Ayazlanır felsefesi ahâlinin

Türkçenin ulu temsilcileri ve kolhozda seğiren göz

Övüncüdür çığırtkanlığın

Mert Alihan Karakaş

Gökte Yazılan Yazı: Mahya

Nisan ayı bu sene ramazan coşkusunu tam anlamıyla bahar sevinci gibi yaşatacak hepimize. Her bir yanımız bahar çiçekleri renginde ramazanın huzur iklimiyle boyanacak. Sözümüz, selamımız, gecemiz, gündüzümüz bereketli günlere kavuşmanın heyecanıyla şenlenecek. Kavuşturana şükürler olsun.

Şehir ve Kültür dergisi ramazanı mahyalarla selamlıyor. Camilerin bir müjde gibi ışıldayan mahyaları da içimize ferahlık vermeye devam ediyor.

Mehmet Kâmil Berse’nin giriş yazısından;

“Hiçbir ayrım gözetmeksizin, her zaman, herkesin yardımına koşan Türk insanı; On bir ayın sultanı Ramazan’da yardımlaşmanın sınırlarını zorlayacak inşallah. Sahne yine bizim olacak… Yardımlarımız, zekâtlarımız ve sadakalarımız, sokağımızdaki ihtiyaç sahiplerinden, şehrimizdeki ve dünyadaki ihtiyaç sahiplerine kadar ulaşacak… Sahnede başka güzellikler de ışıldayacak… Selâtîn camilerinde mahyalar içimizi aydınlatacak…”

“Hakikaten mahya Türk zevkine ne kadar uygundur. Yani minareler arasında uzatılan bir halat üzerine yedekle çekilen taksimatlı boğumlara asılan zeytinyağlı kandillerle yazılan ve yapılan şekiller bizim benliğimize ne kadar uymuştur. Biz Türkler, İslamiyet’in, cemiyetimizde, tatbikatında ne kadar zevk ve incelik katmışız... Yıkanmamız bir eğlence, sünnet olmamız bir düğün olmuş. Hatta oruç tutmayı bile keyifli hale getirmişiz. Ecdadımız bize bugün için iftihar edeceğimiz birçok kültürel miras bırakmış. Biz mevcudiyetimizi bunlar sayesinde de idame ettirdiğimizi unutmamalıyız. Zira bir millet, hususi ananelerini kaybeder ve onlara bağlanmaz ise yok olur. Bizim o kadar köklü ve kuvvetli ananelerimiz vardır ki başka memleketlerden aşırma ve muzır geleneklere ihtiyacımız yoktur. Biz bunlarla millet olmuşuz ve bunların muhafazasıyla kültürümüzü devam ettiriyoruz.”

Kırım

Hiçbir söze gerek kalmadan sadece “Kırım” demek bile içimizin sızısını anlatmaya yetiyor. Öylesine bizden bir coğrafyadır Kırım. Mehmet Kamil Berse, Kırım’ı anlatıyor yazısında. Geçmişten günümüze bir Kırım portresi sunuyor Berse.

“Kırım, Türkiye’nin kuzeyinde, kıyısı Karadeniz olan bir yarımadadır. Karadeniz ile Azak Denizi’nin batısında 44-25 / 46-15 boylamları ile 30- 30/34-37 enlemleri arasındadır. Bugünkü toprakları 26 bin 140 kilometrekaredir, ancak Kırım’ın hanlık dönemindeki toprakları genişti, bir dönem Moskova yakınlarına kadar ulaşırdı.”

“Kırım yarımadasının jeopolitik önemi asırlardır devam etmektedir. Kırım Hanlığı'nın Osmanlı Devleti ile Sultan Fatih devrinde başlayan manevi ve hukuki bağı Kaynarca Anlaşması'na kadar devam etti. Kırım Hanlığı, Osmanlı iş birliğinden itibaren her sene Moskova Prensliğinden (Ruslar) vergi alırdı. Ruslar, Kaynarca Anlaşması'na kadar geçen zaman içinde Kırım’ın önemine binaen Kırım'ı ele geçirmek ve böylece Karadeniz’e ve sıcak denizlere inmeyi hedeflemişlerdi.”

“Bugün Kırım yarımadasında 500 bine varan soydaşımız, olmayan vatanlarını yeniden kurdular; hâlâ kurmaya devam ediyorlar. Ukrayna ile Rusya arasında oynanan savaş oyununun piyonu olmadan bu mücadelede Kırımlı Türkler haklarına kavuşacaklar, buna yürekten inanıyorum. Kırım’la ve Kırımlı kardeşlerimle her zaman tek yürek çarptığımızı ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti, her zaman Kırımlı kardeşlerimizle beraberdir. Çünkü nerede olursak olalım biz Türkler; Ezan okunan yeri vatan bildik, ezan okunmayan yerde ezan okumayı görev bildik…”

Doğal Ve Suni Başkentler

Mehmet Kurtoğlu’nun şehirlere bakışı çok özgündür. Herkesin baktığı yerden bakmaz bir şehrin kalbine. O, kendi gönlünden geçen hallerini görür şehirlerin. Doğal Ve Suni Başkentler yazısında da önce şehirlerin edebiyata ve hayata yansıyan yüzünü anlatıyor. Sonra başkentlere getiriyor sözü. Tespitleri oldukça yerinde.

