Nisan 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Tahterevalli

Ihlamur dergisi Nisan 2019 sayısı ile ulaştı okuyucularına. Şiir, deneme, öykü türünde çalışmalar ile baharı selamlıyor kapaktan Ihlamur; “Yağan nisan yağmurudur korkma; şairliğin keyfini çıkar tek şiir yazmamış olsan da.”

Ihlamur’dan ilk paylaşımım Ezgi Fatma Açıkgöz’e ait Tahterevalli yazıdan olacak. Hayatı dengede tutma bağlamında isabetli tespitleri olan bir yazı bu.

“Tahterevallinin her iki ucuna birer çocuk oturur ve önlerindeki kolları tutarak, bir bakıma denge deneyi yaparlar. Aşağı ve yukarı iniş çıkışlarla hem eğlenirler, hem de ağırlıkların dengenin sağlanmasındaki etkisini bizzat deneyimlemiş olurlar. Bu esnada ağır olmanın dengeyi bozucu yanını da keşfederler. En sonunda ortayı bulabilmek için, mutlaka ağırlıkların dengelenmesi gerektiği sonucuna ulaşırlar.”

“Öyle değil midir sahiden? Hayat yolculuklarımızda aşırıya kaçtığımız, olması gerekenle hayata kattıklarımız arasındaki dengeyi bozduğumuz zamanlarda yaşamaz mıyız en büyük acıları? Fazla yemek, içmek, çok konuşmak, hangi konuda olursa olsun fanatik şekilde davranmak, uç noktalarda gezinmek değil midir, en sonunda başımızı ellerimizin arasına alarak kara kara düşünmemize neden olan?”

“Tahterevallinin dengesi bozulunca toplumların, dünyanın ve evrenin dengesi de kendiliğinden bozulma eğilimi gösteriyor. Böylece, dengenin yaratacağı güçlü bağların ve güzelliklerin yerini puslu tenhalıklar alıyor.”

Pelikan Burnu’nun gizemi

Ihlamur’da keyifle ve heyecanla okunacak bir hikâye okuyucuları bekliyor. Abdullah Mollaoğlu’nun Pelikan Burnu adlı hikâyesi uzun soluklu bir film gibi. Hikâye de uzun. Anlatılanların gizemi ve Mollaoğlu’nun hem hikâyeciliği hem de meslekî inceliklerini hikâyesine yansıtması bir solukta okutturuyor Pelikan Burnu’nu.

“Kaldığım otel aslında bir nehrin kenarındaydı. Ancak suyun önüne bir set konularak şehir merkezinde küçük bir gölet oluşturulmuştu. Göledin içinde iki üç tane pedallı bot vardı. Onların etrafında da ördekler yüzüyordu. Akşam karanlığında bile beyaz renkleriyle dikkati çeken bu hayvanları odamın penceresinden net bir şekilde görebiliyordum.

Haritada yerini bulamamış olsam da Pelikan Burnu’nun varlığından çok etkilenmiştim. Çünkü o güne değin koca körfezde toplam on pelikan bile görmüş değildim. Gerçi her sabah işe gitmek için kullandığım vapur iskelesinin yakınlarında arada sırada birkaç pelikan görünmüyor değildi. Ancak ülkedeki pek çok deniz şehrinde olduğu gibi körfezimizde de su kuşu anlamında martıların mutlak hakimiyeti vardı. Sayıları azımsanmayacak seviyede olsa da karabataklar bile bu gerçeği değiştiremiyorlardı. Pelikanların ise martıların sayısı temel alındığında isimleri dahi zikredilemezdi. Ancak bu tabloya rağmen körfez kıyısındaki bir buruna pelikan ismi verilebilmişti. Bu yüzden konu üzerinde düşünmeye gözlerimi göletteki ördeklerden ayırmaksızın çenemi kaşıyarak devam ettim.”

“Gece yatarken barınaktaki üçüncü pelikanın adını hatırladım. Safinaz’dı. Bunu hatırlamış olmakla birlikte içimde önceki hatırlayışlarıma benzer bir heyecan hissetmedim. Hissizliğimin sebebini bulmak içinse çok fazla çaba sarf etmeme gerek yoktu. Sanırım Pelikan Burnu’ndan soğumuştum. Başlangıçta albenisi fazla olan o yeri görme isteği Hafız’ın anlattıklarından sonra azalmıştı. Sonuçta elin çulsuzunun boş vakitlerinde fındık kırdığı mekanı görmemin çok da bir anlamı olmamalıydı. Bu düşüncelerle uyudum. Ertesi gün de izinliydim. Öğleye doğru ılık sonbahar havasının davetine uyup deniz kenarına gittim. Biraz yürüyecektim.”

