Nisan 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Gördüğümüz Şey, Gördüğümüz Şey Midir?

Hece Öykü Dergisi 104. sayıya Rasim Özdenören’in “Gördüğümüz Şey, Gördüğümüz Şey Midir?” yazısı ile başlıyor. Yazının özünde, kısa öykü var. Edebiyatın genel anlamda en önemli işlevi olan az sözle çok anlam ifade etme özelliği de diyebiliriz yazının konusuna. Kısa öyküdeki anlam yoğunluğa değiniyor Özdenören, bir örnekle de pekiştiriyor düşüncelerini.

“Son yüzyıl içinde, bir kalemde adlarını bile anımsamakta zorluk çekeceğimiz sanat ve edebiyat akımı doğup battı.
Her birinde kendine yer edinebileni, her birinin kendine göre izleyicisi ve ürün vereni oldu. İlgili referanslarda her biri ayrıntıda birbirinden farklıymış gibi görüntüler yarattı.
Son 60 yıl içinde sadeliği önemseyenler olduğu gibi, bunun tam tersi giriftliği öne çıkaranlar da oldu. Birbirine karşıt adlarla da anıldılar. Örnekse minimalizm ve maksimalizm…”

“Türkçede Ramazan Korkmaz’ın “küçürek öykü” olarak adlandırdığı öykü minimal akımın örneklerini sergiliyor. Ama o öykülerin hiçbiri gördüğümüz veya okuduğumuz şey değildir. Okudukça her birinin en az iki anlamı barındırdığını görmek imkân dâhilindedir. Kaldı ki her biri iç içe katmanlar hâlinde çeşitli yorumlara açık bulunmaktadır.”

“Sonuç: hiçbir metin göründüğü kadar basit değildir ve göründüğünden ibaret hiç değildir… İnsanın halleri kıyamete kadar anlatılacak ama bitirilemeyecektir.”

Öykünün Kadim Kaynakları

Emin Gürdamur’un editörlüğünde hazırlanan dosyanın konusu; Öykünün Kadim Kaynakları. Tarihten bu yana öykülere kaynaklık eden birçok argüman hakkında yazılar yer alıyor dosyada. Görüyoruz ki uçsuz bucaksız bir deryanın içindeyiz. Adına kaynak diyelim, ilham diyelim fark ermez. Bizi besleyen unsurlar o kadar sınırsız ki öykümüzün zenginliğinin nereden geldiğine de bu dosya bir kez daha ışık tutmuş oluyor.  Kaynak niteliğinde bir çalışma olmuş. Emeği geçenleri kutluyorum.

Emin Gürdamur’un giriş yazısından;

“Öykünün kadim kaynakları dediğimizde nelerden bahsetmiş oluyoruz? Her şeyden önce kutsal metinlerden, mitolojiden, bir kısmı bu anlatılardan dönüşmüş halk hikâyelerinden, cenknamelerden, menkıbelerden, mesnevilerden, mevlitlerden, Binbir Gece Masallarından, Dede Korkut Hikâyelerinden, Muhammediye’den, Kara Davut’tan, divan şiirinden, gölgesinde büyüdüğümüz nice kadim anlatıdan ve onların bugüne söylediklerinden söz ediyoruz. Meseleye yakından baktığımızda öykü ile kadim anlatılar arasındaki diyaloğun ve alışverişin dilin göstergelerinden çok daha derin, kültürel, bilişsel kodlara sahip olduğunu fark ediyoruz. Dosyada yer alan yazıların her biri, bu alışverişi farklı açılardan mercek altına alıyor.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Yaklaşık sekiz bin beyitlik Salsalname adını taşıyan bir Hazreti Ali Cenknamesi, Millî Kütüphane kaydı doğruysa 13. yüzyıla tarihlenmekte ve Oğuz Türkçesiyle Anadolu’da yazılan ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Bu roman daha sonra 16. yüzyılda bin on sekiz beyte indirilerek yeniden kaleme alınmıştır. Bu eserin tek nüshası Bibliothèque Nationale de France’ta bulunmaktadır. Salsalname son olarak Çıldırlı Aşık Şenlik (1850-1913) destan formunda yeniden yazılmıştır.

Kahramanlık romanlarımızın bazıları devasa boyutlardadır. Hamzaname bunlardandır. Evliya Çelebi, Hamzavi’nin (öl. 1412-13) 60 cilt hâlinde yazdığı eserin kıssahanlar, meddahlar tarafından üç yüz altmış cilde çıkarıldığını söylese de kütüphanelerimizde ancak yetmiş iki cildinin varlığı tespit edilmiştir. Hamzavi’nin sözlü olarak halk arasında dolaşan, anlatılan hikâyeleri derleyip geliştirerek yazıya geçirdiği varsayılmaktadır.” N. Ahmet Özalp

“Roman ile hikâyeyi, birbirinden farkını anlamak için eserleri, cüsseleri bakımından da masaya yatırmak mümkün olduğuna göre ‘mesnevi’ nazım tarzıyla kaleme alınmış metinleri, böyle bir tasnife tâbi tuttuğumuzda, tek bir olaya dayanan ve nispeten kısa olanlarına, hikâye dememiz gerekir.

Sözgelimi Şeyhî’nin Harnâme’si bu tanımlamaya oldukça uygundur. Eserin tamamı 126 beyittir. Bunun da baştan 38 beyti ‘giriş’ diyebileceğimiz, İslam kültürü geleneğine göre her eserin başında bulunması gereken, eskilerin tabiri ile ‘besmele, hamdele, salvele ve medhiye’ bölümleridir. Yani eserin ‘hikâye’ kısmı 88 beyittir. Giriş bölümü “Geldi bu kıssanun münâsebeti” mısraı ile biter ve bir ara başlık ile asıl bölüme geçilir. Ara başlık, ‘Münâsebet-i Hikâyet’ şeklindedir. Burada hem ‘kıssa’ hem de ‘hikâyet’ kelimelerinin bir arada kullanıldığını görüyoruz. Kıssa, kendisinden ders alınacak bir olay demek olduğuna göre, anlatılacak kıssa da ‘hikâye’ şeklinde olacaktır. Girişin sonuna doğru dile getirilen bazı konular, bu örnek olayla daha anlaşılır hâle gelecektir. Ara başlık da ‘ilgili hikâye’ şeklinde anlaşılmalıdır.” Dr. Mehmet Kahraman

“Heredot’u tarihteki eril dili muhkemleştiren- ki sadece Heredot değilmitleri manipüle eden bir mit maker (mit-yapıcı) ve en büyük yalancılardan birisi olarak kabul eden bu yazıda, mitin Heredot’un savunduğu gibi uydurma ve güvenilmez bir söz olmadığını ispatlamaya girişmeyeceğim, bunu birçok yazıda zikrettiğimizi hatırlıyorum. Bu yazı mitin bugün hayatımızdaki izlerine odaklanmış durumda. Bunun için en verimli alan edebiyat, yani anlatı.

Bugünün anlatısında (hikâye, öykü, roman v.b.) mitoloji, insanlığın kendi kökenlerine uzanan bir malzemeler bütünü olarak bir dip dalga şeklinde varlığını sürdürüyor. Onsuz bir anlatının olamayacağını aşağıda vereceğimiz örnekler ortaya koyacaktır. Çünkü en temelde mitler köken açıklayıcılar, dünyaya ve insan dair anlam vericiler, ritüel koruyucular, simge depoları ve hafıza koruyuculardır. Bu özellikleriyle mitler en çok zihinsel üretimler olan ilham alanları yani edebi yapıtlarda, anlatıda kendine yer bulur ve izini buradan devam ettirir.” Gönül Yonar

“Öykü, daha büyük bir anlatının parçasıdır. Parça olması nedeniyle tabi olduğu bütünü öncelikle ima ve ihsas eder. Sonra o bütünün işleyişine uygun olarak kendi işlevini kusursuz olarak yerine getirir. Tıpkı bir saat mekanizmasındaki çark gibidir. Bir saat ustası bu çarkı gördüğü zaman saatin bütün mekanizması onun zihninde canlanır. Çarkın hangi maddeden ve nasıl yapıldığı kısa bir incelemeyle ortaya çıkar. Diyelim ki çark çok iyi bir metalden ve çok ince bir ustalıkla yapılmış olsun. Saat ustası şöyle düşünecektir: eğer bu çark bu kadar sağlam, özenli ve dikkatli yapılmışsa, saatin kendisi olağan üstü güzel bir saattir. Çark, Binbir Gece Masalları’ndaki bir hikâyeyi örneklerken, saat Binbir Gece Masalları’nı temsil eder.

Binbir Gece Masalları’nı bir bütün olarak kuşatmak, anlamak, kavramak çok mümkün değildir. Ancak, Binbir Gece Masalları’nı oluşturan hikâyelerin mükemmelliği onun bir bütün olarak da mükemmel olduğunu ilham eder. Bugüne kadar çok az kişi Binbir Gece Masalları’nı baştan sona kadar okumuştur.

Binbir Gece Masalları’ndan bir bölüm okuduğunuzda kendi hayatınızı belirginleştirdiğini göreceksiniz. Zihniniz otomatik olarak okuduğunuz bölümün geometrisini kopyalayıp bilinçaltınıza yapıştıracak. Bilincinizi ayakta tutan sayısız bilinçaltı sütunlarına bir yenisi eklenecek ve bu, gereksiz sütunları yıktığı gibi gerekli sütunları işlevsel hale getirecektir. Böylelikle hikâye sizi yeniden şekillendirecek ve sadakatsizliğin ne olduğunu anlayacaksınız. Hikâyeler kendinizden çıkıp kendinize dönmenizi, böylelikle de size sadık zannettiğiniz duygu ve düşüncelerin aslında size hiç de sadık olmadığını görmenizi sağlayacaktır.” Ali Necip Erdoğan

“Malum olduğu üzere klasik hikâye yapısında bir odak karakter yani pro tagonist vardır. Protagonist değişimle ilgili olarak güçlü bir arzu duyar, buna dramatik ihtiyaç denir. Tabii protagonistin olduğu yerde bir de engelleyici unsur yani antagonist vardır. Kur’an kıssalarına baktığımız zaman bu yapının orada hazır olduğunu görürüz. Peygamberlerin tevhit inancını tebliğ etmek gibi dramatik bir sorumlulukları vardır. Gelişime ve değişime dair güçlü bir arzu duyarlar ve bazen şeytan bazen bir hükümdar bazen bir hastalık bazen de inkârda ısrarcı bir kavim tarafından bir müddet için engellenirler.