Soylu şehirlerden bahsediyorsak eğer, soylu olmayan şehirlerden de bahsedebiliriz. Bunu köksüzlük bağlamında ele almak gerekir. Gerçi Batı’da soylu olmayana bizim gibi kötü bakmazlar, zira onlara göre krallık ahlak dışılıktır. “Ahlak dışıysan kralsın” diye meşhur bir atasözleri vardır. Shakespeare’in oyunlarında meşru ve gayrı meşru krallar çarpışır. Tabi bunun bir de Hz. İsa’nın babasız doğmasından dolayı felsefiteolojik boyutu var. Şahsen krallığın bu boyutu üzerinde durmak istemiyorum. “Şehirlerin soylusu-soysuzu, aristokratı-çingenesi olur mu?” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Eğer şehirlere bir insan gibi bakıyorsanız onların da tıpkı insanlar gibi soylusu-soysuzu, Farabi’nin deyişiyle âlimicahili, faziletlisi-faziletsizi olduğunu görürsünüz.”

“Her başkent, gerçek anlamda başkent değildir. Doğal başkentler olduğu gibi konjonktürel olarak gelişi güzel ilan edilmiş “sunî başkentler” vardır. Doğal başkentler derinliği, kültürü, jeopolitiği olan şehirlerdir. Bu şehirler hiçbir zaman “başkenlik” özelliklerini yitirmezler. Tanpınar’ın dediği gibi “bir başkent her zaman başkenttir, konuşur.” Kudüs, İstanbul, Bursa, Konya, Urfa, Diyarbekir böylesine doğal başkentlerdir. Her zaman bu şehirleri kıskanan başka şehirler vardır ve Tanpınar’ın dediği gibi her zaman konuşurlar. İstanbul konuştuğu zaman dünya susar ve dinler. Bursa konuştuğu zaman Balkanlar, Konya konuştuğu zaman Anadolu, Urfa, Diyarbekir konuştuğu zaman Ortadoğu dinler…”

Rüzgârlı Burun Anamur

Mehmet Mazak, nereyi anlatsa keyifle okuyoruz ama kendi topraklarına söz gelince daha bir renkleniyor cümleleri. Memleket sevgisi insanın hem içini açıyor hem de cümlelerine daha bir ahenk katıyor. Mazak da Mersin’i ya da çevresini anlatırken adeta kanatlanıyor cümleler. Hiç gitmemiş olsak da oralara dair deniz kokusunu hissediyoruz.

“Taşeli yöresi, Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinden biri olan Akdeniz Bölgesi'nin orta kesimine verilen isimdir. Taşeli Bölgesi yaklaşık olarak Antalya ilinin doğu kesimi ile Mersin ilinin batı kesimini içine alır. Taşeli Yöresi, Orta Toroslar'da Alanya'nın doğusundan başlayarak kıyıda Gazipaşa, Anamur, Bozyazı, Aydıncık ve Silifke'nin batı kesimleri ile iç kesimlerde Gülnar, Mut ve Ermenek'i kapsayan ve arazi yapısı çok kayalık ve engebeli olan bir bölgeye verilen isimdir. Antik çağlardan günümüze birçok kültürlere ev sahipliği yapan bu bölgeye “Taşlık Kilikya” adı verilmiştir. Bölgenin yüzey şekli ve toprak yapısı çok kayalık olduğundan bölgeye "Taşeli" denmiştir.”

“Anamur insanı saflığı, samimiyeti ve işlenmeye müsait bir cevher gibi ülkemizin nadide topluluklarındandır. Anamur insanı; Taşeli platosunda Orta Toroslarda yetişen ladin, katran, kekik, sümbül, çiğdem kokan yaylalarından beslenen, karlı dağ yamaçlarına, derin vadilere, beyaz bulutlara, masmavi denize eşlik ederek mutlu bir hayat sürenlerin yerleşim yeridir. Anamur insanı tecrit edilmiş bir toplumdur. Bu coğrafyanın bir yansımasıdır. Akdeniz bölgesinde, Toros Dağlarının kıyıya paralel olarak uzanması, yükselti ve eğimin dik ol olması, büyük şehir merkezlerine uzak bir konumda kurulmuş olması kendi kendine yetmek zorunda bırakmıştır Anamur’u.”

Safiyetle Denizin Vuslatı Burgaz

Fahri Tuna ile bu kez yolumuz Burgaz’a düşüyor. Tarihten süzülüp gelen bir hasret diliyle anlatıyor Burgaz’ı Tuna. Hep birlikte nefesleniyoruz daha uzun soluklu yollara çıkmak için.

