Huzur veren bir estetiği o çoktan yakalamıştı

Aykut Kuşkaya’nın 1994 yılında çıkardığı ilk müzik çalışması olan 'Umut Sancısı'ndan beri farklı şeyler yaptığı kesin. Umut Sancısı isimli kasetini ilk çıktığı günlerde hemen alıp dinlemiştim. O yıllarda camia içinde nitelikli ürünlere rastlamak çok zordu. Selçuk Küpçük yazdı.

Huzur veren bir estetiği o çoktan yakalamıştı

 

 

Aykut Kuşkaya’nın 1994 yılında çıkardığı ilk müzik çalışması olan “Umut Sancısı”ndan beri farklı şeyler yaptığı kesin. Umut Sancısı isimli kasetini ilk çıktığı günlerde hemen alıp dinlemiştim. O yıllarda camia içinde nitelikli ürünlere rastlamak çok zordu. Yoğun sloganik, ajitatif çalışmalar bir yana, bu ürünlerin müzikal niteliği de oldukça yetersiz idi. Yani Türkiye’de genel müzik sektörünün 1950’lerden 60’lara, 70’lerden ve 80’lere uzanan değişimini hiç doğru okuyamamış bir yapıdan bahsediyorum. Kuşkusuz bunun sebepleri belli. Camiayı suçlamak çok anlamlı değil. Müzik ve gelenek ilişkisinin kopartıldığı uzun on yıllardan sonra gelinen nokta burası idi. Hiç müzik dinlemeyen, müzik dinlemenin dinen sakıncalı olduğunun vaazlarının verilmeye devam ettiği vakıf, cemaat evlerinde büyümüş çocukların, 90’larda birden bire Aykut Kuşkaya gibi elinde gitarla “sade” çalışmalar ortaya koyan birisini anlamaları pek mümkün değildi.

Geçen onca yıla rağmen İslami camianın bu konuda hiç özeleştiri yapmaması, müzik ve din ilişkisini doğru okuyamayışının sebeplerini sorgulamaması ilginç değil mi? Müzikle uğraşmayı günah ve gereksiz bir pratik olarak gören çoğu dini camianın, birden bire 90’larda özel radyolara sahip olması, kendi gruplarının diline hitabeden “sanatçılarının/ilahicilerinin” ortaya çıkması, kiliseden gelme (!) orgun (!) yapay sesine hayran kalarak “cıstak cıstak” sesleri arasından kötü, taklit gırtlak nağmeleri eyleyerek “Muhammed’in gözleri sürmeli” gibi, eleştirmeye bile girişemeyeceğim düzeyi kutsaması karşısında, Kuşkaya gibi birkaç ismin ne kadar zor şartlarda varolmaya çabaladığını sanırım anlatmaya bile gerek yok.

Geç kalmış bir arabesk…

Aykut’un (dostuma ismi ile hitabetmek isterim yazının burasından itibaren) bu ilk çalışması camia için bir eşikti oysa. Abartısız, naif, sloganlara prim vermeyen ve müzikal olarak “huzur” veren bir estetiği çoktan yakalamıştı. “Umut Sancısı”nı o yıllarda çok dinledim. Ancak 90’lar İslami camia için oldukça “politik” zamanlardı. Her şeyin başına “İslami” kelimesi eklenince iyi ürünlerin yapıldığı yanılgısının tavan yaptığı yıllar yani. Müzik için de benzer bir pratik işledi. “İslami müzik” eylediğini söyleyen birçok kişinin ortalığı “kasıp kavurduğu” bir anafordan bahsediyorum. Taban, müzikal açlığı sebebi ile bu tür estetik seviyesi düşük çalışmaları omuzlarına alıp uçuruyor. “İlahiciler” 3. sınıfı arabesk şarkıların müziklerini çalıp, üzerine dini içerik giydirince Türkiye’de müzikal devrim yaptıklarını zannediyor. Bu, tıpkı arabesk için getirilen eleştirilerin geç kalmış biçimde İslami camiada yaşanması demekti aslında. Geç kalmış bir arabesk…

Arabesk müziği çok önemsediğimi hemen belirteyim. Kötü örnekler her tür müzik için kaçınılmaz. Ancak arabesk, Türkiye’de 1960’ların sonundan 90’lara kadar çok önemli mesafe almıştı ve bu mesafenin Türkiye müziğine önemli katkıları söz konusuydu. Ancak İslami camialar bütün bu sosyolojik süreçlerin dışında kaldıkları için, “Türkiye’de müzik nitelik olarak nerededir?” sorusunu henüz kavrayacak donanımda değillerdi. Yani 1990’larda camia içinden çıkan bu tür “arabesk” ürünler, anakronik bir fotoğraf sunuyorlardı. Her şeyin çok gerisinde idiler ve müzikal süreci takip etmedikleri için yapılan çalışmaların nerede durdukları bir yana, Gelenek ile ilişkileri var mıdır, yok mudur sorusu bile anlamlı değildi.