Hikâyenin bir diğer unsuru olan diyalogla anlatma Kur’an’ın genelinde olduğu gibi kıssalar da sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Bu diyaloglar; çarpıcıdır, kıssadaki bir gelişmeye işaret eder, çıkarılırlarsa kıssanın anlam bütünlüğü bozulur, kıssanın mesajını netleştirirler. Yani kıssalar, bir öyküde diyaloğa nasıl ve neden yer verilmesi gerektiğini farklı şekillerde gösterir. Bu hususta şu iki örneği verebiliriz:

Mûsâ, Medyen’e doğru yöneldiğinde “Umarım Rabbim bana doğru yolu buldurur.” dedi. Medyen suyuna vardığında orada hayvanlarını sulayan bir grup insanla karşılaştı. Onların biraz ötesinde de (hayvanlarının suya gelmesini) engelleyen iki kadın gördü. Onlara “Meseleniz nedir?” diye sordu. “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (hayvanlarımızı) sulayamayız, babamız da çok yaşlıdır.” dediler. Bunun üzerine Mûsâ, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekilip “Ey rabbim! Bana lütfedeceğin her türlü hayra muhtacım!” diye niyazda bulundu. (Kasas, 22-24) Safiye Gölbaşı

“Sözlü kültür halk biliminin ve halk edebiyatının çalışma alanı olarak kabul edilip sınırlanmış olsa da Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür’de (1999), Jack Goody Mit, Ritüel ve Söz’de (2001), Walter Benjamin ise Hikâye Anlatıcısı (2012) ve Son Bakışta Aşk (1995) kitaplarında konuyu uzun uzun tartışırlar. Dünyanın her yerinde sözlü gelenekten yazılı metne giden yol hayli uzun ve tedricî bir süreçtir. Sözlü geleneğin mahsullerini kolektif bilincin hafızasından taşa, kil tablete, deriye, kâğıda geçirmek evvela anlatıya gönül vermiş anlatıcıların, şairlerin, tahkiye sever edebiyat meraklılarının işi olmuşsa da Dede Korkut Hikâyeleri gibi anonim eserlerin 15. yüzyılda yine kolektif bir çabayla kitaplaşması, kadim metinlerin bile yalnızca kulaktan kulağa dolaşmasıyla iktifa edilemediğinin bir işareti sayılabilir. İnsanoğlu belli ki nisyan ile malul hafızasına güvenememiş.

Sözlü kültürün yazıya aktarılma süreci zaten canlı olan dilin dönüşüm ve değişiminden de etkilenir. Yazı, metinlerin form, üslup, kurgu ve bağlamında değişiklik yaratmış; sözlü kültürdeki ritüelistik çaba ve kendiliğindenlik, yazılı kültürde estetik kaygıya ve yoruma dayalı anlama dönüşmüş; bir diğer yönden dinlemeye, okumaya evrilmiştir (İlhan, 2015). Söz konusu değişiklere her çağda kurgu ve üslup bakımından başka anlayış ve arayışlar da eklenir. Geçmişi mazide bırakmayıp canlı bir biçimde bugüne taşıyan anlatı geleneğinin ezber ve tekrara dayalı iletişimsel yapısı yazıya aktarılmakla sabitlenip donuklaşmıştır. Hatta dinamizmi sayesinde her çağda geçerliliğini koruyan sözlü anlatıların (mesela efsane ve masalların) yanında yazılı anlatım biçimleri -o donukluk yüzünden- tüketilip modası geçer hâle bile gelmiştir. Yazının büyülü ama tekinsiz olan mahfazası aslında çok eser eskitmiş, çok söz unutmuştur.” Tuba Dere

“Gogol 1847 yılında Dostlarla Mektuplaşmalardan Seçme Bölümler adlı kitabını yayımladığında Rusya’da kıyamet kopar. Eserlerine sırt çevirmiş bir Gogol vardır karşımızda. Demonik güçler tarafından korkutulmuş, kiliseye hapsedilmiştir. Oradan vaazlarıyla bütün Rusya’yı kurtaracağını zannetmektedir. Gogol, kendi ruhunu kurtarmanın peşindedir. Kendi öykülerindeki kahramanların kaderi bir lanet gibi onu pençesine almıştır. Nereye baksa şeytanı görür: “İblis artık maske takmaya gerek duymadan dünyada geziyor… Yeryüzü anlatılmaz bir kedere boğuldu.” Kedere boğulan aslında yazarın kendisidir. Peder Matvey’in etkisi altına giren Gogol, keşişlere özenerek öğünlerini, okunmuş ekmek ve bir bardak suyla geçiştirir. Zaten bozulan sağlığını önemsemeden perhiz yapar. Sürekli kiliseye gider, dinî kitaplar okur, günah çıkarırdı. Yaşamından defettiği şeytan bu kez rüyasında ona rahat vermez. Rüya görmemek için daha az uyumaya başlar.” Emin Gürdamur

Hece Öykü’den Öyküler

Esra Özdemir Demirci - Aynı Çatı Altında

“Dikkatimi bir şey çekti, diye atılıyorsunuz. Saklama kabıyla kek getirmişsiniz. Ne kadar da güzel görünüyor, ellerinize sağlık. Sahi, saklama kaplarını sever misiniz? Böyle soru mu olur doktor bey? Saklama kabının nesini seveyim? Biliyorum duymak istiyorsunuz bunları. Bir şey söyleyeyim ve bu kez söylediğim şey tek kelimelik bir ünlemenin ötesine geçsin istiyorsunuz. Gözlerinizden okuyorum bu isteği, ne yalan söyleyeyim hoşuma da gitmiyor değil. İnsan anlatmak istiyor çünkü. Söyleyecekleri dilinin ucundaki engeli aşsın istiyor, dışarı çıksın, bir muhatap bulsun kendine. Ama saklanmaktan başka bir şey bilmez ki benim cümlelerim.”

“Üstü başı tertemizmiş bulduklarında. Bir tek ayağındaki çoraplar farklıymış. Koltukta oturur halde ama kıpırtısız gördüklerinde öldüğünü sanmışlar ilk. Gözleri duvardaki saatte sabitlenmiş, öylece duruyormuş. Saat çalışmıyormuş üstelik, içinde ne var ne yoksa sökülmüş. Ne tuhaf insanlar var, ne istersin saatten? Sevmiyorsan indir duvardan, değil mi? Ambulansa alınırken kusmaya başlamış, öğürdükçe ağzından beyaz kâğıt parçaları dökülüyormuş yere. Sonucuna baktım az önce, gıda zehirlenmesi diyor. En son yediği şeye tarçınlı kek yazmışlar. Hastanın yakını: Gelmedi.”

Müzeyyen Çelik – Temiz Bir Ölüm

“Eve adımınızı attınız mı bir kasvet denizine dalmış gibi olurdunuz. Daha adım atmadan dış kapıdaki kilitlerin şakırtısı sizi ürpertebilirdi ayrıca. Merkez bankasına değil hayır, üç bekar kardeşin evine girerdiniz o kilitleri açınca. Ev, daima loştur; sokağa bakan salon ve mutfak perdeleri hariç diğer bütün perdeler sıkı sıkıya kapalıdır. Babaları yirmi sene önce ölmüş. Annelerini tazece mezara koymuşlar ve el elde baş başta kalmışlar.”

“Hayat pahalandı ama son zamanlarda. Babadan kalan maaşın da anne ölünce bir kısmı kesildi. Nazarlardan, büyülerden, sirkelerden başka bir şey girdi hayatlarına. Geçim sıkıntısı. Elektrik faturası, doğalgaz faturası, su faturası. Yetişemediler hepsine. Anneleri bir şekilde hallediyordu bu işleri. Para kazanma konusunda da hiçbir tecrübeleri yoktu. Anneleri göndermemişti çalışmaya. Şimdi ya! Hangisiyle uğraşsınlar. Annelerinin bıraktığı büyük boşlukla mı? Faturalarla mı? Karınlarını doyurmakla mı? Yalnızlıklarıyla mı? Günden güne büyüyen anlamsızlıklarıyla mı?”

“Nüveyre bütün kardeşlerini kendi kaderine ortak etti. Geçip giden koca bir ömür. Hani kim büyü yaptı? Kim kem gözle baktı? Hangi kara kedi kötü talih getirdi? Bu anlamsızlıktan daha kötü talih mi olur? Niçin yaşıyoruz biz? Yaşamaktan yorulduk. Bıktık da. Sirkelerle yıkana yıkana cildimiz inceldi. Sonuç böyle boşluk mu olacaktı? Neden yaşayalım ki? Bitsin bu anlamsızlık.

Velhasıl hepsi siyanürlü suyu içti.”

Meral Afacan Bayrak - Yanlış Adrese Giden Mektup

“Al kaybettin işte… Tek istediği ise, -sözüm ona- gözünü korkutan karga sürülerinin, gürültücü seslerine büyük bir olgunlukla katlanmak. “La havle… çekmek. Allah büyüktür…” İnsan, yorgunluk ve pişmanlıklar bırakan çabalamaların, yıllara dağılımına bakarak dersler çıkarmayı bilebilir mi? Sonra belki biraz gözünü açmak olup bitenin farkında olmak da fena olmaz. Sonraki zamanlarda o farkındalığın tadını çıkarmak ne güzeldir. Doğan bir anlasa onu.”

“Ama iki kişilik acılar gibi, iki kişilik sevinçler de bir bütünlük ister. Parça parçayken bütüne olan özlem biter mi hiç? Bir kere yaşanan, olan, bir kere daha olacak mı, diyerek derde düşen hayatı kaçırmaz mı elinden? Kısmet demeli, nasip demeli ve biraz olsun boyun eğmeli kaderine… Doğan kaderini seviyordu aslında. En çok böyle çetin hesaplaşmalar sonrasında farkına varıyordu bunun. Tekrar buluştuklarında bambaşka şeylerden söz açtı ona.”

Selma Maşlak - Yurttan Sesler

“Uzanıp radyonun sesini birazcık açıyorum. Yurttan Sesler yöre yöre dolaşıyor; yurdumuzu, milletimizi özümüzden çok seviyor, sanki önce andımızı sonra türkümüzü okuyor! Ey Yurttan Sesler, bizim taraflara da uğrayın, şöyle kiraz kokalım biraz, sonra ıhlamur, zerdali Allah ne verdiyse kokalım kuşburnu, kızılcık, alıç... İsterseniz reyhan kokalım papatya, lavanta. Arılarımız İldivan’nın nefeslerden ırak geniş düzlüklerinde kekiklere konsun. Nazlı gelinciklerin rüzgârla dökülen yaprakları sapsarı sığırkuyruklarının ayaklarına kırmızı yol olsun. Biçilmiş ekin tarlalarının anızlarında biz koştukça çekirgeler hoplasın, kertenkeleler kuyruğunu bırakıp kaçacak delik arasın.”

“Kısa bir cızırdamanın, yersiz şarkılarla kapışmanın ardından, çekmeyen mevkii kıvrakça geçiyoruz, yurdun sesleri aynı duruluğuyla çağıldamaya devam ediyor. Ey Yurttan Sesler bizim taraflara da uğrayın. Sarıkaya’dan aşağı kıvrım kıvrım süzülen Beydere’nin suları kurbağalara göl olsun. Islatmaktan korkar gibi incecik yağan güneş yağmurunun altında yosun tutmuş taşlar ayaklarımızdan kaysın, sendeleyen bedenimizden kaçsın kurbağalar, sonra da körpecik ellerimize siğil atsın.”