“Kuzeye her seferimde ilk durağım hep Burgaz oldu. Soluklanıp devam ettim. Ama burada iki kişinin hakkını ayrıca vermeliyim: Başkonsolos Niyazi Evren Akyol’un samimi misafirperverliklerini unutamam, sekiz on yıl geçse de üzerinden. Bir de Burgaz Aydos’un Dereköy’ünden, evladım gibi yakın, yeğenim gibi ailemden olan Latif’imin - o şimdi polis - ekibimizi alıp Bulgaristan seferimiz boyunca bize çok güzel rehberlik edişlerini. Yolda sık sık söylediği, başta ‘Daskotna’nın Ayşe’si’ olmak üzere, ninesi Hâfize Teyze’den öğrendiği doyumsuz yöre türküleri… 1877-78’de kaybettiğimiz Kuzey Bulgaristan’da adeta tapu senedi hükmündeki burum buram biz kokan, Ali Ahmet, Ayşe Fatme, hasret sevgi kokan; ağıt ağıt, mani mani, koşma koşma güzelim türkülerimiz.”

“1934’te bütün bir Bulgaristan’da tüm Türk şehir, kasaba, köy isimleri Türkçeden arındırılmış, Bulgarlaştırılmıştır. Burgaz’da, Aydos’ta da elbette. Örneğin, Dereköy’ü Reçitsa yapmışlar. Bulgarca da Dereköy demekmiş Reçitsa zaten. Dereköy dedim de: 2012 yılı 31 Ağustos’u. Şumnu Karalar Köyü’ndeyiz. Karalar, koca Yusuf’un köyü. Edirne Valisi Hasan Duruer’in himmetiyle yüz yıl sonra Karalar’da yağlı güreşler yeniden başlıyor. Biz heyet olarak oradayız. Çok güzel bir gün. Belki beş yüz-altı yüz izleyici var. Davullar zurnalar, pehlivanlar peşrevler, cazgırların nidaları…”

Görünmez Kentler ile İnsanlığın Mekân Kurgusu

Bilal Can, Calvino’nun Görünmez Kentler kitabından hareketle insan- mekân merkezli bir yazı kaleme almış. Mekânlar ancak insanlarla anlamlı hale geliyor. Ütopik bir dünyanın çevresinde dönüp dursak da insan bir mekânın hayali ile yollar kat ediyor. Belki de bir ömür. Tâ ki içinin tüm parçalarını tamamlayan mekâna kavuşana dek.

“Mekân; kurgu ve gerçek arasında görünenden yola çıkılarak peşine düşülen bir olgudur. İnsanoğlunun mekân serüveni her daim rahatlık, güvenlik ve temel ihtiyaçlara ulaşım konusunda sorunsuz bir hayalin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan denilebilir ki; insanoğlu gerek kurgusal gerekse gerçek anlamda mekân kurucu rolü üstlenmiş bir yapıdadır. Mekânın var olabilmesi için öncelikle hayal edilmiş olması lazım.”

“Calvino, İtalyan edebiyatının en çok bilinen isimlerinden biri olarak novellalar, roman ve edebî anlatı üzerine yoğunlaşarak düşünce dünyasındaki renkliliği edebî alanla aktarır. 1972’de yayınladığı Görünmez Kentler adlı eseri, bir anlatı kitabı olarak mekânları odağına alan ve bu mekânlar dolayısıyla hayali/kurgu arası mekânlarla insanlığın mekân üzerine kurguladığı düşüncelere edebî pencereden yeni bir bakış açmıştır. Eser; ne tam bir roman, ne tam bir öykü ne de tam bir mekân kitabı olmasının yanında hepsini içerisinde barından kimi zaman da seyahatnameye benzeyen taraflarıyla büyük bir okur kitlesine hitap etmiş bir eser olarak yer edinmiştir.”  

“Calvino, dil ustalığı sayesinde geçmiş, şimdi ve gelecek açısından kurguladığı bu eserinde insanlık mekân anlatımına bir katkı sunmuştur. Geçmişte olduğu gibi şimdi de gelecekte de birbirimize mekânları anlatmaya devam edeceğiz. Mekânı anlatışımız, zihnimizde sahip olduğu renklerle olacaktır. Eser, 9 bölümde ikili unsurlarla mekânı ele alırken hayali gerçek arasında bir yerde durarak aktarımlarda bulunur. Her bölümde kentler benzer unsurlarla irdelenmekte, farklı kentlerdeki aynı unsurlar ele alınarak anlatılmaktadır.”

Kamusal Alan

Ne kadar anlam farklı anlamlar yüklenir oldu kamusal alan kavramına. Siyasî, iktisadî, sosyal alanda kendine özgü bir anlam derinliği oluştu bu kavramın. Necla Dursun kamusal alana dair yazmış. Hayata yansımış bir alanın insanlar için ihtiva ettiği anlam derinliği var yazının detaylarında.

