Nisan 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Aydos, sayı 22

Baharla birlikte 22. sayısına ulaştı Aydos. Günlerin evlerde geçtiği bu günlerde oldukça hacimli bir sayı ile karşımızda Aydos. Sıddık Ertaş, derginin ön sözünde çok içten bir selam gönderiyor.

“Çeşitli dillerle insanları kuşatmak ve acılarına ortak olabilmek” emrine uymak için biz yazının dilini seçtik. Yüce Elçi mealen “öyle bir zaman gelecek ki ölen niçin öldüğünü bilmeyecek; öldüren de niçin öldürdüğünü...” buyurduğundan dolayıdır ki sorumluluğumuz kat kat artmıştır. Çünkü o gün gelmiştir. İnsanları şu kutsal mesaj ile uyarmak gerekir: Bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek; bir insanı diriltmek ise bütün insanları diriltmek anlamına gelmektedir. Müslüman, kendisini öldürmeye gelenin bile kendisinde dirildiği kişidir.

Hüseyin Karaca’dan deprem günlüğü

Hüseyin Karaca, Elazığ’da yaşanan depremi içimizdeki kardeşlik duyguları eşliğinde günlük şeklinde anlatıyor.

“İşte tam şu anda, İstanbul’dan Elazığ’a doğru gökyüzünde bir uçak süzülüyor.

Ve tam şu anda doğudan batıya doğru yükselen güneş, sanki bu uçakta bulunan güzel insanları selamlamak için bir başka parıldıyor... Anadolu’nun en batısından en doğusuna kadar üzerlerinde uçtukları kadim toprakların kokusunu, selamını, duasını kuşanmış bu güzel insanların yüreği; iyiliğin, erdemin ve merhametin merkez üssü şimdi.

Onlar, hüzün çökmüş yüreklere, yıkılmış umutlara, Miraç Ali’nin (artık kapanmış) gözlerine, Yüsra bebeğin minik ellerine, mağdur ama mağrur insanlara doğru yol alıyorlar. Onlar yoldalar; iyi ve kutlu bir ‘yol’da.

Herkes tatil için sevdiklerine, dostlarına, yakınlarına doğru yol alırken, gurbetten sılaya dönerken; onlar hiç tanımadıkları insanlara, daha önce hiç gitmedikleri topraklara gidiyorlar. Göçük altından çıkmış bebelere sarılmaya, bebesini yitirmiş analara teselli vermeye, canı yanmışlara merhem, yüreği yanmışlara yoldaş olmaya gidiyorlar.

Uğurlar ola...”

“Elazığ’dan ayrılırken, her ayrılıkta yaşanan burukluğun çok daha fazlasının ağır bir kütle halinde insanın yüreğine çökmesi. Vedalaşmalar, sarılıp kucaklaşmalar. / Otobüse doğru yürürken insanın dönüp ardına son kez baktığı o an / koltuğa oturup da otobüs hareket ettiğinde –ilk hareket anındaki o düşük hız sanki zamanı yavaşlatmışçasına- buğulu camdan geride kalanlara bakıp el sallanılan sürenin bir ömür gibi gelmesi / bu sahnenin yol boyunca zihninde tekrar tekrar dönmesi...

Yıkıntılar geride kalsa da “iç”teki yıkım sarsmaya devam edecek.

Hep birlikte sarsılacağız; ta ki hep birlikte ayağa kalkana kadar.”

Şiirin atlasında gezerken

İsa Çolaker, şiirlerin dizelerinden hareketle şiirsel bir metin ile yer alıyor Aydos’ta. Dize ki şiirin can damarıdır. Bazen bir dize, şiirin tümünden de güçlüdür. Çolaker’in yazısında seçkin örneklerle dizenin şiirdeki gücüne göndermeler var.

“Şairlerin şiirlerini gezerken, sizi sürükleyen dizeler vardır. Şiir antolojilerini atlas olarak düşündüğünüz zaman, aklınızda kalanlar da bunlardır. Ben onlara tekerleme ya da aforizma olmuş (vecize) mısralar gözüyle bakarım. Mutlaka bir yere de not almışımdır. Ne zaman kullanacak olsam, şairin o dizeleri mutlaka aklıma düşer. Şairi o şiirlerinden hatırlarız desek yeridir! Bunlar kolay ve berceste dizeler de olabilir! Olsun. Tekil olarak güçlü dizeler olmasa da, mana ve duygu yoğun mısralar olduğunda okuyucu hemfikirdir sanırım. Yoksa ilgili dize ve dörtlükler niye dillerde ve yazılarda çoğalsın ki? Her şairi kalıcı ve özel kılan böyle dizeler olduğunu da düşünüyorum. Her ozanın kelimeleri olduğu kadar, ses getiren böyle dizeleri de vardır. Bir bakıma bunlar favori mısralardır.”

“Şiirleri vecizeye dönüşen şairlerimizden biri de Necip Fazıl Kısakürek’tir. Üstadın her dizesi ayrı bir mana ve his toplamı olmasına rağmen, şiirlerinden akla kazınan mısralar epey fazladır. Çile şairi, her dizesini bu iştiyakla yazdığını belirtmesine rağmen, benim aforizmal bulduğum mısraları, genelde, mesaj yüklü dizeleridir:

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…” dizeleri, onun bu tarz şiirlerine çok iyi bir misaldir. Edebiyat ve sanatı imanla ilişkilendiren usta, şiirin kutsalın hizmetinde olması gerektiğini bu manalı tanım gibi mısralarla anlatır. Sanki sanat edebiyat üslubunu anlatan kelimeler bileşiği mısralar. Az söz, çok mana. Benim tam da tekerleme dediğim aforizma dizeler bunlardır.”

“Şair Erdem Beyazıt da politik şiirlerinden birinde kalıcı vecize dizeleri bırakmıştır. “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı uzun soluklu şiirinin bir yerinde sözü kadınlarımıza getirir ve şöyle seslenir:

“Kadınlar bilirim ülkeme ait Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak Göğüsleri Çukurova gibi mümbit /… Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.”

“Şiir atlasımızın sayfasını son bir şair ve şiiriyle süsleyelim. Şiirleri gür sesli ve politik bir ozanla bitirelim. Ahmet Arif, kavga ve politik şiirleriyle ünlü şairimiz, her şiirinde sosyal bir yaraya parmak basar ve çözüm kararlığını belirtir. “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri başlığıyla birlikte zihnimizde yer etmiş popüler dizeler bulundurur. Yani şiirin başlığı tekerleme olmuş bir haldedir:

“Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmez
Kahpe yalana.”

Yazma sancısı

Yusuf Tosun, yazma eylemi üzerine tespitlerde bulunduğu yazısıyla Aydos’ta. Yazmak ama nasıl bir yazma eylemi? Bir zorunluluk mu yoksa keyif hali mi? Cevabı yazıda.

“Edebiyatseverlerin ve özellikle de şairlerin ilham kaynağı olan mevsimin beşinci durağında soluklanırken edebiyatın kapısını usulca aralamak en iyisi… Hal böyle olunca edebiyat ile başlayan bütün cümleleri önümüzü ilikleyerek selamlıyoruz.

Kelimelerin olabildiğince anlam daralması ve estetik kaygı yaşadığı kırık bir zaman tünelinde edebiyat da mahzunlaşıyor ister istemez. Her şeye rağmen cümleleri tam olarak kuramıyor, kelimeleri unutuyor, harfler ise meramımızı ifadeye kâfi gelmiyor. Haftanın sekizinci gününün veya şairin yirmi beşinci saatinin insanda yaşattığı olağanüstü duyguların başka bir boyutunda yolculuğa çıkıyor insan edebiyat mevsiminde.”