“Yurdun sesleri arabanın artan uğultusuyla az evvel kıyıladığım camdan dışarı salıyor kendini. Ardımızda savrulan rüzgâra kapılıp oraya buraya dağılan içli notalar bırakıyoruz, tohum saçar gibi âşıklar, ozanlar, sazlar, bozlaklar, hoyratlar saçıyoruz. Yan aynadan ıslak geçmişime bakıyorum; asfaltın kenarında yükseklere doğru boylu boyunca uzanan, sürülmüş kırmızı toprağın uykuya hazırlanan keseklerinde usul usul okunan ninnileri, dünyalıklarından arınmış koca tarlaya bekçilik eden elma ağacının sararmış yapraklarında yere bıraktığı ağıtlarını işitiyorum.”

Bahtiyar Aslan’dan Veda

Türk Edebiyatı Dergisi 570. sayısına derginin genel yayın yönetmeni Bahtiyar Aslan’ın vedası ile girdi. Aslan, dergide geçirdiği yılları, çalışmaları Veda isimli yazısı ile duyuruyor okuyuculara.

“Geriye baktığımda fiili olarak aşağı yukarı 25 senedir Türk Edebiyatı dergisinde yer aldığımı görüyorum. Bu, çalışan bir insan için emekliliği hak etme süresine denktir. Öyleyse daha dinamik, daha genç bir kadroya dergiyi teslim etme zamanı çoktan gelmiş demektir.

Dergilerin en büyük paydaşları daima okuyucular olmuştur. Dergiler, onlar için ve onların sayesinde çıkar. Görev aldığım süre boyunca bu şuurdan uzaklaşmamaya gayret ettim. Bu vesileyle kimi zaman tenkitleriyle, kimi zaman takdirleriyle katkıda bulunan bütün okuyucularımıza da teşekkür etmek istiyorum.

Yazının kişisel bir hikâyeye dönüşmesini istemiyordum. Buna hakkım da yok elbette. Ancak vedalaşmak, giden için böyle bir anlam taşır her zaman. Bugün, elinizdeki sayıyla Beşir Ayvazoğlu’ndan devraldığım bayrağı bir başkasına daha büyük ve başarılı işler yapması temennisiyle devrediyorum.”

Güncel Edebiyatın Yükünü Hikâye Taşıyor

Beyhan Kanter ile bir söyleşi yer alıyor Türk Edebiyatı’nda. Benim de çalışmalarından çok istifade ettiğim isimlerdendir Kanter. Ufuk açıcı yaklaşımlarıyla günümüz edebiyatına ışık tutan Kanter’in edebiyat ve mekân bağlamındaki düşüncelerini çok önemsiyorum. Söyleşide de yetiştiği ortam, edebiyat ve mekân, edebiyat ve beden, güncel edebiyat gibi konular konuşulmuş. Arşivlemeyi hak eden bir söyleşi bu. Sorular Muhammed Hüküm’den.

“Başarılı bir öğrenciydim demek yerine çalışkan bir öğrenciydim demek daha yerinde olur belki. Tabi şunu eklemem lazım; Fırat Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü oldukça nitelikli akademisyenlerden müteşekkildi. İbrahim Kavaz, Ramazan Korkmaz, Sabahattin Küçük, Esma Şimşek, Ali Yıldırım, Ahmet Buran, H. Hadi Bulut gibi alanında çok iyi hocalarımız oldu. Nitekim bugün Türkiye’de bu ekolden yetişmiş birçok başarılı akademisyen vardır. Bu başarının bir tarafı da yetiştiğimiz ve akademisine devam ettiğimiz şehrin kültürel ortamıydı sanırım. O dönemde akademinin yarattığı canlılık şehirde de etkin bir şekilde hissediliyordu.”

“İkinci Yeni şiirine, imgeye dayalı şiire her zaman özel bir ilgim oldu. Önce İkinci Yeni şiirinde varoluşçuluk çalışmayı düşünmüştüm. Alaattin Karaca Hoca ile yaptığımız bir görüşme, konu seçimime etki etti. Alaattin Hoca, İkinci Yeni şiirinde mekânın anlam alanlarının çok derinlikli olduğunu söyleyerek mekân çalışmamı önerdi. İkinci Yeni şairlerinin mekâna bakışlarına böylelikle odaklandım.”

“Benim beden konusuna ilgim 2015’te Peyami Safa’nın romanları üzerine yaptığım bir çalışma ile başladı. Öncesinde Salim Çonoğlu’nun, Mehmet Narlı’nın beden ve kişilik özellikleri üzerine çalışmalarına tesadüf etmiştim. Tabii, beden ve kişilik özellikleri ile ilgili tezler de yapıldı. Ancak ben daha çok bedenin sosyolojik boyutuna odaklandım. Bu konuda da çalışmalar mevcut. Mesela Bahtiyar Arslan’ın Saatleri Ayarlama Ensitüsü’nün sıra dışı karakteri Seyit Lütfullah’la ilgili, Tepegöz’le ilgili makaleleri oldukça ufuk açıcı.”

“Tabii bir şair, bu soruyu sorunca cevap da şiir okuru olarak verilmeli. Baştan söyleyeyim eğer bir şair olsaydım, imgeden yana olurdum. İkinci Yeni şiiri hâlâ zevkle okuduğum bir şiir. Özellikle Turgut Uyar’ı ve Sezai Karakoç’u her okudukça yeniden keşfediyorum. Güncel şiire gelince dergilerde çok iyi şiirler yazılıyor. Bugün olmasa yarın mutlaka fark edileceklerdir.”

Ali Şîr Nevai Dosyası

Türk Edebiyatı’nın bu sayıdaki dosya konusu Ali Şîr Nevai. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Ali Şîr Nevâî, Türkçenin ihmaline ve geri kalışına en çok Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eseriyle savaş açar. Çoğu insanın Farsça yazıp çizdiği bir dönemde Türkçenin gramer şekillerindeki esnek yapı, söz varlığı zenginliği gibi konuları savunan şair, Türk gençlerinin Türkçe ile eserler vermelerini ister. Eserde Türkçenin hem sanat hem de bilim dili olduğunu, Türkçenin birçok konuda Farsçadan üstün olduğunu bilimsel ölçütleri kullanarak savunur. Türkçenin fiil dili olması, yakın anlamlı kelimelerin zenginliği, söz varlığı gibi konuları örneklerle açıklar. Bu yolla kendi milletinin zengin bir kültür birikimine sahip olduğunu da anlatır. Muhakemetü’l-Lugateyn, Türk dili hakkındaki görüşleri yanında Türk kültürü hakkında da bilgiler içermektedir. Türklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaşantısı çevresinde oluşan ve kullanılan birçok terim ve kelimeye yer vermesi, bu kelimelerin açıklanması, Türkçenin ekler vasıtasıyla az sayıda sözden çok sayıda kelime türettiğini göstermesi yönüyle de önemli bir eserdir.” Nergis Biray

“Ali Şîr Nevâî’nin hayatı ve o devirdeki siyasî olayları anlatan Navoiy (1944) adlı roman, Aybek’in ikinci büyük romanıdır. Romanda Ali Şîr Nevâî’yi bir asker, devlet adamı, kalemi ile ölmez eserler vücuda getiren bir edip olarak görmek mümkündür. Aybek’in bu romanı iki kısımdan oluşur. Birinci bölümde Ali Şîr Nevâî’nin Herat yılları, ikinci bölümde ise sürgün olarak gittiği Esterabad şehri ve buradan dönüşü konu edilir. Sultan Hüseyin Baykara’nın çocukluk arkadaşı olan Ali Şîr Nevâî, başlangıçta Herat’ta mühürdar olarak devlet görevleri ifa ederken, Mecdiddin ve Doğan Bey gibi birtakım fitneci lerin kendisini Hüseyin Baykara’ya şikâyet etmeleri üzerine Esterabad’a vali olarak gönderilir. Nevâî’yi bu şekilde tahttan uzaklaştıran Mecdiddin ihtiras dolu bir insandır. Hemen hemen her kötü işin arkasında onun parmağı vardır. Nevâî’nin Herat şehri içinden geçen İncil nehri kenarına yaptırdığı imaretlerden dolayı hazinenin zayıfladığı gerekçesiyle Nevâî’yi sultanın gözünden düşürmeyi başarmıştır. Çünkü sarayda sık sık işret meclisleri düzenlenmekte, sultan da bu iş için akçe istemektedir. Mecdiddin ise zaten fakirlikten beli bükülmüş olan halktan ağır vergiler toplama düşüncesiyle Doğan Bey’i köylere gönderir. Doğan Bey köylerden birisinde karşılaştığı güzel bir kız olan Dilber’i alıp efendisi Mecdiddin’e hediye eder. Mecdiddin ise bu kızı Sultan Hüseyin Baykara’nın haremine dahil eder. Bu şekilde itibarı daha da artan Mecdiddin dilediği her şeyi rahatlıkla yaptırabilmektedir.” Emek Üşenmez

“Büyük şairin en ünlü eseri, beş destandan oluşan Hamse’sidir. Yüzyıllar geçmesine rağmen bu eser değerini ve önemini hiç kaybetmemiştir. Türk edebiyatı tarihinde Farsça hamse yazan Nizami ve Dehlevî’den sonra böyle bir edebî eser ortaya koyan şair Ali Şîr Nevâî’dir. Sedd-i İskenderi destanının son kısmında şair, birer değerli hazine niteliğindeki beş kitabının yüzyıllarca unutulmayıp muhafaza edileceğini büyük bir gururla ifade etmiş ve tamamen haklı çıkmıştır.

Hamse, sadece çeşitli konuların ele alındığı beş destandan oluşan bir külliye değildir. Hamse’nin en büyük özelliği, döneminin düşüncelerini, ahlak ve bilimsel başarılarını bir araya getirerek edebî bir ansiklopedi oluşturmasıdır. Bundan dolayıdır ki, Azerbaycan’ın bilge şairi Nizami ile başlayan hamsecilik geleneği bütün dünya edebiyatının gelişimine yapılan büyük bir katkı olarak değerlendirilir. Bu eserlerin ölümsüzlüğü, özellikle insanlığın sorunlarını çözebilmesi, ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve insanoğlunun başucu kitabına dönüşmesinden kaynaklanmaktadır. Hamse’de ele alınan konu ve fikirler, dilek ve arzular insan için örnek olacak nitelikte eğitici, her nesil için değerini yitirmeyecek kadar önemli konulardır. Burada dikkat çeken husus şu ki, konu motifleri ve olay örgülerindeki bazı benzerliklere rağmen, her hamse yazarı, eserini yaşadığı dönemin güncel sorunlarına uyarlayarak yeni edebi sanat ve yöntemler ekleyerek zenginleştirmiştir. Ali Şîr Nevâî’nin Hamse’si bu özelliği sayesinde Türkçe kaleme alınan bir şahesere dönüşmüştür.” Rahmankul Berdibay

İsmet Özel Poetikasının Psikolojik ve Politik Temellerine Dair

Mustafa Köneçoğlu, İsmet Özel poetikasını psikolojik ve poetik temeller bağlamında incelemiş yazısında. Yazıya Kemal Şamlıoğlu’nun, Asallaşan Şiir: Makine ve İnsan İsmet Özel isimli kitabı kaynaklık ediyor.

