Nisan 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Öyküden romana Cihan Aktaş

Hece Öykü dergisi 98. sayısında yine öykünün ve öykü dünyasının nabzını tutmaya devam ediyor. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Cihan Aktaş’ın konuk olduğu “Benim Öyküm” bölümünden olacak.

Edebî türlerin kardeşliğine her zaman inanırım. Birbirini besleyen türler vardır. Bir şairin deneme yazarken şiir dilinin inceliklerini kullanması denemeye de şiirsel bir hava katar. Öykü ile romanda da bir kardeşlik söz konusu. Cihan Aktaş; “Dağ Yolcuları” öyküsünden yola çıkarak öyküden romana, romandan öyküye devam eden yolculuğunu anlatıyor.

“Öykü benim için sunduğu bütün imkânların yanında romana giden yolda elimden tutan destek, bir yol ve nefes açıcı. Yıllarca öyküler yazmasaydım roman yazma amacımı koruyamazdım. Roman yazmayı sürdürdükçe öykü molaları vermeye de ihtiyaç duyacağım. Öykücü bakışını yitirsem roman yazacak sabrı nasıl biriktirirdim, bilmiyorum. “Dağ Yolcuları”nı yazmasaydım Şirin’in Düğünü’nü yazmaya cesaret edemezdim. Behzat’ın minyatürünü görmeseydim de o öyküyü aynı içerikle yazamazdım muhakkak ki…”

Diğer Şeyler ve Ali Necip Erdoğan

Hece Öykü’nün Yakın Plan söyleşisini Handan Acar Yıldız, ilk öykü kitabı ile edebiyat dünyasına içten bir selam gönderen Ali Necip Erdoğan ile gerçekleştirmiş. Bir öykücünün bir öykücü ile hasbıhali bütün parçaları tamamlayan bir samimiyetle gerçekleşmiş. Söyleşiden sonra Erdoğan’ın Diğer Şeyler isimli öykü kitabını okumak için büyük bir istek duyacak okurlar.  Bir de söyleşinin üzerine Emin Gürdamur’un Diğer Şeyler üzerine yazısı eklenince bu isteğin daha da artacağı muhakkak.

Öncelikle söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Bilinç ve bilinçaltı arasında kurulan köprü elbette salt dil değildir ama en etkili köprü dildir. Çünkü bilinci dil uyarır. Dil bilincin genişlemesini sağlar ve bilinçaltını da kontrol etmeyi mümkün kılar. Bilinçaltı kavramı ‘bir şeyin altı olması’ nedeniyle belki, olumsuz bir anlam çağrıştırıyor. Halbuki bilinçaltı çok önemli bir uyarı sistemidir. Bilinç, kendisini destekleyen sayısız bilinçaltı sütunlarının üzerinde durur. Mesela aidiyet bilinci (kimlik), içinde yaşadığımız toplumun hafızasından oluşur ve biz bu hafızayı hikâyeler, mitler, destanlar yoluyla öğreniriz. Bu savunma hattı demektir. Ama aynı zamanda diğer hikâyelere, mitlere, destanlara da yönelmemizi, onları da bilmemizi ilham eder. Böylelikle bilinç hem kendi köklerinden hem de diğer kültürlere uzanan dallarından en iyiyi ve en güzeli sentezler. O zaman sadece dil yoluyla değil deneyimler ve korkular yoluyla da köprüler oluşuyordur.”

“Modern dünyada yaşam, içinde kaybolduğumuz bir labirent gibi. Her yeni yol labirent, daha da karmaşık hale getiriyor. Bu karmaşadan çıkabilmenin tek yolu bir rutin oluşturmak. Bir döngüyü sıklıkla tekrar etmek o döngünün ‘bütün gerçekliği’ kapsamasını sağlamanın bir yolu belki de.”

“Sade bir dil, anlam katmanlarına açık hale getiriyor öyküyü. Çünkü bu yüzeyde bir anlamı gösterirken derinde bir başka anlamı var ediyor. O yüzden ‘İnceltme İşareti’nde olduğu gibi alegorik anlatımı, ‘Suskunluk’ta olduğu gibi imgeler oluşturmayı, ‘Sıkışan Zaman’da olduğu gibi metafor kullanmayı, ‘Kuklanın Ruhu’nda olduğu gibi insanın yaşam serüvenini özetlemeyi amaçlıyorum. Böylece yüzeydeki anlam sade, anlaşılır ve netken, derindeki anlam kapalı hâle gelmiş oluyor.”    

“Tasarımınız (kurgunuz) kâğıda aktarılıp bir metne dönüştüğünde, metin size şöyle söylüyor: Şimdi okuyucuya bir şey ileteceğiz ve bu ilettiğimiz şey seninle ya da senin zihnindekiyle ilgili değil. Zira senin söylediklerin artık kırılmış bir aynadır ve her parça ona bakanı yansıtacak. Öykülerle ilgili aldığım geri bildirimler beni çok şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor.”

