banner17

Aşk Ülkesi'nden bir haberciydi.

'Ruh bu seslerle cezb edildi, gönül bu ezgiler ile mest ü harâb oldu. Beşer bu sesler ve ezgilerle aşk ülkesinden haberdar edilmişti ve belki bazıları oraya doğru teveccüh ettiler.'

Aşk Ülkesi'nden bir haberciydi.

Bunca gürültünün, kakofoninin; boş sözlerin, korna, siren, vs. seslerinin, acemice müzik icralarının kulakları tırmaladığı bir çağda, belli bir müzik zevki oluşmuş çoğu kişi, İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ındaki  Eflatun’un kendisini çağıran sesi araması gibi, kendisini kurtaracak, nefes aldıracak, özdeki ruhu harekete geçirecek bir ses, bir soluk arıyor. Beşir Ayvazoğlu’nun Aşk Estetiği’nden öğrendiğimize göre bu, sebepsiz bir arayış değil: “Sufiler arasında çok yaygın olan bir inanışa göre, musiki, Allah’ın ruhlara “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” hitabını hatırlatmakta, dolayısıyla Kamil İnsan’ın ezelde Allah ile bir olma zevkini şiddetle özlemesine sebep olmaktadır.” Ayvazoğlu, bu söylediğine Mesnevi’den bir beyti de ilave ediyor: “Padişahın rebab sesini dinlemekteki maksadı, iştiyak çekenler gibi Tanrı hitabını hayal etmektir.”

Musikinin o hitabı hatırlatması, biz insancıklara değil de  Kamil İnsan’a özgü bir durum olsa da, Aşk Estetiği’nin ilk bahsi olan ‘Cihanın cânını aramak’ta  bahsedilenlerin musikinin işlevinin bir kez daha altının çizilmesi için önemli olduğunu düşünüyorum.  Fakat biz insancıkların da, dinlediğimiz ister dinî musiki ister din-dışı musiki olsun, -en azından- özlem saydığımız bir şeyden doğan bir arayışımızın olması ve bu arayışı kendiliğinden icra ederken taklide başvurmamız gayet doğal. Öyle olamasak da öyle olmak istiyoruz, bugün müzik diye sunulan çoğu şey bizi tatmin etmiyor. Musiki bahsinde arayış içinde olanların da gitmesi gereken zirvelerden birisi de Buhurizade Mustafa, yani bilinen ismiyle Itrî.

 

Sadettin Ökten
Sadettin Ökten

Altın kapı

2 sene önce bir sempozyumda müzikolog Yalçın Çetinkaya, aklımda kaldığı kadarıyla ve kendi kelimelerimle, şöyle demişti: “Köln’e gidip de oradaki ünlü katedrali ziyaret ettiğinizde daha dış kapsından girer girmez bir kasvete, bir boğucu etkiye maruz kalırsınız; o devasa yapı sizi ezer, unufak eder. Ama mesela Sultanahmet Camii öyle mi ya? Dış avlu kapısından içeri duhul ettiğiniz andan itibaren yapı sizi kucaklar, sarıp sarmalar, sanki camiye ait bir varlıkmışsınız gibi hissedersiniz kendinizi.  Bu fark nereden kaynaklanıyor? Çünkü bir kudsi hadiste şöyle ifade olunmuştur, ‘Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir adım yaklaşırım. O bana bir adım atarsa ben ona on adım yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek yaklaşırsa ben ona koşarak yaklaşırım.’ “ Bunu musikiye uyguladığımızda etrafımızın Köln Katedralleriyle dolu olduğunu görürüz, bizi ezip büzen, zihnimizi dumura uğratan. Ama Itrî’nin o “saltanatlı” Tekbîr’i, Salat-ı Ümmiye’si, Nevâ-Kâr’ı, Tuti-i Mucize Guyem Ne Desem Laf Değil’i, Halk İçre Bir Âyineyim ki Her Kim Bakar Bir An Görür’ü  öyle mi ya… Tekrar tekrar dinlemeye çalışıp o nağmelerin geldiği lahuti âleme bir aşinalık kesbetmeye çalışsam da çoğu zaman ya yanıbaşımdan akıp giden ve adına ‘hayat’ dediğimiz akışa kapılıyorum bir şekilde ya da bu âciz varlığımla Yahya Kemal’in deyimiyle o “altın kapı”dan geçip içeri girmeye cesaretim ve vüsatim elvermiyor ne yazık ki.

