Nisan 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Dünya Gezegeninde Bir Yolcu: Kemal Ural

Karabatak Dergisi 55. sayısına Kemal Ural dosyası ile girdi. Vefanın, özlemin her satırda hissedildiği yazılar yer alıyor dosyada.

Ali Ural’ın giriş yazısından;

“Bir vefa sayısıyla duruşumuzu tazelemek istediğimizden ahirete irtihalinin beşinci yılında Kemal Ural dosyasıyla huzurunuza geldik. Bu kapsamlı dosyada, Ahmet Nedim Serinsu “Hayattayken Sevmeli ve Sevgiyi Sürdürmeli İnsan: Kemal Amca Bize Ne Bıraktı?”; Hasan Akay “Sürpriz - Başlangıçlar!”; Mustafa Uçurum “Kemal Ural’dan Kalan Şule”; Kamil Remzi Cin “Kemal Ural’ı Hatırlarken”; Engin Turgut “Ahenk Yıldızları”; Rahşan Tekşen “Can Bağı”; Hümeyra Yabar “Küçük Şey Yoktur’da İnsan Psikolojisi”; Güzide Ertürk “Meşaleyle Bir Hac Yolculuğu”; Şafak Çelik “Buluşma”; Bünyamin Demirci “Kemal Ural Hocamız Bize Ne Öğretti”; Sevgi Yerlioğlu “‘Dostlar Beni Hatırlasın’”; Fatma Akdağ “Babam ve Kemal Ural”; Rabia Berna Tümkor “Bir’in Sırrı”; Derya Özer “Çocuğa, Başlangıca, İlk Adıma Yöneliş ‘Tohumların Valsi’”; Nuriye Ural “Elleri Kitap”; Bedriye Bayram “Babamı Hatırlarken”; Meryem Tom “Bal”; Zeynep Emirdağ “Yeryüzü Gezegeninde Bir Yolcu”; Ayşe Ural “Bu Resimleri Ben Yaptım Dede” ve Bilgehan Bayram “Geçmişimde Parlak Bir Işık Var, Geleceğimi Aydınlatan!” başlıklı yazılarını kaleme aldılar. “

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Evine gittim ve tanıştım onunla. İyi ki gitmişim. Öyle şeyler bulmuştum ki sohbetinde tarifi mümkün değil. Çekinerek çıktığım huzurunda sarılarak karşılanıp, sarılarak uğurlanır olmuştum. Her defasında yirmi dakikalık ziyaret için gidip, saatlerce kalıyordum. Birlikteyken yağmurlar yağardı içime, arınıp ferahlardım. Sohbetimiz yetmiyordu, bitiremiyor veya bitirmek istemiyorduk.

İkramlar nedeniyle Ülker anneye zahmet vermekten çekinmesem, daha sık gider, daha çok kalırdım. Zevkle, dikkatle, dinleyip not alıyordum. Çok mükemmel bir anlatıcıydı. Neler anlatmıyordu ki, kimleri anlatmıyordu ki? İlerlemiş yaşına rağmen gencecik bir dimağa sahipti.” Kamil Remzi Cin

“Sadece ummana açılırım. Yüz yüze ve göz göze gezintiye çıkmak aşkların en güzelidir. Ruhumu kıpırdatmayan bir şiire ve kitaplara asla yüz vermem. Benim - kisi kâlp fırtınası. Kısacası sıkıcı bir akıl, şuh bir sezginin gölgesi bile olamaz! Canım ustam Kemal Ural ustam, karıncalar, arılar, böcekler, çiçekler, ağaçlarla birlikte yaşıyoruz. ‘Ahenk yıldızları’ yağsın ki üzerimize tohumlar kâlp dansına davet etsin bizi. Aynı gezegende, aynı göğün altında iyiliğin ve kardeşliğin şarkısını söylemekten başka, suyumuzu ve yemeğimizi bölüşmekten başka neyimiz kaldı ki? Merhaba canım ustam!” Engin Turgut

“Hele konuşurken... Sanki konuşmuyor da daktilo başında yazı yazıyordu. Düşüne düşüne, araya esler vere vere seçerdi kelimeleri. Aşağı yukarı durmadan hareket eden elleri, görünmeyen bir dümeni çeviriyor gibiydi. Belki de bu yüzden rotasından hiç çıkmıyordu sözleri. Belki de bu yüzden muhatabını hep doğru adrese bırakıyordu. Ayak ayak üstüne atardı konuşurken. Çok az insana yakışan bu hareket, onda bir kibir emaresi olarak değil, şahsına münhasır bir eda olarak görünürdü. Alnına, şakaklarına ve ensesine dökülen hafif dalgalı beyaz saçları, onun bilge kişiliğinin âhir ömründeki nişanıydı. Bu haliyle gözlerimizin önünden hiç gitmeyen nice resimler çizdi hafızalarımıza.” Rahşan Tekşen

“Küçük Şey Yoktur insana kendisiyle ilgili ezberlerinin ötesini gösteren bir kılavuz, ihtiyaç duyulduğu an ortaya çıkan Hızır, delirmiş dalgaları şefkatiyle ve bilgeliğiyle ehlileştiren gözüpek bir denizci. Öyleyse güvenelim ona ve birlikte bir yolculuğa çıkalım. Yolun uzunluğu bizi korkutmasın, çünkü kalbimizi “Zor işi kolaylaştırmak için parçalara bölmeli. En büyük engel en küçük adımla aşılır.” 1 sözleriyle yatıştırarak ilerleyeceğiz. Eğer kitabın rehberliğine itimat edersek ateşböcekleri birden yanıp sönmeye, deniz fenerleri bu ışık şölenine katılmak için harekete geçmeye, mürekkep balıkları alev alev yanarak gemimize yaklaşmaya başlayabilir. Küçük şey mi bütün varlıkların sadece bizim için coşkuyla dile gelmesi. “Ortak düşmana karşı birleşen küçük oklar, başbaşa vererek kurdu etkisiz kılan atlar, birleşerek akbabayı kaçıran kargalar” 2 nasıl akışını değiştiriyorsa yüzleşmelerin, coşkusuyla orkestramıza katkıda bulunan her tını da öyle değiştirip güzelleştiriyor şarkımızı.” Hümeyra Yabar

“Kemal Ural, yirmi altı yıl öncesinin haccını anlatmaya devam ediyordu. Tavafla tazelenirken Safa tepesinde Peygamber Efendimiz’in ilk çağrısını işitiyordu. Ebu Leheb’in attığı taş, tohum olup inananların kalbinde sabırla bekliyordu. “Peygamber hâlâ yaşıyor,” diyen Hazreti Ömer’in öfkesini ve hüznünü anlıyor, birebir yaşıyordu. Kurban vakti geldiğinde, kalbini bir ürperti kaplamıştı; “Bir şarkı olabildi mi, o dağınık notalar? Çıktı mı içimizden o arzu ettiğimiz tablo. Tarlayı sürerek ekebildik mi tohum? Verecek mi acaba, bir bereketli mahsul? Allah’ım onca gayret, yoksa heba mı oldu? Kurban kesmeden önce asırlar öncesine dön! Neydi düşün bir, temelde, başlangıçtaki gerçek?” Veda tavafında, son kez konuşuyor Kâbe’yle, seni bir daha görebilecek miyiz?” Güzide Ertürk

“04.11.2012. Kemal Ural’la ilk buluşmamız ve tanışmamız. O gün bizi evinde ağırladı, sohbet ettik. Çok küçük bir grup olarak ev ziyaretine gitmiştik. Hepimiz yakında çıkacak olan Karabatak Dergisi'nin heyecanı içindeydik. Eserlerimiz gün yüzüne çıkacak, biz de yazar olarak anılacağız diye merakla bekliyorduk. Öncelikle tek tek isimlerimizi, nereli olduğumuzu, ne iş yaptığımızı, edebiyat ve sanatın hangi kolunda olduğumuzu ayrı ayrı sordu. Aldığı her cevapta kendince bir harita çıkarttığı belliydi. Ben ilkin bunun basit bir tanışma merasimi olduğunu sandım ama onun için hiç de öyle değildi. Her birimiz için bir işaret koyuyordu aklında. O işaretle karakterimiz arasında bir ilgi kuruyor, daha sonra anlatacaklarında da bu ilgiden yola çıkarak bizi birbirimize ve kendimize bağlıyordu. Karşımızda beyaz saçlı, zayıf, dinç, meraklı, çocuksu halleriyle oturuyor; yaşadıklarından, okuduklarından, biriktirdiklerinden anlatıyor, aktarıyordu. İleri yaşına rağmen çocuk merakı ve iştahıyla çalışmalarından bahsediyordu. Tamamlamak istediği eserini, hevesli, korkulu, çekingen bir sesle anlatıyordu.” Şafak Çelik

“Hiçbir şeyi zahmet olarak görmeyen bir eldi onun eli. Her şeyi rahmete yorardı. Yavaş hareketlerindeki hızı ancak duyanlar görebilirdi. Ne demek bu! Acelesiz ama hızlı, güçlü ama ölçülü, suskun ama kelimeleri var, diri ama ölü. Şimdi ölü ama diri! Ölmeden ölmenin görüntüsüydü Kemal Ural. En klişe kelime onun ağzından çıktığında kırılıyordu anlamı. Ölmek ürpertici olmaktan çıkıyordu, gözyaşı melankolik olmaktan, kalp arabesk şiirlerden kurtulduğuna seviniyordu onun dudaklarında. Onu ağlarken görürdük ya da gözyaşlarına hâkim olmaya çalışırken. Yaman Dede ağladığında, “yandım” dediğinde nasıl samimiyse Kemal Ural hocamızın gözyaşları da öyle samimiydi. Samimiyet gözlerine dönüşmüştü. Zayıf kolların güçlüce sarılması samimiyetin gücündendi.” Bünyamin Demirci

“Yapraklar, hışırdamaya başladı. Renkleri değişti. Güvercin kızın kafasına kondu. Beyaz saçlı adam, masada duran çocuk kitabını eline aldı. “Ah! Bu resimleri kim yaptı ne kadar güzel olmuşlar,” dedi. Siyah gözlü kız yanına geldi. “Ben yaptım dedeciğim,” dedi. Dedesi sevinçle kucakladı onu. “Ressamım, sen benim hayalimi gerçekleştirdin. Yıllar önce Ressam Şevket sokağa geldik ama hâlâ bir ressam bulamadık diye söylerdim. Meğer ben hep bu ressamı aramışım,” dedi ve siyah gözlü kıza sarıldı.

Hafif bir meltem esintisi başladı. Papatyalar, menekşeler, ortancalar etrafa yayıldı. Kız çiçeklerin arasında eğilip, gözlerini kapattı. Yüzünden boncuk boncuk yaşlar dökülüyordu. İhtiyar, savrulan çiçek yapraklarını kucakladı ve “Bu dünyadan ayrılma vakti geldi artık. Ben yokken zamanınızı güzel şeyler yaparak geçirin, beni unutmayın,” dedi. Kız, dedesini siyah beyaz bir fotoğraf gibi kitabın içine uykuya bıraktı. Tekrar buluşacakları günü bekliyordu.” Ayşe Ural

Yokluğu Taklit Yerine Varlığı Tahsil

Hasan Akay, varlıkla yokluk arasındaki çizgide insanın kuşanacağı metafizik rolü anlatıyor yazısında. Tahsil, tahsilat ve tüm bunları içine alan felsefenin okumayı yorumlama biçimlerine uzanan poetik bir bakış açısı.

“Batıda metafizik felsefenin varlığı algılama ve felsefî problemleri çözümleme tarzı ile İslâm filozoflarınınki -bazı hususlarda yakınlık veya benzerlik arz etse de esasında- bir değildir.1 Kindî ile başlayan İslâm felsefesi mirası veya İbn Sina ekolü ile ona mensup olanların metafizik bahsinde işlediği konular ve yaklaşım tarzları2 arasındaki farklar, mantık ve zihnin işleyiş tarzı ve ulaşılmak istenen sonuç bakımından farklılık arz eder. Batılı felsefenin ana damarlarından Nietzsche felsefesinin ve Derridacı dekonstrüksiyon’un yaklaşım tarzları karşılaştırıldığında bu farklılık açığa çıkacaktır. Meselâ: “Varlığı görmek” her iki tarafın nazarında farklıdır. “Varlığı görmek” ‘iz’de bir türlü, ‘giz’de bir başka türlüdür!”

“Felsefenin bağrını delmesi, göğsüne jilet atması ve sızan kan izlerinde suçladığı başkası’na mesaj yollaması! Varlık’la barışmak yerine onunla savaşmak, Batılı felsefenin elinin kiridir. Hiçbir düşünsel eylem bu kiri çıkartamaz! Harakiri istisnadır; ama bunun için büyük bir davayı benimsemiş olması gerekir! Bunu çıkartamadığı için sahiplenmek sevdasına düşer, hattâ onu tebcil eder ve der ki: “Karışsın istemem kirim başkasının kirine!”15 Ama bu kir onun kibrine karışmıştır. O kibirle varlığı yok etmek, canına kıymak ister. Sırrulesrara ulaşamayan varlığın onu yoklukla tanımlamasındaki şiddete benzer bir eylemle Budizme16 göz kırparak darağacına boş bir gururla başı dik çıkma manzarasıdır bu! Ona yakışıyor!..”

Şiir Yıldız Kaçığı Toprak Çatığı

“Yerden göğe kadar” denir ya uçsuz bucaksız bir anlam derinliğini anlatmak için; böyle bir sahne canlansın gözünüzde. Bu kez dekor farklı. Bir yanımız yıldızlar bir yanımız toprak. Dünyayı içine alan bir sonsuzluk bu aslında. Ali Ömer Akbulut, şiirinin sınırsız bir alandaki serüvenini anlatıyor. Sınırsız ama çizgileri belli.

“Yalın ayak yürürken ayağınıza bir şey giymeye başlarsanız toprakla bağınız kopar. Başınızın üstünde bir çatı isterseniz gök bakmaz artık size. Giderek “baş üstünde çatı”, “yalın ayakta ayakkabı” kaçınılmaz gelmeye başlar. Oysa bir yıldızdan koptuk ve topraktan doğduk. Bu bağdan yoksun insan kendinden geçmiştir ve yeri yurdu da yoktur. Böylelikle toprakla gök birlik ve bütünlüğün kaynağı olmaktan çıkar, yerlerini kurgusal bağlar alır. Ve “anlam” insanın elinden kayıp gider. İlkel; yalın ve doğal hâliyle olup giderken işler, yeni biçimler edindiğinizde onun ilk’elinden çıkmış olursunuz. El’den çıkan avuca sığmaz olur. Bunu bir “ilkellik” övgüsü, “medeniyet” yergisi gibi okumak abestir. Baştan başlayan bir baş, başlangıca, kaynağa, o dupduru insanlık gözesine varacak bir yol, iz bulma çabası bu. Lakin kaybımız büyük, cirmimiz küçük.”

