Nisan 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Şiir, şâir ve peygamber

Ay Vakti dergisi 179. sayısına ulaştı. Dopdolu bir sayı karşıladı yine bizleri. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Prof. Dr. İsmail Güleç’in “Şiir, Şâir ve Peygamber” isimli yazısından olacak. Peygamber Efendimizin (sas) şiirle olan münasebetine birçok farklı açıdan yaklaşan bir yazı bu. Peygamberin çevresindeki şairlerden başlayıp peygamberin şiirle olan yakınlığı ele alınmış.

“Hz. Peygamber aynı zamanda içinden birçok şairin çıktığı, neredeyse her ferdinin şair olduğu bir ailenin çocuğuydu. Altı halasının altısı da şairdi… Halaları şair olur da amcaları olmaz mı? Hz. Peygamber’in amcalarından Ebu Talib, Hz. Abbas ve Hz. Hamza’nın şiir söylediği biliniyor. Ebu Talib’in Hz. Peygamber’i darda kalanların sığındığı güvenilen, mâsum, halim, reşîd, âdil nitelikleriyle övdüğü Raîyye’si meşhurdur.”

“Kızı Hz. Fatıma ve torunu Hz. Hüseyin de şiirler söylemişti. En yakın arkadaşları Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve özellikle Hz. Ali’nin şiirleri ise günümüze kadar ulaşmıştır.”

“Hz. Peygamber, şiirlerinde fuhuşu ve zinayı dile getirdiği için İmru’l-kays’ın şiirlerinden hoşlanmadığını ‘Cehenneme giden şairlerin bayraktarıdır.’ sözüyle ifade etmiştir.”

Asaf Halet Çelebi ve şiiri

Prof. Dr. Bilal Kırımlı, Ay Vakti’nde “Asaf Halet Çelebi ve Türk Şiirindeki Yerine Dair” yazısı ile yer alıyor. Edebiyatımızda tam olarak anlaşılamamış şairimizden Asaf Halet. Başka dünyalardan topladığı sesi Anadolu’nun sesiyle ustaca yoğuran bir şair. Kırımlı yazısında Asaf Halet’in şiirlerinin giriş rehberini sunuyor bizlere.

“Asaf Halet’in şiirleri kendi devrinde bazıları tarafından garip ve acayip karşılanmakla beraber genellikle beğenilirken, bir kısmının da şiddetli hücumuna uğramış ve karikatürlere mevzu yapılarak hicvedilmiştir. Bu tenkit ve itirazların bir kısmı, Asaf Halet’in o sıralarda ‘yeni şiir’i savunmasından kaynaklanmış olabilir.”

“Çelebi’nin şiirlerinde Budizm ve tasavvuf gibi mistik; fakat farklı kültürel birikimle beraber, Hilmi Yavuz’un ifadesiyle ‘devrin pozitivist ve entellektüalist dayatmalarına karşı’ iç huzuru arama ihtiyacından kaynaklanan değişik bir mistik temayül vardır.”

“Asaf Halet’in şiir tarzının, hemen hemen hiç kimse tarafından izlenmemesinin veya adeta unutulmasının asıl sebeplerinden biri, anlaşılması belirli bir kültürel birikim ve vukufu gerektiren kültür ve sezgi şiiri olmasıdır. İçeriği, geniş tarihi ve coğrafi yelpazeye yayılan kültürel unsurlar bilinmeden onun şiirlerinin anlaşılması ve zevk alınması çok zordur.”

Dil ve zindan

Arif Bük, “Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim” diyerek başlıyor yazısına. İçimizdeki gizemli hazineden bahsediyor yazısında. Bazen insanın cenneti bazen zindanı olan “dil”den bahis açarak “Bazen afetim olan kelamlardan ürküyorum. Cürmüm nasıl artıyor bir bilsen!” diye dert yanıyor dilden yana. Şiirlerle, alıntılarla dilin zindanını anlatıyor Arif Bük.

