Ne varsa Anadolu'da var

Nisan ayının başlarında, sosyal medyada: “28 Nisan Pazar günü, 8. Malatya Anadolu Kitap ve Kültür Fuarında, Akıl Fikir Yayınları standında olacağız inşaallah. Seyyid Battal Gâzi diyarına gidip biraz enerji alalım. Ne varsa Anadolu'da var!..” şeklinde bir not düşmüştüm. 29 Nisan 2019 Cumartesi günü hazırlıklarımızı tamamlayıp öğlenden sonra beş gibi Vatan Caddesi Ulubatlı durağından HAVAİST otobüsüne binerek yeni havaalanına doğru yola koyulduk. Akbilimde yirmi küsur liralık kontur vardı. Kartı cihaza okuttuğumda iki küsur liralık bakiye kaldığını fark ettim. Otobüste Akbil geçtiğini biliyordum lakin Ulubatlı-Havaalanı arasının kaç lira olduğunu bilmiyordum. Açıkçası şaşırdım. Bu fiyatı tahmin etmiyordum. Böyle durumlarda babamın sık sık tekrarladığı bir deyim vardır: “Evladım, şehirlinin teklifi köylüye ters gelirmiş!" Sözüm ona sıfır maliyetli bir okuyucu buluşması, imza programına katılacaktık. Bunun hiç de böyle olmadığını daha İstanbul'dan ayrılmadan öğrenmiş olduk. Yeni havalimanı hakikaten millet olarak iftihar etmemiz gereken bir eserdir. Lakin uçuş seferleri başlamadan önce Metro hattının tamamlanmış olması gerekirdi diye düşünüyorum. Bu da nazarlık olsun inşaallah. Yeni havaalanından ilk uçuşumuz olduğu için yaklaşık dört saat önce yola çıkmıştık. Zira o kadar çok bilgi kirliliği var ki insan ister istemez endişeleniyor. Acaba uçağıma yetişebilir miyim, diye. Bu vesileyle pek çok olumsuz bilginin asılsız olduğunu ve abartıldığını müşahede ettik. Ufak tefek sorunlar var mı? Var. Ancak bunlar zamanla yoluna koyularak türden problemlerdir.

Malatya'ya en son 30 yıl önce gitmiştim. O zamanlar yedek parça satışı yapıyordum. Bu minvalde Anadolu'muzun pek çok şehrini ziyaret etmiştim. Malatya da önemli duraklarımdan biriydi. Lakin şehir merkezinde fazla beklemez, organize sanayi sitesindeki yedek parçacılara, oto tamircilerine satışımızı yapar yolumuza devam ederdik. Bu sebeple şehrin kültürel ve tarihi dokusuyla ilgili hiç bir malumatımız olmazdı. Yirmili yaşlardayız. Askerden henüz dönmüşüz. Önceliğimiz, bir an evvel hayata atılıp kendi ayaklarımız üzerinde durmaktı. Bu sebeple o yıllardaki düşüncemiz, şehirlerle münasebetimiz bu minvaldeydi. Bütün bunlarla birlikte hafızamda biraz puslu olsa da bir Malatya fotoğrafı vardı. Akşam pek bir şey anlamadım. Sabah olup konakladığımız otelden fuar alanına doğru yürürken etrafa şöyle bir göz attım. Puslu da olsa fotoğrafta ne çok şey değişmiş. Devasa Belediye binası, onun karşısında yine aynı cüssede bir alışveriş merkezi. Az ötesinde bir tane daha, bir tane daha… Bu mevsimlerde dahi karları erimeyen o heybetli dağlar neredeyse görünmez olmuş! Şehirler gittikçe birbirine benzemeye başladı. Koca koca Belediye binaları, plazalar, AVM'ler, marka istilası, kısacası yabancılaşma. Bu ise beni ciddi şekilde endişelendiriyor...

Aynı kültür havzasının insanlarıyız

Bu yıl sekizincisi düzenlenen Anadolu Kitap Fuarı, Malatya Büyükşehir Belediyesi ve Valilik koordinasyonu ile gerçekleşiyor. Bu kapsamda MEB'e bağlı öğretmenlerimizin büyük katkıları var. Bütün kurumlar tam bir işbirliği ve uyum içerisinde özveriyle çalışıyor. Yeri gelmişken fuar boyunca yanımızda olan, her türlü imkânı sağlayan Akif Kaplan kardeşimize, mihmandarlarımız Rahime Akar ve Yusuf Akgün hocalarımıza kalbi teşekkürlerimizi sunuyoruz. Fuar, şahsım adına gayet verimli ve bereketli geçti diyebilirim. Okuyucularımızla yüz yüze görüşme imkânı bulup sohbet yaptık. Erzincanlı olmamız hasebiyle Malatya'da hiç yabancılık çekmedim. Zira Arapkir, Eğin ve İliç ilçesinden sonra bizim doğum yerimiz olan Kemah ilçesi gelir. Aynı kültür havzasının insanlarıyız. Örfümüz, âdetimiz, geleneklerimiz hemen hemen aynıdır. Standımızı ziyaret eden yaşlı bir amcamız vaktiyle katırlarla Kemah'a defalarca gelip tuz aldıklarını anlattı.