“Kendisi olmayan olarak olmaya duran düşünce hikemiyet yerine hâkimiyet sevdasına kapılır. Bu [kibirli] yaklaşım kendi kurgusunu evrenin gerçeği zannederek, büyük bir hakikatin kurucu unsuru olduğu zehabına kapılır. Onun yapabileceği bir yanlış yoktur artık. O, yegâne doğrusuyla her şeyi ölçüp biçmeye ve kategorileştirmeye başlar. Değil yansıttığını, dönüp kendisini bile görmesi imkânsızdır. Varlığın göz aydınlığı bir ayna da değildir, özünü gürleştirerek çağlayacak gümrah bir ırmak da olamaz artık. Ne kaynak vardır ne insanlığın çağlayacağı bir göze. Bir ve aynı olanın arası."

“İşte şiir her vakit ayakta olmalıdır, ayaklanmalı, kıyam etmelidir ki kıyameti olsun üzeri örtülerek örtülüp gidenlerin, ortaya çıkarsın [apocalypse] ölüleri, mizan kurulup tartılsın, ölçülüp biçilsin ve sorguya çağrılsın kendinden geçenler.”

Çâre mi Umar mı?

D. Mehmet Doğan, bir tartışma üzerinden yine kelimelerin kalbine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Mevzu çok tanıdık. Kelimelerin yerine yeni kelimeler koyma hastalığı. Buna hastalık demek daha doğru çünkü arada bir nüksediyor çünkü. “Çâre” yerine “umar” kelimesinin konulmak istemesinden hareketle kelimelerin kökenine gidiyoruz.

“Geçenlerde çâre kelimesinin yerine konulmak istenen “umar” üzerinden bir tartışma başladı. Umarsız, umarsızlık kelimeleri bazı yazarlar tarafından kullanılıyor. Ben “umar”ın kullanıldığına rastlamadım. Arı dilcilik gayretiyle kullananlar olabilir, onu farklı değerlendirmek lâzım.

Bu yeni yapılmış bir kelime ise, ismi fail yapan -ar ekinin kullanılmasının keyfi olduğunu hatırlatalım. Bu arada Derleme Sözlüğü’ne dayanarak dilde zaten olduğunu iddia edenler çıkıyor. Derleme Sözlüğü’nün güvenilirliğini tartışmak zorundayız. Bu derlemelerin ekseriya ehil ve dikkatli kimseler tarafından yapıldığını söylemek mümkün değildir. Zaten bu yüzden olmalı ki, TDK sözlüklerine bu kaynaktan çok az kelime alınmıştır. Buna karşılık Tarama Sözlüğü şahidli bir sözlük olarak güvenilirdir ve bu sözlükte de bu kelimeye rastlanmaz. “Umar” kelimesi TDK sözlüğüne 7. Baskıda, 1983’te girebilmiştir.”

“Dil arıtma cihazları düşünmüşler, taşınmışlar bula bula “fikir”e karşılık “düşün”ü bulmuşlar. Peki fikir düşünce değil mi? Onu herkes anlıyor, bu yüzden olmaz. Bir de biz yapmadık, biz uyduracağız ki olacak!

Bu kelime 1935’te yayınlanan Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu’nda “mülahaza” karşılığı olarak uydurulmuştur. Günümüzde birçok zihin mülahaza ile düşünceyi ayırd edemiyor.

Düşün sonra nasıl oluyor da fikir oluyor? Bu kepazeliğin mucidi Ataç nam dil tahripçisidir. 1949’da aniden “düşün”ün fikir olduğuna karar vermiş!”

Erol Göka Söyleşisi

55. sayının söyleşisi Erol Göka ile yapılmış. Sorular, Şule Kala’dan. Hayata, anılara, edebiyata, psikolojiye dair söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Kitapların teorik yol göstericiliğini ihmal edecek olursak, evet benim en kıymetli, vefakâr öğretmenlerim, hastalarımdır; daha doğrusu bana güvenip iç dünyalarını sonuna kadar açan insanlardır. Onlar benim hakiki yoldaşlarım, yol arkadaşlarımdır. Bir insanın başına gelen şeylere rağmen güvenmesini, umudunu yitirmemesini, birçok örselenmeye, yaralanmaya, hayal kırıklığına, sadakatsizliğe rağmen yıkılmayıp ayakta kalabilmesini, derdini söyleyebilme cesaretini, kendini ve ilişkilerini onarma arzusunu ben onlardan öğrendim. İnsan olmanın her zaman eksik kalmak demek olduğunu, mükemmellik diye bir şey olmadığını, hayatımızdaki zirvenin azmetmek ve asla yılmamak manasına geldiğini ve ancak azmedersek şükretmeyi ve sabretmeyi başarabileceğimizi onlar sayesinde anladım.”

“Hayatın anlamını, insanın varoluşsal olarak nasıl bir varlık olduğunu, hayatımızı yaşayıp giderken estetik ve güzel olana neden değer verdiğimizi konuşmak psikolojideki esas paradigma haline gelmeden ne söylesek “edebiyat ve sanat” olarak değerlendirilecek ve burun kıvrılıp geçilecek. O halde biz de susalım, sonraya saklayalım sözlerimizi.”

“Şu dünya hayatında yaşananlara şöyle bir baksanız ilk göze çarpan şey adaletsizliktir. Bu durumda “Hayat adaletsiz. Ve hayatın adaletsiz olması adil değil diyebilir miyiz?” diye sorsanız, kendi adıma bu soruya “Evet,” diyebilirim. Ama daha ileri gitmem, bazılarının yaptığı gibi “Hayat adaletsiz, çünkü doğumlar adaletsiz; hayat adaletsiz, çünkü ölüm adaletsiz,” demem. Buradan yola çıkarak saçma sapan teolojik bir çıkarım yapmaya yeltenmem. “Hayat adaletsiz,” derken bunun asla “Yaratıcı adaletsiz!” diye düşündüğüm anlamında anlaşılmamasını mutlaka söylerim. İnsanlar olarak görünüşte çok farklıyız, farklı şartlara, farklı kültürlere doğuyoruz ama bizim inancımıza göre bu dünya imtihan dünyasıdır.”

“Ben asistanlarıma “Elimden gelse her ay bir roman okumayı size mecbur tutardım,” diyorum ve her hastanın hikâyesinin edebi bir metin olduğunu, ona göre dikkat kesilmemiz ve bu metni güzelce kaleme almamız gerektiğini öğretmeye çalışıyorum diyeyim de bu sözümü okuyanlara bırakalım sorunun cevabını...”

Halk Anlatılarında Yüzük Beden İlişkisi

Ayşe Sevim, yüzük ve beden ilişkisinden yola çıkarak halk anlatılarını ele almış yazısında. Sihirler, olağanüstülükler ve daha birçok sıra dışı güç var yüzüklerden kaynaklanan. Bu tür yazılar bizim masallarımızın ne kadar büyük zenginlikler barındırdığını da gösteriyor. Bugün fantastik diyerek meyledilen sıra dışılıkların asıl kaynaklarını da böylelikle görmüş oluyor kendi değerlerini tanımayanlar.

“Türk lehçelerinde “eklem” anlamına gelen yüz kelimesinden türetilerek yapılan yüzük kelimesi parmağa takılan, altın gümüş gibi madeni aletlerden oluşturulmuş takıya verilen bir isimdir. Bu takının dünya halk anlatılarında önemli bir yeri vardır. Anlatılardaki yüzükler sahiplerine esrarengiz biçimde güç, kontrol, bilgelik, gençlik, maddi ve manevi refah, iyi şans, görünmezlik gibi özellikler sağlar.”

“Halk anlatılarını incelediğimizde yüzüğün görünmezlik sağladığını keşfeden kahramanların yasaları çiğnediklerine ve toplumda kaos oluşturduklarına şahit oluruz. Platon’un dediği gibi bir “İç ahlakımızın,” olmadığını söylersek insanın doğumundan itibaren kötü olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kişinin görünmez olduktan sonra değiştiğini iddia edersek de bu değişimin nedeni hakkında konuşmamız icap eder. Biz yazımızda bu “neden” hakkında konuşmaya çalışacağız. Bu durumda da olağan ve olağanüstü beden algısı hakkında düşünmemiz gerekecek.”

“Görünmezlik, insanın ötekiyle yüzleşme olanağını ortadan kaldırır. Görünmez kişi işleyeceği cinayet, çalacağı mal yani ihlal edeceği haklar için artık hesap vermek zorunda olmayacaktır. Yüzük sayesinde görünmez olan kişi toplumla olan ilişkilerini tek taraflı belirleyebileceğini anlar. Bu nedenle yüzükle ilgili halk anlatılarında, yaşamın normal hale döndürülmesi için genellikle yüzüğün yok edilmesine çalışılır. Yüzük bilgelere dahi emanet edilmez. Çünkü bilge de – normalde örnek kişi olmasına rağmen- dönüşebilir. Tolkien’in halk anlatılarından esinlenerek yazdığı yirmi beş dile çevrilen Yüzüklerin Efendisi serisinde de bu konu işlenmiştir. Yüzük onu takan kişiyi dönüştürdüğü için, kadim bilgelere dahi emanet edilmemiş ve yapıldığı ateşte eritilip yok edilmiştir.”

Karabatak’tan Öyküler

Zeynep Emirdağ –Zil

“Her şeyi, her şeyi sattım, kişisel hiçbir şey saklamak istemiyordum yeryüzünde. En sonunda kendimi bulacağım yer ahşap bir tabutun karanlık bir köşesi değil miydi? Nitekim yerin iki metre altında gözlerimi açtığımda, artık evi yahut herhangi bir değerli eşyası bulunmayan meteliksiz bir adamdım. O yıllarda ölüm tam olarak anlaşılamadığından, tabutun içerisine yaşıyor olmam ihtimaline karşı zil mekanizması konulmuştu. Uyanır uyanmaz elim karanlıkta zilin ipini arasa da, derin bir nefes alarak beklemekte karar kıldım. Kulaklarımda uğuldayan sesler giderek çoğalırken, tabutun üzeri henüz kapatılmamıştı.”

“Çılgınca ipe asıldım aniden. Tanrım, hiç bu kadar yaşamayı istememiştim! Hiç kimse, aldığım tek bir nefes kadar mühim değildi, bunu artık görebiliyordum. Üstelik ölümüm beklediğim sükseyi yaratmamış, cesedim bir hayvan ölüsü gibi hissizce gömülerek bir kenarda unutulmaya yüz tutmuştu. Bir an için tabuttaki havanın tükendiğine kanaat getirerek boğulacak gibi oldum. Bütün gücümle ipi çekmeye devam ediyordum. Oysa her şeyi, her şeyi satmıştım, kişisel hiçbir şey saklamak istemiyordum yeryüzünde. Zil mekanizmasının bozulduğunu, bir çocuk mezarımın başında şarkı söylerken anladım.”

Sadık Koç - Sonu Gelmez Günlerin Sonu

“Orhan, bacanağının arabası yönünü kasaba merkezine çevirip harekete geçtiğinde “Bırakıp gidiyoruz seni anne,” diye koyuverdi içinde onu kaç gündür boğan hıçkırıkları. Annesinin fenalaştığı haberini aldığında da yoğun bakımda geçen birkaç gün boyunca da ağlamamıştı. İki yıl önce, yaşadıkları şehir ve daha yakın komşu şehirlere sevk edilmek yerine nedense Sivas’a yoğun bakıma sevk edildiğinde, böyle uzağa sevk edilmiş olmak durumu daha ciddi hissettirdiğinden ve kelimelerin hissettirdiği anlamın ağırlığını ve acısını ilk defa duyduklarından ağlamışlardı ama, acilin girişinde karşılaşma anında “Anan gidiye oğlum,” diyerek boynuna sarılan altmışından az eksik babasıyla.”

“Üç kardeşiyle toprağa koyarken bile belki de annesinin vücuduna hâlâ dokunabildiğinden ölü vücut ile sağ ayrımı yoktu onca sanki. Mezarlıktan ayrılırken ağladı ama. Daha önce böyle ağlamış mıydı, bu kadar ağlamış mıydı daha önce? Daha önce dünya üzerinde kimse bu kadar ve böyle ağlamış mıydı acaba? Bırakıp gidiyoruz seni anne, diye ağladı. İçindeki zehrin bir kısmı boşalmıştı kasaba merkezine girerken.”

“Kardeşler tekrar bir araya geldiklerinde birlikte bahçelerin otunu temizleyip fındık ocaklarının sıkını aldılar. Her sabah oldukça erken saatlerde uyanıp kahvaltıya kadar bahçeleri dolaşma rutinine yol üstündeki mezarlık ziyaretini de ekleyen babaları da fındığa başlayana kadar karısının ölümünden önce anlaşıp yapmaya başladığı sıva işini bitirmeye çalışıyordu bu arada.

Fındığın önü sıra fasulyeler toplandı, pekmezler kaynatıldı, nihayet fındık toplandı, derken güz de kapıya dayandı. Yapraklar daldan, oğullar babadan ayrılacak demekti.”

Karabatak’tan Şiirler

uykusu gelmeyenlerin çektiği perdenin ardında gece

bir parça kamer yetmez kanında kül var

uykusu gelmeyenlerin yaktığı ateşin dumanı dağılmaz

uzun olur gecelerin direği ah gümüş çatal ve ay

kaç rüyaya sarılıdır uykusu gelmeyenlerin uykusu

sen de onlardansın fosforlu bileklerinde yeşil başaklar

kime el sallasan durmuyor kime güneşi sorsan akşam

pudralasan da elini kopar gözkapaklarından ağır

ne var, demir tekerleklerle rayları kalayladıkça roman

kaynayıp duruyor uykusu gelmeyenlerin içtiği çorba

A.Ali Ural

Kalkıp gelmiş büyükbabam

Duruşunda bir yanı var

Sanki lügatten akrabam

Avcunda titrer çenesi

Geriye baktıkça kanar

Rüzgârı kesilmiş bayrak

Başında kırmızı fesi

Hasta adamın başında

Varsayın ki Seyfi Baba

Ay ve yıldız göz kaşında

İstiklale yemin etmiş

Göndere çekilmiş sesi

Sığmaz olmuş o kitaba

Son bir “la havle” ertesi

Korkut Ata gelmiş gibi

Ol zamanın bozkırından

Durup “korkma!” dermiş gibi

Zangocundan, cazgırından

Su öğütüp değirmene

Böyle çıka geldi Akif

Hicaz, Necid ve Yemene

Hüseyin Akın

bütün boşlukları dolduruyor kar

sonra sesler. boşluklarda kalmış

sessizlik doluyor. boşluk

dökülüyor eteklerinden. kar olup

doğrusal değil hiçbir şey

değil bir uçtan bir uca

katlanıp üstüne havada bir çember

başladığımız noktayla üst üste

bitirdiğimiz yer. çıkarken bahçenin

kapısından. varılacak olan kapı

yoksa ben bütün şiirlerimi

sol elimle mi yazdım

çolpa elim

takılıyor

bir çalıya

taraçada

kaplanıyor beyaz

yeniden doğmak için

Şafak Çelik

deniz kabardıkça kara yok olacak bunu bilir nuh

ona gelen bilgilerin kaynağına oturmuş bir imbat

ince tüy sarmış kumsalları esip de durur

parkları insan doldurmasa boşluk kudurur

onları sarhoş eden bir beste sanar nuh

bir parşömen konuşurdu geceleri

bir avuç insan maceranın bölük pörçük uçları

o paramparça uçlarda başı dönmüş üç beş karınca

savaşa çanak tutacak bahanelerin bir tanesi olurdu

ilacın etkisi bütün dünyayı sarar gibi

zehir henüz acemi bir korsan damarlarda dururdu

abbasiler hülagu’yu görmemiş bağdatın tenha sokağında

kendi köpeğini koşturamadan dönüvermiş elçiler

bir tek dileğim var diye yoldaki işaretler

bir tek dileği var diye ateşi avuçlardı nuh

Adem Yazıcı

yaş aldıkça eğrilen omurgasıyla

bir kamburum esas duruşta, nöbet

bekleyen askerlerimin kıvranmasını

izledikçe eksilir kaburgamdan, bir

parça daha ekle ki doğrulayım

ayaklandım dizlerimin üstünde

yakılar dolandıkça haledir başım

bakmak pas tutmuş nişanesinden

gövdemde ekinler biçen silahın

kabzasında uçuşan bileklerimdir

Ali Seyyah

hangi dalga kaldırabilir denizi ayağa

yürüyebilseydik uçabilirdi belki

çok nadir olsa da iki martı yan yana

göklere gömülen hiç olmadı

bir duaya söyledi halini kelimeler

kelimeler yaz yağmuru kelimeler

kaç yaprak düştü

nehir yeşilinde sen

kim bakar parmaklarıma üflemeden

kılıcın böldüğü sözler uğramadı bize

uyan dedi uyan

görünecek kadar uyan

sır vermeyince kağıt

su sızdırmıyor dalgalar

sen denize kulak ver

Serpil Çete

Bir yarışın ortasına doğmuşum

Aklında kalmışım tacirin

Suyu ben taşıdım taşları yıkadım

Yusuf ismimle bir adacıktı sırtım

Kıyıya vurmuşum

Su kaplamış alışmışız buna

Sırnaştığımız bir şey vardı-unutmuşum

Saatin kollarına sıkışmış

Özkan Arslan

Yazı: Meçhul Yollara Sapmak

Nisan sayısı ile karşımızda Hece Dergisi. Dosya konusu, söyleşileri ve içeriği ile bahara yakışan bir içtenlikte dergi. 292. sayıda böyle tanımlıyor yazıyı Rasim Özdenören; “Yazı: Meçhul Yollara Sapmak” diyerek. Tasarlamalardan çok gönül sesine kulak vermeyi işaret ediyor Özdenören. Yazmanın tüm planların ötesinde insanı sürüklediği bilinmeze doğru yola çıkıyoruz.

