Nisan 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Anadolu'nun mağrur ve mağlup hüznü

Yolcu dergisinin 94. sayısı direncimizi bileyen bir sayı ile çıkageldi. “Bizde kuşlar filleri yener.” diyerek zihinlere çakılacak bir sayının kapağını aralıyor Yolcu.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Muaz Ergü’nün Muhsin Yazıcıoğlu hakkında kaleme aldığı yazısından olacak. Yazıcıoğlu demek her şeyiyle Anadolu demektir. Duruşu, direnişi, sözü ve özüyle Anadolu’dur Yazıcıoğlu.

“Yazıcıoğlu'nun yüzüne bakınca ilk göreceğiniz şey Anadolu Coğrafyasıydı. Bir yağız Anadolu Civanı. Esmer, kavruk yüzünde tarihimiz, talihimiz… Yüzünde çileler, alın çizgilerine hüznün en koyusu yerleşmiş... Siyasetle, politikayla uğraşmasına rağmen reel politiğin kirlerine, ayak oyunlarına bulaşmamış, dümenden işlerle hiç işi olmamış… Anadolu’nun saf yiğitlerinden. Safiyet ve mazlumiyet… Evet, Muhsin Başkan bilindik politikacı tipinin çok uzağında siyaset yapmış gerçek vatansever.”

“Vakur, mütebessim bir çehre. Hakka teslimiyetle aydınlanmış… Yaşadığı bütün çalkantılara, alt üst oluşlara, kopuşlara, yitişlere rağmen çizgisini bulanıklaştırmayan, bedel ödemekten korkmayan ve hatta bütün bedeli canıyla ödemiş olan bir hâl insanı. Siyasi organizasyonların en alt kademesinde de en üst kademesinde de bulunmuş zerre miktarı ahlakından ve İslami terbiyesinden ödün vermemiş. Nerede bulunursa bulunsun hep zirvelerin insanı olmuş. Başı dik, kirlenmemiş, bulanıklaşmamış… Nitekim bir gün zirveler aldı O’nu geri döndürmedi. Dönmedi geri… Çeğen Tepesi’nden geri dönmeyen Enver Bey gibi. Bembeyaz bir zikre daldılar. Kirlenmemiş, kirletilmemiş bir zikr!..”

“Muhsin Başkan’ın ansızın vedası üzerinden on yıl geçti. Bu on yıl içinde olan bitene dair sağlıklı, güvenilir, muteber bir bilgiye ulaşılamaması maşeri vicdanlarda derin bir yara olarak duruyor. Ölümünün üzerindeki esrar perdesi birçok spekülasyona yol açıyor. Bu konunun aydınlığa kavuşturulamamış olması gerçekten hepimizin ayıbı.”

Hayatın üstüne yürüyen şair

Gökhan Akçiçek’in okuma ve yazma serüvenine şahit oluyoruz Yolcu’da. Bir şairin şiir yolundaki yolculuğu karşılıyor bizi.

“Yazı hayatım şiirle başladı. İlk, orta ve lise yıllarımda kütüphaneler uğrak yerlerimin en başında idi. Kitaplar, dergiler ve gazeteler evimizden hiç eksik olmazdı. Meselâ Tercüman, sürekli okuduğumuz bir gazeteydi. Pazar günleri diğer gazetelerden de alırdı eve babam. Hatırladığım kadarı ile Hürriyet, Milliyet ve Günaydın gazeteleri de ara sıra misafir olurdu evimizde.”

“Kitapların, yazılı ve görsel malzemenin yanına radyoyu ve plakları da koymam gerekiyor. Evinde radyo ve pikap olan bir aile idik… Bizim evde güne Erzurum radyosu ile başlanırdı. Oradan dinlediğim türkü ve şarkılar, arkası yarın adlı radyo oyunları ister istemez etkiler bırakmış dimağımda. Tüm bunlara bir de Karadeniz'in, doğup büyüdüğüm Ordu'nun tabiat güzellikleri de katılınca, sanırım içimde yazıya ve şiire ait kıvılcımlar birikti.”

