Nisan 2021 dergilerine genel bir bakış-4

Muhit’ten Sezai Karakoç Dosyası

16. sayısına Sezai Karakoç Dosyası ile girdi Muhit Dergisi. Sezai Karakoç’u ve diriliş ruhunu özümseyebilmek için arşivlik bir dosya çalışması hazırlamış Muhit. Birçok yazının yanında Turan Karataş söyleşisi de dosyanın tüm parçalarını tamamlıyor.

Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Diriliş, Sezai Karakoç’un âdeta “anahtar” kelimesidir ve bizce bilge şairin bütün eserleri “diriliş” kavramı üzerinden okunup yorumlanabilir. Hatta daha da ileri giderek şunu vurgulayalım ki, “diriliş” anahtarı olmadan Sezai Karakoç’un hiçbir eserinin kapısını açamayız. Karakoç, “Gün Doğmadan” adıyla bir araya getirdiği bütün şiirlere ve hatta bütün şiir kitaplarının isimlerine ustaca “diriliş” ruhunu giydirmiştir. Sadece şiirler değil, Karakoç’un bütün düşünce yazıları da bizce “diriliş” anahtarıyla açılır. Üstad, bununla yetinmeyip “Diriliş Partisi” (son adıyla “Yüce Diriliş Partisi) kurarak bu tavrını siyaset alanına da taşımıştır.”

“Sezai Karakoç’un dördüncü şiir kitabı “Sesler” adıyla yayınlanmıştır. “Ses”in bir önceki hali “sessizlik”tir ve “sessizlik” de “ölüm” demektir; susmak demektir. Yani “sessiz olmak”, hayattan uzak kalmaktır. Bu hal “ses”le beraber tersine döner. Yani “sessislik”in “ses”e dönüşmesi bir anlamda “dirilme” demektir. Diriliş ise hayattır, canlanmadır, yeni bir başlangıçtır. Buna “sesi olmak”, “ses sahibi olmak” gibi deyimsel anlamları da ilave edebiliriz. Burada “ses vermek”, canlı kalmanın da bir göstergesidir. Herhangi bir felaket anında insanlar hayata dair bir işaret ararken ilk önce “ses” ararlar. Kısaca Karakoç’un bu kitabı da “ses” merkezli var oluşu ve dirilişi ele almaktadır.” Şaban Sağlık

“Sezai Karakoç, sağ aksiyonu bir neşvünema, bir diriliş olarak görür; bunun organizmanın bütünü içinde geliştiğine, dolayısıyla zihnin onu aynıyla yakalamasının zorluğuna dikkat çeker. Bunun çıkış yolunun vahiy olduğunu bildirir. Çünkü “Bir ismi de Fürkan olan Kur’an, bütün nüanslarıyla hakikati yanlıştan ayırıcıdır.” Solu ölü bir şemaya, mekanik bir harekete benzeten yazar, onun uygulanacağı organizmaya dıştan geçtiğini, sonra onu bir çember gibi sıktığını, bir iç yaşantı halini alamadığını ifade ederek şu yargıda bulunur: “Çağımızda sol ideolojilerinin uygulanışının, modern diktatörlükler doğurmasının kaynağı buradadır.” Sağı ise dilimiz için bir mutluluk, tam bir “sağ”lık, canlılık ve dirilik olarak kabul eder. O, sağı bir nimet olarak değerlendirir: “Sağ yaşayış, çevremizi saran hava gibi, vücudumuzu diri tutan su gibi, kendinden faydalandıkça farkına varılmayan, mahrum olununca değeri bilinen bir nimettir.” Mustafa Özel

“Her varlık, her insan ve her şair bu tarihi ve sosyolojik birikimin içine doğar. Bir bebeğin emekleme yeteneği kendine kadar gelen insan soyunun ayaklarının olmasına ve yürümesine bağlı olduğu gibi şairde yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan onu harekete geçiren içine doğduğu oluşlar, davranışlar ve eserler bütünüdür. Şair, içine doğduğu bu birikimin kültürel ve edebî varlıklarıyla temasa geçmeden kendini de göremeyecektir aslında. Yani bir bakıma şairin içine doğduğu gelenek, kendini görmesini sağlayan aynadır. Şair kendini bu aynada görünce bir taraftan aidiyetini duyacak bir taraftan da aynadaki kendinin bütün aynaya bakanlardan ne farkı olduğunu anlamaya yönelecektir. Karakoç’un “şair, söz konusu birikimin içinde kendini görmeye yönelecek; gelenekle hesaplaşarak, kendi yerini belirlemeye çalışacaktır. Ama bu kolay değildir; çünkü geçmişin büyük şiir gerçeğinin ağırlığı altında şair, kendini bırakabileceği gibi yıkmaya ve reddetmeye de yönelebilir” dediği yer ve an budur. Oysa şairin yapacağı iş gürültü koparmadan eser vermektir. Geçmiş, yeniye her zaman yer açacaktır.” Mehmet Narlı

“İnsan, yükseldikçe Allah’a gidecektir.”
Bu cümleyi şöyle de anlıyorum, Allah’a yöneldikçe yükselecektir insan. Var edilen, yaratılan her canlının ödevi budur: Yüzünü O’na dönmek ve yolu böyle yürümek. Maksuduna erenlere ne mutlu. “Kâinattaki düzen, âhenk, yıldızların şiiri” bu akışın eseri değil midir? “Rahmet yağmurlarını getiren rüzgâr, uçan kuş, akan yıldızlar, cevher ve köpük, deniz ve damla, rüya ve katı taş, şimşek ve ateş böceğinin havaya çizdiği kavis, eleğimsağma ve deniz dibindeki mercan, inci ve sünger…” evet bütün bunlar, O’na revan oluşun ve yükselişin işaretleridir. Allah’a yönelmeyen yollar ve yolculuklar cihetsizdir. Allah’a varmayan adımlar nereye yürüyüştür? Beyhude bir çabalayış! Hangi karanlık uçurumda nihayetlenir, bilemeyiz!. Turan Karataş

“Sezai Karakoç’un başlıca özelliği düşünceyi ve sanatı büyük davasının yolunda bir imkân olarak görmesidir. Zamanında şiirlerini baş tacı eden birtakım insanların, sanat alanında çıtayı sürekli yükseğe çıkarmasına rağmen sonradan onu görmezden gelmesi, açıkça söylemek gerekirse, onların temelde bu davasıyla olan sorunlarının bir sonucudur. Bütün yazdıklarında Sezai Karakoç bir dava ve inanç adamıdır çünkü. Derdi ve inandıkları söylediklerinden de yazdıklarından da büyüktür. Müslümanca bir duyuşun ve bakışın şekillendirdiği bir büyük davadır onunkisi. Dünyayı ahiretine tarla yapmak isteyen bir yüce bakış.” Sadettin Acar

“Üstad Sezai Karakoç’un bütün şiirleri, düşüncelerini dile getirdiği eserleri, bizler adına, hep Sabah Yıldızı’yla konuşmadır. Taze sabahın habercisi, parlak ışığıyla gecenin karanlığını delen sabah yıldızı, nasıl karanlıkların şafakla birlikte aydınlığa dönüşeceğinin delili ise Üstad Sezai Karakoç’un eserlerinin de görevinin bu olduğunu düşünüyorum: Bilinçlerdeki, zihinlerdeki, ruhlardaki karanlıkları aydınlığa kavuşturmak. Aslında insanlığın hayrına olacak her söz, her eylem karanlıkları delen bir ışıktır. Sezai Karakoç bunu bütün bir külliyatıyla ortaya koymuş, sabah yıldızı gibi aydınlığın, şafağın habercisi olma sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmıştır. Şiiri ve düşüncesi bunun en kalıcı kanıtıdır.” Mustafa Kirenci

“Sezai Karakoç, Türk edebiyatının en güzel aşk şiirlerinden biri olan “Monna Rosa” şiirine imza atmış şairdir. Sadece Monna Rosa değil, Karakoç’un bütün şiirlerinde aşkın farklı görüntülerine rastlanır. Pek çok kaynakta aşkın mertebelerinin olduğu geçer. Bu aşamalar, bir nehrin doğuşundan olgunluk seviyesine ulaşmasına kadar olan süreçte yaşadığı değişimlere benzer. Çıktığı kaynaktan bulduğu eğim üzere hızla akan, geçtiği yerlerden kendisine eklenen başka sularla önüne gelen taşı toprağı götüren bir coşkunlukla devam eder. Zamanla yatağını bulur, o yatakta derinleşir, dışarıda görünen coşkunluğu da iç akıntılara kayar. Sezai Karakoç şiirindeki aşk da sonraki kitaplarda iç akıntılarda kendini belli eder. Bazen belli belirsiz hâldedir ama yine de vardır. Şair, Leylâ ile Mecnun kitabında ise saf bir aşka ulaşır.” Mehmet Özger

“Kıyamet aşısı nedir? Sezai Karakoç, bu aşıyı şerh ederken kıyametin onarıcı, tedavi edici özelliği üzerinde durur daha çok. Dünya bir hastalık, kıyamet ise o hastalığın bir aşısıdır. Bu aşıdan mahrum olmak insanın dünya tarafından yenilip yutulmasını da beraberinde getirir. Altın denge bozulunca insan işaretlerini de kaybeder. Âyetlerde ve hadislerde de insana tutması için verilen öğütler daha çok bu altın dengenin gözetilmesi üzerinedir. Karakoç, Müslümanı vücudunda bir kıyamet taşıyan insan olarak resmeder. O Müslüman, ötenin sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları en şiddetli bir kıyametle sarsan bir kıyamet adamıdır aynı zamanda. (s.9) Dikkat çekici olan husus kıyametin beklenen ve sürekli beklenmekte olan bir ânın dehşetinden çok içeride, kalpte yaşanan ve yaşatılan, mütemadiyen uyanık ve diri bir hissiyat olarak var olmasıdır.” Ahmet Edip Başaran

Turan Karataş Söyleşisi

Sezai Karakoç üzerine en yoğun çalışmalarda bulunanların isimlerdendir Turan Karataş. Doğunun Yedinci Oğlu kitabı, Sezai Karakoç’un dünyasına girmek isteyenler için okunacaklar listesinde mutlaka yer almalı. Mehmet Ali Yafez’in sorularını cevaplandırmış Karataş. Söyleşinin merkezinde Karataş’ın Muhit Kitap’tan çıkan Nizami Yürüyüş – Sezai Karakoç kitabı var.

“Yepyeni bir “dil” tutumu. Biliyorsunuz şiiri kıymetli kılan, ölmezliğe götüren şairin bulduğu ve kurduğu dildir. Yani kelimelerin yeni bir söz ve mana ile söylenişi. Mevcut dili ve onun içinceki sözcükleri, söz katarlarını taze bir havayla ve kokuyla doldurmak. Adeta onlara yeni bir nefes üflemek. Sezai Karakoç bunu yapmıştır. Sevgiliye seslenirken söylediği “Sen geldin benim deli köşemde durdun / Bulutlar geldi üstünde durdu / Merhametin ta kendisiydi gözlerin / Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu” dizelerine dikkatle bakarsak ne dediğim anlaşılacaktır. O zamana kadar dilimizde dolanıp duran tanıdığımız kelimeler, birden bire yepyeni benzetmelerle ve bağdaştırmalar içinde, taze ve geniş bir anlam dünyasının, sayısız çağrışımların kapısını aralamaktadır.”

“Diriliş”, Karakoç’un inandığı, benimsediği düşünceye verdiği isimdir. Onun ülküsüdür. Çürüyen ve öleyazan çağın insanına diriltici bir nefes olacağı muhakkak olan İslâm’ın bir adı ve sıfatıdır. Başka bir ifadeyle özünü, mayasını İslam’dan alan ve onun yeni bir yorumu olan bir düşünce akımıdır Diriliş. Ya da Karakoç’un deyişiyle kültür ve medeniyetin diriliş mektebi. Diriliş, geliştirdiği düşünce yöntemiyle geçmişe, geleceğe, olaylara ve hâsılı insanın / insanlığın bütün hâllerine Müslümanca bir bakış açısı teklif etmiştir. Bu kavramın toplayıcı anlamında, İslâm dünyasının inancını yeniden kurmak, düşünce ve estetik’ini canlandırmak zorunda olduğu vurgusu da dikkati çekmektedir. İslâm’ı, bir bakıma medeniyet nokta-i nazarından değerlendirmek ve diğer medeniyetlerle mukayese etmek demek olan Diriliş düşüncesinin ekseni insandır. Eşyanın varoluşu ve gerçeği göz ardı edilmeden “insan gerçeği”ni araştırmak için yola çıkılmıştır. Ama, insan salt bu dünya ile sınırlanmaz. Dinden sapmadan, dinin özünden uzaklaşmadan, yani öznesi hep İslâm olan bir varoluşçu yaklaşım öncelenir. Şu kadarcık bir örnek de verelim. Diriliş düşüncesine göre, Müslüman aydının üç ödevi vardır: Birinci ödev, kendini / kendimizi bilmek; ikinci ödev Doğu’yu bilmek; üçüncü ödev de Batı düşünce ve edebiyatını, güçlü ve zayıf noktalarına varıncaya kadar bilmektir.

Türkiye’nin yasası ve İstiklâl Marşı

15. sayıdaki Akif dosyasına bir zeyl tadında Ercan Yıldırım’ın Türkiye’nin Yasası ve İstiklâl Marşı yazısı yer alıyor 16. sayıda. Kavramlar üzerinden giderek bir yasa hüviyeti ile ele alıyor İstiklâl Marşı’nı Yıldırım.

“Anadolu’nun İslamlaşması yeni vatandaki siyasi yapının, toplumsal yaşamın dost ve düşmanların, değerlerin, İslam düşüncesinin niteliğinin, devlet mekanizmasının ne yönde teşkil edileceğinin genel hatlarını vermişti. İstiklâl Marşı ile açılan yeni devlet kimliğinde de Nomos etrafında değerler, kaideler, millet bağı, hedefler belirlenmiştir.”

“Marşın “yasa vasfı” ile milletin ruhu olmasının nedeni de inşa sürecindeki bu temel simgelerden ötürüdür; İstiklâl Marşı Meclis’te okunduğu ve kabul edildiği için de formel manada bile “yasa” sayılır. 1071 sonrasında olduğu gibi 1921 sonrasında da “müstakil millet, müstakil devlet” teşekkül ettirildiği Meclis’teki bu kabul ile bu yasayla dünyaya yeniden ikrar edilmiştir.”

“Vatan kavramının cennetle özdeşleştirilmesi bir yandan savunma bir yandan atak da içeren aksiyonculuğun, eylemciliğin sonucudur. Burada mevzuyu yer-yön açısından ele aldığımızda klasik doğu-batı ayrımından çok İslam-Batı karşılaşmasının, küfür-iman dikotomisinin mutlaklaştırıldığını söylemek gerekir. Haliyle vatan kavramı da fiili-İslami-hayati olanı anlatır. Marşın genel ruhuna bakıldığında Müslümanların, milletin İslam’ın son yurdu olan bu topraklarda emniyette olduğuna, “Türk bayrağı altında” güvenliğinin sağlanabileceğine atıf yapar.”

Selahattin Yusuf’tan Ahmet Kekeç Yazısı

Ah vefa, sen ne güzelsin böyle, gelip gelip dokunuyorsun kalbimize.

Muhit’te Ahmet Kekeç yazıları yer almaya devam ediyor. İnsanı onurlandıran, gururlandıran, hüzünlendiren hareketler bunlar. Selahattin Yusuf’un Ahmet Kekeç yazısı anılar eşliğinde ilerliyor. İçimize dokunuyor her cümle. Rahmetle ve özlemle anıyoruz Ahmet abimizi.