“Bir yazı ne denli önceden belirlenmiş bir dizgeye uygun yazılmaya çaba gösterilse de onun başını alıp gittiği, yazarını da ardından sürüklediği yerlerle karşılaşmak, o yazı serüveninin beklenmedik imkânlarında içkin durur. Yazının gerçekliği belki tam da onun başına buyruk olduğu, yazarına başkaldırdığı yerde görünür hâle gelir.

Evliya Çelebi herhâlde şu kente gideceğim ve onu şöyle anlatacağım önyargısı ile seyahat etmiyordu. Onun fantezileri çoğu kez inanılmaz görünse de, bu fanteziler o kenti onun doğal hâldeki gerçekliğinden daha fazlasını algılatır. Başka bir deyişle, biz o kenti bu fanteziler aracılığı ile aslına daha uygun biçimde algılarız.”

“Sahici yazarla hevesli arasındaki fark sanırım tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Yazı, sahici yazarın dilinde kırlarda şaha kalkmış at gibi özgürce koşturuyor. Heveslinin elindeyse, yazar, dizginlemeye veya yön vermeye çalıştığı atın ayakları altında ezilip gidiyor.”

Süleymaniye Kürsüsü’nden Âlem-i İslâm’a Bakışlar

Âkif’in başyapıtlarından biridir Süleymaniye Kürsüsü’nden şiiri. Şair o kürsüden sadece Anadolu’ya bakmaz, tüm İslam alemini hatta dünyayı temaşa eyler. Onun bakış açısı ümmet merkezlidir ama insanlığın tümünü de gözünün önünden ayırmaz. Necmettin Turinay, Akif’în bu şiirden hareketle ve Abdürreşid İbrahim’in şahitliğiyle bir portre çiziyor bize.

“Süleymaniye Kürsüsünde, Mehmet Akif ’in en çok okunan eserlerinden biridir. Bundan önce çıkan Safahat kendi döneminde ne tür tartışmalara yol açarsa açsın, edebiyatımızda ne tür tesirler meydana getirirse getirsin, gördüğü alâka bakımından Süleymaniye Kürsüsünde’nin seviyesine gene de ulaşamaz. Nitekim Safahat 1911’deki çıkışının ardından ikinci baskısını 1918’de yapabilirken; Süleymaniye Kürsüsünde ilk çıkışını müteakip okuyucular tarafından öyle yoğun bir ilgi ile karşılanmıştır ki, daha aradan iki yıl bile geçmemişken ikinci baskısını yapmak durumunda kalmıştır. Bu bakımdan Süleymaniye Kürsüsünde’nin gördüğü alâkanın hatırdan çıkarılmaması, ayrıca bu ilginin altında yatan sebeplerin sağlıklı şekilde tahlili icap eder. Kaldı ki bu ilgi, eserin dergideki tefrikası sırasında da kendini hissettirmekten geri kalmamıştır. Buradan da eserin yayınlandığı döneme tekabül eden bir yanının bulunduğu sonucuna ulaşmak zor olmamaktadır.”

“Akif ’in ilk eseri Safahat hatırlanırsa, oradaki şiirlerin kısm-ı azamının Meşrutiyet öncesinde yazıldığı görülür. Onların bir kısmı İlk Safahat yani Resimli Gazete döneminde; çoğu bölümü de 1903-1908 arasında, yani Abdülhamid’in son döneminde kaleme alınmış parçalar olmaktadır. Bu şiirlerin bir kısmı manzum hikâyeler biçiminde, bir kısmı da Resimli Gazete döneminin devamı istikametinde lirik nitelikler arz eder. Hangi tarzda olursa olsun, Safahat’ı işgal eden şiirlerin çoğunda siyasi bir tutum göze çarpmaz. Yani Sırat-ı Müstakim’de yayınlanmış şiirlerin hemen çoğu, Akif ’in eski dönemine, 1908 öncesine aittirler.

Fakat Süleymaniye Kürsüsünde öyle değildir. Çünkü o, doğrudan doğruya problemin içinden doğmuş, hürriyet ortamında kaleme alınmış bir eserdir. Dolayısıyla bize eskiden Meyhane, Mahalle Kahvesi, Hasta veya Küfe gibi manzum hikâyeler, toplumsal eleştiriler yazan Akif, bu son eserinde önemli bir değişim geçiriyor, karşımıza yepyeni bir Akif olarak çıkıyor. Akif artık tek tek “ben”in, “sen”in veya “o”nun şirini ve hikâyesini yazmıyor. Bunların hepsini câmi bir kalabalığa, topluma ya da kolektif şuura hitap etmenin bir yolunu arıyor ve buluyor. Daha doğrusu, Akif ’in bu yoldaki ilk eseri oluyor Süleymaniye Kürsüsünde.”         

“Akif bir nevi hikâye havası vererek yazdığı eserinde, Sibiryalı bir Türk olan Abdürreşit İbrahim’i bir kahraman seviyesine yükselterek, ona önemli bir görev yüklüyor. Tabii onu bilinen kimliğinden de sıyırarak yapıyor bu işi. Yani biz onu Abdürreşit İbrahim olarak değil, İstanbul’a gelmiş ve Süleymaniye Camii’nde halka hitap eden adsız bir vaiz olarak okuyoruz, dinliyoruz. Dahası Akif Abdürreşit İbrahim’e, Âlem-i İslâm adlı eserinde anlattıklarından daha farklı mesajlar da yüklüyor. O camide konuşurken, adeta Akif konuşuyormuş gibi bir hava buradan doğuyor. Rusya, Orta Asya, Çin, Japonya ve Hint kıtasına giden, oralarda müslüman halklarla temas eden ve bin bir intiba ile dönen kişi kuşkusuz Abdürreşit İbrahim’dir. Dolayısıyla Akif ’in, sömürgeci güçlerin işgali altında yaşayan Müslüman belde halklarına dikkati çekmek, onların ve İstanbullu aydınların uyandırılması yolunda da bir fikir geliştirmek için, Abdürreşit İbrahim gibi bir karaktere özellikle ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor.”

Üç Kurban

Hasibe Çerko, kurban temasından yola çıkarak kaleme aldığı yazısında edebiyattan, sinemadan, felsefenin çağrışımlarından oluşan geniş bir perspektifle kurbanı anlatıyor. Hz. İbrahim’den Tarskovski’ye uzanan bir çizgi var yazıda. Elbette daha birçok açılım da sunuyor Çerko bizlere.

“Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesinde böyle bir esrimenin payını göz ardı edebilir miyiz? Bunun üzerinde durmak istiyorum, zira: Korku ve Titreme’de, “Tekil bireyin evrenselden yüksek olması tam olarak absürddür ve bu paradoksa aracılık edilemez” düşüncesini temel alan Kierkegaard’u anlamaya çalışıyorum. Öte yandan Korku ve Titreme’de ele alınanla “Kurban” filmi arasında analojiler yapmak, çok bilindik şekliyle karakterleri benzeştirmek gibi bir niyet taşımadığımızı belirtelim. Bu kolaycı bir yaklaşım olduğu kadar özgün yazarlığı yıpratıcı formlar içerir. Evvela Hegel okuluna karşın bireyi şiddetle savunan Kierkegaard’un evrenseli daima üst bir evre şeklindeki kabulünü gözden geçirelim: İbrahim’in söz verdiği biçimde oğlunu kurban ederek tapınması kritik bir hamledir; etik yaşam alanı, teleolojik askıya alınmıştır. Telos (amaç, maksat) uğruna etik yaşam gayeye uygun şekilde askıya alınmış olmaktadır.”

“Tarkovski’nin “Kurban”ını merkeze almıştık fakat ciddi göndermeler olduğundan konuyu etraflıca değerlendirmeyi uygun gördük, tapınışla ilişkisi bağlamında yani. Tapınış, esrime, bilinçdışı formların duaya katılımı veya varoluşun duraklarına, şekillerine yükseliş. Alex, Tanrı karşısındaki zavallılığını bu sayede sallantısız bir inanç insanına dönüştürdü. Çocuksu çehresini bir yara kaplamış gibi gerdirişi, dünyanın sitemlerini kucaklayan sesini sonsuz bir dilsizliğe doğru kaydırıp kırışı ve bütün kötülüklerin sorumluluğunu yüklenerek kurbanını adayışı benzersizdi. Bana kalırsa bu müthiş adamda serpilip açılan derinlik ve latiflik mahremiyetteki Ben’iyle kucaklaşmasının sırrıdır. Bu yüzden çocuksuluk ve saflığı içeren sanat eseri muhteşemdir, çünkü bir duadır saflığa dair çaba.”

İbrahim Eryiğit’in Bu Sayı Konuğu İlhan Berk

Şiirlerden yol yaparak sayıların kalbine yürümeye devam ediyor İbrahim Eryiğit. Şiirlerin sayılarla olan kardeşliğine şahit oluyoruz. İlhan Berk’in sayılarla olan yakınlığını onun şiirine aşina olanlar zaten bilir. Eryiğit de bu noktaya dikkat çekiyor yazısında. “Çok Yaşasın Sayılar” diyoruz bizde yazıyı okurken.

İlhan Berk, Türk Edebiyatındaki şairler arasında, özellikle de 2. Yeni şairleri içinde matematik konusunda en çok kafa yoran, sayılar üzerine oldukça geniş yorumlar yapan, sayıları sorgulayan ve şiirleştiren Çok Yaşasın Sayılar2 adlı kitap yazan önemli bir şairimiz. “Sayıların bir işlevi de, çeşitli şekillerde bir araya gelerek eşyaya tesir etmektir.” diyen Anne Marie Schimmel’ın sözünü de doğrulayan bir çalışma ortaya koyar Berk. Nesnelerin dünyasıyla sürekli ilgilendiğini Berk’in okuyucuları çok iyi bilir. ‘Şeyler ve nesnelerden oluşur dünya’ der kendisiyle yapılan bir söyleşide3 ve bu söyleşinin devamında, Çok Yaşasın Sayılar adlı kitabını yazma sürecini anlatır:

“Çok Yaşasın Sayılar’ı yazarken çok kitap okudum. Çeşitli yazarların, sayılara verdiği anlamlar üzerine düşündüm. İnsanlar, tarih boyunca sayılara anlamlar vermişler, sayılarla evrenler kurmaya gitmişlerdir. ‘Çok Yaşasın Sayılar’ başlangıçta 300 sayfalık bir kitaba dönmüştü. Bu bütün okuduklarımın, düşündüklerimin bir kitabı gibiydi. Sayılarla gidip gelmem uzadıkça, onlarla serüvenim sürdükçe birden şu ayrıma vardım: Çeşitli yazarların bütün sayılara verdiği anlamlar beni ilgilendirmez oldu. Onları bilmem, elbette onlara yeni anlamlar verirken yardımcı oldular. Ancak, ayrımına vardığım nokta şuydu: Peki, ben sayılar için ne düşünüyorum? Sanırım, kurtuluşum böyle oldu.”

“İlhan Berk, sayılara bakarken harflere baktığı gibi, resim gözüyle bakar. Çok Yaşasın Sayılar kitabında bir gravür yer alıyor. 1 sayısı ayakta, 2 eğilmiş olarak ek alır. 3 daha bir eğilmiş ve sol kolunu dizler hizasından çıkararak, sağ ve sol kolla 3’e dönüşür. 4’ü ise 3’ün başı ve sağ ayakları oluşturur. “Ben bu gravür’ü gördüğümde” der Berk ve “resme olan saygım, sayılara götürdü beni.” diyerek tamamlar cümlesini.”

“İlhan Berk, sayılarla resim sanatı arasında yakın bir bağ olduğunu her fırsatta dile getirir. Çok Yaşasın Sayılar adlı kitabının birçok sayfasında sayılarla değişik insan figürleri arasındaki benzerliği gösteren çizimler yer alır. 10 sayısını anlattığı şeklin üzeri, Romen rakamları ile on anlamına gelen X işaretiyle çizilerek, sayılarla ilgili bütün anlatılanların anlamı iptal edilir sanki. Böylece, X ile ifade edilen çarpı işaretinin hem bilinmeyeni bulmak, hem çarpmak ve hem de bir şeyi iptal etmek için kullanılan çoklu bir işlevi bulunduğuna dikkat çekilir.”

Hüseyin Atlansoy Dosyası

Hece’nin bu ayki dosya konusu Hüseyin Atlansoy. Dosya editörü Bilal Can.

Ben Bilal Can’ın giriş yazısından bir bölümü buraya alıyorum. Devamı dergide.