“Kendime dönüp baktıkça, iyi ki edebiyata bulaşmışım diyorum. Eksiklerim için yazdım, kim bilir! Çaresizliğimi, yoksulluğumu, dahası mahcubiyetimi gizlemek için de yazdım galiba. Muktedirlerin ve kibirlilerin karşısında dik durmanın adıdır yazmaya soyunmak. Yazar, hayatın üzerine inatla yürümenin sizi getirip bıraktığı noktada alıyor eline kalemini…”

Kitap okumanın zararları

Ömer İdris Akdin’den kitap okumanın zararlarını öğreniyoruz. Yasaklar, zihniyetler, üzeri örtülen hakikat var kısacık cümlelerde.

“Evimizin arkasında küçük bir bahçemiz vardı. Bahçenin dibinde yeni yetme bir elma ağacı. Ağacın altında elinde kürekle badem bıyıklı babamı gördüm günün birinde. Toprağı kazıyordu. Yanında şişkin fındık çuvalı. Bir kaç adım uzağındaki bana bir bakış fırlattı ve bulunduğu yeri kazmaya başladı. Zıpladım. Attığı bakışı kaptığım gibi kitaplığımızı silmeye çalışan annemin yanında aldım soluğu. Nereye gitti kitaplarımız diye sormaya durmuştum ki işaret parmağını dudaklarına götürüp su sişareti yaptı. A dedim ben bu işareti biliyorum. Sağlık ocağının girişinde asılı rengi solmuş hemşire hanım portresi. Hayır evlat dedi, ihtilal oldu. Meğer babam fındık çuvalının içine boca ettiği kitaplarımızı gömmeye çalışıyormuş. Koştum koştum koştum. Küreğin sapına çenesini yaslamış öylece duran babam bakışlarımı geri ver der gibi bana döndü. O anda fark ettim, gözleri toprağa karışmıştı. Artık bakışlarının ona herhangi faydası olmayacaktı. Şimdi gezdirdiğim mahzun bakışlar ondan bana yadigar. Kitap okumanın zararlarını böyle öğrendim.”

Yolcu’dan şiirler

Öfkeli kuşlar gördüm tutunarak düşen bulutlardan
Yıldırımları toplayıp gözlerinde gökten salıveren
Sonra toprağa girip dirilen kırağı gibi yenilenip
Taşlarını ekin başaklarında saklayan kuşlar.

Fatih Tezce

ufuklar açılır
alev perdeleri aralanınca
yangına bakarak anla
anla ki insana kendini hatırlatan Allah
ruhuna iltifat bir kıvılcım sıçratmıştır
okuyabilmek için ümmisi olunan gerçeği
dünyayı başka kılanı budamak için
ateşi yaratmıştır
mutlaka yanarak arınır insan
helal ve sükut nevaleli bohçadan
yükü sırtına vurup yol alarak
ya da alışarak kire
ilgisizliği mut sanıp, misakın
hatırlatıldığı güne yanılgısını taşıyarak
tözün arı haline
alevler aşılarak varılır

Abdullah Çevik

hayallerimizden uçmak
gözlerimizde sahnelenen
rüyalar böyle zamanları yaşamadık
gecelerin üzüntüsündeyiz
sabahı yılmadan deneyeceğiz
gözlerimize inanana dek kaybedeceğiz

kahroluş ölüme ayrılığa
başkalarından ve kendinden
karıncaları üzmeden üzülmek
ruhuna toprağı beden diye giyinmek

İsmail Delihasan

Hâmil-i kart yakînimdir

Bir zamanların efsanevî cümlesi idi “Hâmil-i kart yakînimdir.” Torpilin en naif şekilde anlatımı olan bu ifade sadece bir kartın arkasına yazılan cümleden ibaret değildi. İtibar, makam, güç gibi birçok dengeyi de gözeten koruma cümlesiydi aynı zamanda.

Şehir ve Kültür dergisinde Kâmil Uğurlu, tarihi süreçte kartların, kartvizitlerin hayatımızdaki yerini anlatmış yazısında. 