“Kamu” terimi “umûm” kelimesine karşılık gelirken “herkese ait, herkesle ilgili” anlamına gelmektedir. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat ’da ise; “hep, bütün, cümle, herkes” ve “bütün insanlar, bütün halk” şeklinde yer almaktadır. “Umum” kelimesinin sıfat hali ise “umumî” dir. “Umûma mahsus arabalar”, “umûmî bahçeler” ve “umumî meydanlar” betimlemelerinin sık kullanıldığı eski günlerden sonra “umum” ve “umumi” kelimelerinin yerini zamanla “kamu” ve “özel” kelimeleri almıştır. Kapsadıkları anlam üzerine konuşulacak olunursa; insanoğlunun yaşam alanlarının temelde “özel/sosyal alan” ve “kamusal/resmi alan” olmak üzere ikiye ayrıldığı görülmektedir.

“Kamusal ve özel alan ayrımı birçok düzenlemeyi de beraberinde getirmektedir. Örneğin nezaket kuralları özel alanda oldukça esnektir. Kişinin yapısal özelliklerine ve aile geçmişine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Kamusal alanda daha çok “protokol kuralları” denilen birlikte yaşamın gereklerinin belirginleştiği görülmektedir. Protokol kurallarını bilmek insana güven verirken bir anlamda saygınlık da kazandırmaktadır. Örneğin; bir kurum yöneticisinin makam odasına girildiğinde, törenlerde, toplu yemek yenilen yerlerde ve resmi davetlerde bu türden davranışlar sergileyenler diğerlerine göre bir adım öne çıkabilmekte, dikkat çekebilmektedirler.”

Mizah Zalimdir Lâkin Lazımdır

Mizah iyidir ve gereklidir de. Elbette bir yere kadar. Değerlere dokunan, toplumun yargılarını inciten mizah, mizah olmaktan çıkar ve incitici bir hâl alır. Erbay Kücet, mizahın toplumdaki algısından ve olması gerekenden bahsetmiş yazısında. Mizah demek sınırsızlık demek değildir mesajı var yazıda.

“Düşünürlerin bir kısmı mizahı üstünlük, uyumsuzluk ve rahatlama teorisiyle izah etmişlerdir. Olayların gülünç, alışılmadık, çelişkili yönlerini yansıtarak insanı söz konusu olaylar üzerinde düşündürme, eğlendirme ya da güldürme sanatı olarak tanımlanan mizah, sosyolojik, psikolojik, eğlence ve iletişim fonksiyonlarıyla önümüze çıkarken, kimi zaman acı veren olayları kendine özgü bir bakış ile değerlendirmektedir. Arapça ‘müzah’tan gelen mizah, Edebiyat Terimleri Sözlüğünde edebiyat türü olarak değerlendirilir ve “Alay, şaka, gülmece. İçinde hayatın herhangi bir yönüne veya bir insana dair zarif bir nükte, bir şaka, ince bir alay bulunduran, tarzıyla okuyanı tebessüm ettiren yazı ve manzumelere mizahi eser denir” ibaresini yeterli bulmadığımı belirtmeliyim.”

“Yazımıza başlık yaptığımız cümleyi biraz aralayacak olursak mizahın lazımlığının sosyal olarak gerekliliğinin önemli olduğunu ifade ederken öte taraftan ise zalimliğinin yapana olduğunun altını çiziyoruz. Şöyle ki, mizah yapılırken inanç ve düşünce planında akaidi mevzulara çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi insanı küfre götüren nedenler arasında ‘bilmeden yani cahillikten’ kaynaklanan kavramlar vardır ve her Müslüman bu konularda hassas terazi kullanır gibi sözlerini ölçüp, tarttıktan sonra konuşması evladır. ‘Boğaz dokuz düğümdür’ atasözümüzde söyleneceklerin içerisinde karşındakini incitecek lafların geçmemesine dikkat edilmesi gerektiği, düşünme aşamasında varsa kötü sözlerin elenmesi veya gerekiyorsa söyleneceklerden vazgeçilmesi ki, bu durumda insanlar karşısındaki kırmamış olurlar.”

Şehirlerin Adaletli Barış Özlemi

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Rusya-Ukraya Savaşı’ndan hareketle dünyanın mazlum coğrafyalarının hüznünü anlatmış. Ezilenler, yurtlarından olanlar, zulüm görenler, ölenler ve yıkılan şehirlerin altında kalan insanlık… Bu yüzyılda da değişen bir şey yok. Hepimiz adalet bekliyoruz.

“İki büyük dünya savaşı yaşayan Batı dünyası ise hep seyirci! Önce Kafkasya’da Gürcistan bölündü, Abazya ve Osetya’ya ayrıştırıldı. 2014’te Türk Yurdu Kırım Tatarlarının ülkesi işgal ve ilhak edildi, kınamadan öteye gitmedi Avrupa ve Amerika. Üstelik tutuklamalar, tacizler, kaçırmalar, kaybolmalar birbiri ardından arttı Kırım’da..hala da devam ediyor. Karadeniz’de askeri üs durumuna getirildi Kırım. Ukrayna’nın işgali böylece Kırım’dan da başladı; aynı kuzey ve doğudan olduğu gibi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde şehirler top ateşine tutuluyor; okullar, hastaneler, ibadet yerleri gibi savaşta dokunulmaması gereken yerler bile ateşe veriliyor.”