“Hece dergisinin bu dosyası, Hüseyin Atlansoy şiirine yönelerek farklı bakış açılarıyla şiirinin irdelenmesini sağlamış, Atlansoy şiirine genel bir bakışı gözler önüne sermeyi amaçlamıştır. 80 döneminin en güçlü temsilcilerinden biri olan Atlansoy, yaşadığı sosyal, kültürel ve siyasal habitus içerisinde tanık olduğu hızlı değişim ve dönüşümü, darbeleri, toplumsal mobiliteyi, modernleşme ve dejenerasyonu gözler önüne serdiği şiirleriyle bu çağın ve insanın anlaşılmasında önemli bir konuma sahiptir. Atlansoy şiiri, insanın dünü, bu günü, yarınına dair önemli ayrıntılar içerir. Her edebî eserin sosyal bir olgunun ürünü olması dolayısıyla Atlansoy’un şiiri bu coğrafya insanının sosyal gerçeklik bağlamında çözümlemesini de sunmaktadır. Çağa tanıklığını şiiriyle yapan Atlansoy, çağla hesaplaşmasını da yine şiirle gerçekleştirir.”

Düzyazı - Şiir İlişkisi

Şairlerin düz yazı ile olan yakınlığına –ya da uzaklığına- değinen bir yazı kaleme almış Faruk Uysal.  Yine tam isabet dediğim bir yaklaşım var yazıda. Kendi adıma söyleyecek olursam şiirle düz yazıyı iki kardeş gibi görünüyorum. Birbirini besleyen iki kardeş. Özellikle şairlerin düz yazılarının daha akıcı ve şiirden aldıkları güç ile daha ahenkli olduklarını kabul ediyorum ben. Deneme, öykü fark etmez. Hepsine de sirayet ediyor bu birliktelik. Son öykü kitabım için; “şiir tadında öyküler” ifadesi çok kullanıldı. Ben de bunu büyük bir mutlulukla kabul ettim.

Uysal da şairlerin düzyazıya yakın olmalarını istiyor. Örnekler eşliğinde bunun sebebini de anlatıyor yazısında.

“Evet bazı şairler var düzyazı yazmıyorlar. Yazıyı şiire taşıyorlar. Dahası şiiri de şiirle anlatıyorlar. Aklıma geliveren ilk isimler; Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Cahit Koytak. Hüseyin Atlansoy’un da izleyebildiğim kadarı ile düzyazıya olan ilgisi zayıf gibi. Zayıf gibi diyorum, çünkü Atlansoy’dan, hatır gönül işi olarak yazıldığı anlaşılan, birkaç metnin dışında düzyazı okuduğumu anımsamıyorum.”

“Düzyazı şiir, dizeye, ölçüye ve uyağa yüz vermeyen bir şiirdir. Bu arada düzyazı şiiri, serbest şiirle de karıştırmamak gerekir. Çünkü serbest şiir, ölçü ve uyağa bağlı değildir, ama dizeyi, ölçüyü ve uyağı tümüyle de dışlamaz. Dizelerinde hece sayısı değişik olan şiiri ifade eder. “Serbest şiir” terimi, bir dönem ölçüsüz, uyaksız şiiri ifade ederken, bugün artık hemen hemen tüm şiir ölçüsüz, uyaksız hâle geldiği için, neredeyse kullanılmaz duruma düşmüştür.”

“Sözcüklerin asıl anlamları olmaksızın, yan anlamlarının, çağrışımlarının, benzetmelerinin ve metaforlarının da olmayacağı gibi, diyebiliriz ki düzyazı olmasaydı şiir de olmazdı. Çünkü şiir ancak düzyazı yoluyla ortaya çıkar. “Şiir versus düzyazı” gibi bir slogan var; benim bunu kabul etmem mümkün değil. Çünkü “X” ile “Y” kromozomlarını birbirlerinin tamamlayıcısı, birbirlerinin varlık nedeni olarak görüyorum. Böyle gördüğüm için de genç şairlere, kolaya kaçmamalarını söylüyorum. Şiirle birlikte düzyazı çalışmalarını da öneriyorum.”

Yaşayan Kütüphaneler ile Yaşayan Toplum

Hayatımızın merkezinde olmasını arzuladığımız yaşam alanlarındandır kütüphaneler.  Canlılığın, üretimin, ilmin ve irfanın merkezinde bulunan kütüphanelerimizin olması elbette hepimizin beklentisi.  Erol Yılmaz, yaşayan kütüphanelerden yaşayan topluma doğru oluşacak değişimleri anlatmış yazısında. Kütüphanelerden ve kütüphanelerin işlevlerinden başlayıp yaşayan kütüphanelerin özelliklerine kadar birçok konuya değiniyor yazısında Yılmaz.

Söz Erol Yılmaz’ın;

Türü ne olursa olsun, kütüphanenin temel amacını, ‘bireyin ihtiyaç duyduğu bilgiye erişmesine imkân verecek faaliyetlerde bulunmak’; işlevlerini, -klasik yaklaşımla- “bilgi kaynaklarını muhafaza etme”, “eğitim”, “araştırma” ve “boş zamanları değerlendirme” şeklinde özetlemek mümkündür. Sistemin temel fonksiyonu ise, “kayıtlı bilgiyi toplamak, düzenlemek, korumak ve kullanıcıların gereksinimlerine uygun olarak kullanımlarını sağlayarak, bu kullanımı artırmaktır”.

“Yaşayan kütüphaneler” kavramı altında modelleyebileceğimiz bu kütüphaneler, altı temel kütüphane türüne de -türsel özelliklerini dikkate almak kaydıyla- kolayca uygulanabilecek içerikler ve yenilikler sunuyor kullanıcılarına. Kitap ödünç almanın, sessizce çalışmanın, ödev ve ders yapmanın çok ötesinde… Tabii ki, bu klasik işlev ve hizmetlerin de sunulmaya devam edildiği bir kütüphane modelidir yaşayan kütüphaneler. Farklı boyutlarda araştırmaların yapılabildiği, bilgi kaynaklarına ulaşım sağlanan; böylelikle hayat boyu öğrenmeyi destekleyen ve bu anlamda, bilgiye erişimde dezavantajlılığı ortadan kaldırmaya devam eden… Fakat bunların çok ötesine geçen, hizmet verdiği kullanıcılar kadar canlı, onlar gibi nefes alan, hayat veren…

Kelimenin tam anlamıyla kullanıcıları gibi “yaşayan”, içerisinde gerçek anlamda yaşanılan ve “okul-ev” / “iş-ev” şeklindeki iki istasyonlu hayatta “üçüncü mekân” olarak, günlük hayatın merkezinde yer alan toplumsal yaşam alanlarıdır yaşayan kütüphaneler.

Geleneksel ile yenileşmeyi, bilgi ile kültürü, spor ile sanatı, kitap ve dergiler ile teknolojik araç-gereçleri bünyesinde bir araya getiren; işlevlerinin yanı sıra, albenili iç ve dış mekânlarıyla misafirlerini yeri doldurulamaz yolculuklara, serüvenlere davet eden canlı mekânlardır yaşayan kütüphaneler.

Hece’den Şiirler

Bir gün ineceksin yanıma, inanırım.

Bir gün yeni bir lisanla selviler altında

kalacağız baş başa.

Yatacağız toprağa, inanırım yan yana,

yan yana, yana yana..

İhsan Deniz

sahip çıkalım duygularımıza

korku öfke nefret hüzün

hepsi hepsi paketleniyor

deniliyor ki aşk bir hastalık hâlidir

biyolojik ve de sosyolojik

yıllık gözyaşı ihtiyacı artık hesaplanabiliyor.

hiç beklenmedik bir anda kapınız çalınabiliyor

paket paket duyguları olduğunu söylüyor bir satıcı

size uygun aile paketlerim var diyor

demokrasi tişörtleri

terör boyaları modası geçmeyen ürünler...

Faruk Uysal

Çiçek açsa da

Merter’deki

Portakal ağacı

Ne baharı bahar

Ne de yazı

Yaz

Yorgun geçer

Yol gürültüsüyle

Günleri haftaları

Süsler dallarını

Sonbaharda

Onlarca turuncu dolunay

Bilmediği için

Çocuklar yerini

Portakal ağacının

Meyveleri hep acı!

Mustafa Ruhi Şirin

rüzgâr çağırıyordu, dinmeye de bilirdi

işte o kadar çok mevsim geçti aradan

yüz yıllık yalnızlıktan, tutunamayanlardan

çıkıp gelmişe benzeyen roman kahramanları

buluştular kâinatın herhangi bir yerinde

aslında tam ortasında, çizilmiş sınırların

kıvrılmış sayfalardan akılda birkaç satır

kalabilir hayâl meyal birkaç fotoğraf belki

sahi, burdan az önce bir yabancı geçti mi

Şadi Oğuzhan

Ey haykırış

Korkumun tek korkusu

Gündüzü geceyle aldatıp

Dar boğazlarda yankılan

Geçmiş, gelecek, eski ve yeni

Çağlar:

Bin bir biçimde çağlar

Her an içimde çağlar

Yakıcı, darmadağın, perişan

Ahmet Menteş

unutmasınlar diye adımızı tahtaya

kara listelere, haber bültenlerine

tutanaklara, tutuklulara

mezar taşlarına kazıya kazıya

yazdılar, yazarlar, yazacaklar

unutmadık, not defterleri

unutmadık, takvimler

günahtır unutmak diye diye

sandıklar, sandukalar

günler, ahlar, eyvahlar

bir de baktık, elimizde günah stoku var

kazara unuttuk diye belki de kadınlar, çocuklar

sokaklarda cinayet ve intihar

Eyyüp Akyüz

bu çalsın bi saat dinlerim üzerimde yırtılmış gök

yıkık bir duvar dibi çömelmiş dağ başına bırak çalsın

ikibin onsekizin yedinci kasımında ya da hangi yağmur düşmüştü dala

üzerinde büyük bir kan lekesi duruyor halen ortadoğusundan ortabatısına

içimde kudüs beyrut kütahya dublin anneler ve

çocuklar doğuruyor her gün annelerini

büyük merhamete yürüyorlar onlar dikenli teller güceniyor

üzerindeki örtüyü çekince zeytin dallarıyla güvercinler

içimin amerikasından boğuluyor içimin hamgurgerinden

içimin içsiz kalmasına ne diyeceğimi bilemeden

Bilal Can

Şimdi sana ne söylemeliydim başka

Akların her zaman ak, karaların her zaman kara

olmadığından başka

masalarda yalnız, köşelerde dik duramamaktan başka

bu yılın da su gibi aziz

sen gibi berrak olmadığından başka

çok zor içtiğim o cam bardaktaki çocukluktan başka

Söyle bana en iyisi

Bir kâğıda da sen yaz yolla hatta

Neye karşılık geldi, kızıl kalbim şimdi?

Hale Nur Yenihançer

Anayasa Değişikliği Dosyası Yüklensin mi?

Anayasa değişikliği konusu ülke gündeminden hiç eksik olmuyor. Görünen o ki sürekli gündem olmaya da devam edecek çünkü böyle bir değişikliği gerekli kılıyor yaşananlar. Sebilürreşad Dergisi anayasa değişikliği konusunu kapağına taşımış. Dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Yeni anayasa tartışması 2004’ten sonra yeni bir sosyoloji üzerine oturdu. Zira 2002 seçimleri ülkede yeni bir siyasi iklim doğurmuştu. Bu iklim, “yeni söylem”, “yeni siyaset”, “yenilenen TBMM”, “Yeni politik dikotomi” gibi “yeni” takılarla birçok başlığı beraberinde gündemimize taşıdı. Beklentiler tazelendi, yeni bir komisyon kuruldu. STK, Sendika, muhalefet partileri ve medya, Üniversite çevreleri bu yeni çalışmaya katkılar sunmaya başladı. Türkiye, yeni siyasi iklimle 1982 anayasasına dayanak gösterilen yasak gündemlerini “torba yasa” ile “yeni yönetmeliklerle”, “küçük metin ve kavram” tanımlamalarıyla aşma yoluna gitti. 2021 yılındayız. 2004’den bugüne 15 yıl geçti. Yeni anayasa gündeminde ilerleme olmadı. Ancak 1982 Anayasası’nın “yasakçı” mantığı çoktan aşıldı. Belki yenilenen yasaklar ortaya çıktı. Hükümet sistemi değişti, TBMM sayısı değişti, ancak anayasa yine değişmedi. Bugün gündeme dair bir hafıza tazelenmesine giderken fark ettim ki 39 yıldır biz “değişim” umuduyla yaşamışız. Çeyrek asırdan fazla... Bu süreçte biz orta yaşı geçerken gençliğe adım atanlarımız oldu. Ümidimiz o dur ki, bu toprakları vatan bilen insanların “ortak bir metin” etrafında yaşayabilecekleri bir iklimde bu değişimleri sancısız gerçekleştirelim. İstiklal Marşı’mızda tecessüm eden ruh ve mananın bir anayasal metne dönüşmesi tartışmaların ve beklentilerin “ortak noktası” bağlamında oldukça önemlidir. Elinizdeki sayı işte bu “değişim” özleminin irdelendiği bir sayı olarak hazırlandı. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.” Fatih Bayhan

“Türkiye Cumhuriyeti’ni, izini takip ettiği rol model devletlerden ayıran ve müstesna kılan husus, egemenli- ğin millete kayıtsız ve şartsız olarak devridir. 1921, 1924, 1961, 1982 Anayasaları, usul ve esaslar açısından değişim ve gelişim göstermiş olmak- la birlikte egemenliğin kaynağı olan milletin hakimiyeti hiçbir surette tar- tışılmamıştır. Milletlerin kendi idare- lerini seçme ve idareci olarak seçilme, seçilenleri denetleme, hesap sorma ve değiştirme hakkı; millet, ümmet ve insanlık açısından bugün itibariyle tekamülün zirvesi olarak değerlendirilmektedir.” Hasan Basri Pehlivan

“Liyakat ve güven esaslı olarak tasarlanacak hükümet sisteminde sıfır hata, gaflet, hıyanet olmayacağını kimse söyleyemez. En iyi sistem bile hatadan münezzeh değildir. Hangi görevde olursa olsun insanoğlu hata yapabilir. Lakin güven hatalara rağmen güvensizlikten, itimatsızlıktan yücedir ve başarıya daha açıktır. Kendisine güvenilen, inanılan kişi gerekirse gece gündüz çalışır ve hatayı asgari seviyede tutmaya gayret gösterir. Güven duyulmayan yönetici ise koltuğunda vakit geçirmekten kendisine gelen her işi bir üst amirine göndermekten başka çıkar yol bulamaz ki mevcut uygulamada en basit işin bile Cumhurbaşkanlığı Külliyesinden çözülmeye çalışıldığı gerçeği yadsınamaz.” Muhammed Işık

Kudüs’e Dair

Kudüs’ten, Endülüs’ten, Selahaddin Eyyübi’den bahsetmek Fatma Türk Toksoy’a çok yakışıyor. Ayrı bir coşku ile anlatıyor bu coğrafyayı Toksoy. Dergide yer alan yazısından paylaşım yapacağım.