Emin Gürdamur’un “Diğer Şeyler mi Asıl Şeyler mi?” yazısından:

“Erdoğan’ın öyküleri zaman, insan, anlam, kader ve hikmet ekseninde bir dizi arayışın etrafında şekillenir. Öykülerde bir arayış, bir anlamlandırma gayreti hakimdir. Aynı zamanda kuramsal meseleler üzerinde düşünen ve yazan biri olarak Erdoğan’ın öykülerinde öğretici dilden titizlikle kaçınılması, kurmaca ile kuramsal metin arasındaki farkı göstermesi bakımından başarılı bir örnektir.”

“Ali Necip Erdoğan, bireysel ve toplumsal kırılmaların kritik noktalarına odaklanır. Bunu yaparken gündelik yaşamın kabullerinden hareket etmez. Hatta o kabulleri elinden geldiğince yerinden eder. ‘Gerçeklik 1’ adlı küçürek öyküsünde, yazdıkları yüzünden gerçeklik duygusunu yitiren sadık bir okuyucusunun tutuklandığını öğrenen yazar, telefonun ucundaki sesi kim olduğunu sorunca, ‘Ben o adamın kaybettiği gerçekliğim. Sizi de azmettirmekten arıyorlar.’ diye bir yanıt alır. (s.113.) Yazar, bu öyküsünde kendi mesleğinin kritik noktalarıyla bizi karşı karşıya getirir.”

“Ali Necip Erdoğan, metafizik gerilime sahip düşünsel öyküler yazar. Bunu yaparken geleneksel edebiyatımızda çok sık kullanılan alegoriyi yoğun kullanır. Kurmacanın felsefeyle sınırlarını tehlikeli biçimde test eder. Bu açıdan Türk edebiyatında örneği pek de olmayan bir yoldan yürümeye çalışır.”

Hayrettin Orhanoğlu’ndan Naime Erkovan öyküsü üzerine

Hayrettin Orhanoğlu, Naime Erkovan öyküsü üzerine derinlikli bir yazı ile yer alıyor Hece Öykü’de. Karşıtlıklardan, hayatın bir imge olarak öyküde yer almasından, kurgudan, fantastik dünyadan bahisler açan bir girizgâhtan sonra Erkovan’ın kitapları üzerinden değerlendirmeler yapıyor.

Erkovan’ın öykü serüvenini takip edenler onun yaşadığı öykü evrenini de bütün parçaları tamamlayarak hissedebilirler çünkü onun öykülerinde kurgusal bir alt yapının izdüşümlerini yakalamak mümkün.

Yazıdan bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Naime Erkovan, beklentilerin sonsuz sayıdaki kapılarını açarak anlatmanın peşinden gidiyor. Bu noktada beklentileri doğu ya da batı ayrımıyla yapan bir karşıtlık olarak değil insanlığın ortak duyuş ve düşünüş mekânı olarak tasarlar. Dolayısıyla karşıtlıklar anlatma ekseninde derin bir mesaja, anlamlı bit çağrıya dönüşür. Öte yandan yazarın gizemli öyküleri var, diyerek bir eleştiri metni kaleme alabiliriz ancak daha derine bakıldığında Erkovan’ın bir gizi açığa çıkarmak gibi bir derdi yok. Aksine okuyucuyu da yanına alıp bilincin labirentlerine doğru bir yolculuğa çıkar.”

 Öykü nasıl yazılmamalı

Tersten sorular her zaman dikkat çeker. Mehmet Kahraman’ın sorusu da öyle. “Öykü Nasıl Yazılmamalı” sorusunun cevabıyla buluşturuyor bizleri Kahraman. Öykü yazmak, bunun yolları, sınırları derken yazı bizi alıp öykü yazmamaya götürüyor. Kahraman’ın bu yazısı genç öykücüler için iyi bir rehber olabilir; anlayana.

Yazıda birçok yol gösterici işaret var. Ben bir paylaşım yapacağım; devamı Hece Öykü 98’de.

“Öykü yazmanın sayısız yöntemi vardır, nasıl yazılamayacağı bellidir, nasıl yazılacağını bulmak ise sana kalıyor. Duyuş, hissediş, bütünü kavrama, hikâyeyi görebilme yeteneğin varsa yazmaya başlayabilirsin. Başarılar. “

Kahramanlarıma mektuplar üzerine

Tuba Dere’nin Kahramanlarına Mektuplar kitabı türünün değerli bir örneği olarak okuyucularla buluşmuştu. Oldukça da ilgi gördü Tuba Dere’nin kitabı. Hatice Bildirici’nin yönetiminde bu kitap üzerine gerçekleştirilen bir toplantı yer alıyor Hece Öykü’de. Kitabın editörü Ali Karaçalı’nın bir cevabını paylaşacağım.

Hatice Bildirici: Metinlerdeki dil işçiliğini sezmemek mümkün değil. Yazarın dili kullanma biçimi, üslubunu nasıl belirlemiş sizce?