“Kartvizit, batı dillerine Lâtinceden geçmiş bir kelimedir. Biz Fransızların kullandığı şekliyle almışız: “Carte de visite”. Ziyaret, ziyaretçi kartı anlamında bir tamlama. 1850’lerde Avrupa’da kullanılmaya başlanmış ve Osmanlı’ya gelmesi uzun sürmemiş. Osmanlı, bünyesine kattığı her unsuru, her yeniliği kendi potası içinde yoğurmuş ve ona kendi özünü katmış, giderek millileştirmiştir. Bu konu da öyle olmuş. Geçen zaman içinde kartvizit, hatt sanatının ayrı ve güzel bir kolu olarak gelişmiştir. İnsanlar, kartvizitlerini bir “referans mektubu” bir “sosyal statü bildirisi” olarak değerlendirmişlerdir.”

“Kartvizit, sosyal hayatın hemen her aşamasında önemliydi. Üzerindeki yazı, bilhassa o kişi için özel olarak istif edilmiş “hüsn-i hatt” onun seviyesini gösterirdi. Makamını bildiren bir ibâre, adres, adresteki yer… önemliydi ve kartvizitler bir “tavsiye mektubu, bir bonservis, bir tanıtma aracı” olarak hizmet görürdü. Hanımlar için ayrı ve zarif, hanımca, süslü, havalı istifler yapılırdı. İstifi yapan çoğu kez imzasını atar, bunlar “ketebeli kartlar” olarak daha makbul kabul edilirdi. Öylesine ustaca istif edilmiş, düzenlenmiş kartlar olurdu ki, bunun meraklıları oluşmaya başladı. Değer verilen bir kişinin veya istifi beğenilen bir kart, önemli bir hâtıra olarak saklanırdı ve zaman zaman dost sohbetlerine konu olurdu, çıkarılır gösterilirdi, bir zenginlik olarak bundan gurur duyulurdu.”

Yaşlı güzel biblos

Gezi yazısı okumak çok keyifli geliyor bana. Özellikle görmediğim bir yer anlatılıyorsa yeni bir keşfe çıkmak gibi heyecan veriyor cümlelerin arasında ilerlemek. Mehmet Mazak’tan bir gezi yazısı okursanız keşfin yanına gizemi de koyabilirsiniz. Pek bilinmeyen ama güzide bir mekân onun anlatımında sizi bir anda kuşatabiliyor. Şehir ve Kültür’de Biblos’u anlatıyor Mazak.

“Tarihi surları ve deniz kenarındaki kalesi, Osmanlı çarşısı, Mecidiye camii, Arnavut kaldırımlı sokakları, berrak denizi, lezzetli yemekleri ve güleryüzlü insanlarıyla Biblos hayata kucak açmış beklemektedir şuracıkta. Bu şehir neresidir ve nerededir? Biblos, Lübnan'ın başkenti Beyrut’un 35 km kuzeyinde yer alan antik bir Fenike liman şehridir.”

“Biblos, MÖ 3. ve 2. yüzyıllar arasında Mısır Firavunlarının kontrolü altında iken tüm Fenike sahilinin hem dini hem de ticari başkenti idi. Bugünkü modern Latin alfabesinin temeli olan ilk lineer alfabeyi de bulanlar Bibloslular olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Bibloslular, MÖ 2000 yıllarında Mısır Piramitleri'nin yapımında kullanılan sedir ağaçlarını Mısır'a satarak ticarete başladılar. MÖ 11. yüzyılda Fenike'nin en önemli kenti oldu ve Akdeniz'de birçok ticaret kolonileri kurmuşlardır. Asırlar boyunca Asur, Mısır, Yunan, Roma, Arap ve Osmanlı uygarlıklarının üzerinde yaşadığı bu topraklar dünyanın en eski yerleşim yeri olarak bilinmektedir.”