“Yazmaktan başka bir işi olmayanların yazdıklarının insanlığa ne kadar faydası olabilir ki? Çünkü yazı önce yazanı etkisi altına alabilmelidir ki başkasına da tesiri yansıyabilsin. Dünyasını yazı ile şekillendirenlerin, dış dünyayı ne kadar algılayacakları tartışılır. Çünkü yazı, yaşamın içine girdiği zaman bir anlam kazanır. Hayattan kopuk bir yazı, yazıdan kopuk bir yaşam, ne faydalı ne de bereketli olur. Ünlü şair T.S. Eliot bir röportajda kendisine yöneltilen ‘… bir şair kendine uygun olan herhangi bir iş yapmayıp sadece yazmaya ve okumaya mı odaklanmalı?’ sorusuna ‘hayır’ cevabını vermekle yetinmemiş; şayet hiçbir işi olmayıp sadece kendini okumaya ve yazmaya adamış olması halinde bu durumun kendi sonu olacağını itiraf etmiştir.”

“İtiraf etmeliyim ki; yazmak dürtüsü bazen insanı çileden çıkartır. Yazmak zorunda kalmak o kadar ağır gelir ki insana, ölüm bile bir hiç olur o zaman insanın gözünde. O an elinde kalem varsa… Aklına ne gelirse yazarsın. Birilerinin o yazıyı okuyacağı hiç de umurunuzda değildir. Yok, edebi imiş, yok imla kuralları, yazı kendini okuyucuda buluyormuş bunların hiçbiri umrunuzda değil. Öylesine yazadurursunuz umutsuzluk durağında.

Her yazar bu hali çok yaşar ama yazmaz. Ya da çoğu kere farkında olmadan içine yazar. Yazar maskesini çıkarınca ve tüm çıplaklığıyla yüreğini ortaya koyunca… Evet, işte o zaman yazar olur.

Sadece yazmış olmak için yazılanların tesir derecesi çok azdır elbette. Bıkmadan usanmadan tüm içtenliği ile yazmalı ve yeri geldiği zaman tüm yazmaları gözden çıkarmalı.

İşte okuyucu okuduğu kitabın, yazının böylesi sancılar neticesinde ortaya çıktığı bilinciyle okursa daha anlamlı bir okuma gerçekleştirmiş olur.”

Ali Emre ile hasbihal

Mustafa Karasoy, Ali Emre ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Emre’nin kitapları merkezinde bu söyleşide yazmak, araştırmak üzerine önemli tespitler var.

“Tarih geçmişin koynunda kalan bir toplam değil. Bugünümüze karışır. Geleceğimize ışık tutar, istikamet tayin eder. Hayatımızın bütün kimyasına bir şekilde katılır, müdahale eder. Tarihi olmayan inançlar, toplumlar, topluluklar, çevreler bile en azından fantastik bir tarih icat ediyorlar bugün. Bir de şu: Bir şeyin kendisinden, kendi gerçeğinden sonra en değerli, kıymetli tarafı onun sanat yoluyla anlatılması, yaşatılmasıdır. O kadar ki günümüzde tarihi yazmak, tarihi yapmak denli değerli, daha belirleyici hâle gelmiş gibidir. Müslüman Şark, geçmişte olduğu gibi bugün de güzellerin, güzidelerin, kadın erkek çok sayıda insan hazinesinin üzerinde uyumaya, uyuklamaya, iç geçirmeye devam ediyor ne yazık ki.

Hem Nureddin hem de Selahaddin’in, yaşadığı dönemde arayıp bulduklarının, önerdiklerinin, başardıklarının bugün de değerli ve geçerli olduğuna inanıyorum her şeyden önce. Şu önemli tespiti tekrar yapalım, birlikte hatırlayalım: Küresel bir istilaya girişen Haçlılar, müslümanları dağılmış, parçalanmış buldukları için başarılı oldular. Nureddin ve Selahaddin döneminde ise iş tersine döndü. Müslümanlar kendi aralarında iyi kötü birliği sağlarken Haçlılar, Frenkler kendi aralarında bölündüler. Çekişmeye, düşmeye, kaybetmeye başladılar. Nureddin’in, en çok uğraştığı meselelerden biri, birliği sağlamak. Bunu gerçekleştirmeden Frenklerle savaşmanın mümkün olmayacağını, kalıcı sonuçlar vermeyeceğini biliyor. Kesintisiz bir cihad için, köklü bir direniş ve diriliş için önce bu hedefi koyuyor önüne. Kalpleri, niyetleri, hedefleri birlemeye, birleştirmeye çalışıyor daima. Dini, devleti ve duayı cem ederek yola koyulmanın önemini anlatıyor, anlattırıyor. İlmin gücüyle, istişareyi öne çıkararak, şehirleri inci gibi parlayan çeşitli kurumlarla ve değerli insanlarla süsleyerek yapıyor bütün bunları. Etrafına ehliyetli, liyakatli kişileri topluyor. Kadın erkek, genç yaşlı herkesi bu çabaların içine katmaya çalışıyor. Frenklerin yanı sıra, müslümanlar arasında içeriden barikatlar oluşturan, düşmanla işbirliği yapan, bu çabaları akamete uğratan duyarsız ve soysuz emîrlerle, işbirlikçi hainlerle de mücadele ediyor. Kapsamlı bir insanî ve İslamî uyanış gerçekleşiyor böylece.”

“Biyografi; daha ciddi ister istemez. Hem içerikle ilgili özellikleri hem de anlatım imkânları açısından böyle. Kuralları ve yazılış tarzı daha belirgin. Genel okuyucu için daha resmî ve dolayısıyla soğuk. Roman hatta hikâye, tiyatro, film; söz konusu ön yargıyı ve mesafeyi azaltabiliyor. Buzları daha kolay eritebiliyor kanaatimce. Aynı zamanda roman, şiiri ayrı tutarsak, hem geçmişte hem de günümüzde okuyucusu, takipçisi en fazla olan edebî tür. Gençler başta olmak üzere, birçok kesime ulaşması daha kolay. Fakat tarihî / biyografik roman yazmak, biyografiye göre daha zor. Olup bitenleri kronolojik bir şekilde aktarmanın, gerçekliğe temas etmenin çok ötesine geçmeniz gerekiyor zira.”

İslam, hürriyet ve özgürlük

İslam kavramının yanına hürriyet ve özgürlük; tüm parçaları ile çok yakışıyor. Elbette bunu anlamak ve görmek için sahih bir kalple İslam’a yönelmek gerek. Metin Boşnak yazısında bu kavramlar üzerindeki algılara değiniyor.

“İslam’da hakikat ve adalet Allah’ın zatında soyutlanmıştır; insanlar şahsında somutlaşması caiz değildir. Bu nedenle, Allah’tan uzaklaşmak hürriyet yerine Allah’ın dışındaki unsurlara esir olmak demektir. İbadete yani kulluğa dair içti hatlar -mesela Cuma namazının eda ve vücup şartlarını anlatanlar- “hür” olmayı ibadetin şartları arasında sayarlar. “

“Hıristiyanlıkta Şeytan, hemen Tanrı kadar güçlü bir unsuru ifade eder. Hatta Tanrı pozitif kudreti, Şeytan ise negatif kudreti ifade eden bir dualite içinde algılanmıştır. İncil’de Şeytan, “Tanrı’nın oğlu ve Tanrı” olan İsa’yı bile yoldan çıkarmaya çalışır. The Last Temptation of Christ filminde aslında bu tema işlenmektedir: İsa Şeytana galebe çaldığını düşünürken, aslında Şeytan’ın galip çıktığının farkına varır. Devil’s Advocate filminde Şeytan, Tanrının insanları kısıtladığını, kendisinin ise onlara özgürlük” verdiğini övünerek ve insanı kendine tabi kılmak için ifade eder. O nedenle, Şeytan “Lucifer,” “ışık getiren” anlamında insan bilinç ve bilinçaltı alanlarını ele geçiren varlıktır. Yani Şeytana uymak da farklı cepheden “hidayet” olmaktadır. İslam’da ise, İblis ya da Şeytan’ın kendine ait kudreti yoktur ve Şeytan Allah’ın rakibi değildir. Şeytan insana rakiptir ve bu nedenle insan yaratıldıktan beri ona hasımdır. Ancak Allah insana irade kullanma hürriyetini; Şeytana insanları yoldan çıkarma hürriyetini bağışlamıştır.”

