Nasıl bir okul, nasıl bir eğitim?

Liselerde yeni eğitim modelinin açıklandığı ve karnelerin verilerek bir eğitim-öğretim döneminin daha sonlandığı bugünlerden ilham alarak ben de nasıl bir okul, nasıl bir eğitim -özellikle de ortaöğretimde çalışan bir öğretmen olmam hasebiyle- nasıl bir lise kurguladığım hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Her millet, her toplum, her aile ve her ebeveyn; her rejim, her yönetim, her sistem ve her lider uzun ömürlü amaçlar peşinde ise yatırımlarını çocuklar üzerine ve de gençler üzerine inşa etmek zorundadır. Çünkü eğitim çağındakilere konulan her tuğla, tuğlayı koyan kişi ve sistemler için kendi değer, inanç, görüş ve hayallerine engel koyanların karşısına duvar, hatta set olarak dikilecektir.

Üzerine bina inşa edilmesi, üstüne eser nakşedilmesi eğitim çağındaki bireylerin yani öğrencilerin en kaliteli ve en verimli zemin olduğunu kanıtlar. Çünkü onları bezeyenler, onları besleyenler, onları odunlaşmadan bir fidanken sulayan ve onları daha insanlaşmadan melekken dokuyanlar; en kırılgan olacakları ahir ömürlerinde kendilerini o katılaşmamış, kurumamış, odunlaşmamış, modern çağın (!) insanına evrimleşmemiş,  fidan kalıp esnekliğini kaybetmemiş genç vicdanlara teslim edecektir.

Mademki gerek kişisel bazda gerekse toplumsal bazda geleceğin teslimatının emin ellere yapılması bizim için bu kadar önemlidir; öyleyse bu emin ellere bizi ulaştıracak, yani bu öğrencilerden emin eller dokuyacak olan eğitim daha da önemlidir. Eğitimin uygulanma aşamasında mevzuat, müfredat, okul, çevre ve öğretmen gibi olmazları vardır.

Sınıftayken, ders anlatırken, öğrencilerin gözlerinin içine ve sınıftaki o anki hâlime bakıp aklıma gelen, her geçen gün daha da isabetli olduğuna inandığım ve uygulanabilirliğine güvendiğim bir eğitim ile okul modelim var artık. Ülkemizde özellikle ortaöğretim kurumlarında uygulanmasını temenni ettiğim bu modelimin hayata geçirilmesindeki ilk günah keçisi müfredattır. Ortaöğretim derslerinin tümünün müfredatı öğrenciyi bir üst öğrenime hazırlamaktan ziyade hayata alıştırmak, hayata hazırlamak, güncel hayat, toplumsal yarar, gündelik hayata uygulanabilirlik, teorikten ziyade pratik, gelenekle modernizmin kaynaşması esasları üzerine oturtulmalıdır. Hatta daha da ileriye giderek müfredatımızdaki bazı dersleri çıkarıp yerine adı sanı duyulmamış; ama bu derslerin olmayışından kaynaklı yaşadığımız çoğu soruna çare olacak başka dersler de ekleyebiliriz. Hatta biraz daha ileriye gidecek olursam bu dediklerimin uygulanması için 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanununda bile değişikliğe gidebiliriz.

Türk dili ve edebiyatı dersleri nasıl olmalı?