Ali Karaçalı: Tuba Hanım burada, kendine has üslubunun yanında bir şeyi daha başarıyor. O da kahramanlarına mektup yazdığı yazarların dilini ve üslubunu sanki taklit ediyor. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. Bilinçli olarak yaptığını düşünüyorum. Yazarların dilini ve üslubunu içselleştiriyor, özümsüyor ve metnin iç örgüsünü yazarın kelime ve kavram dünyası üzerinden kuruyor. Onun için biz o romanı hiç okumamış olsak da o romanın dünyasına girmiş hissini yaşıyoruz.

Esra Özdemir Demirci öyküsü

Hece Öykü 98’de dikkat çekmek istediğim öykü Esra Özdemir Demirci’nin “Kelime” isimli öyküsü. İçselliği ve sessizliği var kendi içinde çınlayan. Sessiz ve derinden. Bir kelimenin anlam denizindeki dalgalanışı var öyküde. Ömür gibi elimizden kayıp giden hayat gibi.

“Bir şey demiştin. Başta söylenmesi gerekeni sonda söylemek gibiydi bu. Tüm yaşanmışlıkların ve yaşanmamışlıkların, tüm söylenenlerin ve söylenmeyenlerin üstüne bir çizgi çekmekti.

Adamın şaşkın bakan gözlerine bir tebessümle karşılıkta bulundun.

Ve sustun.

Belki sonunda, yüzüne yorgun bir tebessümün yerleşmesiydi yaşamak. Hem uçurumları yardıma çağırmaktan başka neydi ki konuşmak?”

Karabatak’ta edebiyat ve ölüm

49. sayısında Karabatak dergisi, “Edebiyat ve Ölüm”  dosyası ile karşımızda. “Dosya konumuzu ‘Edebiyat ve Ölüm’ olarak belirlediğimizde dünya gündeminde henüz modern bir veba olan korona yoktu. Görünen o ki ‘ölüm’ sözlüğün en çok kullanılan kelimesi haline geldi bir anda. Bu badireyi atlatacak dayanışma ruhunu niyaz ediyoruz Yüce Allah’tan.” diyor A. Ali Ural giriş yazısında. 

Ali Ural’ın “Her Dilde Ölüm” şiiri dosyaya bir girizgâh olarak yer alıyor dergide.

“yine de bir ölüm tanımı yapmam gerekirse çocuğum
bir salkım anahtarı önünde sallar dururum

anahtarı suya atmak gibidir bütün anahtarları
arabanın evin kasanın gözlerin dudakların”

“Edebiyatın Evrensel Konusu: Ölüm” diyerek tarihi süreç içerisinde edebiyat ve ölüm konusunu işliyor Ertuğrul Aydın. Türk ve dünya edebiyatından örnekler var yazıda.

“Ölüm, şiirde, nesirde, anonim, halk, tasavvuf, divan ve modern edebiyatta çok işlenen konulardan biri olmuştur. Sözlü edebiyattan ‘Alp Er Tunga’ sagusu, tasavvuf edebiyatında Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlana’dan, divan edebiyatında Fuzulî ve Seyyid Nesimî’nin, halk edebiyatında Karacaoğlan’ın bazı şiirleri ‘ölüm’ü referans alan üst metinler olarak karşımıza çıkar.”

“Divan edebiyatındaki ‘mersiye’ türü de bir çeşit ağıt ya da sagu özelliğini taşımaktadır. ‘Mersiye’ türü, genellikle, devlet ileri gelenleri, dini şahsiyetler, mahalli kişiler, akraba ve arkadaşlar için yazılmıştır.”

“XX. yüzyıl edebiyatında, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt ve İsmet Özel’in ‘ölüm’ temalı öne çıkan önemli şiirlerini görmekteyiz.”

“Dünya edebiyatına –şiirine baktığımızda, ‘ölüm’ konusunun yüksek frekansta işlendiği şairlerin başında Rilke, Edgar Allen Poe, Lorca, Cesare Pavase, Sylvia Plath ve Pablo Neruda isimlerini görürüz.”

Mehmet Ali Gündoğdu, Namık Kemal’in eserlerindeki ölüm temasını örneklerle ele almış. Yazının giriş bölümünden bir paylaşım yapacağım.

“Daha çok Victor Hugo’nun etkisiyle romantik, milli ve dini temaları eserlerinde sıkça kullanan dönemin usta sanatçısı Namık Kemal, anlatı eserlerinin kurmaca yapısını da romantik bir tarz ile oluşturmaya çalışır. Onun anlatılarında okuru etkilemek amacıyla duygulara seslenmek, heyecan uyandırmak, trajedi oluşturmak, şişkin sözlerle belagat yapmak, ateşli nutuklar çekmek, olayları destanlaştırmak ve kutsallaştırmak gibi pek çok metot kullanılır. Kurmaca bir eserde gerçek hayatı yansıtan olaylar zinciri içerisinde Kemal’in okuru derinden sarsmak amacıyla üzerinde en çok durduğu, abartılı sahneler hazırladığı ve yaldızlı tasvirler yaptığı olgu ölümdür. Kemal özellikle belli bir misyon yüklediği kahramanlarını adım adım ölüme doğru götürürken eserlerine destansı bir hava verir. Vazife, fedakârlık, aşk, şehitlik, vatan, din, hamiyet gibi metaforlar etrafında ölümü yüceltir, parlatır ve kutsallaştırır.”

