Edith Piaf'ın acılarını dinlerdi dünya

Bir sevgi ve merhamet dilenmesiydi Piaf ve şarkıları.

Edith Piaf'ın acılarını dinlerdi dünya

Mevsimlerden sonbahardı. Askerlik dönüşüydü. Çok acılar taşıyan sesi içimde belli belirsiz çınlıyordu. Adı Edith Piaf’dı. Mekan İstanbul’da bir okuldu. Bir öğretmen arkadaşımın elinde gördüm kitabı: Hayatım. Edith Piaf kendini anlatıyordu.

Berbat bir başlangıç!

Kâğıda dökülmüş kelimeleri de sesi gibi ateştendi. Küçücük bir kadınmış. Fransa’da doğmuş. Batakhanelerde büyümüş. Az daha kör olacakmış.

Kaldırımlarda şarkısöylemeye başlamış.

Çok büyük bir umutsuzluğu yırtmak için, tutunmak için, kirlerinden arınmak için çırpınıyor sokaklarda. On altı yaşında evleniyor. Bir çocuğu oluyor. Saf ve taze bir umut… Kısa bir süre sonra kayıp gidiyor ellerinin arasından o küçük can. Yaşamanın ne anlamı olabilir ki artık?

Meyhanelerde, batakhanelerde kendini bitirmek, tüketmek için alkolün lanetli büyüsüne sığınıyor. O izbe sokaklarda bütün hırçınlığını, kırgınlığını, öfkesini, umutsuzluğunu yüklediği sesini bir duyan oluyor nihayet. Yirmili yaşlarından sonra bütün Fransa duymaya başlıyor sesini.

Edith'in mutsuzluğunu bitirmeyen şöhret!

Birinci Harb-i Umumi’nin ateşinin dünyayı sardığı hengamede doğan Edith, İkinci Savaş boyunca şarkı söylemeye devam eder. Alkole devam eder, sevgisinde huzur ve sükûnet bulacağı birini aramaya devam eder; çünkü Paris’in ikiyüzlülüğü, yapmacıklığı, lüks restoranları mide bulantısını daha da arttırmaktadır.

Almanlar Paris’e gelmeden önce de ağlıyordu Piaf. En çok sevdiği boksör, bir uçak kazasında öleceği gün de ağlıyordu. 1963’te alkol ve uyuşturucuya yenik düşüp öleceği güne kadar da ağlayışı sürdü.

Milyonlar Piaf'ı niye dinliyordu?

Aslında Piaf başladığı gibi bitirdi yaşamını. Başlangıç ile son arasında tek fark vardı. Şöhret olduktan sonra paraya kavuştu yalnızca. Savruluşu ve kendini içkiyle, morfinle heba edişi ise daha da hızlandı; çünkü Piaf arayıp duruyordu bir şeyleri. Susuzluğunu dindiremedi hiçbir şey. Onu dinginleştiremedi, doyuramadı, tatmin edemedi. Odasındaki İncil’de de bulamadı aradığını.

Yirminci yüzyılın gerilimi vardır Edith’in şarkılarında, sözlerinde. Tedirginlik, korku, ortada kalmışlık, sahipsizlik… Avrupa uygarlığı habire saldırıp durmaktaydı çünkü bir yerlere. Avrupa insanının içine düştüğü güç, zenginlik, ölümsüzlük, hakimiyet arzusu hassas ruhlara görünür görünmez baskı yapmakta ve onları çıkışsızlığa mahkum etmekteydi. Bu yüzden insanlar Piaf’ın şarkılarında yankılanan o küçük sevgilere sığındılar. Onun özlediği gibi özlediler. Onun ağlayışına ortak oldular. Onu dinlerken dünyanın acımasızlığını, vahşetini unutmak istediler. 

Beyhude bir çırpınmadır Piaf!

Durup dinelemedi, dinlenemedi Piaf. Zaten nerde beklemesi gerektiğini de tam bilmiyordu. En yavaş şarkılarında bile bir acelesi var gibi. Bir bombalanma, yakalanma, hapsedilme, kaybetme korkusu hissedilir söyleyişinde. Yanlış yerde aranan bir ölümsüzlük duygusu. Yalnızlığın ağır yükünden kaçar. Etrafını çepeçevre saran bağımlılıklarından, zaaflarından, yalanlardan kaçar.

Karanlığından kaçmakiçin beyhude çırpınmadır Edith. Trajik bir çelişkidir R’leri bastırarak söylerken. Ancak öldüğünde bitebilirdi çırpınışı, uyumsuzluğu. Bir sevgi ve merhamet dilenmesiydi Piaf ve şarkıları. Sahnede şarkı söylerken gövdesine göre büyük olan ellerinden okunur bu yakarış, bu 'tut elimi!' yalvarışı. Yarım yüzyıl geçmiş; dünyayı zorunlu terkedişinin üstünden. Galiba artık Batılı insan bunu bile başaramıyor. Ne yazık!  

Mustafa Nezihi koyu çaylar içerek anlattı

Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2019, 23:02
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah Menteşeoğlu
Abdullah Menteşeoğlu - 8 yıl Önce

Nefis bir şekilde anlatmışsınız Edith'i ve Batının çaresizliğini.

banner19