“Türkiye’de, geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren şiirin aldığı şekli belirleyen/etkileyen en önemli isimlerden biri kuşkusuz İsmet Özel’dir. İsmet Özel sadece Türk şiirini domine eden vasfıyla değil, düşüncesindeki kreatifliğiyle de, Türkiye’deki fikir atmosferinin ana yüklenici kodlarından birini oluşturdu. Onun şiirde ve fikirde kurduğu etik-estetik bütüncül poetika, bir sanatçı ya da düşünce adamı için erişilmesi kolay kolay mümkün olmayan bir irtifadır. İsmet Özel, şiirin kendine mahsus estetik değerleriyle fikrin şiirsel değerlerini mezcederek eser vermeyi bildi. Böylelikle iki alanda yazınsal çabayı birleştiren İsmet Özel titizliği, sanat ve düşünce dünyasında etkilerini uzun süre devam ettirebilecek bir izlek edindi. Özellikle Üç Zor Mesele kitabıyla o zamana kadar Türk aydınının yapamadığı bir çapraz okumanın önünü açan şair; Erbain’le de, şiirin siyasal bir bildiri tuzağına düşürülmeden toplumsal yükle nasıl donatılabileceğinin örneğini verdi. Estetik ve aşkî bir partizanın düşüncesi ve şiiriydi onunki. Müslüman olmadan önce de, Müslüman olduktan sonra da sözünü ettiğimiz yaratıcı ethosun iç yasalarına sadık kalarak yaşadığı topluma bir karşılık verdi. Şairin verdiği karşılık asalak olmamanın tam karşısında yer alan bir devrimci kimliğiydi. Onun orijinalliği zannederim buradadır.”

“Kemal Şamlıoğlu’nun, Asallaşan Şiir: Makine ve İnsan İsmet Özel (Kesit Yayınları, 2020) adlı akademik çalışması yukarıda söylemeye çalıştığım gelenekselleşmiş nakısayı aşması bakımından önemli bir çalışma niteliğinde. Şamlıoğlu bu çalışmasında genel geçer akademik yargının kolaycı ifade ve analiz kalıplarına düşmemeye özen gösteriyor. Böylelikle İsmet Özel poetikasının zengin art alanı etkileşime girdiği tüm sosyo-psikolojik sanatsal zeminlerle birlikte ortaya konulmuş oluyor. Bu zengin art alan okumasında, Freud’un psikanalitik yaklaşımlarına rastlamak mümkün olduğu gibi, Nietzschecil öfkenin yıkıcılığına, Popperci tarihselciliğe, Bataillacı kötücüllüğe, Sartrecı varoluşçuluğa, Camusyen saçmaya, Kierkegaardcı kaygıya, Foucaultcu büyük kapatılmaya, Ciorancı melankoliye, Deleuzecu klinik teşhise, Faustyen personaya, Lorcacı romantik isyana ve daha birçok çağdaş etkileşim deltasına rastlamak mümkün.”

Kemal Şamlıoğlu’nun vurguladığı üzere, İsmet Özel’in asallaşan şiiri, söylemindeki dikey egosantrik düzlem dolayısıyla paylaşıma açık olmadığından, takip edilemez bir özelliktedir ve dolayısıyla bu şiir kendiyle başladığı gibi kendiyle de biter. Zira onun şiiri, dilin geleneksel diskurundan değil, tekrara izin vermeyen ayrıksılığından beslenir; dolayısıyla ne uyruk kabul eder ne de uyruklaşır. “Bu durum şair için onu sürgün yapan bir özelliktir. Çoğulculuğa, sıradanlaşmaya, anonimleşmeye, bağlılık-bağımlılık yoktur. İsmet Özel’in vicdanı kendilik bilinciyle toplum - sal kabullerin çok ötesinde hakikate yakın bir yerdedir. Şair için yola çıkmaktır önemli olan ve uzaklık artık mesafe olmaktan çıkar.”. Dolayısıyla İsmet Özel şiiri, çıktığı bu yolda, asallaştırarak kendi masalını yıkıp yeniden yapmanın öyküsü dür.

Süheyla Karaca Hanönü’ye Teşekkürlerimle

Süheyla Karaca Hanönü, Uçurumda Bir Gömü kitabıma dair kaleme aldığı yazısıyla Türk Edebiyatı’nda. Hanönü’ye teşekkürlerimi sunarak yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Selamın sıcaklığını, modern insanın bunalımını, huzurun nerede olduğunu el yordamıyla bulmak gerekliliği bilincinde olanları, doğaya ait sesleri sevenleri, kalabalığın ortasında dünyalık bir poz alanları, önceleri iki çift lafı bir araya getiremezken ticarette kurt olup onlarca şifalı bitki hakkında saatlerce konuşanları, bütün modern zamanlardan kendini kurtarmak isteyenleri, huzuru arayıp duranları, kırmızı papyon hayaliyle koroya katılamama endişesi taşıyan çocuğu, maykonun ne demek olduğunu, göçmenliği, sokağa çıkma yasağı ile oyunları gölge lenen çocukları, “Az sonra geleceğim.” levhasını kapıya asıp işlerini hallederek hemen dükkânına dönenleri, kar yemeyi sevenleri, oğlundan bir koku olsun diye oğlunun püsküllü şapkasını başına takıp yollara koyulan kamyon şoförünü buluruz öykülerde.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Öykü

İsmail Kılınç – Kalem Mizanseni

“Yazıp yazıp silmekten nasırlaşmış parmaklarımla gene bilgisayarın karşısındayım. Kaç gündür beklediğim e-postanın gönlümde uyandıracağı toyu bekliyorum. Bu sefer oldu diyorum, bu sefer gönderdiğim hikâye adam yerine konacak. Gözlerim bilgisayarın rahatsız edici ışığını yok sayarak gelen kutusundaki yeni mesaja yöneliyor. “Gelmiş!” diyorum. Öyle böyle değil, hunharca bir bağırmayla… Çınar dergisi gönderime cevap vermiş. Elim ayağım titriyor. E-postayı bayram çocuğu neşesiyle açıyorum.”

“Yazıp yazıp silmekten nasırlaşmış parmaklarımla dergiye cevap göndermeyi çok denedim. Nasırlaşma sebebini de o an anladım. Zihnim bunca yıldır hiç kendinden emin bir edaya bürünmemişti. Biriktirdim sandığım sözcüklerimin ihanetine uğramıştım. Sözcükler de ihanet eder insana. Tutarsın boynundan sıkıca, artık benimsin dersin, tazı ivediliğiyle kaçıverirler ellerinden. En çok şairlere özendim. Tumturaklı imgeler kovaladığım da oldu. Gene “klişeleri aşamadım”. Sahi bu klişe, duyum eşiği gibi bir şey galiba. Aşamayınca “haddini bilme”ye yöneltiyor insanı. Sonra ölüm çağıran bir sessizlik…”

“Aradan aylar geçti. Aradan aylar geçti’yse çok büyük değişimler beklememek lazım. Tek değişen mevsimdi/r. Artık balkonda oturulmayacak bir mevsimdeydik. Yeni inziva alanım oturma odasıydı. Aradan aylar geçti’yse hidâyete de ermedik ya! Gene yayımlanmayan öykülerim sarıyordu etrafımı. Balkonda kalan edebiyat öğretmeni hâlâ Ege’ye yerleşmeyi bekliyor. Salonda “imam” okey oynuyor. Yatak odasında “tarih öğretmeni” gizemli belgeler karıştırıyor. Âh dîl-i rûşenim, bana çay getirmiş. Bu arada çocuk odası boş kaldı. Çay da geldi. Kurgu zamanı…

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

bu çıkmaz sokak değil miydi gökyüzü biriktiren

gözlüklü kuşları, esmer çocukları güneşlenen

ince bir tığla yalnızlık örüp giydirdiğimiz

ipekten geceler, yağmurdan gölgeler

karanlıktan uçurtma yaptığımız avlularında taşların

tenhalık ayak izimizde, çamurlu baharlarda

dağ kokuyor eteklerimiz, bezirganlar açılmış

ıhlamur demleriz biraz, rüzgâra yenilmişiz

dilimizde tortusu yoksulluğun, yokuşların

kalaylanıyor serserilik beyaz başörtülü kadınlarca

duman kaplasın çatıları, fotoğraflar hapishane

rüzgâr doluşur yelelerine güvercinlerin

örümceklerin ağzında yıldızlar, kireç tutmaz

fenerlerle doldurulsun kör kuyular, fesleğenli

laleler toplansın pembeliğe, telli duvaklı

kırmızı gelincikler yürek biriktirsin şapkalarına

Hüseyin Hatipoğlu

Kederini şah damarında taşıyan şehrin

Karanlıkları büyürken her yanında

Adın, eskici ninnisi gibi dilime dolanır

Omuzlarıma çökerken ıhlamur serinliği

İncir tadında yokluğun

Ruhumun orta yerinde yeşerir,

Ve ağır ağır rıhtımları türküleyen gecenin

Köz derinliği sürgüler dolunay ışığını

Kalbimizde üşüyen huzur sarmaşığını

Beraber büyütürüz ellerimizle,

Toplarken gece şehrin çocuk sesini

Yorgun dalgalar döverken iskelesini

Yan yana yürürüz,

Sen ve ben orta yerinde hayatın

İki avuntu, iki sığıntısı dünyanın…

Mevlüt Şener

Simitle çay demek ne kolay simitle ev de koşsun çocuk

Bir fırın bilirim adı abdal kazanda kaynayan suyu kara

Tekrar kuş olup inmek şehre gökten boynunda iki renk

Erguvan çığlığı ansızın dallarda bayram şehirde şenlik

Suya bir renk vuralım gelenler hep geçsin kendinden

Bunalmış bütün sokaklara şiirden yayılsın bir serinlik

Cengizhan Orakçı

çok günah yükledi aynalar aşireti

seni düşündüm koptu fırtına parantezi

kapatalım dedi girmesin içeri rüzgâr

denizi kıyıda bıraktım işte ellerim boş

göğsümü tırmalayan zona belli ki

vandal bozgundan geriye kalan lânet

gidersen aynalar bize küser bizimle kal

kaybolan suretler seyrelen hatıralarımızdı

bizi iki dua arasını yapıştıran tutkal

Yaşar Bedri

Ay Vakti’nden İstiklal Marşı Dosyası

Dergilerimizdeki İstiklâl Marşı coşkusu devam ediyor. Ay Vakti Dergisi 191. sayısında dosya ile İstiklâl Marşı’nı sayfalarına taşıdı.

Derginin giriş yazısından;

“Yeter ki ye’se düşme, ümidi elden bırakma! Gün gelir bir sel gibi bütün engelleri aşar, dağları yırtar, enginlere bile sığmazsın… Senin göğsün iman doludur. Çelik zırhlı Batı’dan, tek dişi kalmış canavardan hiç çekinme. O uluyup dursun. Sen istikbale odaklan, hedeften şaşma!

Alçaklara, hainlere bu cennet vatanda yer verme. İmanlı göğsünü siper edip onlara gereken dersi ver. Çünkü sâlih kullarını yeryüzüne hâkim kılacağını, Cenâb-ı Mevlâ “Kelâm-ı Kadîm”inde müjdelemiştir.