Dosyadan yapacağım son paylaşım; Ünal Çelik’in yazısından olacak. Yahya Kemal ve ölüm konusunu ele almış Çelik. Elbette akla gelen ilk çağrışım; Rindlerin Ölümü. 

“Yahya Kemal’in ölüm temalı şiirleri, kendi üslubu, edebi anlayışı, dünya görüşü ile diğer şairlerden oldukça farklıdır. Bazı şiirlerinde ölüm ana temadır, bazı şiirlerinde ise yan motif olarak görülür.”

“Rind yaradılışlı kimseler ölüm karşısında bağırıp çağırmaz… Rindlerin Ölümü şiirinde Yahya Kemal’in ölüme kısmen İslami ve tasavvufi bir anlayışla baktığını söyleyebiliriz. Ölümü ister bir hali vardır. Ayrıca Yahya Kemal, bu şiirde ölümün yanında hayatın gelip geçiciliğini de işlemiştir.”

Uğur Derman ile söyleşi

Uğur Derman Hoca ile geleneksel sanatlarımız üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Hayatına dair önemli kesitler, hat ve ebru sanatına dair notlar ve daha birçok ayrıntı var söyleşide. Sorular; Emine Taş’tan.

“Bu sanat kendilerine hiçbir zaman tatmin edici bir maddi kazanç getirmemiş. Mütevazı şartlarda yaşamışlar, tarihte de bu böyle. Ama devlet adamı yahut padişah bizzat alakalanırsa, o zaman yüksek meblağlar kendilerine ödeniyor. O da her zaman olan bir şey değil.”

“Hat sanatı. Arap asıllı harflerin bedii (estetik) şartlar dairesinde yazılmasıdır. Hat zaten çizgi manasına gelen bir kelime…”

“Hattın okunması aslında kolay bir şey değil, istifli dediğimiz birbiri üzerine bindirilerek yazı cinsleri var. Bu, en çok sülüs ve celî sülüste olur. Bindirmeler yapılırken, eğer okunuş sırasına riayet edilmez ve harfler karışık olarak birbiri üzerine bindirilirse hiç kimse onun içinden çıkmak imkânı bulunmaz.”

“Gelelim, Necip Fazıl Ödülü dediğiniz diğer meseleye. Ödül; güreş, cirit, kemankeşlik gibi tarihi sporlarımızda, eğer bir başarı gösterilseydi verilir. Kültür, sanat ve ilim konularında ‘mükâfat’ kullanılır. Bu mükâfatın bana verilmesi sırasında teşekkür ettikten sonra Türkçenin bu inceliğinden bahsettim. Yazık ki şimdi yine herkes ödül diyor. İşte bit lisanın fakirleşmesi böyle oluyor.”

Fasl-ı lisan-ı sıbyan

Ali Ömer Akbulut yine şahsına münhasır üslubu ile Karabatak’ta. Harflerden kelimelere, oradan evrenselliğe ulaşan bir sahiplik duygusunun tabiata yansıyan müziği eşlik ediyor bize yazı boyunca. Elbette çocuk sesleri eşliğinde.

“Çocuğun dili şiirdir, şiir çocukçadır. İnsanı elestteki aidiyet kaynağına taşıyan başlangıca döndürür. Çocuğun terennümündeki safiyet, arınmış üryanlık, asliyet coşkusunun ahengiyle insanı kendine getirir. Şiir kaybederek kendine gelir. Şiir ata ata gider. Anlamda yedeklenerek büyüyen şiir eksildikçe bebekleşir. Anlam yükünün yerine bırakılmasıyla temsilden azadeleşip kendi boyuna gelir. Kendini kaybetme pahasına dile katılıp şiirsel söyleyişin sıçramalarıyla kendini bulur. Kaybeden kazanır. Kaybında, gıyabında yerini bulur. Şiir, müziğin gıyabında yerinedir.”

Karabatak’tan bir öykü

Leyla Polat’ın Kâbus isimli öyküsü kurgu, zaman ve hikmetli bir anlatıma sahip bir öykü. Kısa bir zamanın betimsel bir anlatımla öykünün tümüne yayıldığına şahit oluyoruz. Kâbus öykü boyunca devam ediyor. Merak unsuru da canlılığını koruyor. Korkuyorsam Sebebi Var kitabını büyük bir keyifle okuduğum Polat’ın öykülerindeki sürpriz sonlar ve yüzde bıraktığı tebessüm devam ediyor.