Macera Ihlamur dergisinde devam ediyor.

Bir kahramanı tanıyalım; Zeybek Dede

Bu topraklarda nice kahramanlar yaşamıştır ve canlarını ortaya koyarak ne büyük kahramanlıklar yapmışlardır vatan için. Bu kahramanları anlatmak, tanımak, tanıtmak gerek. Çünkü bir toprak parçasını vatan yapan böyle değerleri yaşatmaktan geçer.

Gökhan Tuna, bize bir Çanakkale kahramanını tanıtıyor. Mustafa, nam-ı diğer Zeybek Dede.

“Aksulu bir genç adam da bu muhteşem zaferde kendisine yer bulmuş, terini kanını Çanakkale’de vatan savunması için akıtmıştı. Bu muhteşem zaferde rol alan bütün silah arkadaşları gibi memleket can bulsun diye canından vazgeçmişti. Bu savaşın her sahnesinde gencecik fidanlar toprağa birer birer dökülmüş, genç Mustafa’nın da hemen yakınında bir top mermisi patlamış, Mehmetçikleri biçilmiş ekin gibi dört bir yana savurmuştu. Dünya durmuştu zaman durmuştu ses durmuştu. Hissedilen tek şey hiçbir anlam veremedikleri sessizlikti.”

“Mustafa 1950 yılına dek çok sevdiği köyünde çalışıp çabalayarak ekmeğini taştan çıkartarak kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gitti. Ömrünün son demlerinde köyün çocukları onu Zeybek Dede olarak bilip tanıdılar. Zeybek takısı nereden geldi bilmiyorum. Aksu köyünün sakinleri aşılmaz dağ gibi, yiğit ve kahraman bir adama bunu layık görmüşlerdi kanaatimce.”

Ihlamur’dan şiir

yedeğimizde centilmence çizilmiş acılar

yürüyüşümüzde yeğin bir direniş öyküsü

geçer gideriz öylece, hiç sakınmasız

mırıldanırken bir yanık türküyü

yedeğimizde centilmence çizilmiş acılar

elimizde ne varsa bölüştürürüz

sıradağların bilgece duruşlarına

alnımızda şiirlerin serinliğidir

düzeltir dağınıklığımızı sevdadan yana

elimizde ne varsa bölüştürürüz

Bünyamin Durali

Kıştır üzerimizdeki bembeyaz örtü

Telmih dergisi 11. sayısında dosya konusu olarak “kış”ı işliyor. Hacimli bir dergi Telmih. Mevsimlik olarak çıkıyor. Derginin yeni sayısı çıkana kadar bir önceki sayıyı elinizden düşürmeyeceğiniz muhakkak. Şiir, deneme, öykü derken mevsimlik bir yoldaş olacak size Telmih. Anadolu’nun zenginliği edebiyatta hız kesmeden devam ediyor. Ihlamur Kayseri’den, Telmih Elazığ’dan sesleniyor tüm içtenliğiyle.

Ben dergiden tadımlık paylaşımlar yapacağım. Devamı Telmih’te.

Ruhumuzu üşüten bir roman

Dilara Demirbağ kış imgesini Abbas Sayar’ın Yılkı Atı romanı ile bağdaştırmış ve hem kıştan hem de Yılkı Atı’ndan dem vuran bir yazı ile katkı sağlamış dergiye.

“Yılkı Atı’nı okurken soğuk teninize nüfuz edecek. Kışın sadece bir mevsim olmadığını göreceksiniz. Hayatının son demlerinin bir kış mevsimine döndüğünü gördüğümüz Doru’nun yaşam çabasına roman boyunca tanık olacağız. Kıştan çıkıp bahara koşan Doru’nun sevincine ortak olacağız. “Her kışın bir baharı vardır yeter ki insan çabalamaktan vazgeçmesin.” düşüncesini kitabına ilmek ilmek işleyen Abbas Sayar’ı saygıyla anıyorum.”

Elazığ’da kış hazırlıkları

Rumeysa Tağ Elazığ yöresindeki kış hazırlıklarını anlatmış yazısında. Başlıklar halinde veriyor bu hazırlıkları Tağ. Evde yapılan hazırlıklar, hayvanlar için yapılan hazırlıklar, ısınmak için yapılan hazırlıklar, yemek hazırlıkları. Bir bölümü sizinle paylaşacağım.

