Ne etsek, nerelere gitsek?

Mevsim yaza döndü zor gelen bir baharın ardından. Çokça fotoğraf görüyoruz fırsat bulup kendini dağa, ovaya, yaylaya vuranların objektifinden. Herkes bu imkâna sahip değil ne yazık ki ancak en küçük fırsatta yeşile, toprağa kavuşma telaşında koronanın dört duvar arasında kalmaya mahkum ettiği insanlar.

Artık büyükşehirlerin yaşanmaz oluşundan, bir yolunu bulup müstakil ve bahçeli bir evde oturmanın gerekliliğinden dem vuranların sayısı hesaba gelmez oldu. Bu dem gelir geçer mi bilmiyorum ancak tehlike ve korku anında muhtemelen son durağı olarak da gördüğü toprağına kaçma/kavuşma refleksi kendini iyiden iyiye göstermeye başladı.

Bir hocamla konuşurken bunun adını kendi örnekliğimden hareketle "Türk refleksi" olarak koymuş bulundum. "O refleks olmasa hayatta kalamayız, o refleks önemli." demişti kendisi. Beka meselesini siz zaten biliyorsunuz.

En kötü hal ve şartta anavatanına dönme fikri, kızıl elmamızın da çekirdeği esasında. Emekli olunca gidip memleketime yerleşeyim hayali kurmanın klişesi artık bir espri konusu olmaktan çıkıp "Niye emekliliği bekleyelim kardeşim, şu ölümlü dünyada kalabalığın, trafiğin, gürültünün eziyetini neden çekeyim?" sorusunu ciddi ciddi sordurmaya başladı.

Son on yıllarda tası tarağı toplayıp, çifti çubuğu bırakıp, topraktan elini ayağını çekerek büyükşehirlerde zahmeti çok lakin asgarî karşılığı düşük işlerde maişet temini derdinde olan milyonlarca insanın ne yaşadığı şehirle sosyolojik ve kültürel bakımından bütünleştiğinden söz edebiliriz ne de kendini bulabildiğinden. Yerel ağzı, yerel müziği, yerel yemek kültürünü geldiği şehirde yaşatma refleksini bir varoluş meselesi olarak gören ve her an memlekete geri dönme ihtimalini zihninin bir kenarında tutan şehirdeki taşralı, özellikle ilk kuşak bağlamında koca şehirde yitip gitmeme gerginliğini yaşadı.

Şehre kendini kanıtlamak gayreti ile yorucu bir çabaya girişen insanların evvela güven duygusunu temin ve korunma ihtiyacını gidermek adına hemşehri derneklerini kurması, zor hayatın yükünü hafifleten bir sığınak oldu. Kimlik bunalımını aşma, kendini tanımlama adına da hemşehricilik bir tutamak oldu. İstanbul'da bazı ilçelerin, semtlerin aynı etnik ya da kültür kökenli insanların bir arada yaşadığı gettolara dönüşmesi şehrin içinde yeni zımni sınırlar oluşturdu.

Doğduğum şehir - doyduğum şehir ikileminin psikolojik ve sosyal gerilimleri hiç şüphesiz yakın dönem siyasi tarihimizde de karşılığını buldu. Nüfusun nüfuza dönüşme temayülü kendini gösterdi ve metropollerdeki var olma mücadelesi genel siyasetin istikametini de belirleyen ana unsur oldu. Sosyologların bu konuda söyleyecekleri daha fazla şey vardır elbette.

Köy ve şehir arasında üçüncü bir form olarak doğan "varoş kültürü" dünü unutmaya çalışan ve yarından çok da ümidi olmayan, günü kurtardığı zaman kendini başarılı sayan bir yaşam şekli olarak benimsendi ve bir onur meselesi olarak yüceltildi.

Önce gecekondu ile şehre sokulan insanların yerel yönetimlerle kurdukları ilişkiler bedelli göz yumma esasına bağlı olarak gelişti. İmkanlar çoğaldıkça bitişik nizam güneş görmeyen, alelusul ve kaçak çıkılan katlar, yüz üstü yatmayınca gökyüzünü görme imkanı olmayan nefessiz sokaklara ve mahallelere (?) dönüştü.

Hemşehri dayanışması, siyasi neticeler vermeye başladıkça, sermaye yağlandıkça daha korunaklı bir hayata geçiş ihtiyacı hasıl oldu.

Toplu konut fikri, şehre bir türlü kök salıp çimlenemeyen hayatlar adına başka bir hikâyenin başlangıcı oldu. Modern toplama kampları haline gelen şehirlerde ikinci şok, mahallelerin blok numaralarına dönüşmesi ile oldu. Birkaç makul ve başarılı denemenin dışında birim alandan daha fazla kazanma hesabına evrilen toplu bloklaşma insanlar arasındaki her türlü münasebeti muvakkaten ve aşırı yalıtımlı bir hale getirdi. Aidiyet ilişkisi sadece aidat ortaklığından ibaret kaldı.

Önce bu yeni hayatın matah bir şey olduğu, her şeyi düzene sokan bir form olduğu düşünülse de çok katlı sorunlar ortaya çıkmaya başladı sonraları. Katlar yükseldikçe daralan yollar, azalan yeşil alanlar zaten toprak ile temas edemeyen insanları betondan bir hayatın içine hapsetti. Kentsel dönüşüm meselesinde iyi niyet suiistimali ve "rantable" yaklaşım ucube manzaralara dönüştü. Yani mesele daha da zorlaşarak bir sonraki yüzyıla ertelenmiş oldu.

Gerginliğini sentetik yaşam alanlarında gideremeyen insanların özellikle salgın döneminde yeni bir sorgulamaya gideceğini düşünürken "Yaşam başlıyor" vaadiyle insanlara sunulan paketlerin astronomik rakamlara tekabül etmesine rağmen hâlâ kendine çokça müşteri buluyor oluşu gerçekten izahtan vareste.

Memleketinin yaylalarından ayrılıp geldiği ilk günde apartmanın altıncı katından beton blokları izleyerek size bu satırları yazana ne demeli peki? Hadi, kapat kapat :)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Zehra varol
Zehra varol - 2 ay Önce

Süper tespit

Mehmet sinan
Mehmet sinan - 2 ay Önce

MaşAllah eline yüreğine sağlık güzel yazı.