Karabatak’tan şiirler

yokken kanadım alıp göğe çeken
ayak kesip başım bulut döndüren
erişmez ellerim dilim dönmezken
yar olup yol açan sen değil misin

sesim gücüm sendendir varlık senden
cümle mahluk seninle devran eder
sebep senden son senin yol sanadır
evvel ahir olan sen değil misin

Şafak Çelik

Bütün boş testileri uyurken doldurdum
Bir güzel fırçaladım gelişlerimi gidişlerimi
Yüzüm ortada yoktu bir süreliğine
Seni de istedim şiirime, ortada yoktun
Sana gitmediğim dünyaları anlatacaktım
Parlayan alkışları, hiç gelmeyecek kışları

Hüseyin Akın

yürümekten ve uçmaktan münezzeh, durup bir kalp atışı olmaya
başlayan umutları boy boy, inci inci diz
benim adımı unut, bu günü unut, bu parlaklığı sayma
selam verme kimseye, nefes al, nefes ver
gülleri bıçakla, kırmızıya kessin bahçe
tahtı getir, aşkın omuzlarında taşı, gurbete çık
kendi ruhuna dal, benim kollarımda çünkü son huzme

Adem Yazıcı

herkesin kucakladığı boşluk sımsıkı tutarken beni
avucunda yara izini saklar gibi eskimez
üç kere seslenecek bu ilk yalazı göğün
kor diyorum içimden düştüğü yer uçurum
yakmazsa nasıl iz bırakacak

Sevgi Yerlioğlu

ben uçmayı inkâr ettim, bir kuşa iman.
sayıldı bütün suçlarım defter kabardı
bir tek ben kaldım, bin günah derinliğinde
rahmet ipiydi söz, sığındım Ya Rahman.

Mustafa Duruş

Şimdi kelimelerim vefa haziresinden
Bir mektuba, bir şehre, bir lavtaya yazılı
Sus ki kendi yordamını eliyle bulsun
Bize saadet, bize felaket kelimeler

Betül Aksakal  

Şehir ve Kültür dergisi, 69. sayı

Kütüphaneler Haftası’nın da içinde olduğu nisan ayını güzel bir kapak ile karşıladı Şehir ve Kültür dergisi. Mehmet Kamil Berse’nin giriş yazısından:

“Nisan ayının ilk haftası Kütüphaneler haftasıdır.. Kitaplar hep var olacaktır. Bu nedenle ülkemiz kütüphanelerini de hatırlamalıyız.. Örnek sayılacak kütüphanelerimiz var ülkemizde.. Bu kütüphanelerin oluşumuna önderlik etmiş insanların adı unutulmaz.. Bazı İnsanlar vardır, doğdukları yerlerin yüz akıdırlar. Bu insanlar sadece yaşadıkları zaman değil, öldükten sonra da eserleriyle, yaptıkları güzel işlere hayırla yad edilirler. Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi de işte bu insanlardan biridir. Fatih’te Millet Kütüphanesi’ni kurarak milletine armağan etmiştir, Bu yıl açılışı yapılan Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi de Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın direktifleri ve gayretleri ile ülkemizin en büyük kütüphanesi olarak açılmıştır, sadece bu eseri ile bile Cumhurbaşkanı’mızın adından tarihimizin geleceğinde hayırla anılacaktır..”

Dünyada ve Türkiye’de salgınlar ve tedbirler

Dergilerin gündemi takip etmelerini çok önemli buluyorum. Dergilere düşen her not geleceğe gönderilen bir mektup gibi.

Mehmet Kamil Berse, dünyanın Korona virüsü ile mücadele ettiği bugünlerde “Dünyada Ve Türkiyede Salgınlar Ve Tedbirler” isimli yazısı ile gündeme bir not düşüyor. Salgınları tarihsel süreçleriyle birlikte ele alıyor Berse.

Halifeliği döneminde Suriye’ye gitmek üzere yola çıkan Hz. Ömer’e bölgede veba salgını olduğu haber verilince geri dönmüş; kendisine, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diyenlere Allah’ın kaderinden yine O’nun kaderine sığındığını söylemiştir (Buhârî, “Tıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 98-100; Taberî, IV, 57-58). Bizler bize öğretilenleri harfiyen yerine getirmez isek olacaklardan sorumluyuz.. Devletimizde bu konudaki her türlü tedbiri almakta kararlıdır. Ve almaktadır. Hatta bu konuda Müslümanların ortak ibadet alanlarını Camilerde bir araya gelmeyi salgın geçene kadar yasaklamıştır.. Bu durum bazı kişilerce hoş karşılanmasa da çok doğru bir karardır.. Dünya üzerinde ve Ülkemizde Tarih boyunca çok çeşitli hastalıklar zuhura gelmiş ve çok sayıda insan bu hastalıklar neticesinde öl müşlerdir.. Önce, dünyadaki önemli salgınları tarih sırasına göre hatırlayalım:

Kara Veba

Kara Veba salgını 1346-1353 tarihleri arasında yaşandı.. 75 ila 200 milyon arasında insanı öldürdüğü düşünülüyor. Tam sayıları bilmek mümkün olmasa da özellikle Avrupa nüfusunun bu yıllarda yüzde 30 ila yüzde 60 oranda azaldığı belirtiliyor.Yaşanan kıyım sonrası toplumda tanrının ve kilisenin sorgulanmasına sebep olan Kara Veba salgınının dinde reformun ve hayatın pek çok alanında rönesansın başlamasının başlıca nedenlerinden biri olduğu biliniyor.