“Kirli sakal bıyığı, dört mevsimlik siyah tişört, ağır kışlık botlar, sürekli giydiği o salaş hâkî parka, muhtemelen her şeyden önce bir decoder görevi görüyorlardı. Yani öyle olmalıydı. Kılığı, nizami Türkçe kasvetini mütemadiyen bozuyor, resmi sıkılgan dilin iç dikişlerini gevşetiyor ve muhabbeti, sıkıştığı ikiyüzlü matematik kesinlikten ferah ve sivil kahvehane iklimine taşıyordu. Kusurlu, güzel kahvehane.”

Hasılı, en çok resmi nezaketin tekerleğine çomak soktuğu o tatlı iğneli dilini seviyordum Ahmet abinin. Mesela eski arkadaşı bir ağır abinin caz merakını ikide bir parmağına dolardı. Arkadaşının gazetedeki köşesinde ikide bir boy veren, cazla ve pipo dumanıyla efsunlanmış yazılarını -itiraf ediyorum- bazen Ahmet abiyle birlikte okur ve “değerlendirirdik.”

“Programlardan sonra çorbacıya gidiyorduk hep. Eyüp’teki o işkembeciye. Asıl muhabbet afyonunu elbirliğiyle orada patlatıyorduk. Çorba sonrası sigara ve çay muhabbetinde. Sonraları oğlu sevgili Hakan da katılmaya başladı bize. Şamata, haftalar boyu süren theatral tarih tartışmaları ve kahkahalar.”

“Biz onunla yine devam ederiz bir şekilde... Ben burada oturuyorum zaten. Yakın ev benim buraya. Şurada... Yok, olmayacak böyle, dedim içimden. Bırakıp yürüdüm, çıktım mezarlıktan!

Ne yapayım, nereye gideyim, şu sinir boşalma işini nasıl edeyim derken, adımlarım beni yukarıya yönlendirdi. Geceleri program sonraları gittiğimiz o çorbacıya.”

Hatırlayışın Sadağında Acılar Var

Ali Emre, acılar coğrafyasının fotoğrafını sunuyor bizlere. Kayboluşlar, savruluşlar, hüzünler var gözümüzün önünden geçen. Kırılıyoruz her cümle ile.

“Dört bir yanımız feryat figan yine. Halep’in acısını, İdlib’in çamurdan sokaklarını, Kudüs’ün sızlayan yerlerini, Yemen’in açlıktan ölen yetimlerini, Doğu Türkistan’ın kilit vurulmuş dudaklarını, Arakan’ın kanatları kırılan göçmen kuşlarını nerden bilsin, dünyayı cips ve kola aralığından izleyenler? Gözlerimiz, yanaklarımız, sakalımız hep nemli olsa da ıslatmamaya çalışıyoruz iyiliğin, cehdin, izzetin namlularını. Hem ülkeyi hem de yeryüzünü merhamet salıncaklarıyla dolduran kardeşlerimiz de az değil çok şükür. Sesimiz biraz çopurlaşsa da avazımız hâlâ yanık, hâlâ gür. “Vicdan istirahati”ni aklına getirmeyen coşkulu kadınlarla, fedakâr adamlarla dolduruyoruz günün heybesini. Bir bakış kalsın istiyoruz, içli bir yekinme, bir şarkı, bir kardeşlik fidanı. Umudun küheylanı ölümü düşünürken bile yeri eşiyor toynaklarıyla evimizin önünde.”

Zamanın Sonsuz Atı

Uğur Işılak, zamanın sonsuz atını günümüze uyarladı ve az gittik uz gittik diyerek bir motosikletin hercailiğinde diyardan diyara yol almaya devam ediyor. Tüm samimiyetiyle gönüllere ve diyarlara dokunuyor. Bir tutkunun ete kemiğe bürünmüş haliyle karşımızda Işılak. Kulağımızda eski zamanlardan çınlayıp duran bir ezgi…

“Motor özgürlüktür. Ve yolun vadettiği özgürlüğü, bütün olarak kavrayan bir hisse karşılık gelir. Şöyle açabiliriz: Yol lodosla, poyrazla, meltemle, yağmurla, doluyla, karla, fırtınayla, toprağın kokusuyla, güneşin yansımasıyla, gecenin belirsizliğiyle; özetle yol, doğayı ve doğallığı bütün varlığıyla iliklerimizde hissedebildiğimiz kadar anlam taşır. Özgürlük ise bedel ödenerek elde edilir. Hiçbir özgürlük yoktur ki, karşılığında bir bedel ödenmemiş olsun. Bedel, en basitinden eylemi konfora, risk almayı sağlamcılığa, heyecanı monotonluğa ve keşfetmeyi rutin ortalamaya tercih etmektir.”

“Motor cesarettir. Yazının genel akışı dışında yer alsa da bu hususu ifade etmeden geçemeyeceğim. Motor cesarettir, hatta ülkemiz trafiğinde, cenge çıkan bir cengâver edasıyla motora binilir. Bu sebeple motoru ata binmekle özdeş kabul ettiğim ve zamane atı şeklinde değerlendirdiğim anlar çok olmuştur. Cenge çıkmaktan kastımın ne olduğunu birkaç cümleyle özetlemek isterim.”

“Motor yolda olmaktır. Gaye varmak olsa da, gitmektir aslolan. An olur, gideceğiniz yeri de unutursunuz. Varmanın gerçekliğinden vazgeçersiniz, gitmenin büyüsüne kapıldığınızda.”

Muhit’ten Öyküler

Münire Daniş - Kalbin hafızası

“Amcasıyla arası hep limoni olmuştu. Babasının hatırı olmasa semtine uğramazdı. Allahtan babası hiç benzemezdi biraderine, sanki aynı ana-babadan doğmamış gibi. Babası Nazım, lise hocalığından emekliydi. Halim selim, neşeli, alçakgönüllü bir adamdı. Herkese yönelik sevgisiyle, karşılıksız iyiliğiyle tanınırdı. Sermayesi tarih kitapları ve öğrencileriydi, gayrısında gözü olmamıştı. Amcası Burhan Bey ise ticaretle uğraşıyordu, hayli zengindi ve kazanma arzusuyla tanınıyordu.”

“Amcasını itici bulmaya başladığı ilk sahne; kardeşi öğrenciyken kendisinin çalışma hayatına nasıl atıldığını, onun katkısıyla okulu bitirdiğini, o olmasa öğretmen olamayacağını, yarı esprili, güya bir abi şefkatiyle her fırsatta dillendirmesine yönelikti. Oysa kardeşinin de pay sahibi olduğu malı mülkü babasına sattırıp kendine dükkân alabildiğini hiç anmazdı. “Bizim Nazım’ı okuttuk, karın tokluğuna emanet ettik” gibi cümlelerle zenginliğin işe yararlılığını hususileştirip imalı gülmesi, o küçümseyici eda yok muydu?”

“Sinir uçlarına doğru bir rüzgâr esti. İçinde bir tahammülsüzlük dalgası kabarır gibi oldu, la havle çekti ve sustu. Eskiden olsa amcasının neyi araştırdığını, ne duymak istediğini, neyi nasıl yorumlayıp zannına kurban ettiğini bir bir sayar, onu ne kadar iyi tanıdığını ve haklı olarak sevemeyeceğini delillerle ortaya dökerdi… Ama şimdi öfke içine sızmaya çalışınca; babasının kireç gibi beyaz donuk yüzünü hatırlıyor, tenindeki hiçbir soğukluğa benzemeyen serinliği yeniden hissediyor, onu bir daha göremeyecek olmanın hasretiyle gözleri doluyor ve susmanın, takılıp kalmamanın hayrına teslim oluyordu. Tam olarak yaşadığı böyle bir şeydi, teslim olmak; iddialarının, kızgınlıklarının, kazanmak istediği zaferlerin beyhudeliğini görmek, o güne kadar fark etmediği her şeyin üstündeki doğruya teslim olmaktı. Eski haliyle yeni hali arasında, bir geçiş koridorundan sessizce ilerler gibiydi. Geriye bakmak istemiyordu.”

Ayşegül Genç – Balıksırtı mevzular

“Geçtiğimiz hafta salı sabahı şehrimizde yaşayan mültecilerin sorunlarını konuşmak ve onların hikâyeleri üzerine düşünmek için bir araya gelmiştik. Ortak bir zeminde buluşacak, kanayan yaralara parmak basacak en nihayetinde içselleştirerek yazacağımız öyküleri bir kitapta toplamak gibi tahmin edilebilir bir sonuçla sohbetimizi bitirecektik. Hepimiz kendimizle yapılacak röportajlara veri toplamak için veri toplamıyor gibi gezinecektik. Kitabımız hakkında yazılan yazılar uç uca eklenecekti. Uç uca eklenmiş o yolda biraz daha ilerlersek cehennemin kapısına kadar varabilirdik. Bunu kısa bir süreliğine göz ardı edecektik.”

“Arkadaşım elindeki kitapları salonun ortasına fırlattı. Eliyle boynunu tutup öfke ile yeter dedi, deli misin oğlum sen, diğerleri de ardına takılıp gittiler. Gittiler. Halit Ziya’yı, Civelek Ziver’i alıp gittiler. Gelmezler artık. Güncel edebiyatın borç defteri kabarıyor. Edebi zevk; alacaklı gerçeklikten. Yumruklarım gevşedi. Balkona çıktım. Yine yalnızım. Karşıda eski harabe bir ev var, ayakkabısız bir çocuk yerden plastik bir şişe kapağını alıp babasına veriyor. Babası çiviyi kapağın ortasından geçirip pencereye gerdiği naylonun kenarlarına çakıyor. Böylece bir raptiye görevi görüyor kapaklı çivi, naylon yırtılmıyor. İki kapak daha bulurlarsa camsız pencere tamamen kapanmış olacak. İki kapak, iki kapak daha… Etraflarına bakınıyorlar, arıyorlar, bulamıyorlar. Çocukla bir an göz göze geliyoruz. Bir çivi gibi deliyor bakışları. Pencerenin sağ üst köşesindeki naylon, hiçbir şeyi beğenmeyen bir dudak gibi geriye bükülüyor.”

Zeki Bulduk - Bir kedi neden ölür?

“Şehir boşalmıştı. Biz de fırsat bilip o deniz kenarındaki küçük köye gitmiştik. Salgın nedeniyle uzun bir süre yollar kapalı, memuriyetten dolayı iznimiz yoktu. Tatilin başlaması ve yolların açılmasıyla biz de ipini koparanlar gibi terk etmiştik şehri. Ama tabii serde bozkır çocuğu olmak var. Deniz kenarına hayran hayran en fazla üç gün bakabiliyorum. Ondan sonra ayranım ekşiyordu. Eşim sancılandığımı anladı. Hadi, hadi! dedi. Bu, Alemdağ’a çekilmem için izindi. Cümle âlem yaz gelse de denize gitsek, diye delirir, oysa ben sığınacak bir gölgeye, bozkırda bir dal altında iki saat uzanmaya dünyanın tüm denizlerini veririm.”

“Tarçın, cins kediydi. Ama hakikaten cinsti. İran kedisi olmasının yanında acayip huyları vardı. Daha altı aylıkken çalıların arasına giriyor, köpeklerin olduğu taraflara gidiyor, belki de kabarık tüylerine güveniyordu, bilmiyorum ama bir deli cesareti vardı. Salgından önceki sene yaz tatilinde onu yanıma almış, Alemdağ’a getirmiştim. Allah’ım, bir gün pencerelerden birini açık unutmuşum. Kedi bu, durur mu? Zaten çatı katındayız, çıkmış çatıya! Arkadaş kedi olduğunu ispat edecek. En kenardan yürüyor. Altıncı kattayız! Yükseklik korkum var. Onu gördüm ya, neredeyse bayılacaktım. Sanki o balkon çıkıntısında ben yürüyordum. Yalvar yakar, elime mama alıp Tarçın’ı çağırıyorum… Geldi. Geldi ama ömrümden ömür gitti o çatının kenarında kendinden emin yürürken. Meğer çatıya konan karga ve martıların peşine düşmüş. Hani demişler, eşeği yardan uçuran bir tutam ottur. Bizimki de kargaların peşinde uçacaktı, Allah muhafaza! O yanımdayken bir daha camları açık bırakmadım. Çok geçmeden de Eyüpsultan’a teskeresini verdim.”

“İki yatağındaki kumları birleştirip daha geniş bir yatak yaptım. Orada da duramadı. Bazen kaldırdım, yüzünü ne yana çevirirse o tarafa götürmeye çalıştım. Götürdüğüm taraflarda da huzur bulamadı. Kilimin üzerine bıraktım. Güç bela sürünmeye çalıştı. Tekli koltuğun altına girmek için uğraşıyordu. Epey zorlandı ama oraya girdi de. Bir müddet onun altında durdu. İniltileri devam ediyordu. Ama debelenmesi kesilmişti. Vakit hayli ilerlemişti. Dört beş saat daha dayanabilirse onu alıp başka bir veterinere götüreceğimi, gerekirse klinikte yatması için gerekeni yapacağımı kurarken uyuyakalmışım.”

Muhit’ten Şiirler

Sert budanmış ağaçlar gibiyim rabbim

Benimle konuşmuyor güzel günlerin,

Devamsız bir sevinç geliyor bazen

Belki de budur senin cennetin.

Şiirler yazdım ömrümden uzun

Bakmadım dünyana başka bir gözle,

Sözünden çıkmadım çocuklar kadar

Yorulunca ben sen de yoruldun.

İbrahim Tenekeci

özlediğimde ellerin geliyor aklıma

dokunur gibi çiçeklere

ellerinin merhameti bunlar

sevgilim kapında bahar

Arif Ay

Mozart bestelerini Viyana’yı görünce anlayabildim

Bazı anlamak istemediğim şeyleri

Neden anlamak istemediğimi sonradan

Yeni kuzulamış koyunların gözündeki Müslüman edayı

Ihlamuru, Gülcihan’ı, Gülendam’ı

Şirinyer Kıraathanesi diye bir yok yeri

Arastayı, Jules Verne’i, Yeni Harman sigaralarını

Refik Halid’in Eskici öyküsünün

Türkçenin ta kendisi olduğunu sonradan öğrendim

Giderek yalnızlıktan daha fazla hoşlandığımı misal

Nazarlıkların silah olarak da kullanılabildiğini

Vişne denildiğinde kulaklarımın halen kızardığını

Sabah vakitlerini

Çocuk patiklerini sevdiğim kadar çok sevdiğimi

Halen hayatın peşinden koşan

Acemi bir serseri gibi göründüğümü dışarıdan

Mustafa Akar

Zaman kımıldıyor biz yaşamak sanıyoruz

Sarkaçtaki dengede büyüyen gözleri

Asırlarca kurduğumuz hayale

Şimdi ağır bir sessizlik çöküyor

Sanki giderek yaklaşıyoruz dünyaya

Sanki sert bir göktaşı sanarak ölümleri

Bir pazar gibi oturmuş kalbime

Evlerdeki yaşama sıcaklığı

Ey demesem şiir olmuyor aklımdan geçenler

Ey demese canlarını bağışlamıyor balıkların

Gökten canhıraş denize inen sesler

Günlüğüne bir not daha düşsün kaptan

Bir rıhtıma daha yaslansın gemilerde keder

Adem Yazıcı

Beni göğsüne bastır, sütten kesilen incir dalına

Beni Allah’ın doksan dokuz adına, beni akşam ezanlarına

Göğsüm genişlesin, bunu bilirim bunu sen de bilmelisin

Bir bıçak ucu göster yarama, karda av olmuş hayvan iskeleti

Uzak suları geçip doğudan batıya açılan yüzüne

Eski mühürler vurayım, tarih kitaplarındaki yazıtlarla

Beni göğsüne bastır annenin gördüğü yerde öleyim

Yanlış anlaşılmış bir söz gibi terk edileyim tüm alfabelerde

Beni serçeleri göçmüş bir çeşmenin kimsesizliğine

Her sabah seninle uyanan dünyanın suskunluğuna bastır

Mehmet Tepe

Eyüp Sultan Medine Toprağıdır

“Eyüp Sultan Medine Toprağıdır” kapağı ile çıktı Şehir ve Kültür Dergisi’nin 81. sayısı. Kapağı tamamlayan bir söyleşi var dergide. Eyüp Sultan Belediye Başkanı Deniz Köken söyleşisi ile adeta adım adım geziyoruz Eyüp Sultan’ı. Sorular; Ahmet Faruk Aygün’den.

