Neden –öylesine- yazıyorum?

‘Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir. Ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.’*

(George Orwell)

Öylesine yazmak…

Her yazar zaman zaman kendine sormadan edemez: Neden yazıyorum? Öyle ya, insan bir işi niçin yaptığını bilmeli, değil mi? Bir amacı, ulaşmak istediği bir hedefi, varmak için çabaladığı bir menzili olmalı yani…

İşte bir şair-yazar-sanatçı için de durum bundan pek farklı değildir.

Lakin öylesine yaşayanlar olduğu gibi öylesine yazaduran şair-yazarlar da yok değildir. Öylesine ama farkında olmadan yazdıklarından oluşturduğu bir salla kıyıya doğru kürek çekedururlar. Zaman onu usulca bir sahile yanaştırır. Böylece limana demir atar kelimelerden ördüğü halatla.

Zaman zaman yeni sözler için denize ağ-olta atar durur bulunduğu sahilden. Kimileyin boş, kimileyin dolu döner teknesi. Ama nihayetinde öylesine akıtır içine kelimelerini. Yüreğinden taşanlar ise denize düşer çaresiz.

Yıllar önce Nazan Bekiroğlu’nun ‘Yol Hali’ denemelerini okuyunca tam da böylesi düşünceler sarmıştı her yanımı: “Aklına ne gelirse yazarsın. Birilerinin o yazıyı okuyup-okumayacağı hiç de umurunuzda değildir. Yok, edebi imiş, yok imla kuralları, yok yazı kendini okuyucuda buluyormuş bunların hiçbiri umurunuzda değil. Öylesine yazadurursunuz umut-umutsuzluk durağında.”**

Tıpkı Nazan Bekiroğlu’nun Yol Hali’ndeki o ruh hali gibi: “Emniyet kemerim takılı değil. Karsıdan karşıya da dikkatli geçmiyorum. Kısa sürmeyecek bilirim, anlık değil bu. Yol hali bu, gidip de dönmüyorum. Ben çok mutsuzum da farkında değilim galiba. Siz kalın ben gidiyorum.”***

Her yazar bu hali çok yaşar ama yazmaz. Ya da çoğu kere farkında olmadan içine yazar. Yazar maskesini çıkarınca ve tüm çıplaklığıyla yüreğini ortaya koyunca... İşte o zaman yazar olur.

Her şeye rağmen yazar-şair yazın serüveninde bunu pek fark etmese de geriye dönüp baktığında bütün yazdıklarının belli bir kader dairesi çerçevesinde cereyan ettiğini görür ve bu manzara karşısında hayret etmeden duramaz.

Bu böyledir…

Neden yazıyorum?

Ülkemizde daha çok Hayvan Çiftliği ve 1984 eserleri ile tanıdığımız yirminci yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen isimlerinden olan George Orwell’ın (1903-1950) başlı başına bir denemesine konu olan ‘Neden Yazıyorum’ sorusuna verdiği cevap ilginçtir.

Orwell yazmanın dört temel dürtüsünden bahseder söz konusu denemesinde. Bunlar; katıksız egozim, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaçlardır.

İnsanoğlu zeki görünmekten, hakkında konuşulmasından, hatta ölümünden sonra hayırla anılmasından hoşlanır ve fıtratı gereği bunları ister. Bu sebeple de kalıcı eserler bırakmak için gayret gösterir. Kalıcı bir eylem olan yazmak ve neticesinde meydana gelen kitap da bu kalıcı eserlerden biridir.  Birçok yazar işte bu nedenle yazmaya dört elle sarılır.

Bir de her okur, okuduğu metinlerde ve yaptığı gözlemler neticesinde kendini çarpan kelime ve manzaralarla karşılaşır. Bir estetik yan görebilir yaptığı bu eylemler neticesinde. İşte kendini çarpan kelimeler ve estetik zevki paylaşma isteği neticesinde yazma eyleminde bulunan yazarlar da vardır. Bu durum bir yazar için yazma dürtüsünü oluşturabilir.

Ama yazma eyleminin en önemli dürtülerinden biri; “…gerçekleri bulma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu…” dur ki; bu etken insanı yazmaya sevk eden en önemli nedenlerden biridir.

Sanatın politika ile alakası olmadığı hususu çok da gerçekçi bir yaklaşım değildir. Çünkü sanat insanın olduğu her yerdedir. Hiçbir eylemin sanat dışı ve sanattan bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. O halde yazma eyleminin politika ile doğrudan veya dolaylı bir bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz. Ve öyle ki çoğu yazar politik nedenlerle yazı yazar aslında. Çünkü yazar çağının sorunlarına duyarlı insandır ve insanlığın gidişatına olumlu katkıda bulunmak ister ki bu durum da yazmanın başlı başına politik dürtülerindendir. Mesela George Orwell böylesi politik nedenlerle yazanlardandır ve bu konuda der ki:

“…İyi nesir, pencere camına benzer. Hangi dürtülerimin daha güçlü olduğunu kesin olarak söyleyemem, fakat hangilerinin peşine düşülmesi gerektiğini biliyorum. Ve dönüp eserlerime baktığımda, politik bir amacım olmayınca hep ruhsuz kitaplar yazdığımı ve ağdalı pasajlara, anlamsız cümlelere, süslü sıfatlara ve genel olarak saçmalığa kapıldığımı görüyorum.”*

Ve tabii bununla birlikte Orwell’in yazının girişinde alıntıladığımız yazarlarla ilgili acımasız bakışını da zikretmek gerekir:

“Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir. Ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.”*

George Orwell, “Neden Yazıyorum” başlıklı makalesinde kendi yazın serüveninden bahisle böyle bir neticeye ulaşıyor. Onu böylesine katı yargılara iten sebeplerin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Yargılarında bir genellemede bulunması da ayrıca tartışılabilir. Belki yaşadığı döneme ve yaşanan olaylara uzanmak gerekebilir. Ya da yazarın çocukluğuna inilebilir. Mutlaka vardır bir nedeni ve Orwell’in söylediklerini yabana da atmamak gerekir. Lakin bu yazının konusu değil…

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?”

Ancak yazmanın şiir halini düşününce insan, İsmet Özel’in 1986 yılında yazdığı o dizeleri hatırlanır ister istemez:

“yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

-yaşama!

-ya bileydim?

yazar: mıydım

hiç: şiir.”*****

Her yazar-şairin içinde yaşadığı dünya, ruh hali ve zamanın koşulları onda kendine özgü bir yazma dürtüsü oluşturur. Hiçbir neden olmaksızın yazmak bile başlı başına bir yazma nedenidir.

Bir de her yazarın yazdıklarının kendi yaşam serüveniyle doğrudan/dolaylı bir ilintisi vardır. Yazar evrensel dünyayı kurtarma yazılarında bile ben merkezlidir aslında. Mutlaka yazılarında kendinden izlere rastlarsınız. Aksi, yazının ruhuna pek de uygun olmaz zaten. Her ne kadar bir kısım yazarlar bu durumu kabul etmez gibi görünse de maalesef durum bundan ibarettir.

Yazmak tetiğe basmaktır

Yazmak bir bakıma tetiğe basmak gibidir. Ya da yaydan çıkan ok gibidir yazılan her cümle. Çünkü kelimeler bir defa kalemin ucundan çıktı mı bir şekilde menzilini bulur. Kimileyin hedefindeki yerini bulur, kimileyin de boşluktaki zemine düşer. Fakat Hüseyin Akın bu duruma nokta koyarcasına “Çıkacak kitap kalemde durmaz!” der. Cemil Meriç ise; “…Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.”**** serzenişiyle malumu ilan eder adeta.

Bu nedenledir ki iyi yazarlar tetiğe ustaca basarlar. Bilirler ki yanlış hedef veya zamansız tetiğe basma bir faciaya sebep olabilir. Benzer şekilde yeni bir dünyaya da uyandırabilir insanlığı. Onun için eskiler; “kalemin kılıçtan keskin” olduğunun altını çizmişlerdir. Ve yine onun için Yunus Emre demiş olmalı:

“Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz”

İşte bu nedenledir ki yazar neden yazdığı kadar ne yazdığına da dikkat eder. Yazdıklarının tesir derecesini ölçüp tartar ve ancak kıvamına geldiğinde sürer namluya.

Netice…

Yazmak sorumluluk isteyen ciddi bir eylemdir. Her ne kadar öylesine yazsak da!… Yazdıklarının tesiri sadece kendi yaşadığı dönemde değil, kendinden sonraki çağlarda da etkisini sürdürür. Çünkü kelime kalemin ucundan çıktıktan sonra artık kendi malı olmaktan çıkar. O, insanlığın ortak değerine dönüşmüştür bundan böyle. Bu nedenle de yazar niçin yazdığının bilincinde olarak kelimelerinin olgunlaşmasını beklemesini bilmelidir.

Ve son olarak Michael Ende’nin Momo’sunda yer alan şu nasihata da kulak vermelidir:

“Beklemelisin yavrum. Tıpkı bir tohumun, başını dünyaya çıkarmadan önce güneş dönencesini beklemesi ve o zamana kadar toprağın altında uyuması gibi.  Senin içinde de sözcüklerin doğup olgunlaşması aynı sürede olur ancak.”*****

Hayat maratonunda yaşayabilmek için öylesine tetiğe basarcasına yazmak… Bir tohumun yeşerme sabrıyla kelimeleri tespihe tek tek dizmek…

Yazmak için bu kadar neden yetmez mi?

Kaynaklar:

* George Orwell, Neden Yazıyorum, Sel Yayıncılık, s:17.

**Yusuf Tosun, Aynı Gökyüzü Altında, Çıra Yayınları, s:195.

***Nazan Bekiroğlu, Yol Hali, Timaş Yayınları s:127.

****Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları.

*****İsmet Özel, Erbain, Tiyo Yayınları.

*****Michael Ende, Momo, Pegasus yayınları, s:185.

YORUM EKLE