“Biblos, günümüzde Akdeniz kenarında küçük bir balıkçı kasabası görünümü ile zamana meydan okumaya devam ediyor. Bende bir Akdeniz insanı olarak çocukluğum ve gençliğimin geçtiği Mersin ile Biblos arasında bazı yaşantı benzerliklerini görünce daha bir sevdim bu şehri. Biblos’un çevresi sebze yetiştirilen küçük seralar ile kaplı. Mersin sahillerindeki köylülerimizin yaş sebze üretimi için kullandıkları seraların 1990 modelini buralarda görünce iklimlerin ve denizin insanı birbirine benzettiğine ve şekillendirdiğine de şahit olmuş oldum.”

Balkon, insan ve şehir

Evin bir bölümü olmasının yanında şiirsel bir duruşu olan balkon, birçok şaire ve yazara ilham kaynağı olmuştur. Balkon dendiğinde aklından şiirler geçenlerin sayısı hiç de azımsanmayacak seviyededir. Ali Bal, ruha şifa bir balkon yazısı ile yer alıyor Şehir ve Kültür’de. Tarihten, edebiyattan, hayattan izler var yazıda balkona dair.

“Tarihi, Antik Yunan’a kadar dayandığı bilinen balkonlar, güneşten daha çok yararlanma amacıyla yapılmıştır. Biraz da geceleyin uykusuzluk halinde dinlenme yeridir balkonlar. Balkonlarımız önce ahşap, sonra taş ve şimdilerde demirden yapılır oldu. Balkonların siyasî amaçlara hizmet ettiğini de biliyoruz. Roma’da halka sesleniş konuşmaları balkondan yapılırmış. İslamî gelenek içinde de ezan okuyan kişinin evinde balkona benzer çıkıntı bulunduğu bilinmektedir. Minarelerin şerefeleri balkona benzetilse de apayrı bir maksat ve biçimi ile balkondan oldukça farklı bir mimariye sahiptir.”

“Göğe yükselen apartmanların balkonları daha da uzaklaşmıştır sokaktan. Eskiden balkona çıkan sanki sokağa adım atmış olurdu. Şimdi ise yüksek katlı binalarda balkonlar hava boşluğuna açılan kapılar oldu. Ne ses gelir ne hayat vardır balkonlarda. Gökte asılı kalmıştır balkonlar, kısacası hayatımız asılmıştır. Şimdilerde böyle balkonlar camla kapatıldı, simsiyah camla ve hiçbir anne, sokakta oynayan çocuğuna bağıramıyor balkondan. Balkonlar henüz ölüleri gömdüğümüz yerler olmadı ama hayatı gömdüğümüz yerler oldu.”

Nihayet pazara çıktı

Nihayet dergi 52. sayısına ulaştı. Ahmet Murat ve dergi ekibi çarşı pazar gezerek pazarın pazarcıların hal-i pür melaline şahitlik etmişler. Biraz sohbet, biraz alışveriş derken ortaya pazarların rengârenk yüzünü yansıtan bir muhabbet çıkmış.

“Pazarda cömertlik esastır. Her şeyin tadına bakabilirsiniz.” ( Ahmet Murat)

“Halı benim için sürpriz oldu. Daha önce de pazarlarda halı görmüştüm ama İran, Afgan halıları gibi bu kadar çeşitli ve iyi halı görmemiştim.” (Zeynep Özel)

“Ayvalık tarafında erkekler, dondurma ve çayın olduğu gölgelikli bir yerde otururlar. Kadınlar pazarı gezer, alacağını alır, bir tezgâhta bırakır. Sonra haber verir. Erkek gider, eşyaları alır döner. Satıcıların çoğu da kadındır. Yörük kültürünün etkili olması da var işin içinde bizim oralarda.” (İslâm Dalp)

“Pazar günleri Kasımpaşa ve Balat’ta Kastamonu’nun köylerinden getirilen ürünler satılıyor yıllardır. Bir akşam öncesinden getirilen ürünleri, pazarda erken saatlerden itibaren bulabiliyoruz. Bir sokağı geçmeyecek büyüklükte, otuz otuz beş tezgâh var diyelim. Mevsiminde ne çıkıyorsa marul, maydanoz, biber, kestane, mantar, dağ çileği, elma armut, yoğurt, yumurta, tavuk, ekmek… Görüntülerinden, tadından doğal olduğu anlaşılıyor.” (Kübra Yaşar)