“Eyüpsultan Belediyesi olarak tarihi ve kültürel mirasımızın en önemli eserlerinden Eyüp Sultan Camii’ni meydan ve çevresiyle birlikte ele alarak burayı yeniden düzenliyoruz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koordinasyonunda, İller Bankası’ndan alınan 15 milyonluk hibe ile Eyüpsultan Meydanı ve çevresindeki binalarda tarihi dokuya uygun şekilde cephe sağlıklaştırma çalışmalarını hızlandırdık. Eyüpsultan tarihi kent dokusunun korunması ve bir bütünlük sağlanması için “Eyüpsultan Camii ve Çevresi Cephe Rehabilitasyon Projesi” adıyla yeni bir proje hazırladık. Eyüpsultan Meydanı’nı çevreleyen bina cephelerinin rehabilite edilmesine ilişkin hazırlanan proje, 2 safhalı ve 5 kısım olarak planlandı. Proje, toplamda 284 yapının cephe düzenlemesi ve tadilatı ile Bahariye Yolu ve Oyuncakçılar Çarşısı için dükkân tasarımlarını kapsayacak.”

“Şov projelerden uzak durup, şehrin önümüzdeki 20-30-40 yıllık perspektifine bakılarak kararların alınmasından yanayım. Sürdürülebilir şehircilikte okullaşma oranı, yeşil çevre oranı, park oranı, çöplerin geri dönüşüm oranı ve yağmur suyunun kullanımından tutun da çöplerin toplanmasından sonraki ayrışıma kadarki sürecin tamamında bir sistematiğin olması gerekir. Günübirlik politikalarla değil, uzun vadede bir yapılanma gerekir. Sürdürülebilirlik de aynı insan vücudu gibidir. İnsanlar, doğup, yaşayıp ölürler. Bizim de şehirciliği yaparken, bu yaşamın sağlıklı ve uzun olmasını sağlamamız lazım. Yaptığımız işlerin 10 yıl sonra topluma, mahalleye ve çevreye zarar mı vereceğine yoksa fayda mı sağlayacağına bakmamız lazım. Günübirlik alkışlarla şehir yönetilmesi taraftarı değilim.”

“Çocuklar nasıl bir pencereden bakarsa dünyayı öyle görür. Mesela çocuk pencereden baktığında varoş bir yer görüyorsa dünyayı da öyle zanneder; sokakları çer çöp içinde görürse dünyayı da öyle zanneder. Ama çocuk kreşe gittiğinde gördüğü sokaklar derli toplu olursa, parkları ve yeşili görürse daha güzel bir dünya canlanır zihninde. Aslında biz çocuklara nasıl bir hayat vadettiğimizi bulunduğu ortamda neler yaptığımızla gösteriyoruz. Bir tane de yapsak, nitelikli eserler ortaya koymamız lazım.”

Hırka-i Saadet – Hırka-i Şerif Ve Dest-i Mâl

Mehmet Kamil Berse, bu sayı bizi ramazan ayının manevi iklimine uygun bir mekâna götürüyor.

“Bir müminin ömründeki belki de en özel anlardan bir tanesi. Ziyaretin heyecanı bir gün önceden başlardı. Zira Ramazan’ın 14. günü devlet adamları, vezirler, kethüdalar, defterdarlar, yeniçeri ağası, şeyhülislâm tezkirelerle Hırka-i Saadet ziyaretine davet edilirlerdi. Ulema ise bizzat Şeyhülislâm tarafından ziyaret için çağrılırdı. Onlar ziyaret için hazırlanadursun aynı günün gecesinde sarayda daha büyük bir heyecan vardı. Yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi ve dahi karalar ile denizlerin sultanı ve Arabistan’ın ve Şam’ın ve Rumeli’nin ve dahi yedi iklim, yedi denizin hâkimi es-Sultan –ibnü’s- Sultan eline temizlik malzemelerini alacak, boynunu edeple bükecek, dilinde salavatlarla bir hizmetçi gibi temizlik yapacaktı.”

“İstanbul, Resûlullah’ın sancağını, hırkasını, kılıcını ve mührünü barındıran bir şehir. Resûlullah’ın bedeni Arap kardeşlerimize emanet edildiyse, Resûlullah’ın sancağı, sancaktarı, mührü ve kılıcı ve dahi o mübareğin ruhaniyetini yaşatmakta bu millete emanettir. Yine Davûd’un kılıcı, Musa’nın asası da bizde… Koruyamayacak ve anlayamayacak olsaydık bize emanet edilmezlerdi…”

Tuna Nehri’nin İncisi

Fahri Tuna yine en sevdiği ve kendini en huzurlu hissettiği coğrafyaların türküsünü seslendiriyor bize. Bir yanda Tuna Nehri bir yanda Rusçuk ve tüm bunları büyük bir mutlulukla izleyen Fahri Tuna.

“Tuna kıyısında, şirin mi şirin bir şehir Rusçuk. Şehrimiz. Bizim şehrimiz. Hiç abartısız öyle. Anlatayım: Tuna Vilayeti var Osmanlı’da. Dobruca’ya hâkim bir vilayet. (Siz onu Tuna Eyaleti diye okuyun lütfen.) 1860’lar. Sultan Abdülaziz, genç ve parlak bir idareciyi, Mithat Paşa’yı vali olarak atıyor Tuna’ya. Eyalet merkezi de Rusçuk. Vidin, Plevne, ta Sofya’ya kadar her yer o vilayete dâhil. Adeta küçük bir ülke Tuna vilayeti. Buranın başına vali gönderiliyor işte Mithat Paşa. O Mithat Paşa ki, daha sonra Suriye Valiliği de yapacak, Kanunu Esasi’nin (İlk Türk Anayasası) temelini atıp Sultan II. Abdülhamit’e ilân ettirecek, II. Abdülhamit döneminde iki kez Sadrazamlık (bugünkü manada başbakanlık) görevini de üstlenecek, o dönemde padişahın karşı olmasına karşın Osmanlı’yı Ruslarla savaşa sokacak (meşhur (rumi) 1293 Harbi (miladi 1877-78 Rus Harbi)), kuzey Balkanları kaybetmemize vesile olacaktır. Islahatçıdır. Müthiş hem de. Ziraat Bankası’nın da kurucusudur bu arada. Sultan II. Abdülhamit, 1881’de Yıldız Muhakemesi adıyla meşhur olan bir mahkeme kurdurtmuş, 1876’da amcası Sultan Abdülaziz’in, güya bileklerini keserek intihar ettiği süsü verilen cinayetini araştırtmıştır. Cinayet şebekesinin (askeri darbenin) başı olarak Mithat Paşa’nın suçu sabit görülmüş, idama mahkûm edilmiştir. Sultan II. Abdülhamit, eski sadrazamı Mithat Paşa’yı affederek Taif’e sürgüne göndermiş, bir yıl kadar sonra da sürgünde muhafızlarınca öldürüldüğü tespit edilmiştir.”

“Komünizmden kalma, nehir kıyısındaki on yedi katlı hantal ve kaba bir otelin on altıncı katında konakladım üç beş kez. Geceleri, bir nevi yakamoz görünümüyle, karşıda Romanya ovaları ve yerleşimleri, ortada Tuna üzerinde bir o yana bir bu yana seyirtip duran ticaret gemileri. Ve nefis bir demir köprü. Işıl ışıl. Pırıl pırıl. Rüya mı desek masal mı desek şiir mi desek.

İnci gibi bir şehir Rusçuk. Rüya, masal, şiir karışımı bir inci. Rusçuk; Tuna Nehri’nin incisi. Gerçek inci üstelik.”

İstanbul’un Orta Yeri Hocapaşa

Mehmet Mazak, geçmiş zaman fotoğrafları tadında Hocapaşa’yı anlatıyor. Görmüş kadar olduk Hocapaşa’yı. Özellikle salgından dolayı İstanbul özlemi çekenler için Mazak’ın yazısı bir nefes sıhhat gibi.

“İstanbul’un orta yerinde Hocapaşa’da ben vardım, Sirkeci Garı'ndan kalkan trenlerin hüznünde, gurbetten sılaya büyük postane'den gönderilen mektubun zarfındaki buruklukta, Hocapaşa sokağındaki kebapçıların buğulu camının ardından çorbaların her kâseye dolduruluşundaki sıcak buharı ile midesini yumuşatan bir ben vardım Hocapaşa’da.”

“İstanbul’un orta yeri yüreğim” başlıklı makalesinde Muharrem Dayanç Hoca, İstanbul’u bize edebiyat insanlarının gözünden tarif eder. “Nedim’im taşını toprağını kutsallaştırdığı bu kente Nabi güzellerindeki zarafeti de ekler. Fikret’te “sis”e bulansa da Yahya Kemal’de “şiir-şehir”dir orası. Tanpınar’ın gerçekle rüya arasında “mümtaz”ca beklediği bir eşiktir. Orhan Veli’nin hayallere daldığı bu masal perisinde, Necip Fazıl çağcıl gel-gitler yaşar. Hangisini anlatsak, hâsılı şiire, iltifata doymayan bir devdir İstanbul.” Hâsılı iltifata doymayan İstanbul devinin nevi şahsına münhasır bir semtidir Hocapaşa.”

“Hocapaşa’ya isim banisi olan kişi Hoca Sinan Paşa’dır. Sinan Paşa, Osmanlı âlimi, mutasavvıf ve devlet adamı, Türk nesir üslûbunun kurucusu olup asıl adı Yûsuf’tur. El yazısıyla bir fetvası altındaki “Yûsuf b. Hızır b. Celâleddin” imzası babasının İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey, dedesinin Sivrihisar Kadısı Celâleddin Efendi olduğunu göstermektedir. Annesi Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân’ın kızıdır.”

Bir Simit, Bir Çay, Çok Şiir

Öznur Sondül; bir simit, bir çay demiş yazısında. Bu ikilinin yanına bir de “çok şiir” koymuş. Şiirlerin tümü bana ait. Eksik olmasın Sondül. Vefalı bir talebe olduğunu her zaman gösteriyor.

Saat gelmiş bir çırpıda sokağa atıverir insan kendini. İş yerinde yaşadığı monotonluktan, kravatlardan, mülki amirlerden, dosyalardan, bilgisayardan kurtarmıştır kendini. Artık yarın sabaha kadar istediğini yapabilir. Çocuğuyla oynar, spora gider, isterse piknik yapar ya da hiçbir şey yapmaz. Zaman onun değil mi? Monotonluğunu, alışılagelmiş düzenini kırmak için istediğini yapar. Bu düşünceler arasında yarın da simit alırsam biraz daha fazla uyurum diyerek gözlerimi kapadım.

“Çok gürültülü bir yerken üstümde dönen dünya
Canım bir kalbe saklanmayı istiyor
Devlet kapısında bekleyen bir ruhu
Canım usulca alıp kalabalıkların kalbine bırakmayı istiyor.”  

Türkiye’nin İlk Ve Tek “Hukuk Müzesi”

İlk ve tek olmak önemli. Salih Doğan, Türkiye’nin İlk Ve Tek “Hukuk Müzesi” hakkında yazmış. Okuyunca, müzeyi görme arzusu uyanıyor içimizde.

“Ankara günlerimin önemli noktaları şüphesiz müzeler olmakta. Bunlardan birisi de Türkiye’nin ilk ve tek Hukuk Müzesi olan Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesi şüphesiz. Müzecilik, kültürel miras çalışma ortak alanımız olan sevgili Gönüllü Müze Eğitim Koordinatörü Av. Birgül Feyzioğlu ve Müze Müdürü Havva Alkış hanımların iki kişilik bir ordu ile oluşturdukları bu müze gerçekten görülmesi gereken bir bellek mekândır. Pandemi günlerinde yasakların hafiflemesiyle ilk işim müzeyi ziyaret etmek oldu. Asurlulardan günümüze hukukun ülkemizdeki tarihsel serüvenini Birgül Hanım ve Havva Hanım ile birlikte gezmek ve eşsiz koleksiyonları görmek bilgi almak harika bir duygu. Sağ olsunlar nezaketle karşıladılar çay kahve ve hukuk mirasımıza dair koyu bir sohbetin ardından birlikte Türkiye Barolar Birliği’nin alt giriş katındaki Hukuk Müzesini gezmeye başladık.

Müze envanteri ilk olarak 2006-2012 yılları arasında oluşturulan Ankara Barosu koleksiyonlarıyla temellenmiş, lakin sonra envanter bağışlar ile artmıştır. Oluşan bu güzel hukuk mirası koleksiyonu 05 Nisan 2012 tarihinde Avukatlar Günü'nde ülkemizin ilk ve tek özel hukuk müzesi olarak açılmıştır. Müzenin fiziksel alanı, kurumun giriş katında 360 m2 den oluşmakta ve 450 adet eser sergilenmektedir.”

“Müze koleksiyonunda eşsiz eserler mevcut, heyecanla anlatıyor Havva Hanım; düşünce ve uygarlık tarihinin gelişimine paralel olarak hukukun geçirdiği tarihsel dönüşümü görsel olarak yansıtan objeler ve belgelerin hepsi bulunmaktadır. Müze envanterinde çeşitli dönemlere ait; çivi yazısı tabletler, diploma ve ruhsatnameler, hukukçu giysileri, hukuki belgeler, yazı takımları, efemera, filatelik materyal, Osmanlıca hukuk kitapları, fotoğraflar ve heykeller mitolojiden başlayarak günümüze kadar hukuk dünyasında görsel bir yolculuk sunmaktadır.”

Evliya Çelebi’nin Kütahyası

Ahmet Köseoğlu bizleri Kütahya’ya götürüyor. Yanımızda Evliya Çelebi.

“Bir sonbahar serinliğinde, Hıdırlık Tepesi’ndeki mescidin bânisi Kütahya fatihi Hezardinar’ı (İmadüddin Dinari), Gönül Sultanı Hazreti Sunullah Gaybi’yi ve Acemdağı’nın eteklerine bağdaş kurmuş sırtını hafifce Yellice Dağı’na dayamış Germiyan Beyliğinin başşehri Yakup Eli’ni (Kütahya) selamlayıp aşağı inerek, ahşap payandalı çıkmalarıyla kendine özgü mimarisini oluşturmuş iki katlı eski-meyen- konakların bulunduğu Germiyan sokağından zaman tüneline dalıverdik. Bu tünelde mihmandarımız kâh Texier, kâh Strabon, kâh Evliya (Çelebi), kâh Niebuhr oluyordu.”