“Mehmet Ali “şaki” de olmamıştı. Ümmetin gelenekten hürriyetini istemesi Tanzimat’la geldi. Artık, Abdülmecit Fransızca konuşuyordu. Hatta İngiliz’in balesine, balosuna hayran olmak da yeni hürriyetlerin yansımasıydı. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin “küffarla” dalga geçme hürriyeti, küffarın Osmanlı’ya galebe çalma noktasını ikaz ediyordu. Osmanlı Sultan’ı küffardan borç alma ve sefahat sarayları yaptırma hürriyetini de elde etmişti. Dersaadette İtalya’da bile olmayan iltifatlarla CavalieroRusticana’nın oynanması hürriyetin yeni boyutunu ifade etti. Osmanlı’nın bitişini geciktiren Abdülhamit, ecnebi okullarıyla yabancılara okul açma hürriyetini bahşetti, ama kendi aleyhine olanlara hürriyet tanımadı. Bazen hikmet, hürriyetin ötesine geçerdi elbette!”

“Son aşamada “millet” bireysel “özgürlük” kamuflajıyla, aslında bireyi yakın çevrelerden koparmak hedefine yöneldi. Bireylerin sorumlulukları yerine özgürlükleri vurgulanırken, kendi mahalle ve çevresinden çıkması ve “kendi hayatı” sandığı başka mahallelerin efsunlarına teslim edildi. Birey olmaktan çok, bireyin elektronik ve tele-çevrelerin, tüketim alışkanlıklarının etkisine salınması “açık toplum” propagandalarıyla desteklendi. Serbest pazarın “serbest” bireyleri doğarken, “açık toplum” hem ticari, hem siyasi olarak kapitalist ideoloji zerk etmesi için bağışıklık geliştirildi. Nasılsa, İslam’da da Serbest Pazar vardı...

Hürriyetten sonra serbestiyet ve özgürlüklerin serencamını görmek için Tahrir Meydanı’na ve “Arap Baharı”na bir daha göz atmakta yarar var. Ne de olsa “Tahrir” “özgürleştirme” demek. Bir’den hürriyetini alan bir’liktelik ve bir’likler bireyler değil sadece “özgür” insanlar üretiyor. Toplu üretim mekanizmalarında üretilen özgürlüklerin, bunca benzeşmesi de “demokrasi” geldiği içindir.

Karl Popper’a selam olsun!”

Aydos’tan şiirler

kış gitti
tıpkı o eski yanlışlık zamanlarındaki gibi.
gündüzün geceyle karardığı soğukluk
eşsesli bir yoksulluk gibi büyürdü
çocuklar ve uykusuzluk.

ah bu gökteki dargınlığın uyumu
sanki biz habire
mevsimlerinhatırı için uzaktık “şimdi”ye

gittiğini anlar gibiydik kışın
büyüklerin yüzlerine giyindiği beyazlıktan.
ve gri seslerinden hayvanların.
o vakitler ben
allah’ı en çok
büyükleri pek az severdim.
dostlukları ve sevdayı anımsamazdım hiç.

Şule Duru

Beyler yahu!
Size diyorum, evet size...
Anlamadınız mı hâlâ?
O hâlde SANA!
Hiçbir şey anlatamıyor mu sana;
şu toz duman, sasımış hava, gürültü patırtı,
cılk yaralar hâlinde yayılmış şair çocukluğundan hafıza mirası
 —halecanlar içinde sızgıt yürekler
 —meyus bîkes insanlar

Başım açık, ayağım üryan, etrafımdan yapayalın,
Kervandan mı kaldım, kılıç artığı mıyım meçhul
Ne desem, neyle nasıl gelsem
duraklarsın, dikkatini verirsin, durup düşünürsün bilimem
amadeyiveriyom işte:

Behey BEYLER!
Mücrim gibi titremiyor musunuZ
çocuklarınIZa, torunlarınIZa baktıkça;
bakmıyormusunUZ, yoksa görmeyi mi unuttunUZ?

Alpaslan Durmuş

2.

Kara büyücüler gelmesin diye bütün odaları
tütsülerken ben, “Osman, Emrah ve Perizad”
duvarlara şiirler astılar boydan boya; pervazları
boyadılar sonra. Sonra da oturup uzak ülkeler
hayal ettik; tayfalara haber saldık..

3.

Bu yoksulluk çok zor kardeşlerim!
Dokunsalar, yığılıp kalacak
gibiyiz bu loş odalarda..

Uzandığımız her şey
Nasıl da uzaklaşıyor bizden!

Adem Turan

Sesimizi dinleyelim gel susarak
Ne çok kelime yuttuğumuzu
Ne obur olduğunu kulaklarımızın
Değmeden geçip giden türküleri
Yeniden dinleyelim susarak

Özcan Ünlü

karınca kadar aklımızla
ölümü kokluyoruz her gün
oysa isterdik bir kuş olmayı
gökyüzünün başını okşayan

biriken kelimelerle
doyuruyoruz toprağı
yağmurun kardeşi gibiyiz
işçisiyiz bu fikrin

Ahmet Şefik Vefa

Kara deliklerinden dumanlar körüklerim
Tilkiler duncukarak kaçışır inlerinden
Tutar ve otururum postunun ortasına
Alırım öcünü, kanını düşürmem yere!
Yağmurlar gafil gafil yağadursun doymadan,
Bir kuyruğu kalacak elimde tutam tutam…

Tüm tilkiler çıkınca, telef olunca nesli
Bir hançer saplanacak tuvalin ortasına.
“Haydi, diriltin çizilenleri”

Ulaş Konuk

bu sayfayı çevirince işte size uçurum
bir daha çevirince ruhumu göreceksiniz
içinde kırlangıçlar, netameli bir durum
ruhumdaki acıyı dindirecek misiniz

çevirin bir sayfa daha ve bakın kimler var
kimlerin yüzü güleç hangileri suratsız
sararmış sayfalarda diz çöken tanrıçalar
hepsi de solup gitmiş öylece, küsuratsız

bu sayfayı, sonraki sayfayı atlayınız
bakın nasıl bir karmaşa çıktı karşınıza
buruşmuş o sayfayı yazılmadı sayınız
görmeden geçiveriniz Allah aşkınıza

Ercan Sağlam

Başkasının yağmuru bile
Konuşmuyor benimle

Bozuk bir imla ile yazılıyorum

Gülten Başkara

Mahfel’den çağdaş Türk şiiri soruşturması

10. sayısıyla karşımızda Mahfel. Bu sayıya dergi ekibi saha sıkı hazırlanmış. Bunu derginin tümünde hissetmek mümkün. Üzerine koyarak yoluna devam ediyorsa bu tür süreli yayınlar verilen emeğe değiyor demektir. Kendini tekrarlıyorsa hatta geriliyorsa verilen her tülü emeğe yazık. Mahfil’in 10. sayısı umut vadeden bir sayı olmuş. Emeği geçen herkesi kutluyorum.

Dergide “Çağdaş Türk Şiiri” soruşturması yer alıyor. Soruşturma soruları Muhammed Münzevî’den. Yer alan isimler: Ali Haydar Haksal, Ali K. Metin, Cengizhan Genç, Hilmi Yavuz, İbrahim Tüzer, Mehmet Aycı, Metin Önal Mengüşoğlu, Mustafa Uçurum, Orhan Tepebaş, Salih Bolat, Serap Kadıoğlu, Şadi Kocabaş ve Yağız Gönüler.