Bahsettiğim bu konuyu yuvarlak ve soyut ibarelerle değil de somutlaştırarak –ki müfredatlarımızda eksik gördüğümüz ve olmasını temenni ettiğimiz diğer bir husustur- anlatalım. Liselerde okutulan bazı derslerden örnek verelim. Türk dili ve edebiyatı dersinde şu anda müfredatın hafifletilip kademeli olarak değiştirilmesine rağmen hâlâ sınıfların genelinde dil bilgisine, kurallara ve edebiyat tarihine dayalı ve yine üniversiteye giriş sınavından mütevellit hafızaya alma tekniğine bağlı bir ders formatı vardır. Hâlbuki öğrenci liseden sonra bu bilgilerin -özellikle de edebiyat ile ilgili olanların- çoğunu unutmaktadır ki öğrenci daha lisedeyken dahi bu bilgilerin önemli bir kısmı öğrencinin dersi geçmesi için bir araçtır. Bu ders bilgileri öğrencinin gündelik yaşamına hiç etki etmemekte günlük yaşamında uygulanabilir bir saha bulamamakta, kuru bir ezber yığınından öteye gidememekte ve miadı dolunca da hızlı bir şekilde hafızadan kapı dışı edilmektedir. Bu örnekteki ana sorun bilgilerin köprüyü geçinceye kadar kullanılması ve gündelik yaşamda öğrencinin sınavlar dışında işine yaramamasıdır. Bu metodun yerine Türk dili ve edebiyatı dersinin Türkçe ile ilgili konularında öğrencinin dil bilgisi ve paragrafa boğulması yerine öğrencinin yaşamı boyunca kendisini daha başarılı ifade edeceği bir Türkçe ile konuşmasını sağlayacak ve bunu bol bol uygulayacağı hayati gerçek bir ortam oluşturulabilir. Yine edebiyatla ilgili konular daha çok yazar, edebî tür, edebî dönem vb. yerine daha az konu ama daha ayrıntılı, anlamaya, analiz ve sentez etmeye dönük işlenebilir. Mesela onlarca şair, yazar işlemek yerine belli başlı birkaç şair ve yazarı belli başlı eserlerinin tam metinleri üzerine saatlerce ders işlenebilir, böylelikle o edebî kişilikler bir kitabî sınav kişisinden ziyade bu hayatı tatmış, bu dünyada yaşamış, gündelik yaşama karışmış kişiler olarak öğrencinin karşısına çıkarılır ve onları da bu hayata dahil edilir.

Matematik dersinde öğrencilerin öğrendikleri konuların kaçı ya da ne kadarı bir ömür boyunca onların işlerine yarıyor. Ben matematiğin sırf o rakam ve şekillerinden kurtulabilmek için lisede sözel bölüme geçmiştim de yine de dört saatlik seçmeli matematikten kurtulamamıştım. O yoğun müfredatın; matematikçileri bana ruhsuz, birer terminatör olarak göstermesinden başka bir katkısı olmadı. Şimdiye kadar kaç kişi poligomdan, trigonometriden, uzay matematiğinden vb. birkaç ilgili fakülte dışında yararlanmıştır. Bana öyle geliyor ki dört işlem, alan, ölçü vb. basit bilgilerin dışında matematik dersini gündelik yaşamımızda uyguladığımız pek söylenemez. Yine bana öyle geliyor ki 4. ve 5. sınıfta gördüğümüz matematik bile bize misliyle yeter. İlkokula kadar gitmişken çocukluğuma ve o çocukluğumun geçtiği köyüme inmesem olmaz. Yöremde yurtdışına yerleşen ailelerin sayısı bir hayli fazla. Bu aileler yazları izne, tatile yani memleketlerine gelirlerdi. Benim ilkokul yıllarıma rastlayan bu dönemlerde babam bu gurbetçilerin çocuklarıyla beni yarıştırırdı. Bu sınavların olmazsa olmazı çarpım tablosu ve diğer ezber bilgilerdi. Ben o çağlarda benim yaşımdaki çocukların çarpım tablosunu, üslü sayıları, sözcük türlerini vs. bilmemelerine, bunları bilmemelerine rağmen hiç de oralı olmamalarına; buna karşın gündelik hayatlarındaki her şeyi yapıp her yere gidebiliriz havasında olmalarına, özgüvenlerine, cesaretlerine, olaylara lodoslama dalmalarına, hayatı yutarcasına yaşamalarına şaşardım. Şimdiyse neden öyle olduklarını anlıyor ve bu durumu onların eğitim sistemleriyle ilişkilendiriyorum.

Tarih dersinde ikide bir savaşılıp anlaşılacağına, taş devrinden ta yakın çağa gelineceğine; yakın tarihimizden az ama ayrıntılı tarihî hadiselerden günümüz evrensel olayları ve oyunları öğrencilerin anlamasına, bunlardan çıkarım yapıp ferdi ve toplumsal çıkarlarının farkına varmalarını sağlayacak konuların işlenmesine ağırlık verilebilir.