Bastığın yerler, alelade bir kara parçası, bir toprak yığını değildir. O toprakta bütün mukaddesat uğruna canlarını, başlarını seve seve veren kefensiz kahramanlar yatmaktadır. Sen de onlardan birinin evladısın, bütün cihanı sana bağışlasalar da bu cennet vatandan bir karış dahi verme!”

Dosyada Yer Alan Yazılardan;

“İstiklâl Marşı, hem toplumsal bir mutabakat metni hem sanatsal bir manifestodur. Çoğul anlamlar dizgesi olarak epik bir edebi metin, günün şartlarına göre ümit telkin eden bir manzume, tarihe şahitlik eden yönüyle olay betimi, zaman aşan boyutuyla da olguları gösteren bir fenomendir. Edebi metinler, birçok şekilde okunup yorumlanabilir. Burada belirleyici olan okurun tavrıdır. Metne nereden bakıldığı, hangi metot ve ilkelere göre irdelendiği önemlidir. Artsüremli bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, “ya istiklâl, ya ölüm” parolasının vatan sathında yankılandığı bir dönemde yazılmış olduğunu görürüz. Bu bakımdan İstiklâl Marşı, Akif’in bir vaazında “düşer yine kalkarız, emin olunuz; birlik temin edildikçe kurtuluruz” dediği çetin günlerin mayaladığı iç sesin bir volkan gibi patlamasıdır. Halkın ve ordunun manevi destek beklediği böyle bir zamanda yazılan İstiklâl Marşı, her açıdan ümitvar olmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.” Salih Uçak

“Son dönemde insanımızı derinden etkileyen şâir, yazar ve düşünürlerden birisi de daha çok İstiklâl Marşı ile tanıdığımız Mehmed Âkif Ersoy (1876- 1936)’dur. Çok yönlü bir şahsiyete sahip olan Mehmed Âkif, iyi bir şâir, edip ve mütefekkir olduğu kadar iyi bir hoca, hâfız, vâiz, tefsir âlimi, mistik, mütercim, mûsikişinâs, baytar ve sporcudur. Tüm bunlardan öte Âkif, müthiş bir karakter ve inanç âbidesidir. Çünkü o, dinî ve mistik yönü çok güçlü olan bir kişiliğe sahiptir. Din onun hayatının akışında hayatın bir programı haline gelmiş vaziyettedir. Bir başka ifade ile hayatı boyunca kendisini İslâm’ın taleplerine göre ayarlamış bir şâir olarak karşımızda durmaktadır.” Selami Şimşek

“İstiklâl olmadan istikbal olmaz. İstiklâlini kaybeden ve başka milletlerin boyunduruğuna giren milletlerin istikbaldeki yolunu da onlar çizer. Başkaları tarafından oluşturulan böyle bir istikbalde, milletimizin kendi geleceğinden ve o gelecek içerisinde kendi kültüründen, kendine ait varlıklardan söz edilemez. Emri kim veriyorsa ya da kimden emir alınıyorsa, onun dediği olur ki; bu durum da giderek millet olma vasfının ortadan kalkmasına, bir gün gelip ölü medeniyetler ve milletler arasına karışmamıza sebep olur. İşte bunun idrakinde olarak büyütülen “Hayat Ağacı”nın dalları her zaman yeşil kalmıştır. Bazen kötü tecrübeler edinilmiş olsa da hep yeni bir devlet adı altında hâkimiyetimizi sürdürerek bugüne kadar gelmişiz.” İsmail Bingöl

“Selma Argon Ersoy.

Mehmet Akif’in torunu. Ocak 2007 de Ay Vakti’ne teşrif ettiler. Uzun uzadıya sohbet ettik. Vefat eden dayıları, hayatta olan aile bireyleri, yazılanlar ve anlatılanlar. Bilcümle geriye doğru şeridi sardık. O gün dergiye uğrayan Hakim Cavit Marancı bey’de sohbete dahil olmuştu. Sonrasında zaman zaman telefonla görüşmelerimiz, hal-hatır sormalarımız oldu.

Bir defasında Mehmet Akif ve Istiklâl Marşı ile alakalı bir konferansıma kendileri de telefonla iştirak etmiş, gençleri selamlamış ve heyecanlandırmıştı. Şimdilerde herkes tanıyor, okullara gidiyor fakat, o sıralar belli-başlı çevrelerce biliniyordu. Allah sağlık ve afiyet versin. Istiklâl Marşı şairimiz ve vefat eden aile efradının da ruhları şad olsun.” Şeref Akbaba

Şiirin Resmi, Resmin Şiiri

Şiirle resmin kardeşliğinden bahseden bir yazı kaleme almış Necmettin Evci. Görsel sanatın imkânını şiirde de kullanmak ve daha da önemlisi hayatın nesnel yanını şiire yansıtma üzerine tespitleri var Evci’nin. Şiirin hayata ve yaşamın renklerine ihtiyacı var. Hem de bir ressam hassasiyeti ile.

“Genel bağlamı ile sanatın özel anlamıyla şiirin hayatı ve varlığı anlama ve açıklama düzeyi, bilimi, felsefeyi hatta dini zorunlu kılan bilgi ve bilme türünden başkadır. Hele batı pozitivizmiyle insanlığın başına bela olan ideolojik söylemden (propaganda) tümüyle ayrıdır; ayrı olmak zorundadır. Çünkü şiir daha ilk sesiyle, ilk yönelişiyle ideolojinin amaçladığı yerden tam tersi bir güzergâhta menzilini seçer. Şiir olma vasfını evvela bu seçim farkından dolayı kazanır. Başkalık, iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz bir kategoriye işaret etmediği gibi şiirin diğer bütün bilgi ve duyuş alanlarından yalıtıldığı anlamına da gelmez. Bu ayrıştırma, şiirin kendine has dünyasını belirlemenin belki ilk koşuludur. Önce ne olduğunu, nerede olduğunu, nerede olman gerektiğini bileceksin. Bileceksin ki, soru ve cevapların, ihtiyaç ve taleplerin karşılığını bulsun. Değilse şiire haksız, anlamsız yüklemeler yaparsın. Ondan haksız, yersiz isteklerde bulunursun. İster şair ister okur olalım, bir şiirin ne anlattığından, nasıl hissettirdiğinden önce bu teknik meselenin iyi anlaşılması gerekir. Varoluş düzey ve olgunluğunuzla bir hayatî mecburiyet olarak şiirin kendine has iklimine girmeyi, orada soluklanmayı, nefeslenmeyi başaramamış şair, istediği kadar ödünç unsurlara yaslansın, olmaz. Çünkü şiir, şair için artık dayanılmaz olan iç oluşumun yanardağ gibi patlamasıdır. Veya istediği kadar ideolojik, dinî veya bilimsel çığırtkanlıklarla yırtınsın, sözü şiir, şiiri söz olmaz. Sadece şiire taşıyamayacağı yüklemeler yapmış veya onu önemsizleştirmiş olur. Gerçekte böyle bir şey söz konusu olamayacağından, son tahlilde kendini önemsizleştirmiş olur.”

Ay Vakti’nden Öyküler

Zeynep Sati Yalçın - Bir Rüzgâr Esince

“Günlerden birgün gitti kadın. Bir daha haber alınamadı ondan. Günler ve geceler, sıcak bir avuçtaki kar gibi eriyip aktı, yok oldu birbirinin içinde. Ne kendi geldi ne haberi. Kimi vakit özlemden kimi vakit de öfkeden tutuşan kalbi duracak gibi oldu adamın, delirmenin eşiğinden döndüğü zamanlar geçirdi. Sonra sonra, dışından kestiği bakışını içine çevirdi, aramadığı bir yoldu bu, kendiliğinden kurulmuştu önünde. Hiçbir şey yapmadan, hiçliği tadarak, hiçlikte yok olduğunu sanarak geçmişti günleri. Evi ve işi arasında kozasını örmüş oraya hapsolmuştu. Bir kısır döngünün içinde, aynı temayüllerle sürdürdü yaşamını. Aynı iş yerinde, aynı masada, aynı sandalyede, aynı insanların arasında, aynı imzayı atarak, aynı işleri yaparak geçti zamanı.”

“Duvarlara göz attı, sararmış takvimi gördü, astığı yılda, kadının gittiği günde kalmıştı. Yedi yıl vermiş zaman adama. Şaşkınlıkla tekrar tekrar baktı takvime, hayret etti ilk kez kendine. Demek o kadar olmuş, sayamadan gitmiş, tozunu bırakıp geçmiş buradan, dedi. Zihninin ve kalbinin içini düşündü o akşam, içindeki ve dışındaki zamanın farkını, sabaha dek uyuyamadı.”

“Son parça, poşetle beraber yere düşünce, gittikçe daha da küçülüp görünmez olunca, kanatları göğü kaplarmış gibi genişledi, daha güçlü oldu. Sıkıştığı zamanın içinden kurtulup hür bir adam oldu, yeni zamana girerken yeni bir şehre girmiş gibiydi. Görecek, tanıyacak, öğrenecek çok şey vardı.”

Fatma Balcı - Güllü Yemeni

“Zeytin Tepesi’nde aklıma gelenler, kâğıda böyle dökülmüştü. Kalemi, kâğıdı toplayıp ellerinde sepetlerle zeytin bahçesine giden kadınların peşine takıldım sonra. Yapraklar arasından gölgelenen etekleri takip ettim. Ham yeşil kokularla uçuşan saçlara daldım. Zeytinlerin kendiliğinden düştüğü ellere baktım. Şen kahkahaların geldiği tarafa gözlerimi diktim. Suret gibi bir kız salıncaktaydı. Çocuksu bir neşeyle göğe yükseliyor sonra ayakları tozlanıyordu her inişinde. Arkadaşları kızı sallıyor, sallarken de “Yavuklun kim?” diye soruyorlardı. Kız sustukça daha da hızlı sallıyorlar ve gülüşüyorlardı. Güzelin zeytin gözleri çakmak çakmak, yanakları al aldı. Kızcağız yavuklusu olduğundan mı utanıyordu olmadığından mı? İşte bunu kimse anlayamadı. Arkadaşları da cevap için ısrar etmediler fazla. Çiçekli şalvarını silkeleyip indi salıncaktan. Bir rüzgârla bütün çiçekler döküldü sanki kumaştan. Usulca baktı ovadan, yamaçtan. Efsunlu bir rüyadan uyanır gibi titredim. Bütün çiçek kokuları tepeye kadar gelmişti. Kendisine bakıldığını hisseden her kadın gibi daha emin adımlar attı zeytin gölgelerini ezmeden. Sepetine ham zeytinler doldukça olgunlaşan bir hali vardı. Utangaç küçük kız çocuğu büyüyordu yeşil dalları tuttukça. Sevdalık başından gitmiyordu güllü yemeni uçtukça.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Huylandırıp ormanı, yürüdüm üzerine

Soyladığım masal kahramanlarının

Uyudu uyandı şiirler dayadı kalbime

Demek isteminde aldığı ağır yarasını

Taşırken bir kentin kolalı semtlerine

Peteğinden ayrılmış bir arının hüznünü

Dağıttı çiçekli pazenlerine

Balkonlara gerilmiş çocuk yüzleri için

Ali Yaşar Bolat

seni apaçık bir hedef kıldı aynalar

bunu anlamalıydın saat onikiyi vurmadan.

yok olmak, kimi zaman en can alıcı eczaydı

görünmek için. ve yağmurlar yağardı güze değmeden

her kalp ağrısını biraz daha kutsamak için.

dünyaya bağlanmak bir tutkuydu belki, sâfi arsenik.