“Pazarda alışveriş yapmayı şehirliler terk ediyor. Özellikle kadın erkek çalışıyorsa ve ikisi de işlerine sabah erken gidip akşam geç geliyorsa pazara pek çıkamıyorlar.” (İslâm Dalp)

“Pazardaki en büyük kavgalar tezgâhtarların seçtirmemesi olayından çıkar ya. Çünkü tüketici seçme özgürlüğü için gidiyor pazara.” ( Kübra Yaşar)

“Marka takıntısı ve parası olmayan gençler pazardan ev düzerek evlenebilirmiş gibi geldi bugün. Gelinlik bile vardı. Ortalama bir ev çıkabilir. Tabak, çanak, kıyafet, her şey var. Hatta düğün öncesi bohça merasimlerinin vazgeçilmezi bohça kapları için şantuk, kadife kumaş bile vardı.” (Zeynep Özel)

“Pazardaki sebze ve meyve tezgâhları çok sanatsal gerçekten. Neyle neyi yan yana, hangi rengi nereye koyacaklarını çok iyi biliyorlar.” (Kübra Yaşar)

“Orada sürekli bir döngü var, aynı anda üç dört kişiyle ilgileniyor. Sen patates isterken, diğerine poşet verip, senin patatesini tartması, öbürünün para üstünü de ayarlaması lazım. Tek kişiye odaklanamaz, öyle olursa müşteriyi kaçırır. Böyle bir organize kabiliyeti lazım.” (Ahmet Murat)

Affetmek

Kemal Sayar, affetmek üzerine kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor Nihayet’te. Sadi, Nurettin Topçu, Unamuno, Mevlana, Halil Cibran gibi isimlerden affetmek üzerine alıntı yaptıktan sonra kendi düşüncelerini sunuyor okuyucuya Sayar.

“Affetmekle yüzümüzü geleceğe döner, geçmişin zindanından kendimizi azat ederiz. Affetmek yanlışı geçmişe yerleştirir ve geleceği onun etkisinden kurtarır. Genişler gelecek. Affetmek unutmak değil, sadece mütecavize duyulan öfke ve hıncın içimizden geçip gitmesine izin vermektir. Gerçek bir affediş göklerden gelen bir bağıştır, ilahi alanın beşerî alana bir temasıdır, mucizevi ve ilham vericidir. Unutamadığımızı affederek yeni bir biçimde hatırlarız.”

“Affetmek mücrim-mağdur ilişkisindeki güç dengesini değiştirerek güçsüz kurbanın lehine tahterevalliyi eğer. Güç dengesindeki bu değişim her iki tarafı da kendi hapishanesinden azat eder. Ama bağışlanmayı dileyen kişiye düşen ödevler vardır.”

“Affetmek yeni bir geleceği mümkün kılar. Birini affettiğimizde geçmişin ne benim ne de onun üzerine son sözü söylemesine izin vermemiş oluruz. Suçlu insan cürmünden daha fazlası olabilir. ‘Hata ve günahlardan daha fazlası olabilirsin.’ demektir affetmek.”

Veysel gider adı kalır

Aşık Veysel’in Anadolu gibi sağlam ve vefalı duruşuyla çıkageldi Ketebe Piyan. Dengelerin sallandığı, birçok derginin daldan düştüğü zamanda Ketebe Piyan bahar duruşuyla raflardaki yerini aldı. Baharın geldiği, Veysel’in bu dünyadan gittiği zamanlardan bu yana onun içli sesi hiç eksik olmadı üzerimizden. Onur Uzer, türkü tadında bir Veysel biyografisi ile yer alıyor dergide. Onun gidişine bir ağıt denemesi de diyebiliriz bu yazıya.