Pazar günü kitap fuarı programımızı tamamladık. Pazartesi günümüzü ziyaretlere ayırdık. Darende ilçesinde bulunan Somuncu Baba olmak üzere Malatya'da gezip görülecek pek çok tarihi mekân ve Anadolu'yu mayalayan gönül sultanları vardı. Lakin bizim vaktimiz sınırlıydı. Sonuçta Battalgazi Hazretlerinin diyarındaydık ve tercihimizi Eski Malatya olarak bilinen Battalgazi'den yana kullandık. Sabah erkenden kalktım ve şehir merkezine doğru yola koyuldum. Ne refakatçimiz ne rehberimiz ne de bölge hakkında ön bir bilgimiz bulunuyordu. Zuhurata tâbi olarak seyahat etmeyi seviyorum. Vakit erkendi. Caddede tek tük insanlar görünüyordu. Bir müddet yürüdüm. Yaşlı bir amcayla karşılaştım. Selamlaştıktan sonra Battalgazi'ye nasıl gideceğimi sordum. "Hayrola Battalgazi'de ne yapacaksın" dedi. "Tarihi mekânları ziyaret edeceğim" dedim. "Beş dakika bekle geliyorum" dedi. Biraz sonra geldi, arabasıyla beni Battalgazi'ye bıraktı ve döndü. İşte biz buna Anadolu diyoruz! Benzer durumlarla bir kaç sefer bindiğim otobüslerde de karşılaştım. Ücretini ödemek kaydıyla Akbil bastırmak istedim. Akbili basıyorlar lakin kati surette para kabul etmiyorlar. Tabii ben her seferinde mahcup oluyorum. “Artık bu kadar iyiliği kaldıramam” dedim ve bir daha otobüse binmedim. Gideceğim yere uzakta olsa yürüyerek gitmeye başladım.

Yol boyunca henüz çiçek açmış yemyeşil kayısı ağaçlarıyla dolu tarla ve bahçelerin önünden geçiyoruz. Malatya'da nereye baksanız kayısı ağaçlarını görürsünüz. Malatya'nın kayısısı boşuna meşhur olmamış. Malatyalılar bu ağaçlara büyük bir özen gösterip evlatları gibi bakıyorlar. Ağaçların bulunduğu alanlar tarla veya bahçe değil adeta bir evin odası gibi. Keşke Anadolu'muzun bütün toprakları aynı aşk ve şevkle işlense, üretim yapılsa, her beldenin bir marka ürünü olsa! Yol boyunca bir yandan da bunları düşünüp iç çekiyorum. Battalgazi merkezine varmadan Ulu Camii yakınında arabadan inmiştim. Sol tarafta türbe görünümlü bir yapı vardır. Burası Kanlı Kümbet olarak biliniyor. Vaktiyle anıt mezar olarak yapılan ve Selçuklu mimari tarzını yansıtan bu eserin, mezar olması gereken kısmı günümüzde boştur. Kümbette kullanılan ‘kanlı’ kelimesi ise rivayetlere göre yapılış gayesinden farklı olarak Osmanlı döneminde suçluları idam etmekte kullanılan bir yer olmasındandır.

Büyük Selçuklu cami mimarisinin Anadolu’daki tek örneği

Bahse konu türbenin az ilerisinde Ulu Camii yönlendirme tabelasını görüyoruz. Mabedin kesin inşa tarihi bilinmemekle beraber Selçuklu Hükümdarı I. Alaaddin Keykubat döneminde, 1220’li yıllarda yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Daha sonraları 1247 ve 1274 yıllarında esaslı tamir görmüştür. Mabedin bilinen en eski tarihli kitabesi H. 645/6 M. 1247 tarihlidir. Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. İzzeddin Keykâvus'un saltanat devrinde, umerâsından Şihabuddin bin İlyas bin Şihâb bin Ebibekr tarafından yaptırılan kitabesi Müfit Yüksel'in verdiği bilgilere göre gününüz Türkçesiyle şöyledir: “Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur. ﴾Kur'an-ı Kerîm, Tevbe Sûresi, 18﴿ Bu mübârek kapının imârını/yapılmasını, yüce Sultan, Mü’minlerin Emirinin (Halifenin)  burhanı/delili, İzzu’Dünya Ve’d-Dîn (İzzeddin) Ebu’l-Feth Keykâvus bin Keyhusrev, Allah mülkünü kalıcı kılsın, zamanında/günlerinde; zayıf kul, Allah’ın/Rabbinin Rahmetine muhtaç Şihâbuddin bin İlyas bin Şihâb bin Ebi Bekr, Allah güzel tevfikini versin, Rebiülevvelin ilk günü, altı yüz kırk beş senesinde emretmiştir. Mülk, Vâhid ve Kahhâr Olan Allah’ındır. (Bu) üstâd/usta Hüsrev (...) eliyle yapılıp inşâ edilmiştir…”