“Yataklar, yastıklar, yorganlar yıkanır. Yün ve pamuklar çırpılır. Kazak, yelek, patik örülür. Halılar yıkanır. Evler boyanır. Yazı köyde geçirenler kışın şehre taşınır. Şehirde olan evler temizlenir.

Kış kadınları

Aylin Kaya kış kadınlarını sıralamış yazısında. Kış ve kadın imgesini isabetli tespitlerle işlemiş Kaya.

“Kış kadını sırdır. Camın arkasındaki sır gibi beyaz örtünün altındaki kara toprak gibidir.”

“Karanlıktır kış kadını. Kalpteki süveyda gibi…”

“Tarihtir kış kadını. Yüreğini tozlu kitapların arasında, kurumuş gül yapraklarında, eski bir plakta, altı çizili satırlarda hatta sandıkta sararmış göz nurlarının arasında saklar.”

“Umuttur kış kadını. Öldü sanılan tabiatın gizliden gizliye hayatı fısıldaması kadar büyülüdür.”

Atsız’da milli tarih

Mehmet Doğan, Hüseyin Nihal Atsız’ın milli tarih tasavvuru üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor. Atsız üzerine önemli tespitler var yazıda. Özellikle Osmanlı-Cumhuriyet bağı üzerine altı çizilecek satırlar var yazıda.

“Türk milliyetçiliğinin son yüzyılda yetiştirmiş olduğu keskin fikir kalemlerinden olan Atsız, Türkçülüğün ruhi muhtevasını kendi dönemi ve sonrasına nakış nakış işleyen büyük dava adamıdır. 70 yıllık ömrüne sığdırmış olduğu eserler hâlen genç nesillerin baş ucu eseri olmakta, Türk tarihi üzerine yapılan çalışmalarda ana kaynak görevini icra etmektedir. Hazırlamış olduğu Âşıkpaşaoğlu Tarihi (1970) gibi Osmanlı hanedanlığının ilk dönemlerine ışık tutan ve bu alanda çalışmalar yapan araştırmacıların ellerinden düşürmedikleri eser, bu konunun en yakın şahitlerindendir.”

Emin Âkif’in karnesi

Türk Edebiyatı dergisi 546. sayısında yine adına yakışan bir sayı ile çıktı okuyucularının karşısına. Edebiyat araştırmaları, belgeler, tarihin karanlık odasında gün yüzüne çıkmak için gün sayan eserler dergide kendine yer buluyor ve okuyucular birbirinden değerli eserlerle tanışmış oluyorlar.

Türk Edebiyatı’ndan yapacağım ilk paylaşım İbrahim Öztürkçü’ye ait Emin Âkif’in Karnesi isimli yazı.  Mehmet Âkif’in baba yönünü ele alan bir yazı bu. Hakkında en çok yazı yazılan bir değerimiz olan Âkif’in hayatının bazı noktaları günümüzde bile aydınlatılamamış birçok ayrıntıyı barındırmakta. “Mehmet Âkif’in aile hayatına dair gölgede kalan noktalar, hiç şüphesiz monografisinin eksik kısımlarının başında gelmektedir. Zira bugün anne ve babasına dair birkaç paragrafın yanında kız kardeşine, eniştesine ve çocuklarına ait bilgiler tatmin edici bit nitelik arz etmemektedir.” diyor Öztürkçü.

Âkif’in oğlu Emin ile olan münasebetleri özellikle eğitim-öğretim merkezinde ele alınıyor. Emin’in dersleri, okul durumu gibi birçok ayrıntı var yazıda.

“1925 yılından itibaren mektuplarda bir baba olarak Âkif’in, oğlu hakkındaki endişelerini bütün açıklığıyla görürüz. Âkif’in, oğlu İstanbul’da iken okuldaki devamsızlıkları, davranışları konusunda duyduğu üzüntü; Mısır’a geldiğinde ise Arapça ve İngilizce öğrenmesi için gösterdiği gayret ve teşvik, bu hususta yeterince gayreti görmediği oğlu hakkında esprili bir üslûpla dile getirdiği şikâyetler, eğitimiyle ilgili gelişmeleri takipteki hassasiyei, güreş ve yüzme gibi spor dallarında gösterdiği kabiliyetten duyduğu memnuniyet ayrıntılı bir biçimde mektuplarından takip edilebilir.”