öldürücü bir etkisi vardı bunun, kendini çarmahlara gerdin.

seni tuttular ve bıraktılar bir bilinmezliğin orta yerine

işte o an farkına varmalıydın; dünya bir yanılsamaydı,

sense onulmaz bir serseriydin!

Ferhat Öksüz

Camilerin

Işıktan İstanbul olduğunu

 bilmezdim önce

Gümüş körfezinde Yeditepe’nin

Çağlar üstü yükselenden habersiz

Esriyip yüzerdim günler geceler boyu

Güneş aynasını tutunca üzerime

Savrulup geçerdim sokaklarından şehrin

Doğmayı versin üstüme sedeften bir ay

Şavkı vurmasın üstüne Yeditepe’nin

Bir efsane zaman büyür sularda

Işıklar içinde dans eder şehir

Gümüş bir gemidir

 Bosfor Nehri

Akar göklerine içimin

Ziya Karatekin

Ramazan Zamanları

Bir Nokta Dergisi 232. sayısına Mürsel Sönmez’in Ramazan Zamanları yazısı ile giriyor. Ramazan vurgusunu şimdilik sadece Bir Nokta’da okudum. Ramazan’ın yüreklere ekeceği tüm güzelliklere değiniliyor yazıda. Özellikle buruk bir gönülle girilen bu ramazanda hepimizin vaktin kutsiyetini hissetmeye daha çok ihtiyacı var.

“Ramazan aynı medeniyet havzamızda bulunan toplumlara bir hareketlilik, huzur ve sürûr getiriyor. Takvimin ötesinde işleyen bu köklü zaman algısı mevsimden mevsime gezinirken, mevcut takvimlerin üzerine ışıltısını yaymayı sürdürüyor. Birey ve toplumlarda her vaktin kendine göre bir anlamı ve bir havası var. Sabahın akşamın, yazın kışın ve sonbahar ile ilkbaharın hayatın akışına etkileri hatta hayatın akışını belirlemesi yaşadığımız bir gerçek. Ve tüm bunlara ilaveten bir de Ramazan ayı var ki baştanbaşa tam bir ruh şöleni.”

“Üretmenin, başarmanın ve geleceğe doğru adımlar atmanın enerjisi, hayatı ve oluşu topyekun kuşatan bir ana değerler düzeni ile bakmakla sağlanabilir. Bu yoksa, siz, size ait değerler üzerinden değil, yoldan saptıran ve tüm insanlığa mezar olabilecek yalan değerler düzleminde oyalanıyorsanız yitip gidersiniz.

Bireyin yalnızlaştığı, kalabalık yalnızlıkların yaşandığı ve sürekli ayrıştırılan insanlık durumumuzda, insan sıcaklığının, ruh ve gönül genişliğinin evrenine dair ipuçları veriyor Ramazan zamanları. İnsanlığın yaşadığı düşünsel ve inançsal yoksullukta az şey midir bu?”

Yazarın Hakikatle İmtihanı

Hasanali Yıldırım’ın Yazarlık Avatarı yazısından çıkardığım sonucu ben başlık olarak aldım; yazarın hakikatle imtihanı. Aslında yazar olsun şair olsun neyi anlatmalı gibi bir merkeze götürüyor yazı bizi. Yazmaya değer katan unsurlar var yazının cümle aralarında.

“İsterseniz her yazarın kendine mahsus bir yazı anlayışının varolduğuna inanın, dilerseniz onca kendine mahsus hususiyetlerine rağmen yazarların ancak belli-başlı birkaç tarzda yazdıklarını kabullenin, farketmez; yazma ameliyesi öyle kolaycana ipe-sapa gelmez, getirilemez nice mahiyetlerin yekûnu. Gene de bu ve benzeri mevzuatta elbette son derece esaslı ve aynı zamanda bir o kadar da isabetli bir muvaffakiyetle farklı tarzları ve hususiyetleri tespit kâbil.”

“Yazarın, edebiyatın sevdalısına takdim ettiği tercihler bellidir: Yazar ya hakikatleri, yani kendisine ait bütün ayıpları, zaafları, kusurları, pişmanlıkları, tövbelikleri keşfetmek ve onlarla barışmak veya hepsini reddedip bu inkârın nefs emniyetiyle bir edebi hayat yaşamak mecburiyetindedir. Edebiyatçıların en fazla tercih ettiği bir başka seçenek ise maharetle hasıraltı edilir: Yazar kendisine dair hakikatlerin bir kısmını keşfeder ama ne o keşfin ıstırabını ne de mesuliyetini üstlenir. Şaşırtıcıdır, yazar için geçerli bu hususun bir benzeri okur için de cari. Klâsik denilen ve okunsa da, okunmasa da; daha tuhafı, anlaşılsa da, zerre miktarı anlaşılmasa da anlaşılmış ve üstelik beğenilmiş kabul edilen yazarları ve en meşhur eserlerini bir tarafa bırakarak ifade ediyorum: Her okur kendi yazarını seçer.”

“Yazmak, aslında okur karşısına çıkmak için o yazarın dil, edebiyat, ahlâk, cemiyet, ben, insan, madde, manâ, dünya ve öte dünya anlayışını remzeden bir persona demek. O persona, yani o maske, kalabalığa müteveccih o muvakkat yüz, elbette tam manâsıyla yazarın hakiki yüzü değil. Ama yazarın yüzünü temsil edecek kudret ve ihtişamda bir yüz. Bir insan yazdıkça kendi yüzünü, suratını ve elbette suretini, oradan hareketle de o suretin işaret ettiği siretini adım adım keşfeder. Yazmak bir yeraltı mağarasını haritalandırmak demek. Önünde veya arkasında birilerine ihtiyaç hissetmeden, rehbersiz ve tasdiksiz, zayıf bir mum ışığıyla kendi derinliklerindeki mağaraya dalıp müşahedelerini zaptetmekten ibaret. Temsil edilen ile temsilin arasındaki mesafeyi azaltma gayreti...”

Selvigül Kandoğmuş Şahin ile Söyleşi

Bir Nokta’da Süheyla Hanönü Karaca, Selvigül Kandoğmuş Şahin ile yeni kitabı Arınma Zamanlarına üzerine bir söyleşi yapmış. İki kıymetli dostun sohbetlerine ben de buradan iştirak etmiş oldum. Renklere, hayata, arınmaya dair hoş bir sohbet bekliyor Ay Vakti okurlarını.

“Arınmanın ilk yolu kalbe yürümektir diye düşünüyorum. Kalbe yürüyüş yapanların, Allah’ın ayetleri anıldığında titreyen, nefes nefes çoğalan ve azalan sancılarla ürperen yürekleri vardır. Diriliş ve direnişlerle, an an ölüme akarken bedenleri, derin soluksuz bir nefes gibi hayat ve aşk pompalayan yürekleri vardır her daim. Dirilişe akan hayatlar vardır. Tıpkı Üstad Sezai Karakoç’un belirttiği gibi: “Diriliş, hakikatle yarayı deşmek ve âdeta ölüme kadar gidip ordan gerçek sağlığa ve şifaya dönüş demek olacaktır, insan için insanlık için.” Yüreğimizin en tenha duraklarına, kararmış, katılaşmış hallerine, buza kesmiş demlerine, soğuktan yarılmış, kabuk bağlamış yaralarına ve dahi dermansız sancılarına doğru ılık, arıtan şifa duruluğunda bir ırmak akıtır gibi kalbe yolculuk olmalı diye düşünüyorum… Selim bir kalbe yolculuk… Ve ayetin muştulu seslenişini duymak için bu yolculuğa çıkmamız gerekiyor. “O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim (arınmış bir kalp) ile gelenler (o gün fayda bulur)” (Şuara – 88 -89)”

“Yürüdüğümüz yollarda, güneşin altında, nefes alıp verdiğimiz fâni dünyada konuşuruz… Rabbim bize anlaşmamız için vermiştir dili. Dilimiz döndüğünce anlatırız sevgimizi, dostluğumuz, aşkımızı, hıncımızı, kinimizi, buğzumuzu. Bazen de susmak en iyi anlaşma yoludur. Dilimiz bize imkândır ama imtihandır da. Dilimiz bizim en büyük dostumuzdur ama aynı zamanda en büyük düşmanımızdır da…Seslenişimiz önce kendimize, sonra ailemize ve çevremize ve en son da soluklandığımız dünyamızadır. Yaratılmışlar içinde bizi üstün kılan dil ile anlaşabilmemiz ve iletişim kurmamızdır. Bu durum bizim için müthiş bir imkândır ama aynı zamanda bizi zorlu imtihanlara da taşıyan bir haslettir.”

“Geçici dünyada soluklanırken temsil etme noktasında her zaman eksik olduğumuz İslami yaşantımızda en büyük eksikliğimiz de belki bir dil oluşturamamış olmamızdır. Efendimizin asırlar öncesinden putlarla dolu, cahiliyetinin batağında çırpınan bedevi bir toplumu nasıl arkasından sürüklediğine baktığımızda en büyük silahının onların kalplerini yumuşatan bir lisanla onlara seslenmesi olduğunu biliriz.”

Nidayi Sevim’le Tarihe Yolculuk

Nidayi Sevim demek tarih demek, İstanbul demek. Yaşadığı şehre sevdalı, her karışına meftun bir yürek onunki. Tanımayı ve tanıtmayı seviyor Sevim. Bu kez yolumuz bir tekkeye düşüyor; La’li-Zâde Abdülbâkî Efendi Tekkesi. Tarihiyle, özellikleriyle kendimizi Eyüpsultan’da buluyoruz.

“Tasavvufi yol meşakkatli ve çilelidir, dünya ve içerisindekilerinin pek çoğunu elinin tersiyle itmeyi gerektirir. Bunu yapmadan bu yolda kat etmenin mümkünatı yok. Lakin Kalenderhâne’de postnişin olarak vazife alanların durumu daha da ağırdır. Bu sebeple buralara şeyh atanacağı zaman veyahut herhangi bir görev değişikliği yapılacağı vakit her şey inceden inceye hesaplanır, ancak bundan sonra gerekli adımlar atılırdı. Mesela, ismi Eyüpsultan, Kâşgarî Dergâhı/Tekkesi ile özdeşleşen ve 1760 yılında vefât ederek dergâhın haziresine defnedilen Kâşgarlı Abdullah Nidâî Efendi, 1743’te La’li-Zâde Abdülbâkî Efendi Kalenderhânesi’nin meşîhatı ile görevlendirilmişti. Birkaç yıl sonra evlenmeyi arzu etmiş, fakat tekkenin meşîhatı bekâr şeyhlere meşrut olduğu için buradaki görevinden ferâgat ederek 1745’te Kâşgarî Tekkesi’nin şeyhliğini üstlenmiştir. Kalenderhânelerde bu ve benzeri durumlarla karşılaşmamak için işi başından sıkı tutarlardı.”