Soruşturmada altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“2000’lerde başlayan muhtelif değişimleri şiirimizde görmeye ve yaşamaya başladık. Ama söz konusu değişimlerin merkezinde yeni kuşak şairlerin olduğunu söylemek çok gerçekçi değil. 80 ve 90 kuşağından birkaç şairin 2000’ler şiirini etkilediği bir süreçten bahsedilebilir. Deneysel şiir ekseninde ortaya çıkan bu gelişmeyi 2000’ler ve 2010’lardaki şiirin en karakteristik, en özgün yanı olarak tespit etmek mümkün. En öne çıkan özelliği olarak dili serbestleştirme tekniklerinin bu dönem(ler)in şiirine bariz şekilde yön verdiğini görüyoruz. Bilhassa deformasyon uygulamaları ve ironi, deneysel şiir dışına taşan bir ilgiye mazhar oldu. Söz konusu serbestleştirme, bilindiği gibi bilhassa İkinci Yeni’den bu tarafa şiirimizde yer etmiş bir tutumu ifade ediyor. Hatta yenilik dediğimizde ilk etapta kastedilen hususun bu olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla 2000’lerdeki bu gelişmeyi bir devamlılık içinde değerlendirmek mümkün. Fakat burada gördüğümüz, geleneksel kodları iyiden iyiye zorlayan ve aşındıran bir düzleme doğru şiirin kaymış olması. Birinci Yeni Şiiri’nin denebilirse ki Türk şiirinde yapmış olduğu “devrim” 2000’lerde dönemin ruhuna uygun bir şekilde yeniden yaşanmaya başlandı. Ancak burada Birinci Yeni gibi homojen değil, çok uçlu, heterojen bir gövdeleşme söz konusu olmuştur. Bu heterojen yapı aynı zamanda poetik çeşitlilikle de kendisini göstermiştir.” Ali K. Metin

“Altını çizmeye çalıştığım bakış açısından hareket ettiğimde 2000 ve 2010 sonrası kuşağın şiir dilinde kendini öne çıkaran bir “üslup”tan bahsetmenin çok mümkün olmadığını düşünüyorum. “Deneysel”, “görsel”, “neo-epik”, “lirik-epik” ve benzerleri gibi şiir merkezli arayışların devam ettiğini görüyor, bunların Türk şiirinin ana damarıyla buluşması için zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bunun için özellikle 1970-75 ve sonrasında doğmuş olan şairlerin kitap ölçeğinde yayımladıkları şiir örneklerinin sayısının artmasını beklemek gerekiyor.” İbrahim Tüzer

“Hüseyin Atlansoy, Hüseyin Akın, İbrahim Tenekeci, Süleyman Çobanoğlu, Adem Turan, Cevdet Karal ve benzeri, kimi kendini erkenden ispatlamış şairleri artık herhangi bir on yılın içerisine hapsetmek mümkün değildir diye düşünüyorum. Diyelim doksanlarda bilinmeye, tanınmaya başladılar, ancak onlar hala yani yirmi birinci yüzyılın başında bile kendilerinden söz ettirecek eserlere imza atmaktadırlar. Bence bu durumda artık 2000-2010 yılları arasına sıkıştırılacak, döneme karakterinin mührünü basmış bir şiir akımından söz etmek doğru olmayacaktır. Elbette bu tarihler arasında beklenenin yukarısında bir hayli şiir üretilmiştir. Ama tamamını üzerinden bile okumaya kalkıştığınızda bir akımdan, dönem şiirinden söz etmek yerine, kendisine vadi arayan bir şiirden belki söz açılabilir.” Metin Önal Mengüşoğlu

“2000-2010 sonrası Türk şairleri daha özel bir alana çekildi. Bu özel alan halkın şiire yetişememesi ile yakından ilgilidir. İkinci Yeni sonrası şiirimiz genellikle iyi eğitim almış, doğu ve batıyı anlamaya, anlamlandırmaya çalışan bir kuşağın zihin yapısı ile gelişti. Oysa halk televizyon izleyip gazete okuyordu. Bu her zaman böyle değildi. Kitle iletişim araçlarının çoğalması, köyden kente hızlı bir göç, köylüleşen şehirler, cemiyet hayatından fert olma yolculuğu gibi sosyolojik değişmeler sonucunda artık şair şairi okur hale geldi. Meşhurdur, bir dergi kapanırken şöyle bir açıklama yapmıştı: “Dergimize gönderilen şiir sayısı satış tirajımızdan fazla.” Bu demektir ki artık şairler belli başlı şairleri okuyorlar. Bu durumun sonucunda Hulki Aktunç’un enfes tespiti ile Türk şiiri delta şiiridir ve şairler birer küçük adacıklardır. Birbirine komşu ama birbirinden uzak ve kendi içinde.” Orhan Tepebaş

“Her dönemde hem edebiyat ortamı hem de edebiyat piyasası mevcuttu. Bundan kırk sene önce de insanlar kendi topluluklarını destekliyorlardı. İmkanlar belki günümüzdeki gibi çok elverişli değildi ama x dergisinde yazan birinin y dergisinin yayınevinden kitabının çıktığını görmedik. Sosyal medya denilen şey yoktu o dönemde. İnsanlar birbirlerine mektup yazıyorlardı. Belki günümüze oranla daha sağlıklı bir ortam vardı. Günümüzde sosyal medyayı iyi ve aktif bir şekilde kullanmayı başaranlar edebiyat piyasasının ekmeğini yiyorlar. Bir nevi çarklarda dişli görevi görüyorlar. Dişlilerin değil de çarkların kırıldığını göreceğiz yirmi sene sonra. Ben küçükken Daniella Steel diye yabancı bir yazar vardı, kitaplarını her yerde görürdüm. Şimdi kaç kişi Daniella Steel adını biliyor? Edebiyat piyasasının ekmeğini yiyenler de böyle unutulacak. Edebiyat ortamını dergiler canlı tutuyorlar, ne kadar sağlıklı olduğu her zaman tartışılabilir tabii.” Cengizhan Genç

‘Edebiyat ortamı’ derken, eski deyişle ‘edebî muhit’ten mi söz ediyorsunuz? Şayet bu anlamda soruyorsanız, böyle bir ‘muhit’ ya da ‘ortam’ yok! Bizim kuşak, yani, 1950’li yıllarda yazmaya başlayanların bir araya geldiği ‘edebî muhit’lerimiz olmuştur: Örneğin, pastaneler [özellikle de İstanbul’da ‘Baylan Pastanesi’], kahveler [Yenikapı, Aksaray ve Fatih kahveleri: Özellikle de ‘a’ dergisini yayımladığımız yıllarda toplandığımız, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kantini, Fatih’teki Yıldırım kahvesi]. Bizim dışımızdaki -ve elbette bizden biraz daha yaşlı kuşağın- kendilerini ‘marmaratör’ diye tanımlamalarına neden olan Bayezit’teki Marmara kıraathanesi ve içki evleri. 1980 kuşağı ise, sanırım daha çok Çarşıkapı’daki Çorlulu Ali Paşa medresesini ‘muhit’ edinmişlerdi.

Bizden önceki kuşağa, 1940’lı yıllarda yazmaya başlayanlara bakın. Onları da, çoğunlukla bir arada ya bir kahvede ya da bir pastanede [‘Elit’,’Lebon’] gösteren fotoğraflar göreceksiniz.