“Almanya’da Nurenberg’e gitmiştim. Bombalanmasına rağmen Almanlar Nurenberg’in tarihi resmini değiştirmeden aynısını yeniden inşa ettiler. Üstelik hala da Yahudilere, Nazi Almanya’sı ve Hitler’in çılgınlıklarının tazminatı ödüyorlar. Dilerim Ukrayna’da bunu başarır. Tedavi olmak üzere Ahmet Haşim’in gittiği Almanya’da yol notlarını yazdığı Frankfurt Seyahatnamesi gibi, bugün Ukrayna’da bulunan gazeteciler de yaşadıklarını yazarak bir sonraki nesle “barış” için miras bırakırlar. Zaten bir mizah sanatçı olan Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelinski’nin oynadığı bütün oyunlar yakında dünya sinema ve televizyonlarında gösterilmeye başlanıyor. Dünyanın bütün ülkelerinde Rusya’nin işgali aynı Moskova ve St Petersburg’da olduğu gibi protesto ediliyor. Ancak bir başkent Kiev ve bir ülke Ukrayna can çekişiyor. Bir insanlık dramı yaşanıyor.”

Nereye Kadar Dijital?

Kendimize sık sık sormamız gereken bir soru bu; Nereye kadar sürecek bu dijital kuşatma? Atılan her dijital adım bizi mutlu mu etmeli yoksa kendimizden uzaklaştırdığı için tehlikenin farkına varıp da çözüm yolları mı aramalıyız? Son zamanlarda yaşadığımız çıkmazlar bunlardan ibaret. Her gün yeni bir ağ sarıp sarmalıyor ruhumuzu, dimağımızı. Çaresizlik de çabası.

Medeniyet Düşünce ve Kültür Bülteni, 59. sayısında Metaverse ve İslam Dünyası dosyası hazırlamış. Konuya; bizim hakikat dediğimiz zaviyeden bakıyor dosya. Yani olması gerekeni işaret ediyor. Dijitalleşmek de bir yere kadar demek için daha fazla beklememek gerekiyor. Çünkü kayıp giden bizim hayatımız ve geleceğimizi emanet edeceğimiz nesiller.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Prof. Dr. Mustafa Alıcı- Tehdit mi Avantaj mı? Dijital Din ve Temel Unsurları

“Dijital çağda dinin temel unsurlarının içkin anlamlarını ortaya çıkarmayı ve kutsal metinlerin dindarları tarafından tarihsel düzlem içinde verilen yorumları mukayese edip anlamayı hedefleyen yorumbilim (çağdaş tefsirler) karmaşık anlama ve yorumlama yöntemlerine sahiptir. Bilhassa Kuzey Amerika'daki din bilimi uzmanları arasında yaygın bir metodolojik alan olan hermenötik bu yöndeki akademik gayret olup mukayeseli veya betimleyici olmaktan çok hayatı yorumlayıcı ve anlayıcı karakterdedir.”

“İnternet, nispeten yeni bir teknolojik ilerleme olarak anlaşıldığı dönemlerde çevrimiçi ibadetler faaliyetleri, başlangıçta ister gerçek zamanlı sohbetlerde olsun ister açıklayıcı bültenler olarak olsun hâlâ kutsal metinlere bağlı bir interaktif ilişki olarak anlaşılmaktaydı. Sanal alanların ibadet mekânı hatta “sanal mabede” dönüştürülmesi sürecinde zaman içinde eşzamanlı ibadet faaliyetleri, geçerli, sahih kabul edilip sıra dışı, yüzeysel ve bir video oyunu olmaktan çıkmaya başladı.”

Prof. Dr. Yılmaz Daşcıoğlu - Dijital Zeminde Edebilik, Bir İmkân ve Tehdit Değerlendirmesi

“Şu anda hayatımızı belirleyen gelişme ve hız kavramlarının etkisi birçok sabitenin yerinden edilmesine yol açtı. Bu iki kavramın öncelikle birey ile toplum arasındaki saydam ilişkiyi karmaşıklaştırdığı söylenebilir. Son yüzyıl boyunca giderek çoğalan malumat ve imge üretiminin bu karmaşıklıkta rol oynamadığını söylemek mümkün değildir. Bilginin hızlı ve yaygın bir dolaşım imkânına kavuşması; onların üretim ve dolaşım süreçlerindeki kültürel ve toplumsal denetim mekanizmalarını da aynı derecede şeffaflaştırıyor. Edebiyatın ana malzemesi olan dil bir taraftan hızla ortaklaşa kullanılan kaba söylem özelliklerini öte yandan aynı derecede çok özel ve hassas bir meselenin toplumsala açık bir platformun figürü hâline gelmesini sağlayacak bir nitelik kazanabiliyor. Böylece bir yandan herkesin birbirine üstünlük tasladığı öte yandan var olan kültürel, entelektüel farkların bile bir anda eşitlenebildiği bir zemin dijital evrenin iletişim mecralarında eşzamanlı olarak görülebildiği bir sanal ortam oluşmuş durumda. Bu noktada artık yukarıda klasik kültürün temellerini oluşturduğunu ileri sürdüğümüz fena ve bekâ, görünen-görünmeyen, asli ve tali olan, mahrem ve halka açık olan hatta değerli ve değersiz olan arasındaki farkların da ölçülemez hâle geldiğini düşünmek hiç de yanlış olmayacaktır. Öne çıkan ise kazanma, üstün gelme motivasyonu, görünme, popüler olma güdüsü olmuş görünüyor.”