“Batılı yazarlar içinde Gibbon, Selâhaddin’in inanç ve yaşayışını belki de en iyi ifade eden tarihçilerdendir. Sultan Selâhaddin hakkında o şöyle der: “Selâhaddin’in elbisesi elbette yünden yapılmıştı. Tek içeceği su idi ve ölçülü olmaya çabalarken, kendi peygamberinin saflığına ulaşmaya çalışıyordu. Hem imanda hem de amelde katı bir Müslüman’dı. Dini savunması, günün belli vakitlerinde beş kez din kardeşleri ile inanarak namaz kılması, zorunlu olarak terk ettiği orucu sonradan günü gününe tutması ve ordusunun safları arasında at üstündeyken Kur’an okuması, dindarlık ve cesaretinin gösterişli bir ifadesi olsa da, onun dinine bağlılığına birer kanıt olarak gösterilebilir” dedikten sonra şöyle tamamlar sözlerini Selahaddin’in adaletinden dem vurarak : “Divanın adaleti kendisinin veya bakanlarının aleyhine bile olsa en aşağı tabakadaki davacıya ulaşırdı”

Adaletin, yöneticinin, sultanın veya yakınlarının, bakanlarının danışmanlarının aleyhine bile olsa uygulanıp en aşağı tabakadaki davacıya kadar ulaşması, ulaştırılması… Gerçek manada ADALETİN her kesime ulaşıp tesis edilmesi duasıyla…”

Osmanlılık Sonrası

Erdal Noyan yazısında Osmanlı’dan sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımları hakkında yazmış. Etkileşimler, yeni akımlar, batının etkisi, Türkçülük, İslamcılık gibi birçok konu işlenmiş yazıda.

“Türkçü Ömer Seyfettin, olabilseydi, tüm Türklerin Osmanlı bayrağının gölgesinde toplanmasından, Osmanlı hakanının İlhan sanını almasından mutluluk duyacaktı. Bunu bize, 1914 yılında basılan Turan Devleti adlı kitabında yer alan Türklerin Mefkûresi ve Turan Devleti başlıklı yazılarında kendisi söylüyor.”

“Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak’ta, Türkçüler için, “Ümmet başka şey, millet ayrı şeydir. Devlet başka şey, ümmet başka şeydir.” diyen Gökalp, Osmanlı Devleti’nin, İslâm Ümmeti’nin ve Türk Mille ti’nin varlıklarına Osmanlılık, İslâmlık, Türklük kavramları çıkmazdan önce de vurgu yaparak her birinin ayrı şeyleri simgelediğini söyler ve devlet, millet, ümmet kutsallarını birbirlerinin varlıklarına engel saymaz.”

“Müslümanlığa veda edilmedikçe” kavmiyetçilik güdülemeyeceği inancındaki Akif, soy üstünlüğü güdenleri hoş görmez! Peygamberinin Veda Hutbesi’inde vurguladığı “Soy ve renk üstünlüğü yoktur.” ilkesine bağlıdır. Müslüman halklar arasında hızla yayılan ulusçuluğa karşı tavrını kesin ve açık şekilde ortaya koyar. Bir vaazında cemaate, “Siz ne Arapsınız ne Türksünüz ne Çerkessiniz! Siz ancak bir milletin efrâdısınızdır ki o millet-i muazzama da İslâm’dır.” sözleriyle bir üst kimlik anımsatır.

İstiklâl Marşı’ndan Anayasa Çıkarmak

Yusuf Şahin, İstiklal Marşı’nı anayasa ile bağdaştırıyor. Her dizesi ayrı bir yasa olacak değerdeki marşımıza dair Şahin’in yazısından;

“İstiklâl Marşı’nın bütün bu özelliklerini göz önünde bulundurduğumuz zaman, onu yeni anayasa çalışmalarında bir kurucu metin, Türk Milleti’nin karakteristik ve tarihî düşünce kodlarını yansıtan felsefî bir arka plan ve temel dayanak noktası olarak değerlendirmek öyle sanıyorum ki bir çıkış noktası olarak önümüzde durmaktadır. Zira günümüzde kabul edilen genel yaklaşıma göre devlet, dört unsurdan meydana gelir:

İnsan (halk, nüfus)
Ülke
Egemenlik
Şahsiyet

Bunlardan birincisi insan (halk) unsurudur. Yani aynı ükede yaşayan insan topluluğu. Bir diğeri ülke unsuru, devletin üzerinde tesis edildiği toprak parçasını ve onun yansımasını ifade eder. Üçüncü unsur, egemenlik unsuru devletin emretme gücünü, iktidarını, kamu egemenliğini belirler. Bu egemenlik, devletin bütün, gerçek ve tüzel kişilikler üzerindeki iktidarına işaret etmektedir. Son olarak devletin şahsiyet unsuru ise, devletin tüzel bir kişilik ifade etmesidir.”

“Dokuzuncu dörtlükte şair, yakarışlarının kabul edilmesinden mülhem, ruhen büyük bir vecd içerisinde, başının sanki göklere değmiş gibi mutlu olacağını belirtir. Son dörtlükte yine ilk kıtada olduğu gibi, bayrağa seslenerek milletine özgürlük ister. Hak’tan ve haklıdan yana olmak, bir iman ve şahsiyet meselesidir. Bizim inancımıza göre kuvvet Hak’tan doğar, haklı olmaktan daha üstün bir güç yoktur.”

Mehmed Âkif Bir Karakter Abidesinin Anatomisi

Mehmet Pektaş şiirleri eşliğinde Akif’i anlatıyor. Yazdığı her dizesini inanarak yazan Akif’in hayatını en güzel ifade eden bir dilekçe gibidir onun şiirleri. Orhan Okay’ın Mehmet Âkif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi kitabından hareketle bir yazı kaleme almış Pektaş.

“Tarihin en ıstıraplı dönemlerinden birisinde yaşayan Âkif, kendisini toplumsal ve siyasi meselelerin içerisinde bulur ve her aydın gibi bu konularla ilgilenmek zorunda kalır. “Tarihi ve Siyasi Şahsiyeti” başlığı altında Âkif’in Abdülhamid karşıtlığı ve Kurtuluş Savaşı sırasındaki faaliyetleri ele alınır. Okay, Âkif’in Abdülhamid aleyhtarlığını Fatih Merkez Rüştiyesi son sınıftayken Türkçe derslerine giren Kadri Efendi’ye bağlar. Âkif’in “hürriyetperver bir şahsiyet” olarak tanıttığı Kadri Efendi, Abdülhamid aleyhtarlığı yüzünden Mısır’a kaçar ve burada Kanun-ı Esasi isimli bir gazete çıkarır.”

“Âkif’i anlamanın Safahat’ı anlamakla başladığını düşünen Okay, Safahat’ı ayrı bir başlık altında değerlendirir. Âkif’in bizzat tertip ettiği ilk Safahat’a özellikle dikkat çeker. Âkif, seçtiği şiirleri ilk Safahat’ta diğer kitaplardaki kronolojik sıralamadan farklı olarak belli bir kompozisyona göre sıralamıştır. Okay, bu düzenlemeye göre birinci Safahat’taki ilk üç şiirin Âkif’in sanatı ve ideali için hazırlanmış bir program olduğunu düşünür. Fatih Camiinde dini lirizmi, Hasta cemiyet meseleleri karşısındaki ıstırabı, Tevhid Yahut Feryad felsefi (kelami) duyguları ifade eder. Bundan sonraki şiirler değişik konu ve temalarla bu üç şiirin çizdiği program içinde Safahat’a yayılır. Safahat’taki şiirlerin geneli sosyal konularda yazılmışken Gölgeler farklılık arz eder. Okay’a göre Gölgeler, gerçekleşmeyen bir idealin verdiği ümitsizlikle vatandan uzak yaşamaya mecbur bir halet-i ruhiyenin doğurduğu bedbin şiirlerdir.”

Dilhane’de Yunus Emre Var

40. sayısına Yunus Emre Dosyası ile girdi Dilhane Dergisi. Anlaşılan o ki bu yıl gözümüz, gönlümüz Yunus’a doyacak. Buna ancak sevinilir. Dilhane, Yunus Emre dosyasına çok iyi hazırlanmış. Her gönle dokunacak bir Yunus çıkıyor karşımıza.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

N’ider âşık hânumânı sensiz cihânı ya cânı
İki cihânfedâ sana kimesne gümân dutmaya

Âşık, ev bark derdinde olmayan, maddî ve manevî varlığını da, dünyayı da ahireti de aşkı için feda eden kişidir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Varlık da, yokluk da âşık nazarında birdir.

Âşık mı diyem ben ona Tanrı'nunuçmağın seve
Uçmak dahıtuzagımışmü'mincânların tutmağa

Aşkı bilen ve aşkı bulan canlar için ezel ve ebed yoktur Yunus’a göre, “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez” diyen şair tasavvuftaki “terk” makamını hatırlatır bize: dünyayı terk, ahireti terk ve son merhalede terki de terk gerekmektedir. Prof. Dr. Alim Yıldız

“Yunus Emre, dili ilmik ilmik işlemiş. İşlemek ne kelime, adeta dil olmuş, mücessem bir dil; Duruşu, bakışı ve dokunuşuyla gönülden gönüle akan bir ark olmuş, şehirden şehre giden bir yol olmuş. Yunusca söyleyiş böylece zuhur etmiştir… Sade, ama derinlikli. Kendine has musikisiyle yürekleri titreten sade ve derinlikli ses.

İşte bu ses, Anadolu’nun mayasıdır… Bizi biz yapan öz, o seste gizli. Bu ses zaman içinde öylesine büyümüş ki, Anadolu’da on sekiz farklı yerde yankı yapmış. Sadece Anadolu’da mı? Hayır, yukarı illere, can Azerbaycan’a çıkmış.

Hani Bahtiyar Vahapzâde’ni dediği gibi: “Bir yerde ölüp, bes, niye min yerde mezarı?”

Evet, bir yerde ölüp bin yerde anılan… Öyledir; zira o söz mülkünün sultanıdır. Yine Vahabzâde’nin deyişiyle, “varlık sesidir.” Gerçekten de Yunus, varlığın sesidir… O sesi Türk dilinin ulaştığı her yerde duymak mümkündür: Anadolu’dan Azerbaycan’a oradan Rumeli’ye… Yunus, bu milletin tercümanı.” Prof. Dr. Bilal Kemikli

Yunus’un şiirlerinde aşkı “îmân” mânâsında da anlayabiliriz. O, bu imandaki samimiyeti, coşkuyu, heyecanı belirtmek için aşk kelimesini tercih etmiş görünmektedir. Nitekim “âşık” ve zaman zaman kullandığı “aşk eri” ifadesini de “mü’min, Allah’a samimiyetle ve muhabbetle bağlı olan ve O’nu sadece Allah olduğu için seven kişi” manasında kullanmaktadır. Somutlaştırarak söylemek gerekirse, gölge asıldan ayrılınca var olmaktan çıkar. Dalından düşen meyve çürür ve kurur. Bunun gibi kendi varlığını Allah’a âit göremeyen insanın hâli de böyledir. Bu yüzden bütün insanlar, ruhsal huzur için bir yaratıcı fikrini kabul edip ona inanma gereği ve ihtiyacı duymuşlardır. Sadece bu yaratıcıyı algılama şekilleri farklı olmuş ama mutlaka bir inanç içerisinde bulunmuşlardır. Mustafa Özçelik

“Yunus Emre’yle, Mevlana’yla, Hacı Bektaşi Veli’yle, Ahmed Fakih’le ve daha birçok isimle tanışmam da öyle oldu. Önceden yalnızca isimlerini ve bir-iki tane özlü sözünü bildiğim tasavvuf erbaplarının, üniversitede hocalarımdan ve kitaplardan birçok özelliğini öğrendim. Şiirlerini şerh ettim. Hepsi benim yaşamıma en güzel şekilde dokundu. Düşüncelerimi şekillendirdi. Bugün, keskin bir gözlem gücüne, derin bir hoşgörü ve sevgi anlayışına sahip olan Yunus Emre’nin hayatından geçelim isterim. Şair, düşüncelerini her dilin söyleyemeyeceği bir kolaylıkla söylemiş, gördüğü tüm varlıklarda aşkla Allah’ı aramış ve bu heyecanı şiirlerine yansıtmıştır.” Şeyma Yılmaz

“Hak aşığı Yunus Emre gönüller sultanı bir erendir. Taptuğuna kul olmuştur adeta. Yunus Emre’nin Tapduk Emre hazret ile bağdaştırılan eşik menkıbeleri önemlidir. Hepimizin bildiği “Bizim Yunus“ menkıbesi yüzyıllardır dilden dile dolaşmaktadır. Bu menkıbe hakkında iki tür efsane vardır. Fuat Köprülünün aktardığı bu menkıbeye göre, Tapduk Emre Yunus Emre’ye her nedense kırk yıl seyahat etmesini söylemiş, kırk sene dağ bayır gezen Yunus hocasının dergahına geri dönmüş; Tapduk Sultanın zevcesi Ana Bacıya, şeyhinin kendi hakkındaki fikrini sormuş. Ana Bacıda, “ Yarın sabah namazında sen gel, şeyhinin yolu üzerine uzan, o bana bu kim diye soracak. Ben de Yunus diyeceğim. Eğer bizim yunus der ise, sen de anla ki çilen nihayete ermiştir.” Ertesi sabah Yunus denileni yapar, şeyhi de bizim yunus mu diye sorunca, çilesinin dolduğunu anlayarak, şeyhinin hizmetine devam ederek hikmetli şiirlerini söylemeye başlar.” Fatma Sarı

Kalpten çıkan söz kalbe gider, ağızdan çıkan söz kulaktan öteye geçmez, sözü malum. Molla Kasım’ın tek tek okuyup “şirk” olarak değerlendirdiği için imha ettiği, sonra karşısına çıkan “Derviş Yunus sözün eğri büğrü söyleme/ Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir” dizesiyle ayılıp pişman olarak kurtarmaya çalıştığı Yunus Emre şiirleri, içerisinde bulunduğumuz çağın hastalıklarının en büyük ilacı gibi görünüyor. Tıpkı onun dediği gibi “Yunus senin sözlerin manidir bilenlere/ Söyleyeler sözünü devr-i zaman içinde.” Samimiyet, muhabbet, sevgi, kardeşlik gibi kavramların lügatlerden çıkarıldığı ve hiçbir anlam ifade etmediği bugünlerde Yunus Emre şiirleri çok şey söylüyor bize. Aşk olsun anlayabilene, yaşayabilene… İbrahim Baran

Selim Uğur Söyleşisinden

“Anadolu’da birliğin dağıldığı, Türkmen iskanının ve hareketliliğinin devam ettiği, Moğol tehlikesinin sürdüğü bir asırda şifahi kültür hâkim. Yeterince yazılı kaynak var diyemeyiz. Ama problemin bundan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. Yunus Emre hazretlerini konuşuyoruz ama söz yine Hz. Mevlana’ya uzanacak. Mesnevi’nin 25700 beyti de elimizde. Diğer eserleri de var. Onda kaynak problemi yok. Onunla niye ilgilenmiyoruz, onu niye anlayamıyoruz peki? Bendenizin burada gördüğü problem şu: Mevlana kuddise sirruhu da Hz. Yunus da yine diğer Hacı Bektaş, Hacı Bayram, Eşrefoğlu, Niyazi Mısrı, Üftade gibi erenler de tasavvuf ve tekke ehlidir. Allah Teala hepsinin makamını âli eylesin.”