Neyse… Aykut gibi müzisyen arkadaşlar, bütün bu olumsuz şartlara rağmen, estetik nitelikten ödün vermeyerek iddiasız ama kalıcı bir çizgi tutturdular. “Umut Sancısı”ndan iki yıl sonra gelen “Ağlarken Gülebilmek”ise, bence sadece camia için değil, Türkiye’de genel müzik piyasası içinde, o zaman dilimini düşündüğümüz zaman, eli yüzü düzgün çalışmalar arasına girebilecek oylumda idi. Matematiği çok yüksek bir altyapı vardı ortada. Kayıtlar, aranjeler, icralar… Benim o çalışmada “hit” eserim kasetin ilk şarkısı olan “Yeni Bir Şarkı”dır. Aranjeye bayılmıştım. Fatih Ihlamur ismini de bu çalışma dolayısı ile öğrendim. Aranjeler ona aitti. Sonra uzun süre Fatih Ihlamur ile Aykut beraber çalışmaya devam etti. Bu beraberlik sıkı albümler ortaya çıkardı.

Aykut Kuşkaya, sadece müzikal sektörü değil, günümüz modern şiirini de takip ediyor

Aykut’un sevdiğim bir özelliği de, modern Türk şiirinin örneklerine kapı aralamasıdır bestelerinde. Bu aynı zamanda O’nun sadece müzikal sektörü değil, günümüz modern şiirini de takip ettiğini gösterir. Bunu çok önemsiyorum… İlk kasette mesela Asaf Halet Çelebi’nin çok önemli şiiri “İbrahim”e yaptığı beste vardır. Sonra ikinci çalışmada Arif Ay, İhsan Sezal, Mesut Doğan, Nurullah Genç… 1998 yılında çıkardığı “Nereye Kadar” çalışmasında, yine mesela Osman Sarı gibi… Bütün bu isimler, günümüz şiirini temsil eden önemli dergilerde ürünler yayınlayan şairler. Ve Aykut bu isimlerden haberdar… Bu bile, belki tek başına bir nitelik göstergesi.

Benim gözlemim şudur camia ile ilgili olarak: Kendi içinden çıkan nitelikli isimleri açık söylemek gerekirse “önemsemez”. Bunun, bütüncül anlamda bir “özgüven” sorunu ile ilgisi var. İnanmaz kendi içinde çıkan estetik değere... Dışarıdan onay bekler. Ya da benzer çalışmaları dışarıdan yapan isimlere karşı daha kabullenicidir. Aykut’un bütün bunlardan sonra büyük bir “kırılma” yaşadığını hep uzaktan, hissettim. Bu belki bana ait bir hissediş. Belki yanıltıcı, bilemiyorum.

Aykut Kuşkaya’nın yaptığı çalışmaların önemini yıllar sonra fark edeceğiz. Tarih bunu bir yere yazacak. Her camiada olduğu gibi, birileri insanların duygularını sömürerek varoluşlarını sürdürmeye çalışırken, O’nun bilerek geride kalmayı tercih etmesinin ahlakiliğini de, yıllar sonra anlayacağız. Abartının, sloganların, yapaylığın ve sömürünün uzağında, sessiz ve naif çizgisini koruyarak “durmaya” çalışan Kuşkaya’nın çalışmaları, sadece camia adına değil, genel anlamda Türkiye müziği için kıymete değer ürünlerdir.

Aykut ile çok nadir yüz yüze gelmişizdir. 3’ü geçmez bunun sayısı belki. İlk kez 1995 yılı olmalı. Ankara’ya gelmişti, bir konser için. Bizim çocuklar düzenlemişti sanırım. Nizam-ı Âlem Ocakları. Orada kuliste ayak üstü bir iki dakikalık bir iletişim. Sonra 90’ların sonunda yine Nizam-ı Âlem Ocakları konserinde beraber sahne aldık. Erzurum’da... Ben, Aykut ve İbrahim Sadri… Bu kadar… Benim hep Aykutgibi ya da Mustafa Uysal gibi, kendi müzikal ve kişisel mizacıma yakın müzisyenler ile ortak çalışmalar yapmak fikirlerim olmuştur. Birbirimizin albümlerine seslerimiz ile katkı sunmak, bestelerimizi paylaşmak, ortak konserlere katılmak gibi… Zamanın sonuna yaklaşıyoruz ve bu artık müzik sektörünün içinde bulunduğu olumsuz durumları da göz önüne aldığımızda epey ihtimal dışı kalıyor gibi.. Bilemiyorum, belki bir gün…

Not: Sevgili Aykut, son çıkan albümü “Serenat”ta benim bir eserimi okumuştu. Yazıyı bu eser ile kapatalım… İlgili link : http://www.youtube.com/watch?v=MmbLW5ikmcY

 

Selçuk Küpçük yazdı

Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2014, 11:09
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13