“… Emin’in Türkçe dersi de dâhil dil dersleri kötü. Fransızcadan ikmale kalmış. Müzik, matematik ve geometriyle de arası pek de iyi olmayan Emin’in din, tarih dersi, genel tavır ve ahlak konusunda babasını pek mahcup etmediği anlaşılıyor. Baytar bir babanın oğlu olarak hayvanat derslerinden de sınıfta kalması son derece düşündürücü iken, terbiye-i bedeniye konusunda pehlivan babasına çektiği de dikkatlerden kaçmıyor…”

Yahya Kemal’in edebiyatımız üzerine görüşleri

Halk gazetesinin 1926 yılında Yahya Kemal ile yaptığı bir ankete yer veriyor Türk Edebiyatı dergisinde Mehmet Samsakçı. Dönem hakkında ve kendinden önceki edebî akımlar hakkında düşüncelerine ulaşıyoruz Yahya Kemal’in.

“Ben şahsen Edebiyat-ı Cedide’yi yirmi seneden beri sevmem. Sevmediğimin başlıca sebebi ise bu edebiyatın pes bir alafranga burjuvazisi zevkinde oluşundandır. Yalnız itiraf ederim ki Türklüğü eski hayattan yeni hayata çıkaracak geçittir. Sonra bu edebiyat da kendi ihtirasının hakikaten samimi bir ifadesi olmuştur. “Orijinal midir?” diye soruyorsunuz; samimidir lâkin orijinal değildir çünkü ne kadim edebiyatımız gibi bir varlığın in’ikâsıdır ne de yeni bir şey yaratmayı özler. Özlediği şey, Avrupa’nın göz önündeki ferahlı vakarını tok sınıfına intibaktır.”

“Halk edebiyatı diama vardı ve diama da olacaktır. Halk türküsü bir zaman Bingöl’de, Aydın’da, Tuna boyunda nasıl doğuyorsa bugün de medeni Paris’in ve ihtilalci Moskova’nın sokaklarında da yine doğmakta devam ediyor.”

“Milli edebiyat, devir devir bir milletin kendini aksettiren yazılardır. Medeniyet devreleri değiştikçe renkler de değişir. Lakin millet birdir. Kendini aksettiren edebiyatı da umumiyetle milli sayılır.”

Her iyilik cezalandırılır

Mehmet Kahraman’ın öyküsünün adı; Her İyilik Cezalandırılır. Kahraman, öyküsünde günümüzün moda dolandırıcılık tekniklerinden olan telefonla dolandırıcılığı öykünün imkânlarını kullanarak kara mizah bir olay halinde sunuyor bizlere. Bir de iyilik” konusu var ki içimizi acıtan bir hakikat olarak hepimizi bireyselliğin çemberine çeken bir hararetle ilerlemeye devam ediyor. Öyküde bütün duyguları yaşıyoruz. Yapılan bir iyiliğin nasıl olup da insanı cendereye sokan bir hale büründüğüne şahit oluyoruz.

“Yine oyuna geldim diye evin içinde dört dönüyorum. Trafik cezası dahi yemeyen adamın düştüğü duruma bak. Her seferinde aynı şey oluyor, iyilik yapıyorum, arkasından pişman ediyorlar. Allah’ım beni neyle sınıyorsun diyorum. İyiliği ödüllendirecekken sorunlarıyla uğraşıyorsun. Tövbe et, diyor Serap. Tövbe tabii, Allah’ım affet diyorum arka arkasına. Şeytan bu, biliyorum…”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

mermerin konuşabileceği
gelmez çünkü aklına senin
ve yüzün gülümseme kesilir alabildiğine
serpilir yüzüne dünyanın

soluğunu duyarım
kopup acıdan geri gelmiştir
dudaklarında ezdiğin karanfil
nefesin olur sonra senin
bu acımasız güzelliği nefesinin
gelir yüreğime saplanır
düşten uyandıran çivi

Ali Sali

Ben daha buradayım
Yıkık bir gönülle
Bir incinmişliğe ağlamaktayım
Şarkılar acımın en yakın şahidi şimdi
Hüsnüne değdikçe uzak bakışlar
Tutuştukça tutuşuyor içimdeki yangın
Devrilmiş bir ağacım sanki
Kolum kanadım kırık

İsmail Bingöl

bir çocuk filistin’de hangi taşın nasıl atılacağını öğreniyor
çünkü taş varsa var hayat
belki ona kadar sayamadan
belki dokuzu ikiyle çarpmadan
 bir misket alazında

leyla’nın mavisi bitti
leylekler dargın dönüyor bahara
çanak antenlere kuşlar mı kondu
bir silah patladı da ekranda

cömerttir tabiat çok insandan yana
kuşlar tüy döker mesela biz yastık yapalım diye
muhacirliği onlar öğretmiştir
kumdan evi garetta garettalar

Mahmut Bahar