“Divan ve Risaletü’n-Nushiyye zaten ilk akla gelenler. Bugünkü şartlarda bu eserleri elimize alsak tam bizi tatmin etmeyebilir. Bu durum tamamen bizimle alakalı. Bir çocuk mücevhere rastlasa onunla ilgilenmez. Oyuncak daha eğlenceli, kıymetli gelir. Yunus Emre şiirleri de basit görünse de belli bir yetişkinlik gerektirir. Bu sebeple Yunus Emre hazretlerini okumadan evvel tasavvufi dünyaya aşinalık lazım. Hem teori hem de pratik düzeyde. Biraz da şiir bilgisi tabii. Ya da benim gibi nasipliyseniz yani Ali Sözer gibi bir tanıdığınız varsa, onun şiir bilgisinden ve şiir meclislerinden istifade edin. Yunus Emre Divanı gibi eserler asırlardır bir bilen eşliğinde okundu. Şiirin de kitabın da hakkının verilmesi için bu usul şart.”

Necip Fazıl’ın Özlediği İman ve İrfan Nesli

Bir neslin inşasındaki önemli isimlerdendir Necip Fazıl. O hem yazdığı eserlerle hem de mücadelesi ile bir gençlik hayal etmiş, bu gençliğin yetişmesi için Büyükdoğu gibi bir hedefe ulaşmayı amaçlamıştır. M. Nihat Malkoç, bir özlemi dile getiriyor yazısında.

“Aslında dikenlerden arınmış, güle sevdalı bir gençlik yetiştirmek bizim elimizde… Ne ekersek onu biçeriz şüphesiz… Gençlerimizi Kur’an ikliminde soluklandırabilirsek onlara ruhları genişleten ebedilik iksiri sunmuş oluruz. Akif’in ideal olarak sunduğu Asım’ın nesli ile Tevfik Fikret’in oğlunun başını çektiği Haluk’un nesli iki zıt kutuptur. Saflar açık ve sarihtir. İsteyen Asım’ın, isteyen Haluk’un neslinin yanında yer alır. Asım’ın nesli ebedilik iksiriyle ufuklara çengel atarken, Haluk’un nesli alev topuyla oynayarak kendini ateşe atmıştır.

Geleceğini geçmişin potasında yoğurmuş bir nesli özlüyoruz. Davasını şevk ve arzuyla sırtlamış, yorulma nedir bilmeyen, yolunu ta ruhlara şekil verilirken bellemiş, sözünün arkasında durmayı şeref addetmiş, kılavuzunu hakikat ikliminden seçmiş, Batı’nın ithal fikirlerini boşamış, sesi göğün yedinci katında yankılanan, surda mukaddes gedikler açan, kahpe rüzgârlara karşı yelkenlisini namus bilip koruyan, küfrü ve taklitçiliği patlamaya hazır el bombası hükmünde gören, yüzde yüz yerli malı bir gençlik bekliyor ve istiyoruz. Gayretimiz bu neslin inşası içindir. Bu binada bir tuğlası olanlara ne mutlu!...”

Estetik Bir Sanatkâr: Ahmet Hamdi Tanpınar

Mehmet Dumlupınar, Tanpınar eserlerini estetik ve sanat bağlamında ele alan bir yazı ile Dilhane’de.

“Tanpınar için mazinin yeri ayrıdır. Kaliteli bir geleceğin ancak geçmişe bakarak kurulacağını söyler. İnsan bir köke bağlı olduğunu hissetmesi lazımdır. Ona göre köksüz şeyler daima savrulur, havada kalır. “Köksüz şeyler daima yüzer, daima beyhude yere bir karşı sahil arar.” ifadesi bunun en güzel delilidir.”

“Tanpınar’a göre bütün Şark Dede Efendi’nin musikisinde gizlidir. Bunu anlayabilmek için onunla aniden karşılaşıp ve musikinin yolunda yeniden uyanmak gerekir. Dede’nin sanatında coğrafya ve musiki etkileşimi vardır. Onun musikisinde İstanbul ve Boğaziçi tesiri hissedilir.”

“Tanpınar camileri dindeki estetiğin taşa nakşedilmesi olarak yorumlar. Mimar bir yandan düşüncelerini sanatına aktarırken bir yandan da dini yapılardaki estetiği götürebildiği kadar ileri götürmüştür.

Tanpınar’a göre sanat eserleri meydana geldikleri dönemin atmosferini canlandırırlar. Süleymaniye’den bahsederken Bâki’yi söz konusu eder. Bâki’nin sese hakimiyetinde Mimar Sinan’ın tesirini araştırır.”

“İstanbul Tanpınar’da ayrı bir yere sahiptir. İstanbul’un tarihi, coğrafyası ve tarihi şahsiyetleri onun eserlerine büyük katkılar sağlar. Sur içi Tanpınar’da “abidelerin İstanbul’u”dur. Mimari eserleri ile, fetih hatıralarıyla Sur içi Tanpınar’ın eserlerine katkı sağlamaktadır.”

“Tanpınar fikir ve sanat konusunda etkilendiği hocası Yahya Kemal’den çok etkilenmediğini dile getirir. O daha çok bir sembolist şair olan Ahmet Haşim’den etkilenmiştir. Daha sonraları Paul Valery’yi tanıdıktan sonra onun da tesirleri görülür.

Şiir de Yahya Kemal’in tesirlerinin görülmemesinin sebebiyse o dönemlerde Yahya Kemal yazmıyor, daha çok konuşuyordu. Tanpınar‘ın ilk gençlik yıllarında yazmış olduğu şiirlerde hüzün ve melankoli hakimdir.”

Aşkın Fotoğrafı

Mehmet Varıcı, peygamberler tarihi tadında bir yazısıyla Dilhane’de yer alıyor. Yaşam, mücadele ve iman dolu yaşamlar yolumuzu aydınlatıyor.

“İlk insana, Hz. Âdem(a.s), bedenine ruh üflenip can bulduğunda, gözlerini açtığında ilk gördüğü manzara nedir? Dağları, ovaları, denizleri, gökleri mi görmüştür? Ya Havva’sıyla ilk karşılaştığı anda gördüğü kadının cemali dışında kalan her şeyi matlaştırmış mıdır? Gördüğü bu manzara karşısında kendisine ruh üfleyen kudreti bir anlığına da olsa unutmuş mudur? Yasaklı meyveyi koparması kulağına fısıldanırken gözleri hangi renge ilişmiştir?”

“Hz. Musa Rabbini görmek istediğinde, O’na “şu dağa bak” emri verildiğinde ne görmüş olmalı ki dağ paramparça oldu da Musa kendinden geçti? Firavun, denizin iki yakası kendisini yutmak üzereyken ona görünen hakikat neydi ki secdeye kapandı?”

“Hira mağarasının girişinden Kureyş’in ışıkları içeri sızarken âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin gözlerinden dışa yansıyan hakikatler neyin görüntüleriydi? Cibril O’na görünüp “ikra!” diye nida ettiğinde hangi âlemlerin perdeleri açılmıştı? Hira’da yanan ışık Mekke’nin manzarasını nasıl değiştirdi? Yeryüzü aydınlığa kavuşurken Leheblerin gözlerine çekilen mil de neyin nesiydi? Ya semalara yükselip âlemlerin Rabbinin huzuruna çıktığında hiçbir insanın göremeyeceği hangi manzaraları müşahede etti?”

Dilhane’den Şiirler

Hakk’ın huzurunda versek el ele,
Cümle melek hayran olur bu hâle.
Peşimize düşer menekşe, lale…
İzimiz sevgiyle süslenir bizim.

Hasret, hâlimize olur tercüman,
Kutlu muştuları bekler asuman.
Nurlu fetihleri gördüğü zaman,
Arzımız sevgiyle süslenir bizim.

Bestami Yazgan

Tomurcuk
Çiçek...
'Ol' deyiverince yumuşadı dallar
Sertlik yok bağrında
Bir ihtilal duruşu dim dik yine de...
Özgürce bakış gökyüzüne
Kanatlarında kuşlardan askerler...

İbretin vesikası
Kuşan devrimle baharı
Yüreğinde tomurcuk çiçek
Yumuşa...
Ol deyiver ve yürü
Çağlar açmak için
Ve ilham olmak

Nilüfer Zontul Aktaş

Bir mum, karanlığa küfretmekte
Bir " Klas duruş ", Kudüs’ü selamlamakta
Bir soytarı, " Libya'da ne işimiz var " demekte
Affet, aklım ermez küresel işlere
Gemiler Akdeniz'de
Bense gözlerinde batıyorum Meyra

Cihat Barış

Ben ki; bilinmez bir ülkenin unutulmuş melikesiyim,

Fermanlar yazar, buyruklarımı dinlerim.

Viran yurdumda kendimi hapsederim.

Benim o ki; ülkesini savunmadan işgalciye bırakan,

Bir gülüşe, hazinesini dağıtan…

Kalp şehrim tarumar, ordum darmaduman.

Bir yangınla küle döndüm, gözlerinden saçılan,

Bir rüzgarla savruldum, saçlarından kopan…

Ne hükmü kaldı fermanlar saçan dilimin,
Ne de günlerin bitimi, başlangıcı gecenin.
Kendinden sürgün, varlığı elem, ruhu perîşan,
Karanlıklar içinde şimdi, o debdebeli Hârâbistan!

Zeynep Şen Özdemir

Dört duvar metruk evimin her köşesiydin

Bir çocuk gibi gönlümün, gâip neşesiydin

Yine bir akşamüstü, yıldızlara seni anlatırken

Vakit geçti dedi, ama saat daha çok erken

Yokluğunda fark eder mi bin ay ya da bin gün

Eğer giden sen isen, niye bende bu sürgün

Onur Kaya

Yazgımın serpildiği yerden,

Hayretimin izlendiği cezirden,

Beni arayanların karşılaştığı o mezar yerinden

Usul usul çekiliyorum.

Toprağın adımdan çekilmesi gibi

Dağın dururken bile ölüm dağıtması gibi

Kekeme bahçenizde yokum ben

Tüm bulunmalarımı mahşere sakladım ben

Nazlıhan Durmuş

Yitik Bavul Yola Düştü

Yıl:1 Sayı:1 hayranlığım aynı coşku ile devam ediyor. Çıkan her yeni dergi içimdeki umutları yeşertmeye devam ediyor. Dergi demek; toplanmak, yeni sesleri dünya ile buluşturmak demek.

Yitik Bavul Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi, bahar ile birlikte yola düştü.  Derginin Genel Yayın Yönetmeni şair-yazar Sıddıka Zeynep Bozkuş. Atölye çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eden Bozkuş, bu çalışmalarının somut halini Yitik Bavul’da bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu sebeple dergide günümüz edebiyatından tanıdık isimlerin yanında yeni isimler de oldukça fazla. Bu beni ziyadesiyle mutlu etti. Çünkü dergilerin bir işlevi de yeni yazar ve şairlere ev sahipliği yapmak, onları edebiyat dünyamıza kazandırmak. Umut ediyorum ki Yitik Bavul, bu işlevi en iyi şekilde yerine getirecektir.

Dergide çizimler oldukça özgün; çalışmalar için özel olarak hazırlanmış. Yayın danışmanlığını büyük bir mutlulukla yerine getirdiğim dergiye emeği geçen herkese çok teşekkür ediyor, derginin uzun soluklu olmasını diliyorum.

Sıddıka Zeynep Bozkuş’un Giriş Yazısından

“Bunca dergi varken Yitik Bavul’a neden mi gerek duyduk? Çünkü yaratan her bir kar tanesini özel kıldı, ilhamımızı tabiattan, on sekiz bin âlemi birbirinden özel kılandan almak duası ile doldurmak istiyoruz bavulumuzu.

Dergimizde insanımızı ayrıştıran, ötekileştiren yazılara kesinlikle yer vermemek düşüncesiyle yola düşüyoruz. Bilakis türlü kokuları barındıran, sevgiyi, saf edebiyatı ve insanı saran, hissedilerek yazılmış, çalışılmış metinleri; çalışılırken doğallığını da kaybetmemiş biricikleri demet yaparak sizlere sunmaktır dileğimiz.”

Seçimi Kim Kazandı?

Şadi Oğuzhan, anılar eşliğinde bizi geçmiş zamanın sisli günlerine götürüyor. Yaşanan bizim hikâyemiz. Oldukça yoksul ve iç yakacak kadar derin ve sessiz.

“Uzun ve ağır kış aylarında annemin ördüğü kar maskesini giyip, boyumca yükselmiş karda bata çıka okula gittiğim; yazları da dayanılmayacak kadar bunaltan sıcak havalarda yüzmek için beş kilometre kadar uzaktaki Göksu Irmağı'na arkadaşlarımla koşturduğum günler ara sıra aklıma gelir. Yaz mevsiminde bazı ailelerin ''efil efil esiyor'' diye Kürebeli Yaylası'ndaki çardaklarına çıktıklarını, ekim zamanı indiklerini de hatırlıyorum.”

“Bu renksiz, yoksul ve terkedilmişlik tablosu içindeki insanların particilik merakının, siyasî partilere ve onların liderlerine; hatta partilerin milletvekili adaylarına duydukları gönül yakınlığının ve hayranlığın sırrını anlamakta zorlanıyordum. Öyle ki, birçok politikacıyı hayat hikâyelerine kadar tanıyor ve seçim zamanlarında, sonuçlara ilişkin hararetli tartışmalar içinde kimin iktidara geleceğine yönelik derin tahliller yapıyorlardı.”

“1980' lerde, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim o ilçeden, geride birçok arkadaş ve anı bırakarak başka bir şehre taşındık. Üniversite yılları, ardından iş, askerlik ve daha birçok sorumluluk derken, dönüp baktığımda aradan ne kadar da uzun yıllar geçmiş diyorum...Bugün o yılları ve insanları anımsadığımda, sohbetlerini ve hararetli tartışmalarını dolduran siyasetçilerin onların bu heyecanlarına karşılık vermediklerini; hatta belki de yaşamlarına kalite, renk, güzellik katmak konusunda hayâl kurmalarını engellediklerini, düşünme ve çözüm üretmenin önündeki duvarları kaldırmadıklarını; medenî dünyada neler olup bittiğini izlemelerine fırsat vermediklerini üzülerek anlıyorum.”

Kurtalan Ekspresi

Kurtalan Ekspres ve Barış Manço. Bilen bilir Barış Manço’nun bu isimli grubunu. Hüseyin Bozdemir bizi bir tren yolculuğuna çıkarıyor. Gidiyoruz ve gittikçe içimiz bir yol hikâyesine ev sahipliği yapıyor.

“Kurtalan'ın, Siirt’in bir ilçesi olduğunu yıllar sonra Barış Manço’nun kurduğu orkestranın ismi olan Kurtalan Ekspres”ten öğrenecektim. Tren sarsılarak hareket etti. Bindiğimiz tren kömürle çalışıyordu ve Konya yolculuğumuz bir buçuk gün sürdü. Bu yolculukta günün hem kararmasına hem de aydınlanmasına şahit oldum.”

“Her vagonun sonunda kalın, ağır demir kapılı tuvaletlere dışarıdan içeriye adımınızı attığınızda yerdeki açık hava boşluğu ve trenin hareketiyle çıkan uğultu kulakları çınlatıyordu. Bölmeli odanın pencere camı yolcu tarafından aşağıdan yukarı doğru açılıp, kapanabilen türdendi. Pencereyi açtığınızda, içeride koyu gri renkler oluşur, isli bir kış kokusu genzimizi yakar, tenimizi kaplardı. Pencerenin hemen altında üzeri kahverengi formika kaplı, açılıp kapanabilen, küçük portatif masa vardı. Bir şeyler yenileceğinde masa açılır, ortadan ve uçlardan uzatılarak etrafında bir şeyler atıştırılırdı.”