‘Edebiyat piyasası’ndan elbette söz etmek mümkün. Ama şurası kesin: ‘edebiyat piyasası’, asla bir ‘edebî muhit’ değil; piyasanın, ‘edebî muhit’i yada edebiyat ‘ortamı’nı ikame etmesi kesinlikle söz konusu olamaz. ‘Ortam’lar ya da ‘edebî muhit’ler, edebiyatçıların duygu ve düşünce ortaklığında birleştikleri, dâimâ sıcak dostluklar üreten, samimiyet mekanlarıdır. Piyasa, kapitalizmin soğuk ve çıkarcı kurallarının işlediği düzen… Hilmi Yavuz

Edebiyat varsa ortamı da vardır. Edebiyat edebiyat olalı bu böyle. Ortam aynı olmaz, eskisine benzemez, mekânlar, ilişkiler, mecralar biçim değiştirir, genişler veya daralır… Piyasa demek salt tecimsel bir kasıtla söylenmişse haksızlık olur. Edebiyatın piyasayı aşan ve piyasaya sürülemeyen tarafları var çünkü. Ortamının da… Mehmet Aycı

Görünür olmaktan uzak veya görünür olmasına imkan tanınmamış bireysel veya küçük gruplar halinde yükselen sesler bu piyasadan uzak olduğu için elbette bir edebiyat ortamının varlığına dair inancımı diri tutuyorum. Serap Kadıoğlu

1963 yılında yayımladığı “Çıkmazın Güzelliği” adlı yazısında Turgut Uyar, şiirin çıkmazda olduğunu insanın çıkmazda oluşuna bağlayarak işaret etmişti. Büyük şair, insanla birlikte sorunların da beklentilerin de toplumun da değiştiğini bunlara koşut olarak şiirin de değişmesi gerektiğinin altını çizmişti. Uyar’ın haklı olarak önerdiği şiirdeki bu dinamizmin fark edilmesi gereken bir yönü var. O da Türk şiirinin geçirdiği tarihsel süreçlerde edindiği tecrübenin; söyleyişten ritme, izleksel görünüşten ahenk unsurlarına varıncaya kadar elde ettiği kazanımlarla yol aldığının anlaşılması… Diğer bir ifadeyle 2000’li yıllara kadar “Büyük Türk Şiiri”ni var eden mirasın fark edilerek günümüzde, insandan topluma nelerin değiştiğinin iyice ayırdına varılması... Böylelikle şiir aracılığıyla geçmişten günümüze nelerin taşındığı belirginlik kazanacak; Türk şiirinin bu büyük tecrübe ve miras üzerinden hâlihazırda ne ile meşgul olduğu netleşecek ve ancak o zaman Türk şiirinin çıkmazda olup olmadığı anlaşılabilecektir… İbrahim Tüzer

2020’li yıllarda iyi ve kötü hikâyeler de romanlar da şiirler de yazılmaya devam edecektir. Yeni yazarlar ve şairler katılacaktır. Her dönemde olduğu gibi bu yıllardan da yarına ka lacaklar ve kalamayacaklar olacaktır. Beklentim şudur ki ilerleyen dönemlerde şiir yazanlar daha geniş kaynaklardan beslensinler, dar alanlara hapsolmasınlar, işlenmemiş konulara cesurca girsinler, tekrardan kaçınsınlar, geleneği ihmal etmeden yeni bileşimler ortaya koysunlar, Türkçemizi doğru ve estetik sınırlar içinde kullansınlar. Edebiyat ortamları sayesinde bir yer edinmek yerine, edebiyatın kendi doğruları içinde bir yer edinsinler. Özgür olsunlar, rahatça yazabilsinler, kendilerini ifade edebilsinler... Edebiyat hep var olacaktır: Yeryüzünde en son iki kişi kalıncaya kadar. Şadi Kocabaş

Şiirin ‘çıkmazda’ olduğu ya da ‘ölüp ölmediği’ hep sorulmuştur. Bakın, bizim medeniyetimizin söylemi, şiir’dir; bizim insanımız, yüzyıllardır duygu, düşünce, arzu, sevinç, hüzün… Kısaca yaşanan bütün insanlık durumlarını şiirle dile getirmiştir. Şayet bu ülkede şiir, sizin deyişinizle ‘çıkmazda’ ise, bu bizim medeniyetimizin ‘çıkmazda’ olması demektir: Şiirin durumu, bir medeniyet semptomudur. Kaldı ki, bu ülkede, medeniyet durumumuza birebir karşılık gelen, yani hem geleneksel hem de modern müktesebatı yeniden üreten bir şiir yazılmaktadır ve ‘çıkmaz’ın alternatifi, işte tastamam bu şiirdir. Hilmi Yavuz

Şiir çıkmazda olamaz. Çünkü hayat devam ediyor. Şiir dünyası canlılığını koruyor. Şiir atölyeleri, şiir programları varken şiir hayatın ve edebiyatın merkezinde. Dergilerin hâlâ en gözde sayfaları şiire ayrılıyor. Belki son yıllarda öykünün yükselen bir grafiği var. Tabi ki bu da önemli. Mevzu ne olursa olsun, şiirimizin var olduğunu görüyorum. Önemli olan nitelik sorunu. Bunu da okuyan, sorgulayan, şiiri bilen gençlerle aşabiliriz. Mustafa Uçurum

Peki, şiir çıkmazda mı? Hayır! En azından 2019 yılında yayınlanan şiir kitaplarına bakın, özgünlüğüyle, yeniliğiyle, kültürel arka planındaki yoğunluğuyla beliren en az on kitap görebilirsiniz. Bu kitaplardaki şiirlerin 1940 kuşağı şiirini, İkinci Yeni şiirini, 1980 kuşağı şiirini bildikleri, bu şiir estetiklerinin üzerinden kendilerini oluşturduklarını da görürsünüz. Salih Bolat

Gülten Akın şiirine yolculuk

Gülten Akın, Türk Edebiyatında kadın şair dendiğinde akla ilk gelen isimlerden. Belki bu akla geliş edebiyat ile az da olsa ünsiyeti olanlar için geçerli bir kıstas diyebilirim. Kendi adıma kadın şair dendiğinde sıralayacağım çok sıkı bir listem var.

Onur Uzel, hayatından ve eserlerinden kesitlerle bir Gülten Akın portresi ile Mahfil’de yer alıyor.

İlk şiir kitabını da evlendiği yıl yani 1956 yılında yayımlar: Rüzgâr Saati. Daha sonra şiir kitaplarını Kestim Kara Saçlarımı ve Sığda kitapları takip eder. Bu şiir kitaplarında şairin bireysel duyguları işlediğini görebiliriz. Ali İhsan Mıhçı ile yaptığı söyleşide bunu şu sözlerle açıklar:  “Şiirlerimde bazı dönemeçler var. İlk dönemeç Kırmızı Karanfil. Rüzgâr Saati bir ilk kitap olma özelliklerini taşır. Kestim Kara Saçlarımı ve onu izleyen Sığda belki daha usta işi. Ama her üçü de odağı “Ben” olan bir hayatın çeşitli görünümlerini yansıtır. Aşk, sevgi, ayrılık, özlem, yalnızlık, çeşitli acılar, sevinçler… Bu yalnızlık, o günlerde sanatçı kişiliğimin bir parçasıydı. Koca bir kalabalığın ortasında bile, kendi içime kaçıp saklandığımı bunu sık sık yaptığımı anımsıyorum.”

Gülten Akın’a göre şiir bir başkaldırı ve dönüştürme aracıdır. Dünyayı yeniden kuran, düzenleyen bir türdür. Şiirin ana malzemesi hayattır, dünyadır ve şiir hayattan aldığı malzemelerle tekrar yeni bir hayat, yeni bir düzen kurar. Bu konuda Gülten Akın şunları ifade eder: “Şiiri kısa tanımlamaların içine sığdırmak zor; ama kolayca söyleyebiliriz ki şiir, yaşamda, insanda hiçbir iletişim kanalının ulaşamayacağı gizler noktasına en yakın giden iletişim türüdür, aracıdır.”

Felsefe ile komşu edebiyatçılar

Beyza Özkan, Felsefe ile Komşu Edebiyatçılar yazılarına devam ediyor. 10. sayıda Sabahattin Kudret Aksal’ı anlatıyor Özkan. Felsefe ve edebiyatın birbiriyle münasebeti oldukça önemli. Birbirini besleyen iki düşünce yapısının birlikteliğinden ortaya çıkan çok değerli eserler var. Özkan’ın yazarlar üzerinden sürdürdüğü bu yazı dizisini bu bağlamda önemli buluyorum.