“Bu dünyanın cennet köşelerinden olan Kütahya’nın tarihî bir konağında gözüm kalaylı bakır bardaklara doldurulan yayık ayranında, kulağım yerel şive ile şeker gibi pınarlarından, şifalı kaplıcalarından, bülbüllerin ötüştüğü bağ ve bahçelerinin enfes meyve ve sebzelerinden, yemyeşil yaylalarının doyumsuzluğundan dem vuran Germiyan soyadlı konak sahibinde, lâkin zihnim Kütahya’nın yorgun tarihine takılı kaldı. Sanki Strasbourg’un kaderine benzeyen bir yanı var gibi. Fransa-Almanya sınırındaki bu tarihî şehir de iki ülke arasında 17 defa gidip gelmiş, nihayetinde Fransa’da kalmış; ancak Avrupa Birliği Almanların imdadına yetişmiş olmalı ki Strasbourg’un tarihî bölümü “Petit France”deki kafelerde günlerin bir bölümünde gelip espiresso içip geçmişe özlemlerini giderebiliyorlar. Fransızlar da suyun karşı yakasında olan küçük Alman şehrinden sigara ve içki alıp evlerine dönebiliyorlar.”

Atayurt Kırgızistan Hatıraları

Hasan Dursun, açtığı Kırgızistan sayfasını kapatıp Türkiye’ye dönüş yaptı. 10 yıllık süre içinde yaşadıklarını yazmaya başladı. Bizden bir parça olan toprakları tanıdıkça daha çok seviyoruz Atayurt Kırgızistan’ı.

“Atayurdumuz Kırgızistan’a giderken hissettiğim mahzunluk gibi, tam da anlamlandıramadığım bir duyguya ikinci kez kapılıyordum. Bunun ilkini vatani görev için eşyalarımı toplayıp, baba ocağına, Reşadiye’nin Taşlıca Köyü’ne doğru yola çıktığım kamyonetin kasasında hissetmiştim. Kira vermeyelim diye benimle birlikte Erbaa’da göreve başlayan canım kardeşim Cemal Hoca ile göçlerimizi yüklemiş, kamyonet kasasının üstüne efkârlı efkârlı tüttürüyorduk. O zaman Cemal bekârdı, mütevazı hayatlarımızın tüm yükü Isuzu marka bir kamyonete sığıyordu. Kamyonetin koltuğunda kimler mi oturuyordu; göçü taşımamıza yardım için gelen benim yiğit babam ve nazlı yarim.. Nerede kalmıştık.. Havalimanının çıkış kapısında kırmızı diplomatik plakalı bir minibüs bizi bekliyor. Su gibi duru bir Türkiye Türkçesi ile kırk yaşlarında, hafif topluca, çekik gözlü oldukça sempatik bir adam ‘Hoş geldiniz, yolculuğunuz iyi geçti mi?’ diye soruyor. Bu, eğitim müşavirliğimizin hizmet aracı olan minibüsün şoförü Kulubek. Dostluğumuz ilerlediğinde, ‘Biliyor musunuz BAYKE (Abi yerine kullanılan en popüler hitap sözü)bir daha dünyaya gelecek olsam ve bana sorulsa dünyaya TÜRK KADINI olarak gelmek isterdim!’ diyecek, tüm içtenliğiyle; biz de şaşkınlıkla ‘Neden ki?’ diye sorduğumuzda, ‘Türk kadınları rahatlar, işe gitmiyorlar, çok para harcıyorlar, çocukları gezdirmek de dahil her işi kocaları yapıyor; onlar ise sürekli günler düzenleyip, yiyip, içip keyif yapıyorlar!’ diyecek. Oradaki iş hayatını, sosyal hayatı öğrendiğinizde eminim sizler de hak vereceksiniz Kulubek Bayke’ye.. Nihayet Bişkek şehir merkezine giriyoruz; fakat hala ağaçlardan başka bir şey görünmüyor. Minibüs Kerim Hoca’nın evinin önünde duruyor. Henüz gün ışımadı. Valizleri taşıyoruz birer birer, yerinden kalkmıyor, rahmetli dedemin deyimiyle ‘it ölüsü’ gibiler…. Beş katlı bir apartmanın (Kırgızlar DOM diyorlar.) üçüncü katında iki oda bir salon kutu gibi bir daire. Kerim Hoca’da da var ikisi çocuk, dörder kişiden olduk mu on iki kişi. Yenge hanım, kahvaltı hazırlamış; lakin biz göz kapaklarımıza söz geçiremez haldeyiz artık. Kerim Abi, kararı açıklıyor: Hanımlar ve küçük çocuklar bir odada, diğer çocuklar bir odada, beyler da salonda yatacak. Vallahi bizim canımıza minnet.. Hele bir kafayı yere koyalım da neresi olursa olsun.”

Gündönümü Sayı 3

İlk defa tanış olduk Gündönümü Dergisi ile. Dergiden haberdardım. Dergiye emeği geçen isimlerle de eskilere dayanan bir tanışıklığımız ve muhabbetimiz vardı ama dergiye ulaşmak şimdi nasip oldu.  Sivas merkezli çıkan bir dergi Gündönümü. Şiir akşamları ve dergi ile gündönümlerinde yüreklere dokunmaya devam eden dostları muhabbetle selamlıyorum.

Dergiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Kapının Sanata Açılışı

Kapının sanata yaslı bir duruşu var. Bol çağrışımlı bir imge olarak gönül telimizdeki yerini her zaman muhafaza eden kapılarımız var. Duruşuyla, açılış ve kapanışıyla, işlemeleri ve üzerindeki tüm figürleri ile kapılar bizim elimiz kolumuz adeta. Lütfiye Çiftçi de bizleri kapılardan geçiren bir yazı ile karşılıyor dergide.

“Geleneksel mimarimizi incelediğimizde ecdadımız hayata "helal’’ ve "haram" perspektifinden baktığından kapı tokmakları bile bu güzel hassasiyeti yansıtacak biçimde aynı zamanda sanatsal değerleri de göz önünde bulundurularak iki farklı şekilde kullanılmak üzere yapılmıştır. Erkek konuklar için kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın ve çocuk konuklar için ince ses çıkaran tokmakları özenle kullanmışlardır. Ve böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılardı.”

“Geçmişten günümüze kadar bizlere kapı açan geleneksel Türk evleri mimarisi, taş işçiliği, ahşap işçiliği ve kapı ve tokmaklarındaki estetik özellikleriyle günümüze kadar gelen örneklerinde teknolojinin gelişmediği zamanlarda yapılmamasına rağmen sanatsal değer taşımaları açısından önemli bir yere sahiptir.”

“Son dönemlere kadar kapı ve tokmaklar daha çok fotoğraf sanatçılarının, halk bilimcilerinin ve antika severlerin ilgisini çekmiştir. Bizlerde vakıf medeniyeti çocukları olarak geçmişimize sahip çıkıp kültürel mirasımızı koruyup gelecek nesillere geçmişten kalan ve kendi dönemimize ait eserleri miras bırakmak dileğiyle yeni kapılar açalım sevgiyle güzel dostluklara.”

Kırmızı 302

Kırmızı 302 deyince biraz gerilere gitmek gerekiyor. 90’lı yıllar. Sadece Anadolu’da değil, birçok şehirde derin anlamları vardı kırmızı 302’nin. Hele bir de ilçeden şehre gidiyorsa otobüs; içinde neler taşımazdı ki… Umutlar, heyecanlar, geleceğe dair planlar, hüzün, ayrılık, kavuşma…

Kadir Yılmaz da yazısında kırmızı 302’yi anlatıyor. Yıldızeli’nden Sivas’a doğru kıvrımlı yollardan, yokuşlardan geçerek kaybolup giden bir kırmızılık. Sonu hazin bir hikâye gibi…

“Kapı açıldı, muavin dışarıya sarkıttığı sağ ayağıyla kavi bir daire çizip durakta bekleyenleri buyur etti. Kalabalığın içinde kaybolan taraz saçlı kavruk çocuk, bedenini küçülterek büzülüp ilerlemeye çalıştı. İnsanlar sanki yürümüyorlardı da birbirlerini sürüklüyorlardı. Ona sıra gelmeden otobüsün dolacağını, buralarda kalacağını, evine kavuşamayacağını, ne edeceğini, ahlarını ve vahlarını topladı. Sıkışan kalbini eliyle yatıştırdı. İlk basamağa adımını attığında güldü yüzü, yanakları al al oldu.”

“Benim çocukluğumun hikâyesinde kırmızı otobüsler vardı. Yıldızeli’nden Sivas’a, Sivas’tan Yıldızeli’ne durmaksızın hikâye taşıyan kırmızı üçyüzikiler. Bütün bir ilçe insanının ruhunun sindiği emektarlar. Her ne kadar bir otobüs modernizmin ve modern çağların icadı olarak ruhtan azat resmedilse de eskilerin ifadesiyle “Hakiki hakaik-ı eşya esma-yı ilahiyyedir.” Taşıdıkları hikâyeler onlara bu hüviyeti kazandırmıştı belki. Eskiyen eşyalarımızdan ayrıldığımızda içimizden koptuğunu hissettiğimiz şey de esasen o ruha ait “esma-yı ilahiyye”den değil miydi?”

“Bir gün otomatik kapı hurdalığa açıldı. Nice hikâyeleri taşımış da zamane hikâyelerinden yorulup hırpalanmış koltukların hikâyesi bitti.”

Adanmış Mısralar

Derin bir özlem, geçip giden zaman, yitip giden bir gölge ve boğaza düğümlenen binlerce adanmış mısralar. Hasan Ali Şeker, derin hüzünler ikindisinde içimize bir akşam serinliği bırakıyor cümleleri ile. İçimizde uslanmaz bir gitme arzusu…

“İşte yeni bir gün ve artık onu beyninde onu tamamen öldürmek üzeresin. Yaşamak bir savaşmaksa sen bu savaştan mağlup ayrılıyorsun. Olmasın, isterse beni hiç hatırlamasın. Her gün kalbimi bin yerinden bıçaklasın, ama artık yokum ben bu oyunda o da beni yok saysın. Hayatının yaşanmamış yerlerini anılarla doldurmanın sana bir yararı olmadığını aksine zararı olduğunu kavradın. Bu kavrayışla daha bir sağlam adımlarla yürüyeceksin yarınlara. Yarınlar sadece sana ait. Nasıl ki onun yarınları, ona ait ise. Fakat onu tümden yok sayman, kendi geçmişine yapacağın bir ihanet olacağından onu fazla da madara etmemeye çalışma.”

“Nerdesin ve kimlerlesin bilmiyorum. Mutlu musun değil misin haberim yok. İstersen Asya’da istersen Avrupa’da ol. Kalbimin içindesin ve hep yanımdasın. Ruhunun sahibi de benim. Aştım bedenin arzularını. Yakınında yok ettim kendimi. Gönlüne gömüldüm habersizce. Hiçbir gidiş bu kadar sarsmadı. Ve hiçbir tesadüf bu kadar ağır bir bedel ödemedi. Bu akşam yine senle doluyum. Kararsızlığı; şaşırmışlıktan, inanamamaktan…”

Çaylar Sıcak Olsun

Çayı sevmem. Bir kez bile canım çekmez çayı. On yıl içmesem aklıma gelmez çay içmek. Fakat çayın edebiyatını severim. İçinden çay geçen şiirleri daha bir demli, yazıları daha bir kıvamında bulurum. İlkay Coşkun, demli çay tadında sesleniyor yazısında; Çaylar Sıcak Olsun.

“Sevgi ve bilgi alışverişi olan muhabbetlerin vazgeçilmezi, olmazsa olmazıdır çay. Demli veya açık olması, şekerli veya şekersiz olması gibi farklı seçimler sunulsa da çayın yârenliği tarih boyunca hiç değişmemiştir. Çay, kahvaltının yanında bir katık, soğuklarda insanı ısıtan sıcaklıktır. Yazın iç ferahlığı, ailede tat, dostla hoş sohbettir. Edebî, ilmî, dost sohbetlerinde muhabbeti koyulaştıran en güzel yardımcı olagelmiştir." Açık çay içerdi hep/ demli olunca bardağın diğer/ tarafından beni göremezmiş/ öyle derdi’ diyen Cemal Süreya şiirinde ki çayın işlevi ne kadar anlamlı. Çayın hiçbir şeyle içilmemesi gerektiğine, çay tüketiminin tekbaşılığına, çayın bir haysiyetinin olduğuna inanılan bir güruhta yok değil elbette.”

“Çay, vücudun su ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığı da muhakkak ama özelikle aç karnına içilen demli çayın ve fazla çay içmenin sağlığa zararlarını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Sigaranın sağlığa zararı malum ama sigaranın, özellikle demli çaya yakınlığı doğru olmasa da her zaman olagelmiştir.”

Hüzün Tefsiri

Takvim yapraklarından savrulan bir hüznü dillendiriyor Gamze Karakuzu. Her yaprak bir hüzündür kaydı düşülen.

“Köyde evimizin duvarında asılı duran çeşit çeşit takvimlerle dedem ne yapacak diye düşünürdüm hep. Odanın bir duvarında farklı yıllardan kalma bir sürü takvim... Bazılarının rengi sobanın isiyle atmış, bazılarının üzerinde cami, traktör, bin bir renkli manzara resimleri...

Köy yerlerinde çok olur; böyle bazen üzerinde ayet, hadis yazdığı için duvar aralarına sokuşturulmuş takvim yaprakları vardır. Eğer tevafuk eseri bir oyukta rast gelmişsek neler neler öğrenebiliriz o kâğıt parçalarından. Belki de içimizde bir yerde açılmış o yaranın şifasıyla dahi karşılaşabiliriz.”

“Kibre gerek kalmadığını anlatır toprağa düşen her yaprak adedince. Topraktan çıkan her bir yaprak yine toprağa döner vakti gelince, kuşlar bambaşka memleketlere uçar. Peki ya insan? Daha nerenin yerlisi olduğunu dahi bilmeden, içindeki gurbet özlemini nerede arar?”

Gündönümü’nden Şiirler

Çaput bağlayalım ağaç köklerine ki köklensin bu uçurum

Hadi mum yaktıralım cam önlerine, duvar diplerine

Bağlatıp bağlatıp çözelim şu ipleri demirden

Dilekler diletelim kursak dolusu

Bilekler yükselsin omuzdan yukarı bir boşluğa

Yükselsin,devleşsin, ta ki semaya

İnsanları getirip getirip coşkun bir sel’e bırakarak

Duralım yıkılmaz duvar ardına leşlere kaptırmadan

Bir dua yakalım ardından gidenlerin

Türkü müydü yoksa?

Menzili uzun bir nizam içre gövdeler

Bilmem kime çağlar bu ordu?

Bu harbin kime?

Bensem eğer,

Kan dökmeden al bu şehri lime lime…

Nida Akça

Birdenbire yırtılır gemileri sükunsuz kıyıların

Hasreti kuru yük diye taşır bundan sonra

Hüznün abonmansızdır iskelesi ve sesin

Martılara yanaşıp giderek tenhalaşır

Dalga vazgeçer denizden artık pet şişeler Yunus balıkları

Sahi ne çarpıcı hisseler anlatır şimdi kıssası

Önce terk edilmek sonra terk etmek sonra

Terk bile edememek nakısası

Ve afla gelen inşirah

Gafletin son bulması

Ahmet Kerim Artuk

Ayaz mevsimlerin

Kavruk toprakların çocuğu

Yüzünde bir nişan, alıç ağacından kalma

Kendinden önce büyümüş elleri

Çatlak, nasırlı, kuşlar kadar titrek

Hangi kervanın yüküdür omuzlarında

Denkleşmez, kırılgan ve ağır

Gözlerinde ceylanların kimsesizliği

Kuytularda, narin ve ürkek

Saçları bulut artığı

Aydın Yılmaz

En öfkeli şimşeklerin buyur edeniyim

Bakmayın kollarımı açışıma

Bilmiyorum kaç bin yana kök salmışım

Kaç kişinin derdini almışım

Gitmek isteyenler dallarıma misafir

Bir kuş bir kedi melal gözlü bir çocuk

Kurak penceremden baktım

Can çekişiyor dallarım

Bir gaspçının sığınağıyım

Ebrar Şanlı

Şehir Defteri 5. Sayı

Şehir Defteri Dergisi, 5. sayısıyla karşımızda. Adının hakkını vermeye devam ediyor dergi. Hem çıkmış olduğu şehir olan Çorum’u her yönüyle sayfasına taşıyor dergi hem de şehir kavramını evrensel bir bakış açısı ile işleyen çalışmalara yer veriyor. Elbette bunların yanında kültür ve sanata dair yazılar da dergide oldukça geniş yer tutuyor.