“Sakın, sükût zindanından firar etme. Zindanda, sevgiye yani gönül diline boyan ki selametin gelsin. Sabra dayan saadetin gelsin. Kelam-ı kibarla selamın gelsin, afetin bitsin ki affın gelsin.”  

Hocam Numan Yazıcı

Fahri Tuna, Ay Vakti’nde Adapazarı İmam Hatip Lisesi’nden benim de hocam olan Numan Yazıcı portresi ile yer alıyor. Onu ilk olarak 1985’te İhvan Kitabevi’nden ders kitaplarımı alırken görmüştüm. Daha sonra Arapça hocamız oldu. Fahri Tuna çalışmalarıyla, hocalığıyla, dostlarıyla ve değiştiren, dönüştüren yanıyla anlatıyor Numan Yazıcı’yı. Bir lise öğretmeninin gençler ve şehir üzerindeki etkisini okuyoruz yazıda. “Ne hocalar varmış hayatımızda.” serzenişi ve özlemi ile dualar eşliğinde okudum yazıyı.

“Sessiz, sedasız, gösterişsizce, öne çıkmadan, toplar, organize eder veya yönlendirirdi. Doğal başkan, doğal meclis-oturum başkanı, doğal lider. Yüzlerce gecenin, programın, organizasyonun ya düzenleyicisi  ya düzenleticisi ya yönlendiricisiydi.

Bu ülkenin en güzel evlatlarından biri olarak yaşadı.” 

Ay Vakti’nden şiirler

Kızgın öfkeli ve yalnızlıkla geçen ömrümüz
Uzadı bekledi bunca zaman gölgesi uçuk
Bu sinsi zayiat bu kırık plak bu empoze
Bu şüpheli zafiyet ne zaman son bulacak
Aşk olup güzelleştirecek yurdumu
İnsanın dirilişi sevgili yalnızlık ne zaman

Bağışlaması rahmet olan
Çok şey mi istiyorum
Bunca kavganın gürültünün arasında
Bize akıl fikir esenlik yurdu…

Nurettin Durman

cana dâr kurdum ene’l-hû dedim verin salâ
halvet der encümendir gönlü hak aşıkların
gerdanına dizilir vahdet bahrinin eliften incileri

Selami Şimşek

Kaybolmuş imanı, tükenmiş arı
Siyah kapılardan girer baykara
Ruhu kan, yüreği Berlin Duvarı
Hakk’ın hesabını sorar baykara

Nurullah Genç

Medine İslam toplumu

Mahfel dergisi 8. sayısına ulaştı. Daha bir canlı ve hareketli gördüm derginin yeni sayısını. Bu, iyiye işaret. Her yeni sayıda, üzerine artı değerler koyarak kalıcı olur dergiler.

Mahfel’den paylaşacağım ilk yazı Semih Akşeker’e ait. Medine’nin Peygamber Efendimiz eli ile şehirleşmesini anlatıyor Akşeker. Medine’den medeni bir şehre dönüşümün İslam ile gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Madde madde sıralanıyor yazıda bu değişim. Akşeker, başlıkları açıklıyor. Ben sadece giriş cümlelerini paylaşacağım.

1. Evvela Mekkeli muhacirlerin iskân problemini çözmek ve sofralarına ortak etmek üzere Medineliler ile arasında MUAHAT (kardeşlik) ilişkisi tesis etmiştir.

2. Resûlullah (s) ikinci olarak hem manevi atmosferi hem fizik mekânı ile toplumsallığa katkı verecek bir MESCİT inşa etti.