Su Çiçeği

Ülkemizde son yüzyılda çokça kırılmaya neden olan bu hastalık aslında Avrupa genelinde başlayıp Amerika kıtasına taşındı.. 15. yüzyılda Avrupalılar yeni dünyayı keşfetti. Amerika kıtasındaki yerliler ile getirdikleri virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırdılar. Suçiçeği hali hazırda Avrupa'nın üçte birini öldürmüştü ancak bağışıklık sistemleri Avrupalılar gibi gelişmemiş olan ve ilaçları da yetersiz kalan Amerikan yerlilerinin hiçbir şansı yoktu. Milyonlarca insan öldü ve o dönem tahmini yerli nüfusun yüzde 90'ı yok oldu. Bu durum Amerika kıtasının Avrupalılarca işgalini kolay hale getirdi.. 19. yüzyılın başına kadar toplamda her iki Amerikan yerlisinden biri Avrupa'dan gelen hastalıklar nedeniyle öldü.

Tifüs Salgını

Gene temizlik karşıtlığı oluşan bir hastalık türü..1914 - 1918 yılları arasında Tifüs bakterisini taşıyan bitlerin neden olduğu salgın savaşın beraberinde getirdiği bir hastalık. Avrupa ve Asya'da 25 milyon kişi hastalandı ve özellikle Sovyetler Birliği ülkelerinde 3 milyona yakın insan hayatını kaybetti.

1912 Kolera Salgını

İstanbul’da 1912 yılında meydana gelen kolera salgınında çoğunluğu asker olan 10 bin kişi hayatını kaybetti. Patlıcan tüketimi nedeniyle salgının çıktığı iddiaları patlıcan satışlarını dibe çekerken, hastalık teşhisi konulanlar Sarayburnu’nda karantinaya alındı. Karantina bölgesinin Yeşilköy ilan edilmesiyle birlikte, Yeşilköy’de yaşayanlar İstanbul’u terk etti. Salgın 3 ay içerisinde kontrol altına alınırken ortaya çıkan bilanço geçmiş salgınlara göre nüfusa oranla daha az oldu. 1912 yılında İstanbul’un nüfusunun 700 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.

Millet Yazma Eser Kütüphanesi

Millet Yazma Eser Kütüphanesi Müdîresi Melek Gençboyacı, tarihi gelişim içerisinde kütüphaneyi anlatıyor yazısında. Elbette yazının merkezine Ali Emiri Efendi var.

“Kütüphane, 17 Nisan 1916 yılında Diyarbekirli Ali Emîrî Efendi tarafından kurulmuştur. Bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi isminin verilmesini istememiş ve “Ben bu kitapları milletim için topladım ve milletime armağan ediyorum; kütüphanemin ismi de “Millet Kütüphanesi” olacak! demiştir.Kütüphanenin binası,1112 H. (1700-1701 M.) yılında Erzurumlu Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi tarafından Dârü’l Hadis (Hadis İlimleri Fakültesi) olarak yaptırılmış ve kurucusunun adıyla” Feyziyye Medresesi olarak tanınmıştır.

Mimarının kim olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber Kayserili Mehmet Ağa olduğu tahmin edilmektedir. İnşa tarihinden bu yana çeşitli tamirler görmüş olan yapı 1894’teki İstanbul zelzelesi ve daha sonra Fatih yangınında hasar görünce Evkaf Nâzırı Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin gayretleriyle tamir ettirilmiş ve Feyzullah Efendi’nin vakfettiği kitaplar Evkaf Nezâreti’nce koruma altına alınmıştır.”

“Medresenin hücreleri, kitap deposu olacaktır. Bunlardan beşi Ali Emîrî Efendi’nin kitaplarına, ikisi, geçici olarak Carullah Efendi ve Amcazade Hüseyin Paşa kitaplarına, ikisi Feyzullah Efendi kitaplarına ayrılmıştır. Kalan yerlerin de daha sonra kütüphaneye vakfedilecek kitaplar için kullanılması düşünülmüştür.

Ali Emîrî Efendi, “umuma mahsus bir mütalaahâne” diye adlandırdığı bir okuma salonu ile hafız-ı kütübler için odalar da planlamıştır.

Millet Kütüphanesi, hem kurulduğu dönemde hem de zenginleşerek günümüze kadar uzanan haliyle, Ali Emîrî Efendi’nin kuşkusuz en büyük eseridir.”

Aybastı Perşembe yaylası

Memleketine sevdalı bir yürek İbrahim Akçay. Perşembe Yaylası’na daha bir sevdalı. Bize de o kadar anlattı ki yaylasının güzelliklerini “Yaz gelsin de gönlümüzü kaptıralım yayla rüzgârlarına.” diye kavilleşmiştik. Şimdi, evde geçen günlerimizde de yayla düşleri kurmaya devam ediyoruz. “Hele bir geçsin bu günler.” diyoruz.