Dergi bu sayı bir de Yunus Emre eki veriyor okurlara.

Dergiden paylaşımlar yapacağım.

Şehir ve İnsan

Ecir Demirkıran, şehri şehir yapan en önemli parçadan; insansan bahsetmiş yazısında. Şehre anlam katan, değer katan insan var yazıda. Hüznüyle, sevinciyle, akıllı ve delisiyle şehrin insana yaslı yüzüne bakıyoruz.

“Şehirler tıpkı çocuklar gibidir. Sahibinin elinden tutarak uzun bir yolculuğa çıkar. Değişik karakter ve amaç taşıyan insanların bir arada toplanıp yeni binalar kurması, bundan böyle hayatını idame ettireceği bu yerleşim yerine alışması, burayı kendine yurt olarak kabul etmesi belli bir zaman alır. Genellikle kişinin yaşadığı yerin değil doğduğu büyüdüğü yerin kökenine ev sahipliği yapması sebebi ile terk-i diyar anına kadar yaşadığı yer ve ortam, kişiliğinin şekillenmesinde temel faktördür. Bu yüzden yeni kurulan şehrin sahibi ve efendisi olduğu halde, kişinin burayı anavatanı olarak kabul etmemesi, kendisini doğduğu yere ait görmesi sebebiyle şehri benimsemesi ancak birkaç kuşak sonrasına nasip olur.”

“Her şehrin kendine has gelenek, görenekleri, yargı değerleri ve bireylerin birbirleri ile iletişim farklılıkları olduğundan farklı din ve ırktan olan bireyler de içinde yaşadıkları toplum ile birlikte zaman ile yeniden şekillenmişler ve değişen dünyada aynı mecraya beraberce akmaya başlamışlardır.”

“Yeryüzünde kutsal sayılan Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Vatikan, Varanasi, Lhasa, Beytullahim gibi şehirler Allah’a ibadet etmek için her yıl milyonlarca insan tarafından yoğun bir şekilde ziyaret edilirler ve insanlar bu şehirlerdeki manevi havayı beraberce solumaktadırlar. Manen doyuma ulaşmak ve günahlardan arınmak için ziyaret edilen bu şehir ve mekânlar ya kutsal addedilen bir mabedin varlığından veya geçmiş zaman diliminde yaşayan ve insanları kurtuluşa davet eden peygamberlerin, azizlerin, sahabelerin, evliyaların mezarlarının bulunduğu yerler olduğundan kutsal sayılmışlardır.”

Özgür Birey Çağrısının Çoğalttığı Bireyselleşme

Özgür, birey, bireyselleşme kavramları artık hayatımızın merkezinde yer almaya başladı. Önce özgür olmak istiyor birey. Hayatın özgür alanlarını kendine göre şekillendiriyor. Sonunda özgür olayım derken tek başına kalarak buna özgürlük adını veriyor. Tek kalan insanın özgürlüğü de olsa olsa derin bir ironiden başka bir şey değildir.

Erdal Şahin, Özgür Birey Çağrısının Çoğalttığı Bireyselleşme isimli yazısında modern zamanların yalnızlığı olan bireyselleşmeden bahsetmiş yazısında. Yaşanan olumsuzluklar, etkilenen insan yanımız ve yitirdiğimiz değerler var yazıda.

“Bir yerde bireyselleşme, insanların hayat felsefesi hâline gelince hayatın tüm alanları da buna göre şekilleniyor ve sistemde buna yönelik işliyor. Böyle bir ortamda insanları bir arada tutan güçlü aile bağlarından ve gerçek anlamda bir aileden söz edilemez. Sosyal hayattan tutun mimariye kadar her şey bireysel hayatın yaşanması üzerine dizayn edilir. Ne anne-baba çocuklarını, ne çocuklar anne-babalarını düşünür. Böyle bir yerde akrabalık bağlarından da söz edilemez. Değil mi ki, herkesin hayatı kendisine, herkes kendi ayakları üzerinde durmayı bilmek, başarmak zorundadır ve herkes istediği şeyi yapmada özgür olmalıdır, değil mi?”

“İnsan için mutlak anlamda bir özgürlük, bir serbestlik yoktur, olamaz da. Böyle bir sınırsızlık ancak hayvanlara özgü bir durum olabilir. Özgürlük kavramı özellikle günümüzde anlam tahrifatına en çok maruz bırakılan, duçar kılınan çok önemli bir kavramdır. Özgürlük kavramı da diğer birçok kavram gibi bazı sözde toplum mühendisleri tarafından içi boşaltılarak, kendilerinin oluşturduğu başka bir içerikle doldurulup çok farklı bir imajla insanların önüne koyulan, onlara sunulan, dayatılan, profanlaştırılan, tuzak haline getirilen bir kavramdır.”

“İnsanoğlunu bireyselleşmenin kötü akıbetine karşı onu koruyabilecek en önemli şey, insanın yüce bir iddiaya, bir davaya sahip olması ve kendini buna adamasıdır. Bu anlamda bir idealistliğe sahip olmayan kişi bireyselciliğin kötü akıbetinden kendini kuruyamaz, muhafaza edemez. İnsanı bireyselleşmeye götüren, onların bireyselleşmeleri için her türlü yola başvuran sözüm ona toplum mühendisleri bir gerçeği çok iyi biliyorlar; o da bireyselleşmiş insanın onlar açısından her çeşit güdülmeye hazır ve müsait bir insan olduğu gerçeğidir.”

Çorum Vapuru

Dördüncü sayıdaki Çorum uçaklarından sonra bu sayıda da Çorum vapuru ile tanışıyoruz. Çorum, deniz, vapur gibi soru işaretleri zihnimizde uçuşup dururken, tümünün cevabı da İbrahim Gösterir’in yazısında mevcut.

“Türkiye Cumhuriyeti, 1947 yılında yeni bir yolcu gemisi aldı. Iroquois adını taşıyan ABD yapımı gemi, Ankara vapurundan hem yirmi bir yaş gençti hem de daha lükstü. Bir süre yolcu taşıma işinde kullanıldıktan sonra Amerikan ordusunda hastane gemisi olarak görev yapmıştı. Yeniden yolcu gemisine dönüştürme, onarım işleri uzadığından gemi İstanbul’a ancak 28 Haziran 1949’da ulaşabilmişti

 Yeni gemiye de Türkiye’nin başkentinin adının verilmesi uygun bulununca, eski Ankara vapurunun adını değiştirmek gerekmişti. Ona da “Çorum” adı verilmişti. Vapura neden Çorum adının verildiğini, bu adı kimlerin önerdiğini bilemiyoruz. İller ve Belediyeler Dergisi’nin 46. sayısında, konuyla ilgili olarak, “Çorum vapurunun eski ismi Ankara’dır. Amerika’dan alınan yeni lüks yolcu gemilerimizden biri, başkentin adını alınca bu vapurumuza güzel il merkezimiz Çorum’un adı verilmişti.” (1949: 49) denilmektedir. Bu ad değişikliğiyle ilgili olarak tarihçi Reşat Ekrem Koçu, bir geminin aynı bayrak altında iken adının değiştirilmesinin eskiden beri süregelen denizci geleneğinde uğursuz sayıldığını, gemilerin adlarının sancaklarıyla birlikte değiştirilmesi gerektiğini söylemektedir.”

Akif Olmak

Bu yıl dergilerimize Âkif ve İstiklal Marşı daha bir yakışıyor. Âkif’in adını anmayı ihmal etmemek gerek. Özellikle gençlerin Âkif’ten öğrenecekleri o kadar çok değer var ki…

Selim Ümütlü, Âkif Olmak yazısı ile Şehir Defteri’nde.

“Tıpkı Sevgililer Sevgilisi’nin sadık dostuna seslendiği gibi seslendi millete: “Korkma!” Asım’a dönüşüyordu o sesi işiten nice nesiller, düşmanı korkuya boğuyordu ölüme gülerek koşan yiğitler... O hâlde söner miydi hiç kızıl şafaklarda parlayan yıldızımız? Söner miydi kalbimizin en güzel yerinde sakladığımız umudumuz? Umutsuzluk kâfirlere hastı. Milletin yıldızı daima parlamalıydı. O aziz sevgili, o nazlı bayrak, kaşlarını çatmamalıydı. Yoksa helal olmazdı uğruna dökülen kanlarımız. Dualar kabul olundu. Kırk bir mısranın sonunda “nazlı hilâl”, “şanlı hilâl”e dönüştü. Tarihe de önemli bir not düşüldü: Millî Mücadele kazanıldığı için İstiklal Marşı yazılmadı, İstiklal Marşı yazıldığı için millî mücadele kazanıldı.”

Akif olmak, bâtılı alnının ortasından vurmak demektir.
Akif olmak, şahadete koşarak giden “Ömer Halisdemir” olmak demektir.
Akif olmak, şehit evladının cenaze namazını kıldıran, vakur duruşuyla düşmanı çıldırtan “Çorumlu İmam Uğur Beker” olmak demektir.
Akif olmak, Afrin’de gülle olup zalimin boğazına çökmek demektir.

Eve Dönen Adam

Aşina olduğumuz bir yürek burkulmasını yazmış Arif Onur Solak. Adı ne olursa olsun darbelerin hepsi de kara bir leke bırakıyor üzerimizde. Solak da 28 Şubat’ın kirli yüzünün hüküm sürdüğü zamanlara götürüyor bizi. Sonunda eve dönen bir adam var. Dik duran ve ödün vermeyen.

“Bin yıllık başlangıçtan bahsediyordu bültenler. Bu ülkenin asıl sahipleri olduğunu söyleyen bir takım insanlar, sistemlerini önce bizim düşlerimizin üstünde başlamışlardı uygulamaya. Ne olduysa her şeyi anlamaya çalışırken oldu. Ortalığı kaplayan toz bulutu öyle etkiliydi ki sahneye konulan cinnet senaryosunun karşısında kimse duramıyordu. Oysa memleketin felahı için çırpınmaya aday nice inanmış gençtik. Bir devirden hüsranla geçtik. Geride yarım kalmış türküler ve marşlar kaldı, geride gerçekleşmemiş hayaller, bitirilememiş okul geride…”

Çünkü daha düne kadar oldukça efendi bir şekilde görevini yapan bu adam, bugün bambaşka bir haleti ruhiye içinde büyük bir kin kusuyordu sanki. Benim bu çıkışımla ortalık iyice alevlenmiş, bağrışmaların tonu bir tık daha yükselmişti. “Sen kes lan sesini, okula girmek istiyorsa bu başındaki çaputu çıkaracak” demesiyle elini Selma’nın başörtüsüne atıp çıkarmaya çalışması bir oldu.

“Beceremedim baba” diyebildim titreyen sesimle. Anlattım olup biteni. Abim hayretten hayrete yol alırken, babam büyük bir sükûnetle dinledi. Anam geldi sonra, o da ‘ah, vah’ diyerek eşlik etti yaşadığım her şeye. “Hepinizden özür dilerim, böyle olsun istememiştim, affedin beni” dedim konuşmamı bitirirken. Metanetini hiç bozmayan babam önce iç çekti, sonra yüzüme baktı gülümseyerek. “Özür dileyecek bir şey yok evlat, eğer aksi olsaydı ve sen boyun eğseydin bütün bu olanlara; o zaman bize bir ömür ödeyemeyeceğin bir özür borcun olurdu. Sen hakkı koruyarak, gereğini yapmışsın. Hatta bunun için seninle gurur duyarız ancak, dosdoğru yoldan şaşmadığın için” dedi, içimin dehlizlerine dolan sakin sesiyle. “Hadi ye yemeğini, açsındır.” dedi sonra, “çayımızı içer, yeniden başlarız kaldığımız yerden besmele çekmeye.”

Vahyin Işığında Sevelim

Sevmek ve sevilmek… Nasıl da kirletildi bu kıymetli iki değer. Sulandırıldı, günlük hesaplara kurban edildi. Oysa ki sevmek insanı ve insanlığı onaran bir olgunluk belirtisidir. Bir başlangıç, doğrulma ve ayağa kalkma halidir sevmek. Behçet Gülenay, paha biçilmez bir yerden başlıyor sevmeye. Vahyin ışığına götürüyor yürekleri. Dupduru vakitlere.

“Neler yitirdik dünden bugüne… Kalabalıklar arasında yalnız ve yoksul olmaya mahkûm ettik kendimizi. İnsanoğlu aile bireylerine dahi gösteremediği sevgi ve saygıyı hiç tanımadıklarından bekler oldu. Kendimizde olmayanı başkasından beklemek! Bir yandan doymaz bir hâl içreyken bir yandan küçülttük sevgileri. Sevmeye vaktimiz olmadı Rehnüma! Ne hazin! Bir zamanlar mutlu olmak diye bir hâl vardı oysa.”

“Kapandık evlere, duvar duvara bitişik komşumuza selam vermez olduk. Gönülleri fethedemedik çünkü gönül köprülerimizi yıktık. Ne Fatımalar kaldı bugüne ne de Ali olmayı göze alabilen. Gençler hangi sevdanın düşkünüdür bilen yok. Kendimiz olma hissiyatını kaybettik. Ruhumuzun her zerresinde sevgiden damıttığımız izleri sevdiklerimizin gözlerine vakfetmenin ne denli bir büyüklük olduğunu unuttuk. Herkesten beklediğimiz ama kendimizden beklenilen vefayı göstermeyi unuttuk.”

“Saygı ve sevginin güzelliğini evlerimize sokup yaşamak kadar güzel bir şey var mı Rehnüma? Geleceğimiz uğruna bir ömür adayan anne ve babamızın gönüllerini fethetmeyi öğrenememek! Birbirimize veremediğimiz sevgiyi başkalarında aramak… Bir gün bizi anlayamayacak birine sarılmak zorunda kalmamak için ailemize sarılıp onlara olan sevgimizi yarına bırakmayalım. Vahyin ışığında birbirimizi sevelim.”

Mustafa Necati Sepetçioğlu Hafızamızın Kaydıdır

Çağımızın Dede Korkut’u, Tokatlı hemşerimiz, destan dedemiz Mustafa Necati Sepetçioğlu hakkında yazmış Reşit Güngör Kalkan. Romanlarından, tarihe yaklaşımına; dışarıdan ona karşı takınılan tutuma kadar birçok önemli ayrıntı var yazıda.

“Roman babında Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Kilit’le başlattığı tarihî serüven, devamında Anahtar, Kapı, Konak ve Çatı olarak bir bütünlüğü sıralamış olması bakımından düşündürücüdür. Düşündürücüdür zira varlığını tarih içerisinde cemiyet olarak devam ettirmek iddiasındaki bir milletin, romanının da bu şuur ve doğrultuda olması kaçınılmazdır. Özellikle Malazgirt’te bir topluluk olarak Anadolu’yu yurt tutan Türklerin, İslâm potasında eriyerek ortaya koymuş oldukları sağlam yapı, bir süre sonra kendisini imparatorluk olarak tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu yapının mimarları arasında yer alan evliyaların, dervişlerin, hocaların varlığıyla anlam kazanan millî şuur hareketi, sadece Türk milletinin bekası adına ortaya konulmuş bir organizasyon olarak değil, diğer milletlerin, kavimlerin de envantere bağlı gelişen bir çeşit hayat sigortası olmuştur.”