3. Resûlullah (s) mescidin hemen bitişiğinde kendisine açık avlulu tek odalı bir EV inşa etmiştir.

4. Resûlullah’ın (s) Medine’de aldığı en önemli diğer karar PAZAR kurmak olmuştur.

5. Resûlullah’ın Medine için aldığı en önemli diğer karar şehri HAREM BÖLGE ilân etmiş olmasıdır.

Şehri yaşamak

Muhammed Münzevi, Mahfel’de günlükler yazıyor. Yaşadığı şehre dair notlar tutuyor. Şehirle bir bağ kurma anlamında bu notlar geleceğe kalacak anılar olarak yer tutacak dergide. Han Günleri devam ediyor.

“Bugün bir okurla tanıştım. Günlükleri yazdığım bu masada ona da yer verdim. Böylece yanımdaki çınar ağacı bir insana daha tanıklık etmiş oldu. Bu mekan; yani yüzyıllara meydan okuyan han kapısı ve çınar ağacı, üzerinde bir şeyler kaleme aldığım kırmızı örtülü masa, Cemil ağabeyin közde kahvesi ve daha fazlası... İki kelimeyle mekânın poetikası diyelim.”

“Günlerdir yağmur yağıyor Bursa’ya. Bu iki yıldır yağmayan karın habercisi mi bilmiyorum. Zaten bu saatten sonra yağan kar Elhan-ı Şita şiirindeki gibi yağmayacak. Kışın bittiğini her yerde söyleyebilirim artık.”

“Artık iyi insan olduğum düşüncesinden yana değilim. Ama iyi insan olmak isteyebilirim. Başkalarının iyiliğini düşünmek bizi iyi insan yapmayacak. İyilik öncelikle insanın kendi adıyla başlaması olmalı her şeye. Tabi bu böyle devam etmemeli.”

Mahfel’den şiirler

Ava çıkmalıyız ve şanslı olmalıyız

Hepimiz her adımı yoğa çıkanlarız

Miskin kral daha kazınmamışsa tahtından

Karaçalmanın saatidir anlarız

Ava çıkıyoruz ağaran günün aklığında

Hangimiz bugün hangisini takmış suratına

Sinliklerde yoğun bir seyrüsefer

Efendimiz bugün hangi sini uygun görür kuluna

Ahmet Menteş

yazmamın çiçeklerine anlatıyorum kuşların çılgın şarkısını

tenimde rüzgâr

ellerimde buğday başaklarının sararmış yüzü

perdelerin canlanıp kendi hikâyesini döktüğü bir eteği var

benimse gökyüzüne anlattığım hikayeler

ayakucunda bitiyor sevgilimin

Ayşe Gönenç

ne kadar çok günahımız oldu

vakitlerce azalacağına inandığımız

uykuda ölmeyi denedik olmadı

alıştığımız düşler vardı süt kokulu

Arif Mete

Hasan Akay’dan Daşçıoğlu’na selam!

Karabatak dergisi yeni sayılarını merakla beklediğim dergilerden. Bu merakı büyük bir çoğunluk olarak yaşadığımız muhakkak. Derginin 43.sayısı yine beklediğimize değdi denecek bir titizlikle hazırlanmış. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hasan Akay’ın Yılmaz Daşçıoğlu’na içten bir selam samimiyeti ile kaleme aldığı yazısından olacak. Akay, Yılmaz Hoca’ya çok değerli bir gönderme yapıyor yazısında. Her şair böyle güzel anılmayı ister.

“Sezai Karakoç’un Gül Muştusu duyurusundan sonra o çapta bir yaprak denizi üreten olmadı. Ama denizden inciler ve dalgalar taşıyan söz sahipleri de hiç eksik olmadı. Misal: Yılmaz Daşçıoğlu. O mirası da yasını da birlikte taşıyanlardan. Sözündeki “gül”ün “ab-ı hayat” muştusu olduğunu bilenler bildi. Fuzûlî’ye telmihle açılan şiir, Âşık Paşa’nın “canların canı” olarak nitelediği bir “can”ın bir büyük gül yaprağı suretinde gökyüzünden yere düşüşünü anlatıyordu. İslam estetiğinin peygamber imgesi olan “gül”ü –Isparta muhayyilesinde- yeniden üretti. Bu “yaprak”, “hayat ağacı”nın, “gül ağacı”nın ya da “yasak ağaç”ın yaprağı değildi; fakat yaprak sahibi bütün ağaçların yapraklarının kendisinden haberdar olduğu bir “tek yaprak” idi. Yaprak olmakta diğerlerinden farkı yoktu.”