Ketebe Piyan’da Ali Ayçil söyleşisi

Derginin 14. sayısının söyleşisi Ali Ayçil ile yapılmış. Şiirden, sanattan, yazmaktan ve okumaktan bahisler açan bir söyleşi bekliyor okuyucuları. İrem Ahıskalı ve Rumeysa Turan’ı tebrik ediyorum. Söyleşi yapmak önemli bir sanattır. Özellikle hazırlık aşaması ile kendini ele verir söyleşi. Bu ikili ele aldıkları işleri çok iyi yapıyor. Onların elinden çıkmış bir söyleşiyi okurken; “Ben de hazırım sorularınıza.” diye içimden geçirdiğimi de şuraya not olarak düşeyim. J

Ali Ayçil söyleşisinden notlar paylaşacağım.

“Doğrusu ben bütün yazı hayatım boyunca bütüne değil ayrıntıya inandım. Ayrıntılar önemlidir. Masadaki yarım bırakılmış bir çay bardağı, köşede unutulmuş herhangi bir nesne, kimsenin dikkat etmediği kaldırımdaki ağaç. Kısacası hayatın bu küçük ayrıntıları benim yazma serüvenimde beni daima kışkırttı ve etkiledi.”

“Başlangıçtan bu yana üç kitabım çıktı. Sadece ikinci olan, Naz Bitti hece vezniyle oluşan şiirleri içeriyor. Diğerleri de hece vezniyle oluşmamakla beraber hece vezninin lirizmini taşıyor. Bu, bence bir kararla yaptığımız bir şey değil. İçimizdeki sesle ilgili olduğunu düşünürüm.”

“İlk yazdığım Arastanın Son Çırağı’ndaki şiirlerle Bir Japon Nasıl Ölür’deki şiirler arasında ciddi derecede mesafe görüyorum. Bu kitapta (Bir Japon Nasıl Ölür) içimdeki şey, olmuşluk duygusu ve tatmin çok yüksek.”

“Oyun ve yaramazlık kendi doğamıza sahip çıkmanın yollarından birisi aslında. Tarih dediğimiz şey, an dediğimiz şey onu da içine bir şeydir. Ama geçmişi muhafazakârlaştırdığımızda sadece geçmişi değil kendimizi de muhafazakârlaştırıyoruz. Bu
kendimizi müzeleştiren bir şeydir ve peyderpey hayatsızlaştıran bir şeydir.”

“Diller arasında çeviri bir anlamda dünyaya yazınsal bir kazak da giydiriyor. Akıllı bir okur çeviri yoluyla eserleri okuduğunda hepimizin o harfler kazağının içinde yaşadığımızı hissediyor. Irkları, etnik yapıları, coğrafyaları aşarak birbirimizle konuşma alanı sağlıyor çeviri.”

Kurşun kalem

Kalem üzerine yazılan yazıları çok seviyorum. Yazan kalemin derdini yazmak gibi geliyor bu bana. Sait Faik’in Haritada Bir Nokta hikâyesinin son paragrafı geliyor hemen aklıma.

“Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım, oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Ayşe Sena Er de bir kurşun kalemin gölgesinden, karanlık gecelerden, kâbustan, korkudan ve hayattan öc alan bir öykü bırakmış Ketebe Piyan sayfalarına. Ali’nin sesinden, içinin titremesinden kurulu cümleler var öyküde, okunası.  

Ketebe Piyan’dan şiirler

sen bazen soğuk şeyler getiriyorsun aklıma kışları çayları
kanıma giriyorsun ki oradan sesime kadar yolun var
şimdi gelsen ve çatlatsan içimdeki cadıları şamanları atları
başa sarsa dünya şaşırsa yollarını içimin tüm katarları

Ramazan Arslan

Beş harfli isme dönen bir âdem yankısıyım
Buradan başlayarak dağılırım seslerime
Yaşarım hüznü, bir bitmişliğin dobra gerçekliğinde
Loş iyimserliğimdir oyalayan tan yerimi

Hasan Parlak

Yorgun işçilerin yarasından kül düşer bilirsin
Örneğin elleri yarıktır güzele bakınca
Kırılgandır artık sabrımız, kod adı intihar
Ostim’de bir sabah üstelik çiçeksiz
Annecim, sana da günaydın

Zahide Aydoğdu