“Özellikle İslâm çerçevesinde Sepetçioğlu’nun ortaya koymuş olduğu ürünlerin ideolojik bir pencereden fotoğrafını çekerek, ırksal ve otoriteye bağlı faşist yaklaşımlar şeklinde değerlendirerek ademe mahkûm etmek vicdanla bağdaşır bir tutum olmasa gerektir. Kaldı ki Türk edebiyatı içerisinde, ırkî temayülleri İslâm’ın dışına ve üstüne çıkarmaksızın Türk ve İslâm çizgisinin bu denli özenli bir Türkçeyle milli şuur istikametinde ortaya konulduğu roman sayısı pek yekûn tutmamaktadır.”

Selçuk Küpçük ve Müzik

Son yıllarda müzik üzerine çalışmalarına ağırlık verdi Selçuk Küpçük. Özellikle müzik sosyolojisi üzerine ortaya koyduğu çalışmalar önemli bir birikimin ürünü olan kıymetli eserler. Türkiye’nin haritasını müzik üzerinden okuyor Küpçük. Şehir Defteri’nde; Türkiye’de Kentin Ve Müziğin Kesiştiği Öyküye Dair Yüzey Bakış yazısı yer alıyor.

“Mekânı kent olan modernleşme ile beraber ortaya çıkan yeni tür müziklerde kuşkusuz tema da değişiyor. Sanayileşme, fabrikalaşma, kırsalın bu fabrikalarda işçi olmak için yer değiştirmesi, geldiği yeni mekânda daha evvel yaşamadığı, tecrübe etmediği başka sorunlarla karşılaşması gibi birçok durumdan bahsedebiliriz. Kültürel yabancılaşma, insani yaşamın sınırlarını aşan ağır çalışma şartları, politik kimlikler, öteki ile yaşamak, gelir dağılımındaki adaletsizlikler başta olmak üzere artık kentte bulunmak zorunda kalan bireyin başka meseleleri vardır. Doğal olarak bu yeni meseleler, kırdan gelirken getirilen müzikal bellek ile kente ait yerleşik müzik birikiminin karşılaşmasıyla yeni bir ses aurasına kapı aralamıştır. Özellikle 20. yüzyılın başlarında gramafon, ardından plak ve kayıt stüdyolarının hızlı gelişimi, sesin istenildiği kadar çoğaltılması, bir müzik pazarının meydana gelmesini içeren modern durum, önceki on yıllarla kıyaslanamayacak şekilde, ortaya büyüleyici bir fotoğraf çıkardı. 1950’lerden itibaren ise modernleşmenin merkezini inşa eden Batı’da ses veren çok daha yeni müzik türleri radyo ve ardından televizyon gibi baş döndürücü iletişim araçlarının imkânlarından yararlanarak kısa sürede bütün dünyada küresel bir dalga oluşturdu. Rock’n roll’dan, rock müziğine uzanan bu yeni müzik akımı 1950 sonrası kuşakların kendinden önceki kuşaklarla aralarındaki algı biçimlerinin de farklı olduğu göstermesi bakımından manidardır.”

“Aslında sosyolojik olarak “merkez” tarafından dayatılan anlayış dikkate alındığında Türk toplumu sadece müzik devrimine yönelik değil, -ekonomiden siyasete kadar- öznesi olmadığı her tür basınca naif direnç pratikleri göstermiş, her şeye karşı iyi-kötü bir cevap vermiştir. Demokrat Parti’nin varoluşu, askeri darbelerden sonra, bizatihi darbenin püskürtmeye çalıştığı siyasal organizasyonun kartopu gibi daha büyük başka siyasal teşekküllerle yeniden geri gelmesi, merkezin ekonomik hegemonyasına karşı Anadolu’nun kendi sermayesine dayanan ekonomik varlığını tesis etmeye yönelişi verilebilecek örneklerden sadece bir kaçı.”

Adile Kurt Karatepe İle Söyleşi

Adile Kurt Karatepe ile gerçekleştirilen bir söyleşi yer alıyor dergide. Severek dinlediğim türkücülerdendir Karatepe. Sanatına verdiği önem ve değer ile her zaman dikkatleri üzerine çeken çalışmalara imza atmış gerçek bir sanatçıyı okurlarına tanıtan Şehir Defteri’ni kutluyorum. Söyleşiyi okuyunca Karatepe’nin başarılarının hiçbirinin tesadüf olmadığını daha iyi anlamış oluyoruz. Karşımızda sanatıyla, kültürüyle bu topraklarının sesine kulak veren önemli bir değer var.

“Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda Belkıs Akkale, Sabahat Akkiraz, Ali Ekber Çiçek, Turan Engin, Musa Eroğlu gibi sanatçıların albümlerini alır hep onları dinlerdim. Üzerimde bu sanatçıların izleri çok derindir. Konservatuar yıllarımda da Neriman Altındağ Tüfekçi, Bekir Sıtkı Sezgin, Tülin Yakarçelik, Mehmet Özbek, Hale Gür, Bircan Pullukçuoğlu gibi ustalardan çok şey öğrendim. Ama beni esas etkileyen türkülerin kaynak kişileri, âşıklarımız ve ozanlarımızdır. Onları çok dinliyor ve icralarımda da beni dinleyenlere pınarın ilk kaynağındaki o lezzeti vermeyi arzu ediyorum.”

“Anadolu’muzu Sivas’tan Elâzığ’a, Erzurum’dan, Diyarbakır’a, Diyar-ı Rûm’dan Asya’ya kadar mayalayan ruhu, bizatihi bu toprakların kalbine yaslanarak idraklerimize seslenen, gönüllerimizi imar ve ihya eden ruha çağıran “maya” türü denilen ezgilerden öğrenirsiniz. Her yörenin tadı, havası beni çok etkiliyor.”

“Türk insanının yazılmayan romanı türkülerde saklıdır.” der A. Hamdi Tanpınar. “Çok insan anlayamaz eski musikimizden/Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” der Yahya Kemal… Türküler bitip tükenirse hatırasız, sevdasız ve yalnız kalırız. Türkülerde şiir var, hikmet var, yaşama kuralları var, töreler var, gelenekler var. Ve asıl mühimi yüreğimiz ve gönlümüz var. Türkülerle, hüznümüz Allah’adır bizim.” der; Fethi Gemuhluoğlu… Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Türküler Dolusu” şiiri öyle güzel anlatır ki türkülerin ana temasını. Ölen hayvanının arkasından bile ağıt yakmıştır Anadolu insanı. Aşk, kahramanlık, zulme isyan, gurbet, sosyo-ekonomik düzen, doğa sevgisi, ölüm ve ölüm karşısında duyulan elem, tasavvufi ahlak, inanç, örf… Hâsılı insana ve tabiata dair gerek fıtrî gerekse tarihten süzülüp gelen ne varsa hepsi türkülerin ana temasıdır.

“Nietzsche Avrupa modernizmini eleştirirken; “kendin ol” der. Bütün yerel değerlerin yok edildiği modern dünyanın geldiği yere baktığımızda bu sözün ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz değil mi. Küresel dünyada bir kişinin, milletin, ülkenin kendi kalarak değişmesi ve gelişmesi çok zordur ama bu mümkündür. İlhamını gelenekten alan bir yenilik neden mümkün olmasın. Ben bu konuda türkülerimizi muhafaza etmeyi, kendimiz kalmak, bizi var eden değerleri ve kendimizin en asil taraflarını muhafaza etmek olarak görüyorum.”

Şehir Defteri’nden Şiirler

şehrin kulağının zarına

hoparlörün işgalci, istilacı,

Moğol bangırtısıyla okunmayan

ve böylece,

ne aklın birlik-bütünlük düşünü,

ne kalbin ahenkdâr vuruşunu,

ne de ruhun

sükûn arayışını bozan,

yaralara merhem bir ezan...

yerin nurtopu bebek uykusunu

ve göğün kristal dokusunu

bilmem kaç desibellik

kıyamet efektiyle

her seher vakti

paramparça etmeyen

ipek tuşeli ezan...

Cahit Koytak

Bir minicik serçenin

Ürkek bakışındayım

Gözden kalbe süzülen

Sevda akışındayım

İlmek ilmek işlenen

Aşkın nakışındayım

Sonu inşirah olan

Hayat yokuşundayım

Songül Özel

Çocukluğundaki günler gibi atmıyor insanın kalbi

Kalbi insanı atıyor yavaş yavaş / izi insanı siliyor teker teker

Dizi insanı kırıyor adım adım / dili insanı döküyor kelime kelime

Soluk insanı savurur azar azar / nefes insanı çeker derine daha derine

Hayat, yaratıldığı çamuru ve suyu usul usul döküyor insanın

Gövdesine

Kireç sürülmüş ağaç gibi

Rüzgardan başka misafiri kalmıyor insanın

Yara tarlasına dönüyor beden büyük kederlerin harmanında

Irgatlığı bitmiyor kalbin güller dikenlerine katlanamıyor ve hep

Mevsiminden önce kıpkırmızı

Mehmet Okumuş

Ölmek ve zikir. Ebedilik düşten bir endişedir

Oysa adınla başlamaktan kolay değil çocukluk

Denizler yüreğinde, biraz büyü hem ölümler

Geceleri bozkırı biblo yap semâya çıkar zahit

Sesleri şerefli öykülerin elinde inceltmeli önce

Demleyip içmeli çözümlerden, düğümlerden…

Ethem Erdoğan

az vurun öldürmeyin yaz aylarında

sevinmeyin unutmadık sizi de asla

taşı sildik zihnimize kazıdık

ey ölüm şimdi git tövbe etmedik daha

kavgamız bitmedi unutkanlıkla

Kenan Yaşar

dalgalandırmadan evde kalan kızların hüznünü

son günlerini tespihle sayan nenelerin nefesini sektirmeden

yanıma bir şey almadan adımdan başka

meleklere yük olmadan

hoş karşılanacağımı bilmenin sevinciyle

kulaklarımdan hiç

eksilmeyen

sesinin ahengine

karışıp geleceğim

Hüseyin Kır

Lûgat paralamasın, şâirim diyen kimse

Sözü yokuşa sürme, şiir bir lûgat değil

Şiirle şuur kökteş, ancak anlamdaş değil

“Şâirlik bilgeliktir”, bir çeşit galat değil

Istırap deryâsına dalmayan şâir olmaz

Nîmetlere garkeden maddî saltanat değil

Her ne yapıyorsanız, en güzelini yapın

Üstünkörü yapana, dünyâlar rahat değil…

Bekir Oğuzbaşaran

İyi iki varsın
Teşekkür ederim cümlesindeki
E harfi
Bitirmek üzereyim
Sayende
Yeni başladığım şiiri

Henüz demlenmiş çay kokusu
Buğusu üstünde tüten
Çaydanlık
Ne dilerim ki senden
Anne
İyilik, sağlık

Gökhan Akçiçek

Aşk ve Şiir

Birbirini tamamlayan ikililerdendir aşk ve şiir. Hatta karşılıklı besleyen… Yediiklim Dergisi 373. sayıda Mehmet Özger aşk ve şiir üzerine yazmış. Bu birlikteliğin kavramların ötesinde ifade ettikleri anlam zenginliği üzerinde duruyor Özger. İki ayrı göğün iki yıldızının birleşerek dünyaya armağan ettiği güzellikler var yazıda.

“Kelime anlamlarına bakıldığında birbirine çok uzak duran bu iki kelime, yani şuurdan neşet şiir ve sarmaşık gibi kişinin benliğini saran, onu kendi olmaktan alıkoyan aşk… Aynı gökyüzünün uzak yıldızı olan bu iki kavram nasıl oluyor da her şairin şiirinde tek yumurta ikizi gibi yan yana geliyor? Eğer şiir şuurdan geliyorsa, ki şuursuz şiir mümkün değildir, bu bir çelişki değil midir?”

“Hem aşk hem de şehirde kendinden çıkarak varlığa başka bir gözle bakmanın gerekliliği açıktır. Bunu yaparken Altıok'un da dediği gibi günlük hayatın o kirliliği içinden Sezai Karakoç'un ifadesiyle “varlığın geometrisi”ne ulaşmak kolay olmayacaktır.Aşkı iki kişi arasındaki bir duygu olmaktan çıkarıp bir üst mertebeye taşıyarak, varlığa yeni bir nazarla bakma yetisi kazandıracaktır. Çünkü bu durum, bir ilişkide çok bir var olma biçimidir ve iki kişinin yaşantısının değil, bir kişinin kendi ruhsal yolculuğunun adıdır aşk. Aşkı ilişkiye indirdiğimizde şair ya acıdan usanarak başka başka kişileri deneyecek ya da bir takıntı halinde melankoliye/kara güneşe mahkûm olacaktır. Bu da bir bilinç halinden çok bilinçsizlik halidir ve şiire bir katkısı olmayacaktır. Çünkü onaivme verip potansiyelini ortaya çıkarması gerekirken onu dar alana hapsedip çürütülecektir. İnsan elbette bir beşer olması hasebiyle zorunlu gitgeller yaşayarak yol alacaktır. Bu yolculukta melankoli, ara ara uğradığı bir durak olsa bile onun ikametgâhı olmamalıdır. Şiirde bu gitgeller arasında kendine yol bulacaktır.”

Güzelliğin Karakterdeki Tezahürleri

Behzat Aktura, güzelliğin karakter ile olan bağından hareketle bir yazı kaleme almış. Özellikle çirkinlik ile güzellik kavramlarının çağrışımları oldukça dikkat çekici bir şekilde yer alıyor yazıda.

“Güzelliği ile öne çıkmayı yeğleyen insanlar genellikle zahiren daha güzel genlere sahip olarak doğarlar. Büyüdükçe kendisinin diğerlerinden daha güzel olduğunu ve bunun toplumda benimsenmesine vesile olduğunu fark edince kendine bakmaya ve daha güzel, dikkat çekici şekilde giyinmeye özen gösterirler. Bu vasıflar özellikle genç yaşlarda akranları tarafından önemsenir ve takdir edilir. Bu durumda kişinin kendisini ispat etmesi ve benimsenmesi için özel bir çaba sarf etmesi gerekmez. Çünkü kapılar, ona diğer kişilerden daha kolay açılır, çeşitli yerlere çağırılır. Özel bir şey yapmasına gerek duymadan çevresi kendisini önemser. Sohbeti çok ilgi çekici olmasa dahi dinlenebilir. Şımarıklıkları ve huysuzlukları hoş karşılanır. Varlığı hoşnutluk yaratır. Hiçbir insan rahatsız edilmediği sürece pozisyonunu değiştirmeyeceği için, kendini geliştirme açısından çorak bir hayat sürer. Zira en büyük mucit ihtiyaçtır ve güzel bir kişi Buna gerek duymayacaktır.”

“Bir civata değil bir insan olduğumuzu, okuyarak, müzik aleti çalarak, resim yaparak, çeşitli yazılar yazarak, herhangi özel bir hobi de kendimizi geliştirerek gösterebiliriz. Bu uğraşlar biz var olduğumuz sürece baki olduğu için bizi bırakmayacak, ayrıca kendi emeğimizle toplumunda ayrıcalıklı bir konum elde etmemize vesile olduğu için daha huzurlu bir hayat sürmemizi sağlayacaktır. Sadece güzelliğe yapılan yatırım ise nihai noktada bizi terk edecek ve toplumun alıştığı ilgiyi görmediği için geçmişte yaşayan bireyler haline getirecektir. Zira yıllar geçtikçe ve yar o yar, aşık o aşık, ülfet de o ülfet olmayacaktır.”