“Taşçıoğlu, gül suretinde taş atıyor put kıranlara, pot kıranlara! Ama “gül”ü alan pek çıkmıyor. Sebepsiz yere kırılıyor gülün aynası. Tâ ki Hızır Risalesi’nin zikzaklar çizerek düşen bir yaprağı sarılıncaya dek iç yarasına.”

İnsanın kendine yolculuğu

Ali Ömer Akbulut’un Karabatak’taki poetik yazılarını büyük bir beğeni ile okuyorum. Poetikaya hayatın rengini ve sesini de katıyor Akbulut. Düşüncelerini anlam karmaşalarına boğmadan yaşayan bir solukla veriyor. “İnsan Kendine Eksik Kalır” adlı yazısında modern çağın insanlarında çokça görülen incinmeleri ve kırılmaları anlatıyor. Hakikat ile hayal arasındaki ince çizginin tam ortasında konuşuyor Akbulut.

“İnsanın kendine olan yolculuğunda azığı hep bir eksik kalır kendine. Vicdan insanı kendine geri çağırır. Vicdan akılla, talimatlarla, düşünceyle hareket etmez. Vicdanın çağrısı hep yalın insanlık halinin çağrısıdır.”     

“Vicdan, insan özünün özel bir çağrısıdır. Bu sebeple insandan hiç ayrılmayan, her an yenilenen en beklenmedik çağrıdır.”

Hakikat hep açıktır, herkese. Duymasan da sesini aç, kapını aç, kalbini aç; vicdanın dile gelsin. Bak: Hiç sönmeyen ışık şafağında şiir ağlıyor!”

Edebiyat ve müzik

Karabatak dergisi, dosya konularının hakkını veren dergilerden. Söyleşi, inceleme ve yazılarla ele alınan dosya konuları derinlemesine inceleniyor dergide. Bu sayının dosya konusu “Edebiyat ve Müzik”

Erkan Oğur ile yapılan söyleşiden paylaşım yapmak istiyorum. Söyleşiyi Emine Taş yapmış.

“Müziği kaydetmek onu öldürmek, dondurmak, konserve edip plastikleştirmek veya uzun zaman korunsun diye içine kimyasal katmak gibi bir şey aslında. Bu kadar kötü olmasa da ben kaydetmeyi artık sevmiyorum, çok uzun zamandan beri daha doğrusu.”

“Müziği bir bulut gibi düşünün, aslında bir bütün. Şu müzik veya bu müzik değil, ben müzik olgusu içerisinde becerebildiğim şeylere yaklaşırım. Gitaristim aynı zamanda, gitar müziğiyle ilgili bir şeyler yapıyorum. Elazığlıyım, Elazığ müziğiyle ilgili bir şeyler yapmış olmak için kaynakları araştırıyorum.”

“Benim tasavvuf anlayışım, tabiata yakın durmak şeklinde, din belki de bunun içinde bir unsurdur. Kainatla, evrenle, tabiatla, varlıklarla birlikte, bir olmak, düzgün ve destekleyici bir ilişki içinde olmak esas benim için.”

“Müzik ile insan ilişkisi, ses ve sessizlik gibidir. Eğer ses insansa, sessizlik müziktir. İnsanın müzikle ilişkisi bir bütündür. Ses ve sessizlik olduğu zaman ve bu organize halde sunulduğunda müzik ortaya çıkar. Dolayısıyla insan ve müzik bir bütündür.”