Yapı, genel hatlarıyla Anadolu'daki diğer Selçuklu dönemi mimari eserlerine benzemekle beraber kimi araştırmacılar tarafından İran’daki Büyük Selçuklu devleti cami mimari geleneğini Anadolu’da temsil eden tek örnek olarak gösterilir. Dışarıdan gayet mütevazı görünmesine karşın caminin içerisi gayet geniş ve ferahtır. Pencereler, kubbe ve daha pek çok birimde varlığını gösteren rengârenk geometrik desenli çini süslemeler hakikaten görülmeye değer. Kimi bölümlerinde deformasyonlar oluşsa da bu haliyle bile adeta güzel sanatlar müzesi gibi burası. Selçuklu dönemi mimari eserlerinde kolektif çalışma bilincinin bir yansıması olarak pek çok sanatkârın imzasını bir arada görmek mümkün. Burada da durum değişmiyor. Mabedin tuğla kısımlarında Yakub bin Ebubekir el-Malati’nin, hat sanatı işlerinde Ahmed bin Yakub'un, taş kısımlarında ise Üstad Hüsrev el-Benna'nın imzaları var. İç avlunun tam ortasında iki adet beyaz sütundan mamul sadaka taşı bulunuyor. Caminin hemen karşısında harap vaziyette bir yapı gözümüze çarpıyor. Hamam olma ihtimali var. Etrafa saçılmış yapı elemanları üzerindeki motifler daha yeni usta elinden çıkmış gibi diri ve canlı. Bunlar nasıl bir araya getirilip ayağa kaldırılır, bunu kim veyahut kimler yapar? Bunu bilemiyoruz. Varsa bir hükmü bu vesileyle hatırlatmış olalım. Ulu Camii’nin az ötesinde başka bir cami daha var. Burası 1575 tarihli Akminare Camii’dir. İlk inşa tarihi 13. yüzyıl olarak gösteriliyor.

Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı

Akminare Camii’nin önünden ilçe merkezine doğru yürüyoruz. Hemen yanı başımızda gürül gürül akan bir dere var. Köprüden geçip şehir meydanına çıkıyoruz. Meydanın hemen arkasında Miralay Şah Ali Bey Camii (Alacakapı Camii) bulunur. 16. yüzyılın sonlarına tarihlenen caminin tarihi hüviyetinden eser kalmamıştır. Caminin karşısında Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı bulunur. Yakın zamanda restorasyona alınarak işlevsel hale getirilmiş. Kapalı bölümler etkinlikler için ayrılmış. Avlunun etrafındaki hücrelerle girişin sağ ve sol tarafındaki bölümler ise sergi alanı olarak hizmet veriyor. Eser, 1637 yılında 4. Murad’ın veziri Bosnalı Silahtar Mustafa Paşa tarafından vakıf eseri olarak inşa ettirilmiştir. Meydanın çok yakınında hastanenin arkasında bir mezarlık bulunuyor. İsmini tam olarak öğrenemedim lakin Merkez Mezarlığı olabileceğini söyleyenler oldu. Tarihi hüviyeti vardır. Benzer tarihi mezarlıklarımızın durumu maalesef her yerde aynı. Buradaki mezarlık da perişan vaziyette! Battalgazi'de tevafuk eseri tanıştığım sanat tarihçisi Hasan Hüseyin Aslan bu mezarlıkta bulunan yazısız, sembolsüz, görünüşte herhangi bir özelliği bulunmayan birkaç yek pare blok taşın cellat mezarı olabileceğini zikretti. Bu varsayım şehrin girişinde yer alan Kanlı Kümbetle birlikte değerlendirildiğinde biraz anlamlı gibi gözüküyor. Üzerinde durulmalı diye düşünüyorum.