“Eyüpsultan Özbekler Tekkesi, Kalenderhânesi de diğer Özbek Tekkeleri gibi daha ziyade Orta Asya’dan, özellikle Türkistan’dan gelerek hacca gidecek hacı adaylarının konakladıkları, misafir edildikleri bir mekân, bir sığınak olarak ön plâna çıkmış ve bu özelliğini tekkelerin kapandığı 1925 tarihine kadar devam ettirmiştir. (Gürler, 2007, 56/57) Tekkeden geriye kalan semahane bölümünün günümüzde yine mescid olarak kullanılması, sıbyan mektebinin kuran kursu olarak faaliyet göstermesi, arazisinin diğer bölümlerinin ise müftülük hizmetlerinde değerlendirilmesi biraz olsun yüreğimize su serpiyor. Mesela az ötede amacıyla bağdaşmayan bir şekilde faaliyet gösteren, vakfiyesinin ruhuna aykırı olarak avlusunda püfür püfür sigara tüttürülenen Cafer Paşa Medresesi için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Maalesef benzer vaziyette, hem Eyüpsultan’da hem de İstanbul’un başka semtlerinde hayli ecdat yadigârı mekân bulunmaktadır.”

“Bugün tekkeden, tekke kültüründen geriye pek bir şey kalmamış olsa da vaktiyle hayırlı hizmetlere ev sahipliği yapmış bu mekânların/müesseselerin sadece isimlerinin yaşatılması dahi bir hatıra bir yadigâr olarak önemlidir, değerlidir diye düşünüyoruz. Bize düşen hatırlayıp hatırlatmak. İrfan dünyamıza her kim zerre miktarı katkı sağladıysa, bunun için çabaladıysa ve bunun ıstırabını yüreğinde hissettiyse Cenâb-ı Mevlamız onların cümlesinden ebediyen razı olsun inşaallah...”

Bir Nokta’dan Bir Öykü

Suavi Kemal Yazgıç- Son Sığınak

“Sonra ikimiz de sustuk. Ben çay bardağımı avuçlarımın arasına sakladım. Sanki bardak sendin ve onu sımsıkı tutarak seni hep yanımda tutabilecekmişim gibi avuçlarımın arasına aldım çay bardağını. Bunun bir yanlış olduğunu bile bile. Yanılsamama sarıldım. Sana sarılamadığım, elini tutamadığım için çay bardağını tuttum. Çayın avuçlarımın içinde yavaş yavaş soğumasını hissettim. Çayın soğuyacağını bildiğim gibi seni bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Tam karşımdaydın. Aramızda bir metre bile mesafe yoktu. Yine de çay bardağını tutmaya devam ettim.

Yapabileceğim tek şey buydu.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Mart eski mart değil insan eski insan değil

Gelmişi geçmişi şimdiki zamanın

İki bin yirmi martın on ikinci gününde

Yaşamak varmış demek ki bugünü

kaderde.

Nurettin Durman

uzun ve kara bir akşam

her zamanki gibi bir akşamdı

ve senin yaprak hışırdaması gibi

bir yüzün vardı özenir gibi

romatizmaları azdıran bir denize

çökerdin üstümüze hiç gitmeyecek gibi

kimse yarışamazdı

bir küheylandın sen

olanca küheylanlığınla bir şarkı olup

çökerdin üstümüze koyu bir hüzünle

kapımızın önünde yatar uyurdun

karabulut sokağına çıktı

sokağımızın adı senin yüzünden

ben de yoğunlaşınca senin gözlerine

bir zaman sonra rutine bağladım deliliğimi

ama gerçekten daha gerçek bir delilik

sonsuzluğun imlasıyla yazılmış bir mektup gibi

her dem taze bir sancı olarak kalan delilik

Kadir Ünal

Nerede bulacağım

Her şeyi göze alan bir sevgili

Nasıl sevecek tutkuyla beni?

Kıskançlıktan delirecek mi?

Hayran olunacak kadın var mı acaba?

Anna’dan başka…

Gıpta etsinler bütün kadınlar

Ve alkışlasınlar Tolstoy’u...

Tanrı varsa Jean Valjean

Yoksa Fyodor Karamazov haklı

Doğru yolda acaba hangisi?

Yazanlar çözer mi bu muammayı

Bu yüzden çekişir Tolstoy ve Dosto!

Arada Büyük Engizisyoncu

Acaba hangisi doğru?

 Mehmet Kurtoğlu

akşam segahtır

yağar dallarına

incir ağacının

kökleri

kayalar deler

evler çökertir

incire yeminle

incir insana benzer

zalim ve cahil

hareketli, yekpare görünen

içi noktalanıp duran

libasa bürünen

insan

insan mı dedim

dedimse dedim

incirdir o

Resul Tamgüç

Kahramanmaraş’a Dair Her Şey Evelahir’de

Evelâhir Dergisi 3. sayısıyla karşımızda. Kahramanmaraş’a yakışan bu şehir dergisini vücuda getiren herkesi kutluyorum. Şehir- kültür – edebiyat alanlarının tümünü tam anlamıyla temsil eden çalışmalar mevcut dergide.

Maraşlılar Fransızları Kovduktan Sonra: İki Gün

Maraş’ın tarihimizdeki yeri aşikârdır. Milli Mücadele’nin en önemli kahramanlık mücadelelerini yaşayan şehri bu yönüyle de mutlaka tanımak gerek. Ahmet Doğan İlbey, Maraşlılar Fransızları Kovduktan Sonra: İki Gün yazısıyla dergide.

“Maraş’ın istiklâline Maraş Kalesi’ndeki bayrak sevindi önce. Ulu Câmii sevindi, Uzunoluk sevindi, Göllülü Yusuf, Çuhadar Ali, İbrahim Evliya Efendi ve bütün Maraşlı şehitlerin ruhu sevindi. Abdal Halil Ağa “din bahsi” üzere bir daha davul çaldı yüreğinden. 11 Şubat 1920’nin soğuk gününde Maraş Maraşlılara gülzar, kâfire mezar oldu. Maraşlı İslâmlar, yâni Maraşlı Türkler işgalci Fransız askerlerini kovunca, Vatan-ı İslâmiye aşkıyla başlatılan Maraş müdafaası bütün Anadolu’ya yayıldı. Maraş, Anadolu’nun kahramanı oldu. Maraş’ta görülen İstiklâl rüyası devlete inkılâp etti.”

“Maraş kahramanlarının Türklüğe (İslâmlara) has olan celâdet ve fedakârlıkları neticesinde sevgili bayraklarımızın yine Maraş üzerinde dalgalandığını haber almakla bütün kolordum en büyük sevinçler duymaktadır. Öldünüz, fakat Türklüğü (İslâmlığı) öldürmediniz. Tarih-i millîyemize kanınızla ve hayatınızla emsalsiz bir menkıbe-i celâdet yazdınız. Maraşlıların ve sizin alınlarınızdan öper, kolordumun hissiyat-ı samimesini arz eylerim” diye biten Karabekir Paşa’nın yazdığı cümlelerden yüreğim kabardı. Konuşma bitince yine Eski Hükümet Konağı yakınındaki, yeni adıyla Bayezidli Mahallesi’nde Maraş Kuvâ-yı Millîye Cemiyeti’nin ilk karargâhı olan Kâtipzâde Mehmet Efendi’nin evinde Arslan Bey reisliğinde alınan kararları Ehl-i Maraş’ın akıcı dilinden dinledim. İstiklâline dokunulamayacağını İşgalci Fransız ordusuna gösteren Maraş’ın şânı var, Maraş’ın yüreği var. Ah, kahramanlığın ve yiğitliğin şehri! Bu ne saadet böyle? Maraş’ın ilk İstiklâl Bayramı’ndan ve bana eşlik eden ehl-i Maraş’tan ayrılırken, arkamda gücünü tarihinden ve imanından alan bir şehir duruyordu.

Ahır Dağı Rüzgârında Okunan Satır Araları

Ahır Dağı ile ilgili dergide yer alan yazılardan İnci Okumuş’un yazısını paylaşmak istiyorum. Şiir gibi anlatmış Kahramanmaraş’ın sembollerinden olan bu dağı bizlere Okumuş. İnsanın içine gitme, gölgesinde soluklanma hissi uyandıran içli bir yazı bu. Başımızda bitmek bilmez bir rüzgâr.

“Dünya huzuru dağ gibi düşüncelerin altına sıkışanların özgürleştiği dağın adıdır Ahır Dağı... Rüzgârı matem kaldırır, sine açar. Bin bir çiçekli kokusu kırk gönle sarılan bohçalardan koşar gelir. Yürekleri tel örgülerle çevrili olan onca can, kopup giden dünyanın ardından kopup gitmekten kurtulmak istediğinde bağrını bu dağın rüzgârına verir. Ahır Dağı rüzgârının söylediği her şarkı hepimiz içindir. Kalplerdeki hüzünleri sıcacık bir muhabbetle yıkayan o rüzgâr, repliklerini unutan bir tiyatrocu gibi yaşayan her insana en güzel kelimeleri fısıldar. Gönlü yansa da kıyamete dek külleşmeyecek olan her şair gibi şiir de işte buradan öylece doğar.”

“Bilmem kaçıncı kez esse kimilerinin penceresine değen o dağ rüzgârı, kimimizin hücrelerine dek dokunur. Belki de bu sebeptendir ki birileri Ahır Dağı rüzgârına içini dökmek istese, dert namına her ne varsa kurtulur, dudaklarda bir türkü bir şiir olur.

Demem o ki; hepimiz Maraş güzeli Ahır Dağı rüzgârının o kendine has ıslığına muhtacız. Hafızalarda yitip gitmiş kimi kelimeleri muhatabına bulduran bu rüzgâra söyleyeceklerimizse şimdilik bir köşede dursun. Biz susalım... Bir ömrü satır aralarına sığdıranlarla, kendini yere göğe sığdıramayanların aynı dünyada yaşadığı yere asırlardır aynı notu bırakan Ahır Dağı rüzgârının o tılsımlı sesi konuşsun: Emaneti sen üstlendin. Bana bak, kendini hatırla!”

Kahramanmaraş’tan Öğrendiklerim

Suavi Kemal Yazgıç; şairler, yazarlar ve anılar eşliğinde kendinde kalan Kahramanmaraş’ı anlatıyor.

“Yıl belki 1993, belki 1994. Şiirlerim birkaç senedir dergilerde yayınlanıyor. İlk kitabımın çıkmasına ise çok var. Ta 2001’e kadar bekleyeceğimi henüz tahmin bile edemiyorum. Ankara’da öğrenciyim. Hadi seni “Kahramanmaraş’a götürelim” dediler. O zamanlar şimdiki bürokratik organizasyon olmadığı için şimdi anlatılınca “tuhaf” görünecek bir kolaylık vardı. Neyse bir akşam otobüse binip Kahramanmaraş’a doğru yola çıktık. (Uçak yolculuklarının ne kadar zor olduğunu anlatmak bir başka zor mesele. Ayrıca Kahramanmaraş Havalimanı’nın açılış tarihi de 1996. Yani henüz uçakla gidilebilecek bir şehir değil Kahramanmaraş.) Keşke günlük tutsaydım da geziye kimlerle birlikte gittiğimi, orada kimlerle karşılaştığımı detaylı bir şekilde anlatabilseydim. Ancak hafızamda kalan kırıntılarla idare etmek zorundayım. Bu yazının bir hatıra veya gezi yazısı olmaması mazeretine sığınmaya çalışıyorum şimdilik. Sadece Ali Akbaş, D. Mehmet Doğan ve Bayram Bilge Tokel ile aynı otobüste olduğumuzu hatırlıyorum.”