Dr. Şakir Diclehan - İslâm Dünyası ve Teknoloji

“İslâm dünyasının, bugün teknolojik gelişme ve yeniliklerin gerisinde kalması, yürek burkucu ve dağlayıcı bir durumda olması, aklı başında her Müslüman'ı üzmekte ve onu derin derin düşündürmektedir. Çağımızda İslâm toplumlarına bakıldığında sanki bir med-cezir kısır döngüsü içinde kaldıkları görülmektedir.”

“Müslümanlar, miladi 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan ve Hintlilerden almışlardır. Müslüman âlimler, bilgilerinden faydalandıkları Hristiyan ya da Yahudi bilim adamlarını hoca olarak kabul etmişlerdir. Belli bir süre sonra da başkalarından almanın ötesine geçerek yaratıcı eserler ortaya koymuşlardır.”

“İbn-i Haldun Mukaddime'de bilimin gelişimi ile ülkenin ekonomik olarak gelişmesi arasında bir ilişki kurar. Nitekim İslâm dünyasında bilimin geliştiği ilk 200 yıl aynı zamanda gelişen ticaretin ve maddi zenginleşmenin akılcı düşünceyi teşvik ettiği yıllardır.”

İslâmcılık veya İslâmcı Olma Suçunu İşlemek

İslam, İslamcı olmak, İslamcılık kavramları her zaman tazeliğini korumaya devam ediyor. Birilerinin gündeme getirmesi ya da kaşıması ile lâik toplumun özgürlükçü zemininde de sürekli gündemi meşgul edeceği muhakkak. Kazım Sağlam, İslâmcılık veya İslâmcı Olma Suçunu İşlemek üzerine yazmış.

“Dünya cenneti yoktur, bu yerkürede yaşamak problemlerle mücadele etmek demektir. Kıyamete kadar İslâm da küfür de var olacaktır, Hz. Peygamber “Hatemü'l-enbiya”dır. Din kemale ermiştir ve adı da İslâm'dır. İslâm'ın genel kabulleri ve retleri vardır. Bunların dışına çıkarak Müslüman kalmak güçtür, belki de imkânsızdır. Aslolan bizim nerede ve kimlerin yanında durduğumuzdur. Duracağımız yer kirlenmişse tarafımızdan onlardan beri olduğumuzu beyan etme hakkımız veya mecburiyetimiz vardır, olmalıdır. Lakin İslâm kültür havzasının dışına çıkıp din karşıtların safına geçme hakkımız Müslüman olarak olamaz, öyle bir hakka sahip değiliz. Küfür/şirk, bünyesinde zulmü taşır, zulümden beri olduğunu söylemek, şirk ehline yaltaklanmak olamaz.”

“Küfrün, zulmün, aldatmanın, ikiyüzlülüğün yanında olmaktansa İslâmcılık adına ne kadar yanlış varsa ben üstleniyorum. Bana verin İslâmcılık adına yaptığınız yanlışları. Onları düzeltmek, yanlışlarından ders çıkarmak mümkün. Lakin küffarın pençesine takılıp onların ekmeğine yağ sürmek, değirmenlerine su taşımak, onlara şirin görünmek düşüklüğüne duçar olanların ahvali içler acısıdır.”

Florence Nightingale ve Rüfeyde Hanım

Florence Nightingale ve Rüfeyde Hanım isimlerinden neredeyse herkes Florence Nightingale ismini biliyordur. İkisinin yaptığı iş de aynı. Biri Hıristiyan diğeri Müslüman. İslâm Tarihindeki İlk Müslüman Hastabakıcı diye tanıtıyor Ahmet Zeki İzgöer Rüfeyde Hanım’ı. Önce Florence Nightingale’den bahsediyor, daha sonra Rüfeyde Hanım’ı anlatıyor.

“Hz. Rüfeyde birçok gazada yaralı mücahidi tedavi eden ve Müslümanlara gösterdiği şefkat ve yardımı sadece Allah rızası için yapan bir kadın idi. O, Hendek gazasına katılıp yaralı gazilere bakmıştır. Hatta Hz. Peygamber, sahabeden Sa‘d hazretlerinin ok isabetiyle yaralanması üzerine onun Rüfeyde'nin çadırına götürülmesini emretmiş ve oraya ara sıra bizzat gelerek Sa‘d hazretlerinin hatırını sormuştur.”