“Aksal, yazdığı şiirlerle, öykülerle ve de üzerinde sıklıkla çalışılan tiyatro eserleriyle sanatça yaratma ve de sorumlu yaratma etkinliğini gerçekleştirebilmiş midir? Bunlarla birlikte Aksal, sözü edilen yaratma etkinliklerini felsefe ile ilişkisi içinde nasıl bir şekilde gerçekleştirmiştir? Bu sorularla birlikte Sabahattin Kudret Aksal’ın düşünce ve duyuş dünyasına giriş yaparak yazıma başlıyorum. 1993’te yetmiş üç yaşında ölen Sabahattin Kudret Aksal, şair, küçük hikâye ve tiyatro yazarı olarak edebiyatımızda seçkin bir yere sahiptir. Felsefe eğitimi gören yazarın bütün eserlerinde insan-çevre ve kâinat ilişkilerini araştırmaya yönelik bir tutum görülür. Nitekim Aksal, felsefe, mantık ve psikoloji derslerini Hilmi Ziya Ülken’den, edebiyat derslerini de Ahmet Hamdi Tanpınar’dan almıştır. Bu noktada şunu sormam gerektiğini hissediyorum: Hilmi Ziya Ülken’in felsefî bakışı ile Tanpınar’ın felsefî bakışı, Sabahattin Kudret’e nasıl bir bakış kazandırmıştır? Soruyla birlikte şunu da düşünüyorum: Tanpınar, edebiyatımızda mihenk taşı olmasıyla ayrı bir yerde olan sanatçı kişiliğinin yanında eserlerinde felsefeyi, özellikle de Bergson’u içselleştirerek kendini öne çıkarmıştır. Bu bahsi burada bırakıp ilerleyen satırlarda tekrar açmak üzere cümlemi noktalıyorum.

Felsefe eğitiminde Hilmi Ziya Ülken’in yeri oldukça önemli olan Aksal’ın lise yıllarındaki felsefe dersleri, hocasıyla olan diyalogları ile doludur. Kırk dakikalık derslerin yarısı Ülken ile Aksal’ın diyalogları ile geçmektedir. Bu bağlamda Platon’un diyaloglarındaki ortamın gözümüzde canlandığını söylemek yerinde olacaktır. Aksal’ın hocası Ülken’le tartışmalar içinde geçen lise yılları, onun dünyayı ve hayatı sevmeye başladığı yıllardır. Bu yıllar içinde Aksal, okulda her ne kadar tembel bir öğrenci olarak anılsa da aslında sanatçı, felsefenin içine girmeye başlamıştır. Nitekim felsefe, dünyayı ve hayatı sevmekle başlayan bir olanaktır. Bir güzelin peşinden gidilen, o güzelin yürüdüğü yoldan yürünülen ve o yolu yürürken dünyayı ve hayatı sevmenin öğrenildiği olanağın adıdır da aynı zamanda. Aksal da bu yolu Ülken ile birlikte yürümüş, dünyayı ve hayatı böylelikle sevmeye başlamıştır. Onun yürüdüğü bu yol, üniversitede de akıp gitmiş ve hocası Ülken’in çıkardığı İnsan dergisinde yazmaya başlamasıyla birlikte edebî bir boyutta birleşmiş. Bu birleşme ile birlikte biz Sabahattin Kudret Aksal’ın Gazoz Ağacı ve Yaralı Hayvan isimli hikâyelerini, öte yandan da yazdığı şiir ve tiyatro eserlerini görme imkânı buluruz.”

Ülkü Tamer üzerine

Dergilerde şiir, deneme, öykü en yoğun olarak karşımıza çıkan yazı türlerinden. Bunlar olmadan dergilerin yayıncılık misyonu da eksik kalır. Fakat dergileri bir adım öne çıkaran yazılar daha çok poetika ve kuram merkezli yazılardır. Çünkü dergiyi düşünce dergisi haline getiren bir artıdır bu tür yazılar. Mahfil, bu alanı boş bırakmamaya çalışıyor. Dergide birçok düşünce yazısı yer alıyor. Işık Selin Orhuntaş’ın Ülkü Tamer yazısı, Tamer’in şiirimizdeki yeri düşünülünce önemli bir yazı.

“Ülkü Tamer’in ismi hep İkinci Yeni akımıyla birlikte anılır. Kendisi bu akıma daha sonra dahil olmuş, arkadaşlarının şiirlerinden ve klişelerden uzak şiirler yazmıştır. Nesirler yazmış olmasına rağmen kendine ait bir poetika yazmamıştır. Şiirle ilgili ya da şiire dair görüşünü kendine saklamıştır. Aslında onun poetikası, ‘Şiir İçin Cevaplar’ adlı şiiri sayılabilir. Çağdaşlarının öykülerine taşıdıkları sorunları o, şiirine taşımıştır. İstanbul’un kentsel dönüşümü, kapitalizmin giderek güçlenmesi ve bunun sonucunda doğan samimiyetsizlik tutunacak dal aratır şaire. Çocukluğa sığınır, doğal ve gerçek olana. Anıları, çocukluğu ve doğa şiirlerinde en sık kullandığı temalardır ve bu üç tema Antep’te birleşir.

Ülkü Tamer isminin İkinci Yeni ile birlikte anıldığını söylemiştim. Şiiriyle ilgili sözlerime devam etmeden önce İkinci Yeni şiirini hatırlatmak istedim. İkinci Yeni ismini ilk kez Muzaffer Erdost 1954 yılında Pazar Postası dergisinde kullanır. Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç topluluğun önde gelen şairlerindendir. Kendilerinden önce gündemde olan ‘Garip’ şiirine karşı çıkmış ve kendi şiir anlayışlarını öne sürmüşlerdir. Aslında tek neden bu değildir. Edebiyat hiçbir zaman siyasetten ve toplumsal olaylardan uzak kalmamıştır. İkinci Yeni şiiri baş gösterdiği dönemde tek partili dönem vardı ve toplumsal yoksulluk artık göz ardı edilebilecek bir şey değildi. Tek partili hayatın dayatmacı politikaları sonucu azınlıkta olan aydınlar da direniş yöntemi olarak bilince ait her şeyi reddetmeyi seçmiştir. Şairler şiirde anlama karşı çıkmış, konuşma dilini şiirden kaldırmış ve salt şiire yönelmişlerdir. Ülkü Tamer’in şiirlerini bu bağlamda değerlendirmek gerek. Türk şiirinde Batı ve Doğu sentezini en iyi yapan isimlerden birisidir. Batı’yı yaptığı çevirilerden öğrenir ve bunu yerli kalıplarda işler. Aynı Tanzimat Dönemi eserlerinde olduğu gibi. Ama Tamer daha başarılıdır. Kendi şiir dilini ilk şiirlerinde oluşturmuştur. Şiirini zıtlıkların birliği üzerine inşa eder. Veysel Çolak onun şiiri için, “Ülkü Tamer şiiri karşıtların birliği üzerine gelişir ve süreklilik kazanır. Tıpkı yaşam gibi örgütlü ve dağılgandır.” der.”