Gündelik hayatta işe yaramayan bilgi yığını

Öyleyse sadece matematik, edebiyat ve tarih dersinde değil tüm derslerde gündelik yaşamda kullanılmayan, kullanılamayan, uygulanamayan, öğrencinin hayatında bir kolaylık sağlamayan bütün konular müfredattan çıkarılmalı, işe yarayacaklar ise sadeleştirilmeli, bilgi kirliliğinden temizlenmeli, günlük yaşama hitap edip öğrenciyi o hayata çekecek şekilde güncellenmelidir.

Ortaöğretimde okutulan derslerin hepsinin toplumsal yaşamda bir uygulanma sahası, insan hayatını kolaylaştırıcı etkisi olmalıdır. Öğrenci yaşadıkça okulda öğrendiklerini yaşantısını kolaylaştırıcı bir şekilde gün yüzüne, yani yaşantısına çıkarmalıdır. Öğrencimiz liseyi bitirip bir üniversiteye yerleşemediği an sudan çıkmış balığa dönmeyip de öğrendikleri sayesinde karaya çıkmalı, hayata tutunmalıdır.

Ortaöğretim müfredatımıza vatandaşlık bilincini benimsetici, yaşadığı ülkeyi sahiplenici vb. dersler de konabilir. Tabii ki bu dersler kuru bir nutuk ve kitabî bilgiden ziyade -demin de bahsettiğim gibi- öğrenciyi hayatın içine çekerek, hayatı öğrenciye sirayet ettirerek, öğrenciye toplumda uygulama alanı açarak yapılmalıdır. Sadece vatandaş, vatan, devlet, toplum, birey, hak, hukuk gibi kavramların kavramsallıktan çıkarılarak insanî, ahlakî ve vicdanî boyutu insan maneviyatı ile ilişkilendirilip sahada, toplumda, gerçek yaşamda, yaşanılır bulgular üzerinden benimsetilmelidir. Öğrenciye çalışkan bir öğrenci olmaktan ziyade, çalışkan ve iyi bir fert olma önceliği sunulmalıdır. Bu öncelik, bu bilinç ise kuru seküler bir vatandaşlık değil; bizim manevî yapımızla, inanç ve değerlerimizle iç içe geçmiş bir vatandaşlık olmalıdır.

Okul da değişmelidir. Dersler sadece okulda öğretilmemelidir. Çarşı, pazar, esnaf, tüccar, aile, kafeler, resmî daireler… hepsi okulun bir parçası, hepsi okulun uygulanma alanı olmalıdır. Öğrenci deminden beri bahsettiğim bu bilgileri sıcağı sıcağına bu alanlarda hayata geçirmelidir. Çünkü dört yıllık ortaöğretimden sonra öğrenciyi yine bu saydığım alanlarla baş başa bırakacağız. Okul daha çok teorik bilginin alınma yeri ve alındıktan sonra bilgiyi uygulamak üzere gündelik yaşama dağılmak üzere toplanılan, organize olunan bir ortam olmalıdır. Ortaöğretim aslında yaşamı, yaşamayı, dünyayı anlayıp oraya tutunmayı öğretmelidir. Yeri gelirse öğrenciye insan ilişkileri, halkla ilişkiler gibi toplumsal hayatta sorun çözmeyi, sağlıklı iletişim kurmayı, kriz çözmeyi sağlayacak beceriler kazandırmalıdır. Yeri gelirse kız ve erkek öğrencilere hayattaki rollerine göre ev ve aile kurma yönetme, ebeveyn rolleri (musluk, elektrik, petek, ev aletleri tamirinden tutun da karı-koca ilişkileri, çocuk bakımına kadar) ile ilgili dersler müfredata eklenebilir. Yine hep klasik bir şekilde ve bir defaya mahsus verilen trafik ve ilk yardım dersleri ayrı ayrı ve daha geniş kapsamlı, uygulamalı bir şekilde yenilenebilir. Şu anda liselerde okutulan derslerimizin müfredatı yoğun bir akademik bilgi kirliliğine boğulmuştur. Maalesef bu bilgi yığınının hemen hemen hepsi lise hayatı ve üniversiteye giriş sınavı geçince atıl duruma düşmekte, öğrenci zihinlerimiz bilgi kirliliği deposuna dönüşmektedir. Bunlardan arta kalacak zaman ise yukarıda saydığım türden birebir insan hayatına müdahil olacak, hatta insan hayatını kurtaracak derslerle doldurulabilir. Yine öğrencinin akademik bilgiye boğulacağı yer, belirli bir alanda ihtisas yapacağı üniversite olmalıdır; tam aksine her akademik bilgiden ne tam ne eksik alacağı lise olamamalıdır.