Şevket Bulut: Bir Usta Kalem

Sıddıka Zeynep Bozkuş, Şevket Bulut hikâyeciliği üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Yediiklim’de. Bulut, edebiyat dünyamızda hak ettiği yeri alamamış talihsiz yüreklerden biridir. Çoğu zaman olduğu gibi öldükten sonra kıymeti anlaşılan değerlerimizdendir. Bozkuş’un yazısı bu anlamda büyük bir önem arz ediyor.

Bulut’un hikâyeleri, mahalli unsurlarla, sıcacık, realist bir kalemle örülüdür. Döneminin Anadolu gerçeğini yansıtması açısından oldukça kıymetlidir. Dilin akıcılığı, kahramanların zenginliği, canlı tasvirleriyle; Anadolu halkının inançları, gelenekleri, zengin ağzı, saf yüreği satır satır hayat bulmuştur onun kaleminde. Bulut, halkın problemlerini ve yanılgılarını da dile getiriyor. Hikayelerin birçoğunun yaşamıyla paralellik arz ettiği,usta yazarın kahramanlarını Güneydoğu'dan; Kilis'ten, Maraş'tan, Erzurum'dan, Elbistan'dan, vb. seçmek suretiyle dönemin Anadolu kültürüne ışık tuttuğu görülür;

“Alkarısı” hikâyesinde; isminden de anlaşılacağı gibi geleneğe dayalı unsurlar bulunmaktadır. Batıl inançların, İslami ögelerin, geleneklerin; düş ile gerçeğin iç içe girdiği öykü etkileyici ve hazin bir sonla bitmekte ana temanın yanında döneme tanıklık eden satır arası göndermeleri de bünyesinde barındırmaktadır:

“Hediyeli” gidilirse, nüfus kağıdı kolay alınırdı. Çocuğuna nüfus kâğıdı alınma pahasına, bütün aile yağsız kalmayı mutluluk saymışlardı.”

“Yılancı Yusuf” hikâyesi Güneydoğu'da Nurhak Dağı tasvirini öykünün atması yerine saran hoş paragraflarla başlıyor. Hikâye, kahraman anlatıcı ile işleniyor ve bu anlamda bir anı gibi inandırıcı tesir bırakıyor okur zihninde. Muska inancı, şerbetli olmak, ekmek parası gibi kavramlara dayandırılan öykü yine etkili ve acı bir son ile tamamlanırken kahraman anlatıcının söylediği gibi; gülmek mi ağlamak mı gerektiğini bilemeyiz halimize. Yusuf'a değil, onun resminde kendi portremize!

Çocuk Kitaplarında Tercüme Furyası

Çocuk edebiyatı denen alan bir ihtiyaç olmaktan çıktı, büyük bir pazara dönüştü. Durum böyle olunca da elini kolunu sallayan herkesin bodoslama daldığı bir alan haline gelen çocuk edebiyatının da suyu çıkmış oldu. Denetim eksikliği, yetkin olmayan kişilerin akla ziyan metinleri derken ortaya büyük bir sorunlar yumağı çıktı. Bir de çeviri kitaplar var ki onların da çoğu merdiven altı üretimle çocuklara ulaşıyor.

Kemal Kahraman, çocuk kitaplarında tercüme furyası isimli yazısında hassasiyet gösterilmeyen konuların açacağı derin yaradan bahsediyor. Özellikle devlet kurumu olan yayınevlerini daha hassas davranmaya davet ediyor Kahraman.

“Çocuklarımız olduğunda buna ne ölçüde hazırdık hatırlayamayız. Ama kuşkusuz birçok şeyi öğrenmeye çalıştık. Uzmanlara sorduk. İlaçlar konusunda ilmimiz olabildiğince arttı. İkinci çocuklar biraz daha şanslı oluyor. Çünkü daha tecrübelidir ana babalar. O zaman en çok önem verilen konu elbette eğitim.“Küçük şey” hangi yaşta neler öğrenecek? Ana baba olarak sorumluluğumuz nedir?”

“Tabii evladımızın iyi yetişmesini istiyoruz. Büyük adam olacak. Veya saygın bir bayan. Bunun ilk adımları ilk adımlarla başlıyor. Önce malzeme önemli. Kitabı, defteri olacak. Kalem işlemeye başlamıştır. Kitaplarınız da geleceğe kim bilir ne izler kalacak. Bulduğu her kâğıda, boş olsun dolu olsun, hatta duvar kağıdı olsun, başka bir âlemden gelen insan silüetlerini çizmeye doyamazlar. Büyüdükçe şekiller bu âleme benzer. O zaman daha “başarılı” buluruz. Aramıza katılma yolundadır. Bir dönem kitaplarımızı çocuklardan korumaya çalışırız. Derken onların da kitapları olmaya başlar.”

“Bu kadar uzun zaman geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış, nesiller değişmiş ama değişmeyen bir şey var. Yayınevleri Küçük Prens’i basmaya doyamıyor. Bunu örnek olarak veriyorum. Yoksa daha nice bu tür çocuk kitaplarıyla karşılaşacaksınız, gidin bakın. Çoğunun tercüme olduğunu göreceksiniz. İşte bugünlerde liste başındakiler; Saftirik Greg'in Günlüğü, Momo. Sadece resimli olanlar var, boyama kitapları, toplam beş altı cümleden oluşan başlangıç kitapları. Haklarını satın alıp Batılı bir yayından tercüme edip yayınlamışlar. AVM'lerde,“büyük” kitapçılarda hep onları görüyorsunuz.”

Mehmet Sümer'le Söyleşi

Tuğçe Gök, Mehmet Sümer’le şiir kitaplarından hareketle bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiire, yaşama dair oldukça önemli notlar var söyleşide.

“İki kitap arasında süren tutumlar/tavırlar var, ama değişen başkalaşan şeylerde. İlk kitapta tepkisellik diyebileceğimiz şeyin dozu daha yüksekti sanırım, bu doğru. Ama orada duygusal denebilecek şeyler de aynı şekilde yüksekti. O kitaptan bu kitaba gelince, bazı şeyler duruldu. Daha doğrusu olması gerektiği gibi diplere, içlere doğru gömüldü. İlk kitapta kaçamadığımız biçimde metin daha saydamdır. Oysa yazıyla ilişkimiz derinleştikçe metinlerin griftliği artar, gittikçe daha katmanlı daha boyutlu şeyler üretiriz. En azından benim iki kitabım arasında böyle bir değişim olduğunu söyleyebilirim.“Kırgınlık” meselesine gelince, sanırım dünyayla ilişkimiz biraz böyle. Kırgın filizler gibi rüzgârın şiddetine direnç gösteremiyoruz. Dış dünyanın kabalığına, hoyratlığına tahammül gösteremiyoruz. Bu kırgınlık, yarım kalmışlık olabileceği gibi yarım bırakılmışlık da olabilir. Ama kırgınlık her halükarda hayatımızın bir gerçeği. Yazı, yarım kalanı uzatma, bir tamamlama uğraşısı belki de.”

“Akademisyenlik benim mesleğim. Herkes bir işle uğraşır, hayatını kazanır. Benim için akademisyenlikte böyle aslında. Tıpkı öğretmen veya reklamcı şairler gibi ben de bir işle uğraşıyorum. Ama bir farkla, ben mesleğimde de kendi soruları peşinde koşmayı önemli buldum. Bu benim akademisyenliği meslek olmanın ötesine taşımama yardımcı oldu. Öğrencilerime gelince, onlara kendi şiirimden bahsettiğim nadirdir. Şiirden ve şairlerden müfredatın dışında da bahsederim ama şiir zevk edinmek biraz özel bir ilgi gerektirir. Bunu herkese dayatamazsınız. Bu nedenle öğrencilerim benim doğal okurlarım sayılmaz pek. Onlar da başka okurlar gibi arayıp bulurlar. Ama içlerinden senin gibi bazılarının şiirle, güncel edebiyatla ilgilendiklerini görmek beni sevindiriyor. Şiirle ilgilenen, benim veya başkalarının yazdıklarına ilgi duyan bu tarz öğrencilerimle mezuniyetten sonra da süren daha yakın bir ilişki kurduğumuzu söyleyebilirim.”

“Yazmaya şiirle başladım. Yazı türleri içinde beni ilk olarak şiir tavladı. Onun peşine takıldım ve halen de eteğinden yakalayabilmiş değilim. Şiir beni öteki türlerle de tanıştırdı, başka türlerde de yazı denemelerim oldu. Eleştiri hariç diğerlerinde görünür bir faaliyetim olmadı. Eleştiriyi de sevgilinin mahallesine taşınmak gibi düşünün. Aslında şiire daha yakın olmak için eleştiriye bulaştım. Ama görüyorum ki edebiyat ortamı şair değil eleştirmen istiyor. Eleştiri yazdıkça bana kulaklarını açanlar şiir söz konusu olduğunda aynı alakayı göstermiyorlar. Belki de herkes kendi şiiri ile beraber okurunu da inşa ediyor. Şunu görüyorum, edebiyat ortamının belki de iki yüz yıldır en büyük eksiği eleştirmen yokluğu. Necip Fazıl da kendi devrinde ne zaman bir fikir ve edebiyat jandarması kurulacak diye şikâyet eder. Sevgilinin mahallesinde bu kadar başıboş dolaşanları denetleyecek bir jandarmaya ihtiyaç var değil mi?”

Yediiklim’den Şiirler

Yarım kalan şiirlerin kışı nerede başlar

İçinden çıkılamayan sözler kalabalığı

Nokta konulmamış büyük bir yalnızlık dediğin

Bilirsin sen derinlerden seslenen o sesi

Yitirdiğin kelimeler ve bütün vedaların kışı

Nerede başlar peşinden koştuğuna masal.

Fatih Memiş

Çok bir şey değişmiyor yakamızda

Mızmız bir ütü bir türlü yürümüyor

Masanın üstünde

Sıkışmış, buruşmuş, kalmış ve yıpranmış iyice

Açılmak için taze bir nefes lazım

Bedenine

Nefes egzersizleri seni kendine getirecek

Açılacak sıkışmış, buruşmuş, kalmış, yıpranmış yakan birden

Gövdende iz kalmayacak kadar düzelecek yüzeyin

Kolların rahatlayacak

Yüzüne kan gelecek

Ve düzelecek her şey sıcağı sıcağına

Aykağan Yüce

Soluğum biner beyaz atlara

Her çocuğun bilindik ülkesinde

Azalıyorum insana seslenmekten

Beni bıraktığın bu savaşta

Ama bu savaşta

Birgül çoğalıyor insanın

Dokunduğu aynalarda

Uğurcan Güler

Atları buraya bağla oğul

Geceyi buradan geçireceğiz

Ayı buradan, yıldızları buradan

Bakır geçitler kurup son dağlardan

Büyük destanı kuşanacağız

Atları buraya bağla oğul

Saatlerini çabuk tüket yılgınlıkların

Islak ayaklarımıza geçirip lavları

Koşturacağız ardımız sıra derin suları

Ayşe Altıntaş

Arif Ay’dan Dinlemek Üzerine

Dört Mevsim Dergisi, ilkbahara yakışan bir kapak ve içerikle karşıladı bizi. Çiçeklerin ve sözlerin renkleri adeta ruha şifa gibi.

18. sayıda Arif Ay, dinlemek üzerine kaleme aldığı bir yazı ile dergide. Dinlemenin de bir sanat olduğu muhakkak. Hayatı dinlemek, anlamak ve idrak etmek. Hepsi de ruha dokunan bir iyi niyet telkini gibi, öylesine hisli öylesine insanî.

Dinlemek yerine boş boş bakmak ya da dinliyormuş görünmek günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir olgudur. “Sen beni dinlemiyor musun?” sorusunu bile boşlukta asılı bırakan bir olgu. Eğitim sistemindeki verimi ve başarıyı düşüren unsurların başında da öğrencilerin öğretmenlerini dinlememesi gelmektedir. Öğretmenlerimiz “kendi söyler, kendi dinler” bir hâli yaşıyor adeta. Oysa, dinlemekle ilgili ne güzel deyimler var dilimizde: “can kulağı ile dinlemek”, “iki dinle bir söyle”, “söyleyenden dinleyen ârif gerek”, “kulağı kirişte olmak”, “ağzının içine bakmak” gibi… Tam da bugünler için söylemiş Yunus Emre: “Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik.”

“Dinlemek söylemekten yeğdir.” diyen Mevlânâ, Mesnevi’sine: “Dinle, ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor.” diye başlar. Ayrılıklardan şikâyetimizin bir sebebi de birbirimizi dinlemememiz değil mi? Ortak değerlerimizi kaybedişimizdeki, birbirimize yabancılaşmamızdaki, birbirimizi anlamamamızdaki en önemli unsurlardan biri de dinleme yetimizin gittikçe körelmesidir.

Başkasını dinlemiyorsak hiç olmazsa kendimizi dinleyelim. İç dünyamızdaki, ruhumuzdaki seslere kulak verelim. Belki o zaman başkalarını da dinemeye yöneliriz. Bakınız ne der, Mevlânâ: “Gönlümde kelimelere ihtiyaç duymayan bir ses var. Dinle!

Mehmet Aycı İle Söyleşi

Mehmet Aycı ile tanışıklığımız yirmi beş yılı geçti. Üretkenliğine, dostluğuna,  muhabbetine her zaman hayran olduğum bir isimdir Aycı. Bir de benim yazma konusunda sık sık kendisine benzetilmem konusu var ki bu da bana ayrı bir mutluluk veriyor bana. O da bir not olarak kalsın burada.

Dört Mevsim dergisi Mehmet Aycı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Cevapları okuyunca karşımda her şeyiyle Mehmet ağabey canlandı. Sanki demli bir muhabbet kıvamında sohbet ediyormuşum gibi bir his geldi cümlelerin üzerine kuruldu.

“Bir defa harflerin sözcükleri, sözcüklerin cümleleri/mısraları oluşturması bir biçim meselesi. “Gösterge” şekil. Biçim içeriğe/öze dahil. Hece yahut aruzla yazılan bir metnin hecesi veya aruzu çok daha sonraki iş. Şiir buna pek bakmaz. Ölçü olmasa da olur. Ne kadar elinizdeyse tabii. Yine de Türkçe yazıyorsanız, Türk şiir birikimine, bu birikimin bize ne söylediğine “ölçü” açısından da bakmak lazım. Ölçülü ve uyaklı söz söylemek de bir maharet. Ancak söz ölçülü ve uyaklı diye şiir olmuyor. Şiirin biçimi; bilindik anlamda onun hece, aruz veya serbest vezinle yazılmış olmasından değil, daha üst katmanda yer alan, şiiri şiir kılan biçimden kaynaklanıyor.”

“Sezai Karakoç ve İsmet Özel hayatta. Şu anda şiir yazan “genç şairler” bu iki büyük şairimizle aynı çağda yaşıyorlar. Her yeni kuşak, bir önceki kuşaktan daha şanslı ve imkanlara sahip. Cumhuriyet Dönemi'nde en verimli dönemin son yıl olduğunu düşünüyorum.”

“Dergiler zayıf da olsa, cılız da olsa bir yaşama/yeşerme bilincini taşıyor. Elimde varsa, isteyen kim olursa olsun, eli boş göndermemeye çalışıyorum.”