Akçay, yaylasını anlatmış büyük bir coşku ile. Her satırında özlem var.

“Ordu’nun Aybastı ilçesi sınırlarında yer alan Perşembe Yaylası sıra dışı özellikleri ile son yıllarda kendinden çokça söz ettiren bir yayla. Yöre halkı tarafından “Dünya’nın sekizinci harikası” olarak adlandırılan Perşembe Yaylası, bu övgüyü gerçekten de hak ediyor. Nasıl mı?

Öncelikle Dünya’nın çok az yerinde görülebilen doğal bir oluşum var: Menderesler… Yemyeşil bir düzlüğün ortasında maviliği ile göz kamaştıran kıvrım kıvrım uzanan menderesler kaplıyor her tarafı. Ve bu menderesleri kuş bakışı izleyebileceğiniz bir tepe. Sadece bu tepeye (Karga Tepesi) çıkıp kıvrım kıvrım uzanan bu doğal oluşumları izlemek için bile bu yayla, ziyaret edilmeye değer. En belirgin özelliği bu farklı oluşumları olan yaylanın özellikleri saymakla bitmiyor.

Yaylada göz kamaştırıcı ve serin serin damlacıkları insanın yüzüne vuran bir şelale var. Temmuz sıcağında bu şelalenin yamacına oturup hayallere dalmak oldukça güzel oluyor. Yaylada, üzerinde tekne ve yunuslarla gezinti yapabileceğiniz bir gölet de mevcut. Yaylada sadece doğal güzellikler yer almıyor. Yaylanın tarihi bir misyonu da var. Şöyle ki: 12.yüzyılın başında Türklerin Karadeniz’i fethetmek için kullandığı bir giriş kapısı Perşembe Yaylası. Hatta bu yayla Danişmendliler ile Rumlar arasında yapılan savaşta toprağa düşen binlerce şehide ev sahipliği yapıyor.”

Her evde kütüphane olsa

Erbay Kücet, Kütüphaneler Haftası ve Millet Kütüphanesi vesilesi ile kıymetli bir yazı kaleme almış. Özellikle evde kaldığımız bugünlerde, temennimiz ortak; her evde kütüphane olsa keşke.

“Kütüphanelerin kültür, bilim, eğitim ve sanat hayatı içerisindeki sosyal kurumlarımız arasında olduğu gerçektir. Bilginin aktarılmasında, bilgi kaynaklarının korunmasında, çoğaltılmasında ve hizmete sunulmasında aktif olarak görev alan kütüphanelerimizin neslin yetişmesinde katkısını tartışacak değiliz. Kitapların dost olduğunu, ‘oku’ emrini düşüncemize kazımış kültürün üzerimizdeki izlerini bilenlerdeniz. O nedenle kütüphane ile öğrencilerimizin meslekî bilgileri dışında da gelişimlerini sağlamalarının ne kadar elzem olduğunu hissettirmemiz gerektiğinden öyle yaptık.”

“Türkiye’de kütüphanecilik eğitiminin üniversite düzeyine çıkarılmasının yanı sıra hali hazırda ülkemizde bulunan kütüphanelerin yeniden düzenlenmesi ve kurumsallaştırılması amacıyla bu dönemde bazı çalışmaların yapıldığı görülmektedir. Kütüphanecilik Enstitüsü ve Türk Kütüphaneciler Derneği ile ulusal ve uluslararası platformda akademik ve meslekî kimliğini sağlamlaştıran kütüphaneciliğin, kendini tanıtmak, alanıyla ilgili sorunları tartışmak, akademik ve uygulamaya yönelik çalışmaları tüm ülkeye duyurmak, meslekî ve akademik birlikteliği sağlamak ve kendi literatürü zenginleştirmek gayesiyle birçok akademik kurumun ve meslekle ilgili derneklerin olduğu gibi süreli yayınlarının olması kütüphaneciliğin etkisini hissettirmeye başladığı yıllardır. Bu dönemde, Adnan Ötüken, Fehmi Ethem Karatay, Aziz Berker ve Osman Ersoy gibi kütüphanecilerimizin özverili çalışmalarını hatırlamamız onlara saygımızın ifadesidir.”

“Beştepe'de 5 milyon ciltlik kitabın yer aldığı Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi geçtiğimiz günlerde açıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere İlber Ortaylı gibi tarihçiler ve sanatçılar özel koleksiyonlarını bağışladılar. Kütüphane için yapılan çağrıya Dışişleri Bakanlığı da katıldığından, yurt dışındaki temsilciliklerden kitap bağışları gelmesi sevindirici gelişmedir. Şu ana kadar 2 milyona yakın kitabın kataloglama çalışmasının tamamlandığı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yer alan kütüphane için iki taşıyıcı sütun üzerinde kitap görselinin bulunduğu özel bir logo da tasarlanmış.”