Anne ve çiçek

Karabatak’ta birbirinden güzel öykülerin içinden Nurcan Avcı Bayraktar’ın “Güneşe Küs Ayçiçeği” adlı öyküye değinmek istiyorum. Anne ve çiçek teması var öyküde. Hayatımda en değerli ikili. Annem de bir çiçekti. Onu gören herkesin aklına ilk olarak çiçekler gelirdi. Balkonundan tutun da cam kenarlarına kadar her yer çiçek açardı annemin ellerinde. Şimdi mezarının üzerindeki çiçekler açtıkça bizim içimizdeki çiçekler soluyor.

Bayraktar’ın öyküsü öylesine içten, öylesine çiçek bahçesi renginde.

“Bir orkide olsaydım annem beni daha çok severdi.”

“Annem bulduğu her şeyi toprağa ekiyordu. Kendi mahsulü soğan, maydanoz, biber, domatesten yaptığı salatayı misafirlere ikram edip övgüler alınca babama bakıyor, ondan da bir çift tatlı söz bekliyordu. Babam sustukça evdeki saksı sayısı çoğaldı.”

“Artık annemin duymasını istediğim her şeyi sarmaşığa anlatıyordum. Böylece çiçeklerle aramız düzeldi. Annemle birlikte sularını veriyor, yapraklarını okşuyor, her açan çiçeği birlikte kutluyorduk.”

“Eğer annem çiçekleriyle benim aramda bir tercih yapacaksa kaybeden ben olurdum.”

Karabatak’tan şiirler

eğer Kabil olsaydım
habil’in yüzüne bir çizgi çekerdim
başak kılçığıyla bir çizgi
güneşten yanmış sızlayan
düşürmeden kanı toprağa damarlardan
bir basınç başlatırdım göğe
arter bütün hızıyla çalışıyor çünkü
çünkü ruhumdan bir kombin atıyorum
çünkü şah damarımın yanına
çünkü yakın ve varsa yakın
dediler bana

Adem Yazıcı

Hava soğudu ve avuçlarımızın içi
Sonra çok oldu görmeyeli Karayipler’i
Bana ördüğün atkı soldu
Gizli bir öznede saklanıp duruyordun
Şahıs ekleri çekip gitti önce
Sonra zamirler ve soru kipleri
Aklımdan çıkmıyordun…

Hüseyin Akın

ve
çivi çakılmış ağaç. kaldırımda
tekiller güruhu akıyor. hiçbirinin
takılmıyor topukları kaldırımda. ağaç
sıralı sızıyor çivi yerinden sakız
tepseriyor kabuğu rüzgâr duruyor ağaç
plaza camından ihsan güneş
uzat dallarını göğe
isa tırmansın için…

Şafak Çelik

Yorum yap
Islak sesinden tutunmuş bir kız
Nasıl bir çırpıda siliyor uzun upuzun kirpikleri
Nasıl ki dudak dönüşürse bir çırpıda ıslığa
Islık her dudağın farklı şekli
Fısıltı her dudağın farklı
Kırmızı her dudağın
Siliyor bir çırpıda palyaço

Sümeyra Yaman

Ben kenarda durdum üflüyorum aklıma
Artık yeni görevleriniz var büyük işiniz
Tersine bir dünyaya uyandınız bu sabah
Günaydın kuşlar güvercinler günaydın
Rızanızla gelip konun kedilerin ağzına
Günaydın kediler dişleriniz kamaşsın
Bak ne güzel oldu düzen şimdi
Peş peşe konuyor kuşlar ağzına
Her renkten tüyler meydanda uçuşuyor
İhtiyar dilenci gülüyor elleri kirli
Hani “hak edilmiş hüzünlerimiz olacak”tı

Cengizhan Orakçı

tutunduğum moleküller
üç nefeste kaybolan izleri
fotoğraflarda parçalanan gömleğimle
liflerim karışır çiçeklere
karınca yuvalarının açık kapıları
çocukluğum avuçlarında ekmek kırıntısı

Pınar Yeşil