İlham kaynağımız geleneğimiz olmalı

Yapacağımız değişikliklerde ilham kaynağımız hep batı ulusları ya da modern dünya dediklerimiz olmamalıdır. Bizim yakın geçmişimize kadar dünyaya nam salmış ve hâlâ izleri olan atalarımızın uygulamaları ile yine şimdiki batı uygarlığı/medeniyetinin ilham aldığı, temellerinin üzerine kurulduğu kendi medeniyetimizden de bol bol esinlenmemiz lazım. Biz bize ancak bizim yani geleneğimizin modernize edilmesiyle ulaşırız. Mardin’deki, Sivas’taki medreseler, Bağdat’taki, Kahire’deki, İsfahan’daki, Endülüs’teki, İstanbul’daki âlimler bize bunu haykırmaktadır.

Öğrencimiz okulda aldığı bu eğitimin pratik hayattaki uygulanabilirliğini, hayatına etkisini gördüğü zaman hem bu eğitimi daha ilgi çekici, hem daha gerçekçi, hem de geçerli görecektir. Bu eğitimi nasıl uygularsak uygulayalım inancımızdan, değerlerimizden, geleneğimizden aldığımız feyizle eğitimimizin bir yanının eksik, kurutulmuş pragmatik batılı bir anlayış olmadığını öğrencilerimize benimsetmeliyiz. Bu dünyevî bilgileri verirken dahi bunların kuru dünyalıklar olmadığını, öğrencinin uhrevî hayatına tat katacak ve her iki hayatını da kâra dönüştürecek bir sistem olduğunu benimsetmeliyiz. Yine hiçbir zaman ortaöğretim gençliğini menfaate dönük, faydacı bir zihniyetle değil de bir ayağı manevi hayatlarına tesir edecek şekilde tüm derslerin manevi boyutu ihmal edilmeden, öğrencinin ruhuna nüfuz edecek şekilde işlenmelidir.

Son olarak yukarıda saydığım, örneklendirdiğim fikir ve uygulamaları sahada eyleme dönüştürecek öğretmenlerimizin bulunması gereklidir. Gereklidir diyorum; çünkü bu yeni sisteme ayak uyduracak, yeniliğe karşı çıkmayacak ve bu yeni sistemin uygulanabilirliğine can-ı gönülden inanacak, bu yeni eğitim sisteminin amaçladıklarına kavuşmuş, bu nitelikleri üzerinde taşıyan öğretmenlerimizin yetişmesi lazım olacak. 

Yazdıklarımın şimdiki ortaöğretim eğitimiz için karamsar ve eleştirel bir intiba uyandırmasın istemem. Tam tersine son dönemde teknolojiyi eğitime katan projeler, tabuları yıkan, eğitimin millî ve manevî boyutunu tekrar gün yüzüne çıkaran uygulamalar, müfredat değişikliklerinde atılan cesur adımlar, değişime istekli, değişimle barışık, değişimin gelişim getireceğine inanan bürokratlar eğitimin daha iyiye gitmesinin ayak sesleridir. Yine bu cesur ve özgürlükçü adımlardır ki bana ve benim gibilere eğitim konusunda düşünme ve adım atma ilhamını ve fırsatını vermiştir. Bu nedenle bahsettiğim, özlem duyduğum ve kendimce anlatmaya çalıştığım tarzda bir ortaöğretim eğitimine yaklaşabileceğimizi ümit ediyorum.

Velhasılıkelam bu saydığım uygulamalarla farkı bulan, bu farkı hayatına katabilen, bu fark sayesinde benim yazdığımdan kat kat daha farklı bir eğitim sistemi kurgulayabilen ve yine bu bulduğunu daha farklı bir şekilde açıklayan öğrenciler yetiştireceğimize inanıyorum.