“Kütüphanede özel koleksiyonlar, nadir eserler, el yazmaları, fermanlar, haritalar, fotoğraflar, pullar ve gravürlerin yanı sıra dijital eserler de kullanıcılara sunulacak. Başkan Erdoğan'ın da kendi kütüphanesindeki el yazması Kuran'ı bağışladığı öğrenildi. Erdoğan'ın lise yıllarında kartpostal satarak kazandığı parayla satın aldığı ve "En karlı yatırımım" dediği Ömer Nasuhi Bilmen'in Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu'nun da Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi bünyesine verdi. Kütüphane ile ilgisi sadece okumak olan birinden bu kadar özet bilgiyi alıp, teferruatını işin ilmini yapanlara bırakarak “Kitap dost, kitap arkadaş, kitap sırdaş” diyorum.”

Bitmeyen müzeler diyarı Viyana

Şifanur Özçelik Şirin, gezi notlarına devam ediyor. Viyana gezisi ve müzeler var yazıda.

“Viyana, tarihi boyunca imparatorluklara başkentlik yapmış köklü bir kenttir. Hele bir Habsburg Hanedanlığı varmış ki zamanında, tüm Avrupa'da ama en çok da Viyana'da iz bırakmış... Evet iz bırakanlar unutulmazmış, Viyana'ya her gelen Habsburglar'ın saraylarını geziyor bizde önünden geçtik fotoğraflar çektirdik. Şehrin göbeğinde, eski şehirde Kohlmarkt Caddesi'nin sonundaki Michaeler Meydanı'nda. Vakti saatinde, Habsburg ailesinin kışlık sarayı olarak kullanılmaktaymış.”

“1869 yılında açılan Viyana Opera Binası, İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bombalanmış olsa da 10 yıl içinde aslından daha iyi bir şekilde restore edilerek tekrar açılmış. Burası günümüzde dünyanın en ünlü sanatçılarına ev sahipliği yapıyor ve klasik müzikten hoşlanan insanları bir araya getiriyor. Viyana Opera Salonu’ndaki bazı gösteriler nisan, mayıs, haziran ve eylül aylarında salon dışındaki büyük ekranlardan yayınlanıyor. Bedavaya performans izlemek isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat diye düşünüyorum. Konser bileti fiyatları yüksek, ama opera salonunu gezmek 9 euro civarı. Viyana Belediyesi’ni gezmek ise ücretsiz.”

“Güne müzelerden devam etmek istersen rotanı MUSA’ya (Museum Start Gallery Artothek) çevirebilirsin. Giriş ücretsiz ve burada modern sanat eserleri ver. Girişi ücretsiz olan müzelerden devam etmek istersen de Georg Kargl Fine Arts ve Money Museum (Para Müzesi) gibi yerlere yönelmelisiniz.

Yolların kenarına yapılan dalgakıranların yerini bu şehirde anayolların iki yanında ses kıranlar dikkatimi çekti. Dünyada refah düzeyi en yüksek olarak ilan edilen şehirlerinden biridir Viyana. Ortalama gelir seviyesinin yüksekliği yanında çok da pahalı olması ile tanınan şehir. Özellikle benim gibi kahve severleri şimdiden uyarmış olayım efendim.”

Kendimize gidelim

Sıddıka Zeynep Bozkuş, karantina günlerinde gidecek menzil arayanlar için yol tarifi yapıyor. Elbette, şairliğinin de gücünü kullanıyor nesirlerinde. Bu da ortaya şiir tadında yazılar çıkarıyor.

“Karantina! Elele tutuştuk ailece, milletçe elele tutuştuk. Korona korona korona diyerek dönüp duruyorduk. Onu çağırıyor, davet ediyorduk sanki. Fakat elele tutuşmak yasaktı. Onca zaman tut deseler cep telefonundan başını kaldırıp göremezdin elleri. Şimdi tut dört duvar orucunu ki şükretmeli insan avcundakine. Yasakları medeniyetin dişleriyle, medeniyetin topuklarıyla çiğnemeyi severdin. Geviş getiren hayvan bir kez daha düşünürdü sindirmeden önce. İşkembe, paça çorbası iyi geliyordu bağışıklık sistemine. Yedin. Yenirdi. Ne güzel. Oysa insan önüne gelen uzun kaşıkları ağzına götürmek isterdi. Bağdaş kurup milletlerden, devletlerden halkalar oluştururduk halklar; yaratılmışlar, insanlar oluşturamazdık. Halkaların içinde yalnız kendini doyurmak isteyen dirsekleri çarpışan topluluk açlık savaşıyla var olanı da yok ederdi. Halka ve topluluk…

Eğil ve toprağı dinle şimdi. Kaşığını uzat ve doyur. Yarının rızkını sorma ki yarının ibadeti sorulmadı senden. Şimdi nereye taşınmalı moraran insanlık? Dünyayı alaşağı eden eller hangi çamurdan? Bir yere gitmeli bu illerden, ekip biçmeli, yeniden inşa etmeli. Ekmeği, suyu, otu, aşı, ocağı, tası tarağı toplayıp dönmeli fakat nereye, hangi kûye? Tek yol kendimize gitmek belki, ne dersin?”

YORUM EKLE