Mahfil’den şiirler

ben çakmağı çaktığım zaman gök göverirdi

yediveren güllerin tende bıraktığı sızıyla açılırdı aşk

büyülü bir yanılgıda yangınlar artığı kerem’i

kuşatırdı ilkokul kitaplarında esrik şehir

harflerin bitkisinden kokulu sabunlar yapılırdı

ve plastik leğenlerde yıkanırdı çocuklar pazar günleri

korkunun ve utangaçlığın parmak aralarından akardı su

kır çiçeklerinden taç yapardım annelerine benzeyen kızlara

omzumda uğur böcekleriyle birinci cıgarası içerdim

zeytin yerdim ve helva yatırırdım ekmeğimin arasına

her geçen gün biraz daha babama benzerdi ağzım

çünkü yediveren güllerin tende bıraktığı sızıyla açılırdı aşk

büyülü bir yanılgıda kuşatırdı esrik şehir yangınlar artığı kerem’i

ve ben çakmağı çaktığım zaman gök göverirdi  

Ahmet Özdemir

en rüküş halini vitrine koyan kulun olarak

bana bir sıfat bağışla beni bağışla

beni tut getir çarmıhın tam ortasından

her şeyi bilen dayılardan amcalardan koru

koru doğudaki muhtarlardan batıdaki kaymakamlardan

feysbuk’ta Hocalı Katliamı’nı anıp Beyoğlu’nda fotoğraf paylaşan

kızlardan bir miktar koru

kime Allah’ım derdim sen olmasan

Salih Yıldırım

Ben bu çağda diz çökmekten diz vermiş kumaşlara sarılmamalıyım

Bilemedim nedendir adım banka defterlerine büyük harflerle yazılır

yahut mezar taşına kazınır.

Ölmek istedikçe hep bunu hatırlarım

İnsan giderken neden kendinden bir kalıt bırakır?

Nuri İbrahim Karabudak

Hiçbir gerçeğe inanmayan Marla

Uykusunun derinlerine doğru

Kutsal bir düşün peşine düştü

Başlarda çok güçlü, yıkılmaz kalelere eşti

Onu tanıyanların soyu tükenince boşlukta

Sol omzunda anıyı saklayan o iz silinmişti

Kulağına fısıldanan masalları unutmadı ama

Taş duvarın dibindeki yorgun hayaleti güllerle tanıştırmak için

Kara dumanla kaplı kentte yaşamın izlerini aradı

Sokak başlarına kümelenmiş amele taburları

Başıboş ruhlar çarşısında ayakta mumyalanmış kukla

Kör bir dilenciyse dünyayı

Ona anlatılan güzel ve aydınlık yer sanıyor hâlâ

Her şeyin simsiyah kesilişinden habersiz

Artık olmayan köprünün korkuluğuna yaslanmış

Ahmet Menteş

oysa

tutunarak

çağırabilirdim kırlangıçları yardıma

 ah

kararsız kalmasaydım

Başı yastığa sığmayanların

sesiyle yükselmeseydi

bağırışlarım

toplumsal nezaket gereği

aynı yerden kırılmazdı inancım

M. Emin Asaroğlu

sedirlere yatırıyorum onu

güneş parıldıyor alnında

her şeyin hizasını kaybettiği bir çağda

onun yüreğini yüreğime hizalıyorum

avuçlarımda entariden mutluluk seferleri

yol uzun, ağaçlar devrik fırtınalar içinde

kurutuyor saçlarını

sonsuz saadeti karanlığın yüzünden çıkarıp

takıyorum yakama

aynaların yüzü artık dip değil.

Ayşe Gönenç

Bir metafor olarak dünya

Bir dergiye Rasim Özdenören yazısı ile başlamak günümüz okuru için çok büyük bir şans. Hece dergisi bu güzelliği armağan ediyor her sayı okurlarına. Hece’nin 280. sayı önyazısında sesleniyor Özdenören, bir çağa seslenir gibi. Her satırı not edilecek önemli tespitler var bu yazılarda. Elbette ince göndermelerle birlikte.  “Metaforlar Anlamı Çoğaltır” başlıklı yazının bir bölümünü buraya almak istiyorum.

“Bir metafor amaçladığı hedef doğrultusunda değil de kelimelerin sözlük anlamıyla anlaşılmaya kalkışıldığında içinden çıkılmaz vahim yanlışlıkların konusu olur. Özellikle kutsal metinlerde (örneğin Kuranı Kerimde) yer alan metaforlar, kimi dar kafalı yorumcular tarafından kelimelerin sözlük anlamıyla yorumlanmaya kalkışıldığında gülünç çıkarımlarla karşılaşabiliyoruz.

Bir kere vurgulayalım, herkes her şeye açık olmuyor, olamıyor. Kimileri leb demeden leblebiyi anlarken, kimileri de ne kadar çabalasak deveyi atlattığımız hendekten onu atlatamıyoruz. Bu da idrak ( algılama) meselesi olsa gerek.  

Hece Taşı’nda M. Ragıp Karcı var

Hece dergisi 280. sayısında 26 Şubat 2020’de aramızdan ayrılan M. Ragıp Karcı’ya özel bir bölüm ayırmış. Hece Taşı bölümünde birçok yazar ve şairin Karcı hakkında kaleme aldığı yazı ve şiirler yer alıyor. Ben de M. Ragıp Karcı ağabeyi rahmetle anarken dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Andre Suarez, Tolstoy’u anlatırken, onun yaşlılığına doğru iyi bir ahlakçı ve Hıristiyan olmasını kastederek, ‘yaşlılığı kutsaldır’der. Özellikle son yıllarda bıraktığı bembeyaz sakalı, renkli çakır gözleri, kısa boyu, devamlı tebessüm eden nurani yüzü ve yaşanmışlığın ve yaşlılığın vermiş olduğu bilgelikle Karcı’nın tıpkı Tolstoy gibi yaşlılığı kutsaldır. Hastalığının son demlerinde ‘herhalde gidiciyim eğer ömrüm uzayacaksa günahlarıma kefaret babında olsun’ dediğine şahitlik etmiş biri olarak, Naat ve şiirlerinin günahlarına kefaret olmasını diliyorum. Mehmet Kurtoğlu

Ragıp’la beraber olduğunuzda, bir taraftan şiir, diğer taraftan mûsiki ile hemhal olurdunuz. Divan şiiri, Ragıb’ın vazgeçilmezlerindendi. Yıllardır büyük bir divan şiiri antolojisi üzerinde çalışıyordu. Mevcut antolojilerin dışında kalmış bir hayli önemli şair vardı, onların da bilinmesi lazımdı.

Hem türkü tutkunluğu hem gazel muhabbeti, birçoğuna tezat gibi görünür. Aslında çelişki filan yok. Bir medeniyetin  farklı tezahürleri bunlar. Bizi asırlarca besleyen iki gümrah lirizm çeşmesi, Karcı bu pınarlardan ikisinden birden içmeyi becerebilen nâdir şahsiyetlerdendi.  D. Mehmet Doğan

Nuri Pakdil, İlhami Çiçek için “Şiir Sandığı” demişti. Biz de Mehmet Ragıp Karcı için “Türkü Sandığı” desek yeridir.

Her üçüne de rahmetle. Arif Ay

Efendinizden, Ehlibeyt’ten bahsederken gözleri dolardı. Kalbinin de gözleri dolardı. Sıkça salavat getirirdi. Onda Peygamber sevgisi adeta bir iç kimlik gibiydi. Bektaşi meşrep bir Hanefi’ydi. Bektaşi adabını, Kızılbaş töresini en az Bektaşi büyükleri kadar bilirdi. Yezit dedeliği de olmuş, cem yönetmiş bir ahir zaman dervişiydi. Oysa Nakşi idi. Öyleydi. Mehmet Aycı

O dönemlerde TRT’de kameramanlık yapan Ragıp ağabeyi, meşhur pos bıyıklarıyla, dilinde türkü, elinde sazı, daima gülen yüzüyle hatırlıyorum. Tanıştığımız o yıllardan bu yana dostluğumuz geometrik biçimde artarak devam etti. Aramızda yaklaşık yirmi yıl olmasına rağmen hiçbir zaman yaş farkını hissettirmedi bana. Hep yaşıtmışız gibi davrandı. İbrahim Eryiğit

  Avuçlarında denizi taşıyan
Mekânıydı kartallara aşiyan
Yiğit doğdu garip öldü Ragıb
Defnedildiği gün idi Regaib

Halil İbrahim Çelik

Esti yine birden o sonsuz rüzgâr
Savruldu türküler, ağlar bu can ey
Mahzun kaldı sazım  O’ndan yadigâr
Gitti Mehmet Ragıp Karcı Ağabey
Savruldu türküler, ağlar bu can ey

Sıtkı Caney

Biraz da Süleyman’ın kaderini yaşarsın
Göçün almış sırtına giderken bir uzun yola
Heybende kekikler, kevenler, karahindibalar
Dayanırsın kapılara binlerce İsmail’le
Kays’ı mecnun eden hâlden anlar
Aşk bahsinde Leyla’nın tarafını tutarsın

Atıf Bedir

Karantinanın kırk çilesi

Yıllarca edebiyatı yapılan, bize uzakmış görünen bir kavram geldi ve hayatımızın merkezine yerleşti. “Karantina” artık hem dünya için hem de bizim için oldukça tanıdık çağrışımları olan bir kavram. Böyle bir zamanda İbrahim Demirci, dilin inceliklerine nüfuz eden hassas bakışı ile eğiliyor karantina kelimesine.

“Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi ‘karantina’ maddesinde kelimenin İtalyanca aslı ‘quarantena’ şeklinde yazılmış, doğru yazımın bu olduğu anlaşılıyor. Quarantina yazımında Fransızca’nın etkisi olmalı. Çünkü Fransızcada ‘quarantinaire’ şekline girmiş.

Hastalığın ortaya çıkıp çıkmayacağını gözlemek için öngörülen sürenin kırk gün olması, insanlığın yüzyıllar süren deneyimlerinin sonucu olmalı. Yeni deneyimler bu süreyi azaltmış olsa da karantinanın kırkı bütün sağlamlığıyla yerinde duruyor.”

“Bu bilgiler bize ‘karantinanın kırk çilesini’nin ‘kırkın kırk kırkı’ olarak da okunabileceğini gösteriyorsa şayet, dağılmayalım, toplanalım,  toparlanalım; dağıtmayalım, toplanalım, toparlayalım.

Hoş, dağılmanın, dağıtmanın, yaymanın, yayılmanın da kendine özgü güzellikler ve zenginlikler ürettiği de besbelli.”

Yazar ve yönetmen Derviş Zaim

Yavuz Demir, özgün bir Derviş Zaim portresi ile yer alıyor Hece’de. Ben portre diyorum ama aslında yazı bir kitap tanıtımı. Demir yazıya öyle bir giriş yapıyor ki şiirlerden, romanlardan, öykülerden örnekler sunarak; ister istemez gözümüzün önünde kitaptan daha çok Derviş Zaim canlanıyor. Oldukça başarılı bir anlatım bu. Okuyucuyu yazara ve kitaba hazırlıyor Demir. Derviş Zaim’in Rüyet romanı hakkına yazılanları okuyunca kitaba karşı bir ilginin olacağı da muhakkak. Dergide mutlaka okunması gerekenler arasındaki bu yazıdan bir bölüm paylaşacağım. Devamı Hece 280’de.

Rüyet, modern anlatı tecrübemizde oldukça önemli bir yer tutan, bugün de hayatımızı oluşturan bütün müesseseler itibariyle sürdürdüğümüz, bir boyutuyla içinden çıkılmaz trajedimiz olarak telakki ettiğimiz Doğu Batı ikilemini de ele alır, mevcut örneklerinden farlı olarak.

“Koyu ideolojinin örgülediği bir söylemin kendisine yer bulmadığı bu çatışma, romanın kendi varlık unsurları çerçevesinde, belki de bugüne kadar göremediğimiz, fakat esası teşkil eden, tecessümlerle -embodiment- aktarılır. Romanda geçen bahisle, Doğu ve Batı felsefe binaları önüne konulacak heykel tartışmaları içerisinde, Sine’nin amcasına getirdiği teklif bu, artık kronikleşen krizin, ilk kez farklı bir biçimde savuşturulması gerektiğine dair bir zihinsel reaksiyondur.”

Hece’den şiirler

evleri yoklayan korkulardan
kavlinle buradayız öyle ıssız
onar içimizdeki boşluğu
ağını çekiyor tarih
teknemizi ihanetler batıracak zahir
 

Arif Ay

Tek sayıların ilki şöyle dursun el Kindi
Hakkın hatırı hatırlatır kaplana kaplanlığını
Kaplan kaplandır kedilik kedilere kalsın
Haykırışıyla kalacaktır hatırası

Kopana dek kıyamet hatta sonrası

Hüseyin Atlansoy

sulardan geçtim
güneşin avuçlarında toplanmış
söğüt tepesindeydik, sere serpe
tropikal bahçenin göğe açılan kapısından
yağmurun ıslak yüzü düştü tenime
açtım vadinin camlarını, deniz
kucaklıyordu yağmuru, bu sabah
içimdeki yalnızlığı uzaklara sürdü güneş

Şakir Kurtulmuş

mesafe koydum bende sevdiklerimle arama, ayrılık koydum, ölüm var diye
yaşamak dediğimiz şu karanlık zamanlara ışık bekliyorum
iskoçya’dan portekiz’e giden geminin soğuk hava deposunda değilim neticede
hayat, bir hikâye bırakmakmış, nihayet 1984’ün anlatmadığı bu günlerde

İsmail Karakurt

Son söz yerine söyleyelim;
bana esenlik dileyiniz
demiştin ya
Hastalık Şiirlerinde
Bütün şairler sana
kalbi selim olanlar sözgelimi
hep bir yürekten seslenecek
bir şiir selamıyla her biri
dingin bir ıslıkta söyleyecek:
Esenlik dileriz
Esenlik dileriz

Vural Kaya

taş bu fırlattığınız taş
işte kadavralayıp çıkarttım
ve değiştirdim yerini kalbimin
taşla sıvadım… taşla canhıraş

Leyla Arsal

kollarını açıyorsun rüzgâr gülleri gibi
rüzgâr gibi sıvışıyorum aradan
tohum bilip toprağına basıyorsun yine de
kim bilir hangi çiçeği umut ederek ismini söyletemediğin
hangi güzel duygunun annesi oluyorsun yeniden
yeniden umut ederek vedalaşıyoruz
 el sallıyorum el sallıyorsun

kimsenin yüreği sızlamıyor
kimsenin yüreği değil ki benim yüreğim.

M. Ali Köseoğlu

Yazılan son şeylerden, kırık umutlardan
İpini koparmış susuz bakışlardan
Kavli geçmiş ödenmemiş borçlardan
Ve ay ışığından şişmiş gecenin, kaygılı lambanın
Nedir inip çıkan şu gönül dağımda, çığırtkan dilimde.

Ahmet Tepe

mesai kavramı şiire Tanzimat’la
yani ilelebet ödenecek bir tazminatla
sinsice girmeden önce
ne tenzilata koşan ne tahsilata
ne tahrik bir, tazyik ne
vardiyada ölen şair yok
makineye kolunu kaptıran bir şair yok
ölen veya yaralanan

Hasan Yurtoğlu

ben sizin bir düğüne yeni başlayan yüzünüze hiç bakmam
bakmam yağmurlu bir gecede celta vigo’nun yediği hatalı gole 
puslu bir gece lambasına bir şairin kelime saldırısına
kadınını kırbaçlayan bir alkollüyü tutup çekerim masanıza
bir Fatiha isterim mumlardan şamdanlardan ışıklardan geçince
durup durup güz uykularını diz ağrılarını menisküsünü özlersin
çökerim senin göz kapaklarına bir uyku hapı gibi

Mehmet Tepe

Bir bir kaçıyoruz, nerelere
Eğer alnımda yer olsa
Tereddütsüz kalkınca yitirilen kuşak
Hangi avlu köşesinde unutulacak
Sen bunları ilk defa duyuyor gibisin.

Alihan Çetiner

ne zaman otobüsü kaçırıp dolmuşa binsem
seni bir şarkı olarak yeni bir dile uyarlarım

Çağrı Bayındırlı

  

 

YORUM EKLE