“Tanıdıklarımı seviyorsam, onları sevdiğimi yüzlerine söylerim. Onları sevdiğimi başkalarına da söylerim. Birincisi bu. İkincisi, güzel tanıklık edeyim dedim. Üçüncüsü, portre bana biyografiden daha yakın. Her iki alanda da edebiyatımız yetersiz. Portresi/biyografisi yazılacak binlerce insan var. Yazılması lazım. Dahası üniversitelerin edebiyat ve tarih bölümlerine mutlaka portre yazarlığı, biyografi yazarlığı derslerinin konulması lazım.”

“Ankara’yı sevmemin yüz bir sebebini sayabilirim. Galiba biraz da Ankara beni sevdiği için. Türkiye’de muhafazakarlar da ilericiler de Kemalistler de Ankara’yı anlama ve sevme babında şehre haksızlık ediyorlar. Ankara konusunda söyledikleri aynı şeyler. Ankara onların gözündeki Ankara’dan başka bir şehir. 30 yıldır Ankara’dayım ayrıca. Nasıl sevmeyeyim.”

Sözü Bileyen Şair: Abdurrahim Karakoç

Çok yerinde bir tanımlama yapmış Zübeyde Andıç; Sözü Bileyen Şair: Abdurrahim Karakoç. Önemli bir değerimizdir Karakoç.  Şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki halk şiirimizin son büyük temsilcisidir Karakoç. Birçok kez görüştük, hasbıhal ettik. Yazdıklarıyla çelişmeyen dupduru bir Anadolu’nun varlığını hissettim o konuşurken. Aşk, sevgi, taşlama türünün büyük ustasını her fırsatta anlatmak gerek. Onun sadece “Mihriban” şiirinden ibaret olmadığını anlatmalı. Bu bağlamda çok kıymetli buldum Andıç’ın yazısını. Bir dua niyetine geçmesini diliyorum. Rahmetle.

“Edebiyatımızda şiirin belirli zümrelerin tekelinde olduğu düşünülüp değer biçilmeye çalışıldığı, biçimsel kalıplarla yorumlanıp kalıba uymayanların yok sayıldığı dönemler de olmuştur. Ancak bu yaklaşımların “sanatın düşünceyi ve özgürlükleri öncelemesi” olgusuyla çeliştiği unutulmamalıdır. Eserlerini hayattaki varoluşu üzerine konumlandıran ve özgün bir sanat anlayışı yakalayan şairler için bahsedilen değerlendirmelerin hiçbir hükmü yoktur. Abdurrahim Karakoç da bu isimlerden biridir. Kelimelerin gücüne inanan şair, ortaya koyduğu eserleriyle sanat anlayışını en iyi şekilde ifade etmiştir.”

“Toplumsal gerçekliği Anadolu insanının diliyle harmanlayarak kimi zaman Dadaloğlu gibi coşkuyla kimi zaman Karacaoğlan gibi aşkla kimi zaman Pir Sultan Abdal gibi dava bilgeliğiyle kimi zaman da Yunus gibi derviş edasıyla şiirlerine yansıtmıştır. Bu, bir taklit değil; onun kültürel birikiminin içindeki renkler ve seslerdir. Kendisiyle yapılan röportajların birinde “Ben ne Yunus’um ne Karacaoğlan’ım ne de Fuzuli’yim. Ben, benim!” diyerek şiirini sığ bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalışanlara net bir cevap vermiştir.”

“Abdurrahim Karakoç, toplumsal düzen içinde daha çok köşeye itilmişleri, sırtını güce yaslayan aymazları şiirin kendi imkânları içindeki farklı normlarla anlatmıştır. Aşk, tabiat, Anadolu, din ve millî duyarlılıklar şiirlerinde ön plana çıkan konulardır. Şiirleri farklı dünya görüşüne sahip müzisyenler tarafından bestelenerek daha geniş kitlelere ulaşmıştır.”

Yetişmek Mümkün Mü Hayata?

Yarıda kalmak, yarım kalmak, yetişememek… gibi serzenişler en sık duymaya başladığımız insanî hallerden olmaya başladı. Hayat, koşuşturma derken bir de bakıyoruz her şey yarım… Orhan Gazi Gökçe yazısında soruyor; Yetişmek Mümkün Mü Hayata? Cevabı, yazıda.

“Hızlı zaman çocukları olarak bizler anımızı, yetiş\tiremediklerimizin arkasından ağlamakla zehirliyoruz. Pişmanlıklar, hayatın ağır yükleri olarak sırtımıza yükleniyor. Kaçan fırsatların, ıskalanan hedeflerin telafi edilemezliğinden yakınıyoruz. Bu yakınmalar ile katılaşıyor hayat. Yetişsek de peşinden hızlı pişen aş karnımızı ağrıtıyor. Usulden çok esasa, yoldan çok sonuca odaklandığımız için elde edilen her netice ne olursa olsun bizi tatmine eriştiremiyor.”

“Rekabet çemberi gittikçe genişliyor. “Dünya insanı” olabilmenin standartları yükseliyor güya. Trendlerin sadık takipçisi olmayanlar elenmiş ve devre dışı kabul ediliyor. İstesek de istemesek de kayıtsız kalamayacağımız son derece akışkan bir hayatın içindeyiz kuşkusuz. Boz bulanık bu akış içinde baş çıkarabilmek ya da bu akışla baş edebilmek zor bir mesele… İrademizi aşındıracak düzenekler içinde kendi beğenilerimizi, tercihlerimizi belirleyebilmek de bir hayli zor iş doğrusu.”

“Hayatın şikayete konu olan huyu, ancak durup düşünme, anın içinde derinleşebilme ve kelimenin tam anlamıyla yaşayabilme yani yeşerebilme kabiliyetini elinde bulunduranlarca değiştirebilir.”

Anadolu Deyince

Anadolu’nun adı bile insana ferahlık verebiliyor. İçi açılıyor insanın sanki Malazgirt’ten kapılar açılır gibi. Ayşegül Sezek bir zamanların Anadolu’sunu yazmış yazısında. İçimizin durulduğu vakitler var yazısının satır aralarında. Bir çocuk coşkusunun yaylayı, dağı, bayırı, ormanı kapladığı vakitler.

“Yalnız çam ağaçlarının rüzgâra, kara, soğuğa rağmen yeşilini koruduğu; ayazına maruz kalanların yanaklarında ve dudaklarında yangınlara sebep olduğu bir memlekette büyümek... O memleketin soğuğunda, diz boyu yükseklikte kar ile kaplı yollardan geçtikten sonra bir soba sıcağında ısınmak, bir dilim somun ekmeğine sürülen hakiki tereyağının tadını damaklarda ağır ağır hissetmek...”

“Akarsuyun yanında olsalar da suyu israf etmeyen, iki çeşit mintanının dışında giysiye ihtiyaç duymayan, başkasının yamalısını görünce yadırgamayan, varsa elindekini veren, insan hakları denen bildirgeden haberi olmasa da insanlığın ta kendisi olanların nefes alıp verdiği memleket burası. Yüzlerin gerçekten güldüğü, yitimlere gerçekten yüreklerin yandığı yer... Bereketin buram buram fırınlarda piştiği, düşenin elinden tutulduğu yer...”

“Anadolu... Benim memleketim. Bir ağaca sarılır gibi sarılıyorum sana... Kollarım yetmese de, ufacık kalsam da sarılıyorum. O sağlam gövdenden geçen binlerce molekül can suyunu hissediyorum. O can suyu dallara dağılıyor biliyorum. O dallardan yüzlerce yaprağı yeşertecek hissediyorum. Çiçek açacaklar, meyve verecekler; kaç damağa şenlik, kaç çocuğa nasip, kaç reçele özüt olacaklar hepsini ruhumda hissediyorum. Sarılıyorum sana memleketim, bir ağaca sarılır gibi...”

Dört Mevsim’den Öyküler

Abdurrahman Alkan – Sesler

“Gecenin sükûnunu yaralayan bir ses; kapıları, duvarları, odaları aşarak başka odalara, evlere ve sesini susmuş geceye yayıldı. Anlaşılmayan gürültülerin arasına bütün güzellikleri anlamsız kılan, ruhu örselenmiş kırgın bir kadın sesi karıştı.

Yaşlı adam; bir duvar ötesindeki nefes almayı zorlaştıran havanın boğuntusuyla odalarda, koridorda, balkonda huzursuzca dolaşmaya başladı. Mutfağa geçerek bir yudum su içti. Kuruyan boğazına gelip yapışan düğümü yutkunmaya çalıştı.

Yapmayın, etmeyin desem? Tartışıyorduk kendi aramızda. Sana ne oluyor ihtiyar? Öylece kalıversem ortada. Olur mu olur. Yine de içi rahat değil. Konuşmak istiyor. Yangına bir damla su.”

“Yaşlı adam; bir göz evlerde ferah feza esen huzurun çok odalı, ankastre mutfaklı, kış balkonlu, panjurlu, avizeli, büyük salonlu malikânelere neden sığamadığını anlamaya çalıştı. Evlerimiz genişlerken yüreklerimiz mi daraldı yoksa diye düşündü.”

“Bir çocuk ağlaması duyuldu geriden. Bir an durakladı. Vestiyerin aynasında huzursuz, sevgisiz bir çehreyle karşılaştı. Bu yüzle hiçbir güzelliğe dönülemez, hiçbir yara sarılamaz, hiçbir yer onarılamazdı. Aynadaki yüze lanet etti. Adam, ardında bir çift ela gözün üzerine dağılmış bir tutam sarı lepiska saç bırakarak karanlığa yürüdü.”

Buket Uçar – Tatilin Tatili Var

“Üç kere besmele çekip üç yerinden üçer kere düğümlü kapıyı korkarak açtım. İçeride aceleden unutulmuş, çürümüş, bir köşeye büzüşmüş bir insan karşılayacak beni sandım. Karmakarışık bir koku dolandı burnuma kapı aralığından. Aylara bulanmış, mevsimlere hapsolmuş kokular. Kapıyı kilitleyip kaçarcasına gittiğimiz bu evde içimi titreten sesler vardı. Dönüp dönüp arkama baktım, olmadı duvarı sırtlandım, duvarın renklerini aldım sırtıma. Anneannemin bileziklerinden düşen taşların ışıltısı çinke çinke yayıldı etrafa, renklerime karıştı. Dökülen taşları topladım, duvarlara yapıştırdım. Korktum. Korktukça bedenim ağırlaştı, ruhum kanatlandı. İkisi ayrı tellerden çalarken ben onları tek bir ezgide, yüreğimin gümbürtüsünde topladım. Aman Allah’ım, her yer nasıl da dağınık... Ayaklarım yerdeki tarihi geçmiş kumlardan yapış yapış, havlular askıda küflenmeye yüz tutmuş, bulaşıklar lavaboda kurumuş. Bir besmeleyi daha gönlümden çekip, dilim ile orasından burasından kıvırıp savurdum sağa sola. Uçlarından kırıkları sallanan hevesim döküldü besmelenin içinden.”

“Arabayı tıka basa doldurup koyulduk yola. Apartman dairesi de olsa bundan sonra yazlıkçıydık. O evi hayallerle süsledik kış boyunca. Üç tarafı denizlerle kaplı bu ülkenin tam ortasından deniz kenarına, mevsimlik yuvamıza uçarak gidiyorduk. Yolda telefonumuz hiç susmadı, arkadaki iki çocuk bir türlü uyuyamamış, hayal de kuramamışlar yollara savura savura. Telefondakilere anlatırken gerçekleşmiş bir hayalin hikâyesini dinlediler, babalarından bir de benden. Kabuk kabuk atan sevincimi herkesle paylaşmıştım. Hısım, akraba, dost kim varsa hayatımda anlatmıştım. Mutluydum, çok mutluydum. Sandım ki mutluluğum onlara da bulaşır, paylaştıkça çoğalır. Olmuşlar, onlar da çok mutlu olmuşlar, bu yazlığı paylaşmanın hayalini kurmuşlar, dilimden sıçrayan sözcüklerin kenarında.”

“Yavaşça adımlarımızı evden dışarıya, valizlerimizin yanına aldık, Kapıyı üç yerinden düğümleri soğumadan geri bağladık. Uygulamalarımızı da yükledik. Telefon yine çaldı o esnada. Panikledik, yakalandık sandık. Yunan Adalarına gidiyormuş arkadaşlar, bize de haber veriyorlar. “Biz hazırız, valizlerimiz bile kapıda” dedik. Tesadüf bu ya…”

Afra Buğlem Aslan - Eski Ev

“Şehirden uzakta, yağmur yağdığında çatısı akan, güneş çıktığında tahtaları çam kokan, eski bir ev varmış. Bu evde güzel mi güzel üç çocuk ile anne ve babaları yaşarmış. Üstelik çocuklardan Murat ile Beril ikizmiş. Ablalarının adı ise Betül’müş. Betül; anne ve babası evde olmadığında kardeşlerine bakar, evi temizler, sobayı yakarmış. Bu yüzden annesi ona “küçük anne” dermiş. Ama Betül, evleri eski olduğu için çok mutsuzmuş. Anne ve babası üzülmesin diye de hiç kimseye bir şey söylemezmiş. Güzel ve yeni bir evde oturmanın hayalini kurarak yaşarmış.”

“Telaşla bir sağa, bir sola dönüp durmuşlar. Ormandaki hayvanların sesi arttıkça korkuları da artmış. Beril ağlıyor, Murat ise bir şeyler arıyormuşçasına etrafını izliyormuş. Artık kendi ayak seslerinden bile ürkmeye, anne ve babalarının anlattıkları ormanın sihirli ve büyülü yaratıklarının yaklaştıklarını düşünmeye başlamışlar. Düşündükçe Beril daha çok ağlıyormuş. Betül ise ormandaki tehlikeli yaratıklar Beril’in sesini duyarsa kendilerini daha çabuk bulurlar diye onun ağzını kapatıyormuş.”

“Koşarak evlerine girmişler. Her kapı açılışında kulağını kapatan Murat’a kapının çıkarttığı ses öylesine güzel gelmiş ki kapıyı tekrar tekrar açıp kapatmış. Betül ve Beril, Murat’ın hareketlerini gülerek izlerken anne ve babaları sırtlarında odun çuvalları ile gelmişler. Şaşkınlıkla Murat’ı izliyor, Betül ve Beril’in gülüşmelerine anlam vermeye çalışıyorlarmış. Üç kardeş başlarından geçenleri anne ve babalarına anlatmışlar. Böyle bir şey yaptıkları için özür dilemişler. Eski evlerinde mutlu ve huzurlu yaşayacaklarına söz vermişler.”

Dört Mevsimden Şiirler

Ömrümün kayıp kıtası uykularım

Birikir gözlerimde karanlık

Baktıkça maziye buzlu camlardan

Ağlatır düş olsaydı dediğim dilekler

Oysa yaşamak

Gözleri açık uyumaktır

Sabah olunca hatırlanansa

Bana kalan mirastır geceden

Sabah olunca

Açık sandığım gözlerim kapanınca

Dökülür önüme saçlarım

Tabuttan bir kuaför koltuğunda

Mehmet Yıldız

sen kıyımdan çekilince

kurudu çocukluğumun denizi

kaç kez andım seni

alnımı geceye dayayıp

olmadık türküler çağırdım

boğazımda yumruyla

Yunus Varlık

Saat yönünün tersine kurulan hayaller tüketiyor içimizi.

Mayamızda acı var,

Derdimizi küçümsüyorlar.

Unutuyorum ağzı olanın konuşma yetisini.

İki elimle bile tutamıyorum zamanı.

Sırf bu yüzden, güneşli ya da gri, neredeyse her sabah beceriksiz uyanıyorum

zımpara yastığımdan.

Kızma duygumu yitiriyorum anlamaya çalışmaktan.

Dakikalarla aramı iyi tutmaya bakıyorum saniyeleri kafama takmadan.

Enis Ali Altıntaş

 

YORUM EKLE

banner26