 

Sadettin Ökten, Yahya Kemal'in RüzgarıyleTekbîr’in lafzı nasıl meydana geldi?

Muhterem Sadettin Ökten Hocamın Yahya Kemal’in Rüzgarıyla-Düşünceler Duyuşlar kitabında Tekbîr hakkında şu bahsi geçiyor: “Tekbîr’in lafzı Hazret-i İbrahim’in Cenâb-ı İsmail’i kurban etmeye teşebbüs etmesi sırasında zuhur eder. Hazret-i İbrahim’in oğlunu Allah için kurban etmesi hususundaki emr-i ilahîye inkıyadı ve Cenab-ı İsmail’in bu emre tereddütsüz teslimiyeti ind-i İlahî’de bir koç kurban ile mükâfatlandırılır. Bu koç kurbanı getiren Cebrail Aleyhisselam ile Hazret-i İbrahim ve Cenab-ı İsmail arasında Hak Teâlâ Azze ve Celle’yi tekbîr ve tahmid eden bir mükâleme cereyan eder ki tekbîr’in lafzını bu sözler meydana getirmiştir. Bu mübarek lafz asırlar boyu mümin ve muvahhid gönüller için hayat kaynağı olur. Lisanlarda ve gönüllerde mülkün asıl sahibini yücelten ve O’na hamd eden bir haberi âleme ilan eder. Ve sonra ecdadın devri gelir; ecdad bu mübarek lafzı musikinin semavi nağmeleri ile terennüm etmeye başlar. Kadîm medeniyetimizde tekbîr’in lafzı, Itrî’nin segâh bestesi ile birlikte özümüzde hissettiğimiz, oraya nakşettiğimiz bir bütündür. Tekbîr dendiği zaman mutlaka segâh makamının tab’ında var olan vakur ve muktedir, aynı zamanda mütevekkil ve mahzun ruh ahvalini aksettiren Itrî bestesi terennüm edilir. Tekbîr’in ortaya çıkışına sebep olan kutlu hadise ile segâh makamındaki bestesi arasındaki muhteşem ahenk Osmanlı zevk-i selîminin bir başka zirvesidir. İslam medeniyetinin ilk bakışta çok basit ve muhtasar gibi görünen bu muhteşem tecellisi kadîm musikimizin büyük dehası Itrî’ye nasib olmuştur.”  

 

Gemiler geçmeyen bir ummanda…

Yahya Kemal, Itrî şiirini şöyle bitirir: Belki hâlâ o besteler çalınır/ Gemiler geçmeyen bir ummanda… İşte musikide bize ait ruh dünyasını ve güzellik anlayışını tarif ve inşa eden Itrî, medeniyetimizin musikideki estetik ölçülerini de ortaya sermiş. Belki bu eserleri dinleye dinleye, bet sesimize aldırmadan yüksek perdeden ya da içten içe terennüm ede ede bu nağmeleri, biz insancıkların da kalbine yerleşiverir belki bu duyarlılık, bu incelikler mecmuası da oturup ağlaya ağlaya tekrar söyleriz hep bir ağızdan Tekbîr’i ve Salat-ı Ümmiye’yi, farkına vararak… Umudumuz var elbet ki ne diyor Ömer Tuğrul İnançer Bey, tok sesiyle, Kenan Rıfai’nin Nutk-u Şerif’ini söylerken: Talebin neyse o’sun sen

Tekbir'i dinlemek için tıklayınız

 

Mehmet Emre Ayhan, ah mine’l aşk ve hâlâtihi/ ahraka kalbi bi harâratihi” beytini tekrar ederken buldu kendini.

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2017, 12:34
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Efe
Mustafa Efe - 9 yıl Önce

En içten teşekkürlerimi sunarım.

banner8

banner19

banner20