“Daha sonra 2012’de bir kez daha gittim Kahramanmaraş’a. Rahmetli Mehmet Gemci ile o zaman tanışmıştım. Bu vesile ile kendisine bir kez daha rahmet dilemek isterim.

Kahramanmaraş’tan öğreneceklerim bitmedi. Bunu biliyor ve hissediyorum. Umarım o güzel şehirden daha fazla nasibim vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Kahramanmaraş’ı anlattığı yazısında “Daha ilk görüşte bu şehirde misyoner aydına ve söze hiç ihtiyaç olmadığını anladım.” demesi manidardır. Şehre ilk gittiğimde bu yazıyı okumamıştım gerçi. Ancak Kahramanmaraş’a gelmeden önce bu yazıyı okusaydım Tanpınar da abartmış derdim. Kahramanmaraş’ı gördükten sonra yazıyı anladım ve Tanpınar’a hak verdim.”

Bunu Saymam Maraş

Öykücü Mustafa Çiftci öykü tadında bir metin ile Maraş’ı anlatıyor yazısında. Bir serçenin zarafetiyle başlayan yolculuğu anlatıyor.

“Ben Maraş’a gitmeden evvel Maraş bize geldi. Edebiyat vesilesiyle olan tanışıklıklar kalıcı ve bereketli oluyor.

Biz de hikâye vesilesiyle tanıştık. Maraş’tan Musa Abi ve Mehmet Yaşar Hoca bu fakirin hikâyelerini okumuşlar ve “...kim bu serçe sevdalısı bozkır çocuğu?” diye merak edip Yozgat’a geldiler.

Onların ziyaretine fakülteyi Maraş’ta okumuş ve o tarihte Yozgat’ta öğretmen olan Mehmet Bey de katıldı.”

“Ben Maraş’a gelmeden evvel şehrin okumaya, yazmaya verdiği önemi hep duyardım. Her köşe başında bir dergi çıkar deniyordu. O sebepten kendimi yabancı bir yerde hissetmedim. Zaten kitap fuarı da vardı. Ama ben fuara gitmedim. Ben de yol yorgunuydum. Akşam olup saat ilerleyinceye kadar otelde lafladık. Akşam oldu yemek yendi. Yemek sırasında otele düğün için gelenleri gördüm. Bir kere daha anladım ki zamanında pek şöhretliymiş bu otel.”

“İçeride cam çerçeve kapattırıp oturduk. Necip Abi merhum Nuri Pakdil ile ilgili bildiklerini anlattı. Arif Hoca da sonradan geldi, o da güzel şeyler anlattı. Ben yine de biraz üşüdüm. Allahtan çayın arkası kesilmedi de ben sohbete odaklanabildim. Muhabbet kıvamında sona erdi. Usul usul otele vardık. Sabah benim konuşmam vardı. Ve Maraş yağmurluydu. Bence yağmur şehirler için bir imtihan oluyor.”

Germanicia Gezisinden Notlar

Germanicia ile ilgili dosya hacminde çalışma yer alıyor dergide. Saklı bir hazine olarak karşımızda Germanicia. Ömer Yalçınova, yaptığı bir geziden yola çıkarak izlenimlerini paylaşıyor bizlerle.

“Bir gün o da olur diye umuyorum. Yani Germanicia Antik Kenti bütünüyle ortaya çıkarılır, sınırları bulunur, düzenlenmesi yapılır ve açık hava müze hâline getirilir. İşte o zaman tarih, arkeoloji, eski medeniyet meraklıları Germanicia şehrini baştan sona gezmeye, araştırmaya, orada saatlerce dolaşıp, eski çağlara dair düşünmeye imkan bulur.”

“Alanda benden başka kimse yoktu. Mozaiklere uzaktan bakabiliyordum. Mozaikleri gördüğümde ilk duyduğum şey, şaşkınlıktı. Gerçekten bu nasıl bir şeydi? Bu nasıl bir incelik, etkileyicilik ve anlatım gücüydü? Ressam değilim. Resim sanatı üzerine çalışmalarım da yok. Ama sanat bu işte! Her kesimden, her ilgi alanından insanı, bir anda kuşatıveriyor, etkileyicilik alanına çekiveriyor. Sanatın gücü bu olmalıydı. Resim ve mozaik sanatıyla ilgilenmeme rağmen gözlerimi mozaiklerden alamıyordum. Dalgınlaşmıştım, şaşırmıştım. Mozaiklerden bana doğru akın eden bir destanın, hikâyenin, maceranın içine girmiştim adeta. Avcılar, avcıların yöneldiği hayvanlar, o hayvanların gözlerindeki korku, avcıların yüzlerindeki gerginlik, adeta olay şimdi yaşanıyormuş gibi canlıydı. Ve hikâye bununla bitmiyordu. Mozaiklerin her bir ayrıntısında, ayrı bir hikâyeyi okumak mümkündü. Kuşlar, üzüm salkımları, köpekler, çocuk figürleri… bir mücadelenin içindeydiler. Bu hayattı. Yani hayat mücadelesiydi. Mücadelenin içinde çırpınıyor, bir amaca yönelik hareket ediyorlardı. Çok resim gördüm.”

“Germanicia mozaikleri, sadece birer resim değil. Onlar âdeta sayfalar dolusu birer ansiklopedi, tarih kitabı, destan. Oku oku bitmeyecek türden. Emmanuel Levinas, resim sanatını yorumlarken, ara boşluktan söz eder. Da Vinci’nin ünlü Mona Lisa portresini örnek verir, bu boşluğu anlatırken. Levinas’a göre sanat eseri, bitmeyen hareketi anlatır.”

Şehrin Yeryüzü Çağrısı

Ali Ömer Akbulut, dünyaya büyük bir şehir olarak bakıyor yazısında. İkâmet için yeni meskenler, şehirler aramaya ne hacet. Yeryüzü artık büyük bir şehir. İnsan kâinata bakmasını bilsin yeter ki. Önüne serilen şehirler şehrine girmek için davranmak gerek. İnsan en çok kendinin yabancısı en çok kendinin yitiği. Arayış sürüyor. Tâ ki kendine bulanan kadar insanlık.

“Yeryüzü ikâmeti için şehrin çağrısının hiç kesilmeyişi olanın olduğu gibi olmasını ıskalayarak olmakta olan her durumu kabullenmek anlamına gelmez. “Bir şekilde” olmakta olanın içinden aidiyete ait bir tutamağın hep var olduğunu, her tehlikenin büyüdükçe “büyüttüğü” bir iyileşmeyi sadrında taşıdığını bilmek demektir. Yaşamı genşetmek için “sağduyu”nun evetlediği olağan dışı, tabii olmayan şekillenmeler bile varlığın asliyete çağırıcı devinen enerjilerini kesintiye uğratamaz, dindiremez. Bundandır; umutla ve harekete hazır bir devingenlikle hep diyoruz ki, yeryüzü ikâmeti için şehrin çağrısı hep sürer. İnsanın yeryüzü ikâmeti, varolan her şeyle birlikte oluşlarının bağlı olduğu aidiyete geri dönüş yolculuğudur. Bu yolculuk hep bir “geri dönüş”tür ve “yer’inde dönüş”tür, zira “dünyaya geliş” o aidiyetle gerçekleşmiştir, o aidiyet içerisindedir. İnsanın çocukluğu yalın hâliyle insanlık esasına aittir. Bu sebeple çocuğun etrafındaki her “şekillenme”, oluşa eşlik edebilecek her düzenleme bu “yalın insanlık hâli”nin kendiliğinden ve kendisi olarak devamlılığına hizmet edecek bir kabiliyette olmalıdır. Elhasıl şehrin inşası insanlık içindir.”

“Oturduğunuz yer evrendir, eviniz evreninizdir. Düşlerle döşenir ev. Evde aidiyetine sadakatle insan oturur. İnsanın kimliğini, şahsiyetini oturuşu belirler. İnsanın kâinatın gözbebeği olacak bir insan oluşu yeryüzü ikametiyledir. İnsanın dünyada barınışı için izlediği yöntem, dünyada barınış biçimi onun insanlığıdır. Yeryüzü ikâmeti insan oluş için tek imkânlılıktır. İkâmet, insanın şehirde, insanlık konağı evinde insanca oturuşudur. Oturmak, yerini bulmak, yerli yerince olmaktır. İnsan varlık şehrinin insanlık evinde yerini bulur, yerine oturur. Bundandır; insan oturuşundan belli olur.”

Lada Samara’da Çalan Türkü

Cengizhan Konuş öyle güzel bir yolculuk anlatıyor ki içimizde yola düşme arzusu… Yollar, şehirler, türküler değişiyor. İçimizde iflah olmaz bir şiirin çığlığı…

“Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesinden Şükrü Hakverdi isimli arkadaşımla Sivas’tan Konya’ya doğru yola çıkıyoruz. Altımızda 92 model, bej rengi bir Lada Samara. Yola çıkmadan önce yolda kalır mıyız acaba diye düşünüyordum doğrusu. Gündüz olsa bir hâl çaresi bulunur ama gece vakti hırlısı hırsızı, ayısı, kurdu var. Yol boyunca kafamdan bu düşünceyi atamasam da ilerledikçe kaygılarım azalıyor. Yokuşta hafiften zorlansa da meşhur tâbirle yol tutuşu çok iyi. Yolda canavar gibi gidiyor. 92 model Lada Samara beni yanılttı.”

“Radyo frekansları arasında dolaşıyorum. Gecenin bir yarısı radyolar çoğunlukla paket yayın yapıyor. Önceden ayarlanmış şarkılar sabaha kadar çalıyor. Seviyorum paket yayınları. Çünkü gereksizce uzun uzun konuşan sunucular yok diğer tarafta. Sadece müzik. Türkü çalan bir kanalda sabitliyorum radyoyu. Önce Zaralı Halil’in bir türküsü çalıyor; Bir Bulut Kaynıyor Sivas Elinde. Sonra Neşet Baba. “Su ver Leyla’m yanıyorum”. Yolculuk biraz da hüzün ya, kayboluyoruz o hüznün sisi arasında.”

“Türkü bitti. Yol devam etti ama ben orada kaldım. Bütün türkülerin, ağıtların anlattığı gibi Meyrik de bizim hikâyemizdi. Garipliğin, yoksulluğun, geride kalanların… Maraş’ın, Anadolu’nun hikâyesi. Şimdiki şarkılar modern olanı, bizden olmayanı, kalbimize dokunmayanı söyleyip duruyor. Ama hiçbiri insanı hissettirmiyor. Kalbimizde yaşayıp duranı dillendiremiyor.”

YORUM EKLE

banner26