Hasan-ı Basri Hazretlerinin (r.a) burada bir makam türbesinin bulunduğu öğrendim. Birkaç kilometre uzaklıktaymış. Vakit kaybetmeden hareket ederek mekâna ulaştım. Türbe, Karahan Mahallesi’nde, Kırk Kardeşler Şehitliği’nin yanında. Türbe, şimdiki yerine Karakaya Baraj Gölü altında kalan Korucuk köyünden taşındığı için zaman zaman Korucuk Türbesi (Korucuk Ziyareti) adıyla da anılır. Pek çok sahâbî efendimizden Hadis-i Şerif rivayet eden ve tâbiînin en faziletlilerinden biri olarak kabul edilen Hasan-ı Basrî Hazretleri malûm olduğu üzere Basra'da (Irak) medfundur. Tekrar ilçe merkezine dönüp bu sefer Hazreti Hüseyin Efendimizin evladı Zeynel Abidin (r.a) Hazretlerinin makam türbesi olduğu söylenen yere, Baraj mevkiine gittim. Yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta. Hasan-ı Basri Hazretlerinin makam türbesi gibi bu türbede baraj havzasında kaldığı için buraya sonradan nakledilmiş. Mekânın genel vaziyet itibariyle türbe adabı ve ruhaniyetiyle örtüşmediğini ifade etmeliyim. Zeynel Abidin (r.a) Hazretleri, Medine-i Münevvere'de vefat etmiş ve Bakî Mezarlığı’nda amcası Hz. Hasan Efendimiz Hazretlerinin (r.a) yanına defnedilmiştir.

Malatya’nın çayı da bir başka

Selçuklular döneminden beri imar faaliyetlerine sahne olan Battalgazi şehrinin gezilecek, görülecek yerleri elbette bu kadarla sınırlı değil. Melik Sunullah Camii, Karahan Camii, Nefise Hatun Kümbeti, Namazgâh, Sıddı Zeynep Kümbeti, Şahabe-i Kübra Medresesi, Şahabe-i Sugra (Şura) Medresesi, Zeynel Bey Mescidi, Halfetih Minaresi, Emir Ömer Bey Mescidi ve Battal Gazi Kale Surları burada yer alan tarihi eserlerden bazıları. Bu arada vakit ilerlemeye başlamıştı. Zamanın nasıl su gibi akıp gittiğini anlamadım. Bir an evvel ziyaretimi tamamlayıp Malatya'ya dönmem gerekiyordu ki İstanbul uçağına yetişebileyim. Koşuşturmaktan yemek yemeye dahi bir türlü fırsatım olmadı. Açlığın verdiği refleksle olmalı tandır ekmeği kokusu aldım. Bir fırın gözüme çarptı. Odun ateşinde pide pişiriyorlardı. Fırına vardım: “Abi pideleri neli yapıyorsunuz?” dedim. “Biz sade yapıyoruz, lakin dilerseniz karşıdaki kasaptan et yaptırın getirin pişirelim. Etli ekmek olacağını tembihleyin” dediler. Hemen karşıdaki kasaba vardım. Siparişi verdim. Muhsin abimiz iki dakikada nevaleyi hazırladı. Tekrar pideciye döndüm. Etli ekmeği hemen fırına attılar. Ben bu arada yandaki bakkaldan ayranımı da aldım ve dönüp afiyetle karnımı doyurdum. Dönüş hazırlığına başladım. Otobüsler buradan yarım saatte bir geçiyor. Bir de çay faslı yaptım ki sormayın. Dünyalara bedel. Bütün yorgunluğumu aldı götürdü.  Malatya'nın çayını bir başka sevdim. Lezzet kalitesi de fiyatı da ister şehir ister kasaba olsun fark etmez her yerde aynı, bir lira. Hem de okkalı bir bardak.

Çayımı tam bitirmiştim ki otobüsüm çıka geldi. Ver elini Malatya. Çevre yolunda otobüsten inip Şire Pazarı'na gittim. Zira daha önce burada kayısı pazarı olduğunu öğrenmiştim. Hediyelik babından bir miktar gün kurusu kayısı aldım. Bütün samimiyetimle söylüyorum bu yemiş bana göre dünyanın en güzel tatlısı. Hem doğal, hem zararsız hem de gayet hesaplı. Tatlı yeme tercihlerimizi de yeniden gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyorum. Malatya'ya Cumartesi akşamı gelmiştim. Ne çabuk Pazartesi oldu, güzel günler hep böyle çabuk mu geçer? diyerek iç geçirmeden edemiyorum. İşte tam da burada Cahit Zarifoğlu'nun şu veciz ifadesini hatırlıyorum: “Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; Ekip biçip gidecektik…” Yaşadığımız güzelliklere veda vakti geldi. Umarım başka bir program vesilesiyle ziyaretlerimize kaldığımız yerden devam ederiz. Ya nasip!

Kitap fuarı organizasyonu taraflarına, emeği geçen kardeşlerimize, bize bu imkânı sağlayan Akıl Fikir Yayınlarına, okuyucularımıza, hassaten misafirperver Malatya halkına şükranlarımı sunuyorum.