“İslâmiyet'in daha ilk dönemlerinde kadınların hasta bakımı ve ilaç uygulanması gibi konularda etkili olduğu görülmektedir. Öyle ki kadınların savaş sırasında erkeklerle beraber savaşa katıldığı, cephede yaralıların yaralarını sardığı, hastaları tedavi ettiği anlaşılmaktadır. Hatta savaşa katıldıklarından ve yaptıkları işlerden ötürü ganimetten pay aldıkları da bilinmektedir. Böyle bir statü kazanan kadının sağlık, hasta bakımı ve hemşirelik hizmetlerinde önemli bir mevkide olduğu açıktır. Savaşa katılan kadın sahabeler olduğu gibi barış zamanı hastalara bakan ve ilaç uygulayan kadınlar da vardır.”

“İngiltere kendisi için bu kadar önemli olan Nightingale'in heykelini dikerken biz ilk İslâm hastabakıcısı, hemşiresinin kim olduğunu dahi bilmiyor, bilmekte zorlanıyoruz. Heykelini dikelim demiyoruz, diyemeyiz, ama hiç olmazsa tanıyalım. Hikâyesini, romanını yazalım, senaryosunu kaleme alalım, filmini çekelim. Kız çocuklarımıza adını verelim. Yeni kurulacak sağlık merkezlerine onun ismini koyalım. Kısacası onu gönlümüzde, kalbimizde yaşatalım.”

Tanzimat Seçkinciliğinin Soy Kütüğü: Ahlâk

Edebiyatımızda Tanzimat Dönemi, tüm yeniliklerin ve edebiyat olarak da yüzümüzü batıya dönmenin eşiğidir. Bu dönemde adı geçen tüm yazar ve şairlerin birikim noktasında mükemmellik sınırında olduğu malumdur. Batı tarzı anlatımları da neredeyse tümü denemiştir. Tüm bunların yanında Hayrettin Orhanoğlu konuyu farklı bir zaviyeden ele alıp ahlak merkezli bir bakış açısı ile Tanzimat’ı değerlendiriyor. Önemli ve dikkat çekilmeyi hak eden bir hassas dengedir ahlak. Yazıda bununla ilgili notlar var.

“Normatif, klasik ve modern biçimleriyle “elitizm”, birçok yanlış tanımlamaya ve tasnife yol açacak bir ideoloji iken bu kelimenin Türkçe karşılığı olan “seçkincilik” de katı bir ayrımı öngörür. Seçkincilik ya da seçkinci düşünce, çoğu zaman iktidarla/otoriteyle ilişkilendirilerek ekonomik, kültürel ve siyasi ayrıcalıklara sahip bir azınlığın konumunu ifade eder. Arka planında güç, otorite, dokunulmazlık ve gölge yöneticilik alt başlıklarıyla seçkinci ideoloji, bir ayrışma modeli olarak tanımlanır. Her tanımda olduğu gibi farklı bakış açılarının biriktiği tasavvurlarda kimi zaman doğuştan gelen yeteneklerle doğuştan gelen ayrıcalıkları da eklemek gerekir.”

“Ahmet Mithat'ın seçkinci tavrı, makaleleri yanında romanlarında da sıkça karşımıza çıkar. Kimi rasyonalist görüşlerinin yanında ahlâkı özellikle roman kahramanlarında temel bir nitelik olarak görmek ister.”

“Mitolojik unsurların da katkısıyla Tanzimat Dönemi, gazete ve edebî ürünlerle birlikte siyasi ve kültürel sahada Tanpınar'ın sözünü ettiği ikiliğin aşılarak çok yönlü bir ifade çeşitliliğinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Batılılaşma, modernleşme, yenileşme, değerleri koruma, geleneği devam ettirme gibi medeniyet ülkülerinin yalnızca Doğu ve Batı ayrımında düğümlenmediği dolayısıyla ikilikten farklı bir çehreye büründüğü görülebilir. Çünkü ne tek bir Batı ne de tek bir Doğu tanımı vardır. Ancak şurası muhakkaktır ki seçkinci düşüncenin ortaya çıkışının olağanüstü şartlara bağlı oluşu ve soy, köken ve imparatorluğun temel değerlerine bağlılığın önemsendiği bu dönemde daha seçkinci bir yönelim ortaya çıkar. Bu da hiç şüphesiz ahlâktır. En geniş anlamıyla ahlâk, Namık, Kemal'den Ahmet Mithat'a Şinasi'den Abdülhak Hamid'e Beşir Fuad'tan Abdullah Cevdet'e kadar her sanatçının metninde bireye yüklenen temel sorumluluktur.”

Dünyanın Üzgün Kalbi

Büyük bir telaş ile koşuşturup dururken unutuyoruz dünyanın incinen bir kalbi olduğunu. Her bir köşede kırılan bir kalp var, incinen insanlığın kendisi var. Sibel Eraslan, dünyanın kalbine dua niyetine bir iyi dilek mektubu göndermiş adeta, her şey daha iyi olsun diye.

“Ona çok aldırmıyoruz. Dünyanın bizden yorulduğuna hiç bakmıyoruz...