“Delinmiş dağlardaki tünele girip çıkarken, makinistin âdeta ıslık gibi çaldırdığı düdük sesleri.. Ve “Git git bitmeyen yollar” diyen annemin sesinden sonra Akşehir üstünden Konya'ya doğru yaklaştığımızda, yeni aydınlanmış günün sabahında pencereyi alttan yukarı doğru kaldırarak açıp burnunu derince çekip, “memleketimin toprağının, kokusunu aldım” diyen vakur bakışlı babamın sesi zaman zaman zihnimde beliriyor. Annemin, “Gide gide bitmeyen yollar” dediği yolumuz nihayet Konya’daki istasyonda bizi bekleyen halam ve çocukları ile kucaklaşıp, kavuşmamızla bitiyor. Bizimle eksilen kompartımanımız, buradan başka bir yerlere doğru giden başka insan hikâyeleriyle hep devir daim oluyor.”

Ne Kadar da Yalnızız

İyice yalnızlaşıyoruz, bu kesin. Ruhumuz daralıyor ve bir cendere bizi her gün biraz daha içine alıyor. Sıddıka Zeynep Bozkuş, yalnızlığımızdan bahsediyor yazısında. Kaybolan değerler, ölen insan yanımız ve her şeye yenilen insanlık.

“Kapitalizmin getirdiği bireysellik “- iki elin sesi var” sorgusunu elimizden alırken bizi dibi görünmez kuyularda yalnız bırakmakta. Edebiyatımızda yanlış batılılaşma, yabancılaşma çok tartışılmıştır; Felatun Bey ve Râkım Efendi, Araba Sevdası, saatleri Ayarlama enstitüsü, fatih harbiye v.b eserlerde buna değinilmiş fakat başarı anahtarı vadeden gür sesli kakafonik öğreti ve metinlerin topluma verdiği zarar noktasında eleştiride kanımca zayıf ve geç kalınmıştır.”

“İnsanoğlu tarih boyunca topluluk olma mücadelesi vermiş. Oysa savaşlar kâh dağları yontar gibi insanı esir, asimile ya da yok etmek içindi. Ve biliniyordu ki tek bırakmak, ayırmak, bölmek, hatta ulusların çoğalmasını engellemek kültüre, dile, dine vurulacak darbelerle mümkündü. Öyle de yapılıyordu. Kâh milletlerin, devletlerin, birliklerin özüne dinamit atar gibi hızlı ve gürültülü; kâh sinsi, soğuk ve sessiz bir yürüyüş olmuştur savaşların insanı yalın, çıplak bırakan yüzü. Bir bakıyorsunuz İbn.Rüşd gibi bir İslam filozofu düşüyor Avrupa’ya, onca yıllık Katolik kilisesini ikiye bölüyor. Bir bakıyorsunuz, top batıda; bu kez sefirler göndermek suretiyle içeride tüm sırlarınızı, zayıflıklarınızı biliyor, bölüyor ve kaderinizi yeniden kurguluyorlar.”

Elbette Knut Hamsun da “Açlık” eseriyle anılmalıdır burada. Yalnızlık ve sefalet içinde hayat süren ana kahramanımız bu çıkmazdan sadece yazdıklarını satarak kurtulmayı düşlemektedir. Yazara dönük bir eleştiriyle bakılırsa; Hamsun, bu romanda kendi hayatını konu edinmiş gibidir, denilebilir. Woolf, yalnızlığı otobiyografik olarak konu edinirken (Deniz Feneri), Kafka’nın, Gogol’ün, Puşkin’in eserlerinde farklı yaklaşımlarla dile getirilen husus, onca hakimiyetine, gücüne rağmen Babür Şah’ın şiirlerinde de tüterek, Peyami Safa’da, Marquez’de v.s, bin bir kılık değiştirerek yeniden ve yeniden işlenmiştir. Düşünürlerin ve pek tabii şairlerin de çağlar boyu kalemine uzanan bir mızrap olur yalnızlık: “Yalnızlık, düşündüklerinizin kafanızın duvarlarına çarpıp tekrar içeride kalmasıdır.” diyecektir Sartre.

Yitik Bavul’da Çocuk Sayfası

Derginin en sevdiğim bölümlerinden biri de çocuk bahçesi tadındaki masal ve hikâye sayfaları. Çocuklara her zaman yer açmak gerek. Onları dergilerle tanıştırmanın yollarını bulmak gerek. Masallar ve hikâyeler var bu bölümde. Dergide yer alan hikâyeden paylaşım yapacağım.

Betül Bozkuş - Elif

“Elif bu sabah çok mutlu uyanmıştı. Dün akşam dedesinin ona hediye ettiği parlak, rengarenk oyuncağı başucunda Elif'i bekliyordu. Bu, gövdesine gülen yüz çizilmiş Kocaman, sevimli bir uçurtmaydı. Elif ona baktıkça gülümsüyor, sanki uçurtma da ona gülümsü- Elif bunları düşünürken iyi ki dedesiyle karşılaşmıştı. Tonton dedesi elindeki bastonla ağacın dallarına vurmaya başladı. Gülen yüzlü uçurtma takıldığı yerden kurtulup daha aşağıdaki bir dala inmişti. Şimdi onun parlak renklerini ve sallanan kuyruğunu daha yakından görebiliyorlardı. Elif ellerini çırparak " ben ağaca tırmanabilirim dede, uçurtmam çok yüksekte değil artık! "diye çığlık attı. İşte tam o anda dallardan incecik, cılız tuhaf seslerin geldiğini fark ettiler. Ağaç konuşuyor muydu, cevap mı veriyordu yoksa? Elif bu düşüncesini sesli söyleyince Tonton dede gülmeye başladı. Olur mu hiç öyle şey, dedi. Elif ağaca çıkmaya hazırlanırken Misket ondan önce ağaca tırmanmış ama geri geri kayıp top gibi yere yuvarlanmıştı. ğını bilemeyen Elif uçurtma ipinin çimenlerde sürüklendiğini görmüştü. Misket, ip yumağını yakalamak için bahçe duvarından zıplayarak uçurtmanın arkasından koşuyordu. Elif de misketin peşinden koşuyordu. Evden iyice uzaklaşan uçurtma kocaman bir ağacın gökyüzüne bakan incecik bir dalına takılıverdi. Böylece küçük kız ve kedisi de evden uzaklaşmıştı. Annesi babası merak etmezler miydi? Yalnız başına küçük bir kızın böyle uzaklara gitmesi tehlikeli değil miydi? Ağaca çıkıp uçurtmasını yere indirebilir miydi acaba? Ama ağaç o kadar büyüktü ki uçurtma aşağıdan bakınca küçücük görünüyordu.”

“Neyse ki canı acımıyordu. Dedesi de Elif de minik kedinin şirinliğine gülüyorlardı şimdi. Gülen uçurtma da görmüş müydü Misket'i, o mu cevap vermişti acaba Elif'in az önceki çığlığına. Bu defa içinden düşünmüştü Elif. Sonra bir karganın telaşla dallara yaklaştığını, ağacın etrafında dönüp durduğunu ve acıyla gakladığını gördüler. Tonton Dede merdiven getirip neler olduğunu görmek için ağaca çıktı. Merdivenin boyu uçurtmaya uzanması için yeterli değildi.”

Yitik Bavul’dan Öyküler

Güvercin Gündoğdu – Misafir Olsam

“Saatlerdir etrafta koşuşturmasına rağmen hiçbir şey hazır değildi. Yardım istemezdi, kendisinin halledebileceğini büyük bir gururla söylerdi. Alacağım cevabı bilerek ona biraz yakın olma umuduyla her defasında yine de sorardım. Hayır, cevabını verirken yemek masasına geçmişti. Her zaman, küçük tabakları büyük tabakların içine koyarak gösterişli sofralar donatmayı severdi. Kendi olmamışlığını, mutsuzluğunu gizlemek için eşyaları kullanmakta ustaydı. Ortaya serptiği incili taşlar, kokulu mumlar, işlemeli, aynalı çatal bıçaklar, desenli bardaklar, rengârenk peçeteler...”

“Misafirleri yolcu etmek için ayağa kalkmıştı. Duvarların rengi, ışık, sıcaklık hepsi uzaklaşan ayak sesleriyle eski haline bürünecek ve yine evde kimse kalmayacaktı. Ağzım kurumuş, ellerim terlemişti. Kanepeye uzandım. Odaya geri döndüğünde gözlerim kapalıydı.”

Ali Aslan - Cücük

“Bugün canım yemek yapmak istiyor. Normalde dışarıdan yerim, hazır yemeklerin ve evde kalmanın da etkisiyle, yıllar içerisinde göbeğimde kalçamda fazladan yirmi kilo... Annemin çok sık kullandığı tariflerden birini seçiyorum, mutfağın yüzü gülünce, iyi ki onu dikkatle izlemiş, öğrenmişim, diyorum kendi kendime. Minicik doğradığım soğanları, maydanozu, pirinç ve baharatları kıyma ile iyice harmanlıyorum. Karışım; ateş, tava ve zeytinyağı üçlüsüyle buluştuğunda, etrafı mis gibi anılar sarıyor.”

“Çocuk sahibi olamayacağımı duyduğu zaman, eşim de çok üzülmüstü. Bana belli etmemeye çalışsa da, bu acının onu içten içe yiyip bitirdiğinin farkındaydım. Uzun süre düşünüp bir karar almıstım: O'nu serbest bırakacaktım. kafesinden uçup giden bir kuş gibi... Boşanmıştım.

Çok geçmeden önce babamı, ardından da ninemi kaybetmiştim. Ocağın altını kapattıktan bir süre sonra, temiz tabağın içerisine sardığım soğan dolmalarından bir porsiyon kadar koyuyorum. Tereyağında erittiğim naneli salçalı sosu, dolmaların üzerinde gezdirdikten sonra, iki kaşık kadar taze ev yoğurdunu da yanına eklemeyi ihmal etmiyorum. Yemeğim hazır, İçerisi mis gibi tereyağı kokuyor şimdi. Çatalımla, yemeğimden bir parça alacaktım ki tezgâhın üzerinde kalmış, soğan cücükleri gözüme çarpıyor.”

Hanife Çakır - Askıda Unutulan Çamaşırlar

“Henüz geçen hafta oymuştum annemin gözlerini. Ama şu an en rahatsız eden tek şey, annemin gözlerinden de çok, balkondaki çiçek saksılarından çamaşırlara sıçrayan çamurdu. Her şeyi yaparken unutabilirdim. Bunu yaparken asla diyerek örnek vermek istiyorum ama doğru kelimeyi bulamıyorum. Dün gece rüyamda annem o kelimeyi tekrarlıyordu. Askıda. Annemin gözlerini oyarken de askıda unutmuştum çamaşırları. Bütün bunların yanında televizyonda çizgi film izleyen oğlumun kahkahasını işitiyordum. Çürük dişleri arasından çıkan kahkahası, her zamanki gibi. Bağırdım “sesi kıs” dedim. Bok var sadece bok var. Başka ne olabilir ki. Sıra komşuya da gelecek. Her bağırdığımda duvarlara vuran komşuya.”

“Bu bina birden ortadan kaybolursa ne değişecek? Hiçbir şey, kimse fark etmeyecek. Beni görmediklerini daha önce söylemiştim. Yoktum bina da olmasın evler, sokaklar, üst kat komşum da yok zaten. Görmüyorum onu sadece duvar sesleri.

Arkasına döndüğünde karısı ve annesini salonda yürürlerken gördü. Dolabın açık kalan kapısından var olduğunu unuttuğu gömleğine bakarken yine küfürler ediyordu. Askıda unuttuğu bir çamaşır daha.”

Musa Yaşaroğlu - İyi Ki Varsın Hayriye Abla

“Sisler bulvarını andıran koca şehir, omuzları üzerine çökmüş ağırlığı yavaş yavaş atıyor üzerinden. Güneş tüm cömertliğini göstermek için fırsat kolluyor. Dükkânların kepenkleri birer birer açılırken sokak başlarında ya ortalarında yer bulmuş simitçiler tıklım tıklım... İşe gitmek için yola düşenlerin trafik zahmetini söylemeye bile gerek yok. Yarı uykulu gözleriyle sağa sola anlamsızca bakanların bunu hiç yadırgamadıkları her hallerinden belli.”

“Fena halde dobra oluşu meşhurdur Saniye Hanım'ın. Dobralığı kadar asabiliği de dillerdedir. Komşularını fazla sahiplendiğinden midir nedir bilinmez evinde en çok oturan kiracının üç yıldan fazlası yoktur. Aslında kimsenin kötülüğü için bir şey demez o, lakin söylediklerindeki doğrucu davutluk çoğunluğun işine gelmez. Böyle olunca da herkesin tabiriyle Saniye Hanım apartmanında kalanların gölgeleri sık sık değişir.”

“Saniye Hanım'ın taşa çalan yüreği bile dayanamadı Hayriye'nin mavi gözlerinden boşalan yaşlara. Neredeyse her türlü güzellikten mahrum kalmış kiracısına diğerlerine göstermediği alakayı göstermeye başladı. Yeri geldi işsiz kocasına iş, aşsız evine aş buldu. Yeri geldi çocuklarına anneanne oldu. Hayriye de hiç kimsenin başaramadığını başarıp bu asabi kadının yelkenlerini suya indiriverdi. Ona da Muharrem Bey’e de yetmişlerinden sonra evlat oldu. Her geçen gün yaşlılıklarının yeni emareleriyle yüzleşen karı kocanın eli ayağı, tutunacakları dalı oldu.”

“Yaşlı çift için bir anlık her şey bitmiş gibi görünse de bu hikâye burada bitmedi elbette! Hayriye durumu geç fark etse de Saniye Hanım ve Muharrem Bey’le irtibatını hiç kesmedi. Neredeyse her hafta sonu yanlarına uğrayıp yemeklerini pişirmeye, temizliklerini yapmaya devam etti. “Saniye Anne”sinin nazlarına gülmeyi, “Muharrem Amca”sının takılmalarına takılmamayı sürdürdü. Kendine yuva bellediği okuldan başka bir yuvası olduğunun farkında olarak kendine bahşedilen bu güzelliklerin şükrünü her daim yerine getirdi. Hayattaki her türlü kötü örnekliğe rağmen vefanın sadece İstanbul’da bir semt olmadığını herkese gösterdi.”

Yitik Bavul’dan Şiirler

bak yüzün kayıp ülkeler coğrafyası

ben senin gülüşünde öksüz kalıyorum

bir suyun aksinde boğuluyor sesin

nergislerin nefesinde dirilmeni bekliyorum

kundaklanmış yalnızlığımda topluyorum seni

çarmıhta rüzgârın tozuyla savrulan ruhunmuş

ellerimin her dokunduğu yerde seni hissetmek istiyorum

Muhammed Korkmaz

Antik şehirlerin mezar kazıcılarını gördüm umursamadım
Otların bitmediği topraktaydı gözleri

Toprağın altından baş vereceğim her bahar, söyleyin onlara

Tüm veda törenleri ertelensin başka bir zamana

Yaşamak bana düşer bu yüzden ölmekse onlara

Ahmet İşler

Kızın gözleri sahnede bir ilk,

mavi, yeşil, ela ve tüm renkler esir

gökkuşağı esir, renkler birden bire soldu.

kılıç darbeleri ve çukurlar,

çukurlar ve yeşil bir ordu

sertçe toprağa bastırılmış bir yumruk oldu

sarayın cellatlarının dudaklarında bir zafer

zafer ki buzdan elleri cesur,

neşteri vurulan fakirlik, uzanıyor tahtın sivri yerinde

kız anasının koynundan koparılmış bir bıçak

inliyor, gözleri tahtın sivri yerinde.

oğulların adına zafer kondu.

Rabia Görmüş

Sanki üstüne şehir çökmüş seslerimin

Aralı sokak başları

Sesi kesilmekte şehrin

Göze inen perde lâl

Bana mı kaldı ıssızlığın çiçeğini sulamak,

Erken gelen ölümü kandırıp oyalamak?

Bende mi artık hikmetli suların kanunu?

Neydi çileden çıkaran seni

Suya yalın ayak basan çocukluğum mu?

Al işte gidiyor duvarda zaman

Dizlerinden sökülüyor üstelik

İnce bir çarşafın saramayacağı acı yok

Güç yetiremeyince insan ne diyor?

Serap Lüleci

Gülüşleri kırılıyor yüzlerin

Değiştirecek günler kokularını

Yanmaya durmuş bir ala gül, ölüm sessizliğinde

Soğuk bakışlı baharlar etlerimi tutan

Yine yağmur yağıyor ve içime umut

Damla damla düşerken sızı

Hayatta kalmak, ayakta kalmak değil

Girdaptan eşiğe huzura doğuşun

Yakalamak isterken rengini, bulandığın sözler ışıksız

Kaç beden giyebilir insan, birine sığamazken.

Kıyısı olmayan deniz gibi sığınamaz ve

Umuduna sarılan duygular, giz, kavuşan yollar

Kara kara perdeler sıyrılıyor pencerende

Avuçta bir sema, batıyor yine akşam

Orhan Sarıkaya

Kültürel İktidar Üzerine

Dil ve Edebiyat Dergisi’nin 148. sayısında yapacağım ilk paylaşım Mehmet Baş’ın Kültürel İktidar Üzerine isimli yazısından olacak.

“Post-muhafazakâr düşünce sistematiği merkezin çevreyi manipüle etmesinin, çevrenin ise kendine benzemeyen unsurları sinesine basmasının örnekleriyle doludur. Çevrenin merkez olma isteği ve bunun için kendini değiştirme çabaları, merkezin ise bu değişime inanmaması Türk modernleşmesinin jakoben ayağını hep güçlü tutmuş, yerli entelijansiyanın yerini hep devşirilmiş aydınlar almıştır. Yerlilik fikri daha ziyade propaganda sahalarında ön plana çıkarken icra esnasında yabancı ekollerin görevli ve mankurtlaşmış temsilcileri söz sahibi olmuşlardır. Garp’taki ve Şark’taki birlik merkezleri arasında bir muvazene kurma isteği, güçlüler arasında yeni bir güç olarak ortaya çıkma yerine kırk katırla kırk satır arasında kalmayı ortaya çıkarmaktadır.”

“Süreç içinde bir dolgu malzemesi olarak görülen ideolojik aygıtlar karşılığı olmayan bir çek gibi toplumları büyük bir çürüyüş ve yıkıma sürükler. Binanın temelini gelenekçilerin mahallesinde atıp, muhafazakârların mahallesinde duvarını örüp iş bittikten sonra inşaatın hiçbir noktasında emeği olmayanların bu binada oturtmanın adı konsa, ortaya böyle bir resim çıkar.

Son tahlilde bu yerel ve çakma beyazlar varlığını kendini ve kendinden olanı küçük gören ve derin bir aşağılık kompleksi içinde bocalayan muhafazakâr kitlenin varlığına borçludur, diyebiliriz.”

Anadolu Türkülerinde Değişim

Ahmet Feyzi’nin Anadolu Türklerinde Değişim isimli yazısından;

“Her gün yeniden üretim sürecine giren müzik kültüründe zaman içerisinde ortaya çıkan farklılaşmalar değişik nedenlerden ötürü çoğu zaman normal bir süreç olarak ele alınmaktadır. Çünkü zamanla birlikte ortaya çıkan yenilikler, teknolojik imkânlar, ulaşım ve iletişim araçları kültür üretimini de doğrudan etkilemekte ve ürünleri farklı bir yapıya büründürmektedir ki her hâlükârda bu durum olasıdır. Bu bağlamda üstünde durulması gereken asıl konu yeni üretim süreci değil, var olan müzikal miras üzerindeki değişim ve tahribattır. Daha açık bir ifadeyle yüzyıllardan beridir var olan ve günümüze kadar taşınan müzik kültürüne dair mirasın başkalaştırılması ve asıl anlamından uzaklaştırılmasıdır.”

“Millete ait bütün hususiyetleri üzerinde taşıyan halk türküleri esas olarak birer kültür taşıyıcısı ve fertleri birbirine bağlayan somut bir zincir işlevi yüklenmektedir. Bu yolla geçmişe ait kültürel yapı bugüne, bugüne ait kültürel yapı ise halk türküleri aracılığıyla geleceğe taşınmaktadır. Milleti oluşturan fertler bu yolla kültürlenmekte ve geleceği bu yolla kültürlemektedirler. Fakat bu süreç işleyişi halk türkülerinin statik bir yapıya sahip olduğu anlamına gelmektedir ki yukarıda verilen türkü ve daha yüzlerce diğer türkü örneğinde de bu durum görülebilmektedir.”

Tezer Özlü’ye Dair

Tuğba Coşkuner’in Tezer Özlü üzerine kaleme aldığı yazıdan;

“Özlü yazmaya başladığında Tarık Buğra, Samet Ağaoğlu, Samim Kocagöz gibi isimlerin okunduğu zamanlardı. Tezer Özlü’nün ilk yazdığı öyküler eleştirmenlerce çok sığ, hedefsiz ve kaba bulundu. “Basit bir gençlik isyanını anlatıyor, cinselliği dümdüz bir şekilde ele alıyordu. Ve bunun sanat olduğunu düşünüyordu” dediler. Ancak bu yorumlar Özlü’ye yazmayı bıraktırmadı. Eleştirileri tamamıyla haksız bulmadı, söylenenlere kulak kabarttı. Yeni, özgün, esaslı bir ses bulması ilerleyen zamanlarda oldu. Eski Bahçe kitabında öyküleri kronolojik sıraya göre düzenlendiği için bu çalışma yazarın gelişimini takip etmek adına önemli bir kaynaktır.

Özlü sonradan sonraya kendi söylemini, üslubunu, sesini yakaladı. Yazdıkları yepyeni bir dil kuralları ve bütünlüğünü içeriyordu; metinlerinde klasiklerin, Gogol’un, Göte’nin (Goethe) Gorki’nin tadı alınıyordu. Dil kullanımında yalın ve nazik zevkleri vardı. Yazdığı her neyse onu kısaltabileceği kadar kısaltır, okuruna duygunun ve metnin özünü sunardı. Bu yüzden öyküleri birçok eleştirmene ve okura kısa gelmiştir.”

Musa Yaşaroğlu’ndan Günümüz Şiirine Dair

Musa Yaşaroğlu günümüz şiirine dair notlarını paylaşıyor. Gerçek şiir ve şairlerden örnekler var yazıda.

“Nicedir zihnimde dolaşıp duran bir meseleydi bu. Nasıl olmasındı ki? Sözü baş tacı etmiş bir medeniyetin varisleri olarak bu mesele elbette ilk önce bizi ilgilendiriyor. Ne mi mesele? “Şiirin anlam problemi” tabii ki.

“Sadece ben miyim bu işin dertlisi?” diye sorduğum çok oldu kendi kendime. Epeyce bir süredir de etkili bir cevap veremedim. Lakin birkaç yerde, edebiyatın içinde pişmiş üç beş kıymetli isimle konuşunca ve aynı noktaya gelince “işte bu” diyebildim.

Onların da benimle aynı soruyu sorduğunu gördüm: “Arkadaş nedir bu yeni şiirler böyle?” Edebiyat dergilerinde her ay yayımlanan onlarca “anlamsız sözcük bütünü”, “ruhsuz kelimeler cümbüşü” anladım ki yalnız beni dertlendirmiyormuş. Başkaları da “Aman Allah’ım beynim yandı. Şimdi ne dedi ki burada?” diyerek iç geçiyorlarmış meğer. Her yanımızı kuşatan “yeni şiir” furyasının “ikinci yeni”yi çoktan geçtiğini anlamak için süper edebiyatçı olmaya da gerek yok. Sorun “serbest şiir” veya “soyut şiir”le anlatılamayacak kadar büyük.”

“Anadolu toprağında mayalanmış bu koca millet asırlardır taşıdığı bu “şiirsel”liği bugünlerde de taşımaya devam ediyor. Enteresan olan şu ki Yunus da İbrahim Hakkı ya da Fuzûlî ve Karacaoğlan da hiç eskimeden, değerinden hiçbir şey kaybetmeden zihinlerde ve yüreklerde kalmaya devam ediyor.

Onların olmadığı alanlarda baş tacı edilenler de yine bugünden değil. Zira “hürriyet” denince Namık Kemal’i, “istiklal” deyince Âkif’i, “bayrak” deyince Arif Nihat Asya’yı dillendirmeye devam ediyoruz. Kendi döneminde şiire taşıdığı sembolizm yüzünden eleştirilen Ahmet Haşim’den de “mistisizm” yönüyle “sabık”laştırılan Necip Fazıl ve “garip” adam Orhan Veli’nin mısralarını aşacak isim de şiir de çıkmıyor artık.”

Tanpınar’ın Romana Dair Düşünceleri

Kübra Güler Özçelik; “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Edebiyat Üzerine Makaleler” Kitabında Romana Dair Düşünceleri” isimli yazısıyla dergide yer alıyor.

Memlekette, Anadolu’da yaşayan halkın da mektebî bilgileri öğrenmesi gerekliydi. İşte bu bizi ayakta tutacak en önemli konuydu. Fakat aydınlarımız bu konuda gerekli yetiyi göstermekte geç kaldılar. Romanı Garplılardan öğrenmiş, olmamız onların tesiri altında kalıp üretmemizi engellememeliydi. Tanpınar’ın bu konu için söylediği bir husus da şudur ki: “Bizim entelektüellerimizin, sanatkarlarımızın bir vasfı da yerli okumamaları, hattâ kendi edebiyatımızın bahsine bile yanaşmamalarıdır.” Kendimiz için önemli olan bilgileri edindikten sonra asıl maksat bunu hayata geçirebilmemizdedir. Lakin Türk yazarların çoğu Garplıların tesiri altında kalmıştır. Tanpınar, Türk yazarlarının Garplıların tesirinde kaldığını söyleyenlere karşı da şunu dile getirmiştir: “Hakikatten biz okuyor muyuz, şikâyet edilecek derecede Garp sanatının tesiri altında mıyız? Ben buna kolay kolay inanamam. Bizde okuyan adam o kadar azdır ki, hatta tanınır bile.’’

Dil ve Edebiyat’tan Bir Hikâye

Serpil Tuncer - Hayal Kırıklıkları

“Kuzeybatıdan esen rüzgârı takip edersem eğer, kutuplara gideceğime dair korkunç bir kanıya kapıldım. Kuzey ki, bir su zerresi olarak şu yeryüzünde hep gitmek istediğim ama bir türlü gidemediğimdi. Asırlarca kar tanesi olarak kalmak ve buzulların çıkıntılarını yükselten ufak bir tuğla vazifesi görmek, benim için büyük bahtiyarlık olacaktı ama işin içine yerçekimi girince, ıskalamaktan öteye gidemedim ve o dakika kadercilikle avunuverdim. Söz konusu olan kaderse şayet, gökte olan da, yer de olan da aynı kutsalın peşinden giderdi. Ah Yaradan’ım! Duam sanadır.”

“Bunca masum ve biçareler adına… Ne olur, Kuzey Işıkları’ndan küçük bir demeti görebilmeyi nasip et bana! Sen ki Yaratan’sın. Ben ki, kalabalık şehirlerde, rahmetinden korunmak için şemsiyelerini açan insanların üzerine, lanet olarak çöktüğümü hissediyorum ve altın renkli başak tarlalarına düşerken, çiftçilerin güneşten kavrulmuş bronz tenli yüzlerindeki mutluluğu görünce şaşırıp kalıyorum. Sonra çocuklar var değil mi? Yağmurun sevincine tanık olduktan sonra çamurla karılıp, oyun oynamak uğruna feda ettikleri o sihirli saatleri, ömrü hayatlarında çok az yaşayacak olan çocuklar… Böyle amiyane mutlulukların, çocukluktan çıktıktan sonra onlara bir daha nasip olamayacağını bilmek ne kötü!”

Pencerenin ardındaki bu genç adamda, Büyük Kiros’un havasını seziyorum. Alıngan ve yüce yürekli bir âşık olmalı. Genç, sırrını vermiyor ama gizemini biliyorum ve böylece kemale eriyorum. Apartman boşluğuna bakan pencerenin önünden ona seslenerek, sırlı öğütlerimden veriyorum.

“Züleyha’ya yenilmeyen Yusuf gibi ol! Odanın kapısını kilitle, gönlünün kapısını zincirle… Yara almış yüreğin, kuş misali uçup gitmesin.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

İnsan insanlığını bilince

Etrafa korku salanın cürmü ne kadar olabilir ki?

Gözlerini kamaştıranın ne olduğunu bilemeyecek ise

Çekip içinden bir ilmekle nereye kadar taşıyacak kendini

Kendi bir allame-i küsurat olarak mı teşekkül etmiştir ki,

Varacağı menzilin nihayetinde

Çıkılması zor bir yokuşun başındaki haydut olmuştur

Yol kesildi haberi gelince renginin atacağı kesin iken

Aşkla tutuşan bağrın kendini ele vermesi kadar cesur

Başka nedir ki varılası tarafın sonuç halinden bizar kalsın

Çiçeklerin açmasını beklemek kadar güzel olan hasret ise

Mukadder olan haldir olası bir şeydir insanın hayatında.

Nurettin Durman

Metrodayım kitabımı getirmedim olsun

Ne zamandır aklımda boş bir kitap yazmak sözcüksüz çizgisiz

Eğer şimdi ben kitap okusaydım şu soldaki kadın gibi

Şüphesiz göremeyecektim karşımdaki  bacak bacak üstüne atan adamı

Başında kasketi bej rengi eski siyah kunduralı belki Mehmet ismi

Göremeyecektim Mehmet abiyi eğer kitap okusaydım

Bir ağaç bir insan dikkatli bakılırsa daha değerli tüm kitaplardan

Tren yavaşça kalkıyor istasyondan

Yasin Ertaş

Lacivert gökyüzü tüm büyüsü ile belirdiğinde,

Mor elbisesine bürünmüş iris karşımızda

Güneşten aldığı güzellik miydi?

Yoksa dolunay mı dokunacak yapraklarına?

Sessizlikte kurulu bir orkestra

Şimdi yolcu edecek o narin ruhları

Tek gördükleri mordan bir büyü gibi

Sana bakmak cennette bakmak iris

Çünkü gözler cennetten birer hediye

Elif Aksu

YORUM EKLE

banner26