Onun bir kalbinin olduğunu, olabileceğini sadece şairler söylüyor ve ancak çocuklar inanıyor. Modern insan, ihtiyar dünyamızın kalp sekteleriyle dönüp durduğuna ise pek de aldırmıyor. Çünkü onun işi çok, profesyonellerin yaşamında ne gökyüzüne bakmaya vakit var ne bir saniyeliğine de olsa durup sesleri dinlemeye. Her şey o kadar hızlı ki ve her şey zamanın tadını çıkartmaya ayarlı; “carpe diem”1 talimatı, tüm baştan çıkartıcı tekliflere hazır hâle getiriyor insanı. İlerleme, gelişim, teknik keşifler derken asırlarca yağmaladığımız dünya ile ilişkilerimizi bir türlü düzeltemiyoruz.”

“Elazığ depreminin ardından milletimiz yekvücut oldu. Hem devletimiz hem mahalli idarelerimiz, sivil gruplar dayanışma içinde çalışıyorlar. Allah hepsinden razı olsun... Yalnız bu hassasiyet için deprem felaketini beklemeden evvel, önlem almamız ve özellikle inşaatsever dürtülerimizi denetim altına almamız gerekmiyor mu? Yine yıkıldık işte! Allah İstanbul gibi afet anlarında mezarlıklar dışında kaçacak yeri kalmamış kentlerimize yardım eylesin. Yeryüzü yoruldu bizi ve doymak bilmez nefislerimizi sessizce taşımaktan.”

Mustafa Sabri Efendi'den Mehmet Akif'e…

Mustafa Sabri Efendi’nin tarihimizdeki yeri ve önemi aşikârdır. Elbette biz Tokatlılar için de büyük bir övünç kaynağıdır bir şeyhülislam’la aynı toprakları paylaşıyor olmak. Net olarak ortaya koyduğu tavırlardan tutun da dönemin olaylarına karşı takındığı tutum ile şahsına münhasır bir kişiliğe sahiptir Mustafa Sabri Efendi. Mustafa Gülali, Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarından hareketle bir yazı kaleme almış. Oldukça kapsamlı olan bu yazının bir bölümünü buraya alıyorum.

Mustafa Sabri, Kahire'ye gelince Mehmet Akif onu ziyarete gider. Hâlini hatırını sorup sohbet ederler. Sonraki yıllarda pek fazla görüşemezler. Aralarında dargınlık, kırgınlık yoktur ama uzaklık ve maddi manevi şartlar sık görüşmelerine mani olmuştur. Akif Kahire'nin dışında ve güney taraflarında, Mustafa Sabri ise kuzey taraflarında yaşamaktadır. Aralarındaki mesafe yaklaşık altmış kilometre. O günün şartlarında bu mesafeyi kat etmek öyle kolay değildir. İhsan Efendi ise Mustafa Sabri'nin Akif Bey'e kırgın olduğunu söyler. Bir buluşmalarında Mustafa Sabri Efendi, Türkiye'deki yılları kastederek Akif'e hitaben şunu söyler: “Akif Bey, beni yalnız bıraktınız. Yunanistan'da Yarın gazetesini çıkarırken gelip bana katılmanızı beklerdim. Alimallah, sizin şiirleriniz hasımlarımızı tarumar ederdi.” Bu sitemlere karşılık Akif Bey de her zamanki tevazu ve edebiyle başını eğer, alnının terini siler ve şu kısa cevabı verir: “Efendim, vaktiyle yazacağımızı yazdık, memleket bu hâle gelmesin diye çırpındık durduk.”

Mustafa Sabri, Akif Bey'e Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal'e neden destek verdiklerini de sorar. Akif Bey ise Anadolu Yunan ordusu tarafından işgal edilirken o hengâmede tercih yapacak durumlarının olmadığını söyler. Mustafa Sabri'nin oğlu İbrahim Sadri de bir görüşmelerinde Akif'e, Türkiye'de devrimler olurken neden kalemiyle mücadele etmediği yönünde ihsaslarda bulunur. Akif benzer cevabı ona da verir: “İbrahim Bey, ben yalan söylemem. Allah'ım şahittir. Yemin de etmem… Yeminim olsun ki mecalim kalmadı, kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum. Namazda dalıp dalıp gidiyorum. Zihnim öyle perişan…”

Medeniyet’ten Şiirler

Hâra düştüm, hâra düştüm,

Ben sensiz bâzâra düştüm,

Zâlim nefsimin elinden,

Her zamân âzâra düştüm.

Bâzârın hâli perîşân,

Ne din kaldı ne de îmân,

Denilir ki, âhir zamân,

Çok elîm efkâra düştüm.

Sevgisiz kaldı göñüller,

Ötemez oldu bülbüller,

Çıkmaz sokak bütün yollar,

Bu yüzden firâra düştüm.

Ali İbrahim Savaş

Yoruldum diyerek çekilen de var

İlk turda pes edip dökülen de var

İhanet eden de satılan da var

Her mevsim fırtına, kıştı bu yolda

Dünya dedikleri bir gölgelik yer
Her gelen nasibin alır da gider
Birazı umuttur, kalanı keder
Kimler doldu, kimler taştı bu yolda

Sadettin Yıldız

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 7 ay Önce

Kaleminize gönlünüze bereket kardeşim..selamlar..dualarımla..

banner19

banner36