banner17

Ağıdı yakılmamış çocukların ozanı

Selçuk Küpçük, Hasan Sağındık'ın portresini çizdi. Geçmişten günümüze bir müzik ve dava yolculuğu…

Ağıdı yakılmamış çocukların ozanı

Bizden üst sınıflardaki Gazi Üniversitelilerin hazırlamış olduğu bir etkinlikteyiz. Yer Ankara’da, Maltepe Düğün Salonu. Maltepe Köprüsü’nün hemen dibinde bir mekân. O yıllarda burada düğünlerin dışında, bir yığın başkaca etkinliğin yapıldığını da hatırlıyorum. Hatta çoğuna ben de katıldım sonraları. Üniversite birinci sınıftayım. Ankara’yı çözmeye çalışan taşralı bütün çocuklar gibi kıyıda köşede kalmış bir masaya, yeni tanıştığım üç-beş arkadaş ile beraber sıkıştım.

Hasan SağındıkBenim de yapmak istediğim bu

Etkinlikten evvel ilgimi çeken bir müzik, bir ses yayılmaya başladı salona. Kasetçalardan verilen bu sesi ilk kez duyuyorum. Yavaş yavaş yükselen vakur bir ses, “Dağlara, dağlara yürek mi dayanır” diye giriyor şarkıya. (Bundan birkaç yıl sonra isminin Ağıt olduğunu öğrendiğim bu şarkının şiirinin yer aldığı dergi geçecekti elime. 12 Eylül’ün ardından içeriye alınan Veli Can Oduncu isimli mahkumun cezaevinde karşıt görüşlü diğer mahkumlar tarafından şişlenerek öldürülmesi üzerine, arkadaşı Alişan Satılmış’ın kaleme aldığı bir şiirdi bu. Aynı derginin arka kapağında da Veli Can Oduncu’un “Seni Unutmayacağız” yazısının altında bir resmini görmüştüm)

Veli Can OduncuBu, o vakte kadar dinlediğim ve bildiğim hiçbir türe benzemeyen, cazibesini içinde barındıran, bambaşka bir müzikal formdu. Benim de yapmak istediğim ama örneklerini bir türlü henüz dinleyemediğim şeyin galiba bu şarkı gibi olabileceğini düşündüm önce. Türkü değil, klasik anlamda şarkı değil, pop müzik değil. Bu, bütünüyle onların çok dışında, çok ötesinde bir şeydi. 

Maltepe Düğün Salonu’nda program başlayana kadar dinlediğim kasetin beni o gün çok farklı bir yere taşıdığını hatırlıyorum. Yani müzikal anlamda ne yapmak istediğim konusunda önümde en azından örneğini görebileceğim bir form duruyordu. Oldukça sade ve basit bir aranje ile hazırlanmış, alt yapı üzerine yine abartısız bir bağlama çalınmış ve bütün bunların oluşturduğu orkestrasyona eşlik eden bir adamın, beynimin duvarlarına çarpıp duran sesi. Şarkının sözleri müthiş. Ölen bir arkadaşın arkasından yakılan ağıt olduğu hemen anlaşılıyor.. 

İyi de bu adam kim?

Veli Can Oduncuİyi de kimdi bu. Kasetine nasıl ulaşabilirdim. Program boyunca bu sorunun cevabını aradım durdum. Ama sıkılganlığımdan kalkıp da soramıyorum görevli kişilere. Masamızda oturan diğer çocuklardan da kimse tanımıyor aklımı alan bu sesi. Merakımdan çıldıracağım adeta. 

Program başlayana kadar birkaç defa çalındı kaset. Ertesi gün ismini bilmediğim, tarif edemediğim bu kaseti arayacağım. Ama nasıl. Ders falan dinlediğim yok artık. Aklımda kalan ezgiler kulağımın içinde çoğalıp, beynimin ücra köşelerine doğru çarpıp çarpıp duruyorlar. 

Birkaç gün sonra üniversitenin bahçesinde elden ele dolaşan bir kaset gözüme çarptı. İçimden bir ses aradığım kasetin bu olduğunu söylüyor. Kapağını beynimin en aydınlık yerine kaydettim. İsmini hâlâ soramıyorum. Ama artık kapağı görmüştüm.. Bulmam daha kolay.  

Hasan Sağındık ve Yusuf Yüzlüler

Böylece Hasan Sağındık ismine ulaştım. Kasetin adı : Yusuf Yüzlüler. Muhtemelen Sıhhiye’deki Diyanet Vakfının Satış Bürosundan almışımdır. Kapağı oldukça amatörce hazırlanmıştı ama bir başkalık vardı yine de. Güneşe doğru uçuşan kuşlar, birkaç kırmızı gül ve Sağındık’ın göğe doğru bakan fotoğrafı..  

Haftalarca bu kaseti dinledim. İçinde bulunduğum psikoloji de şarkılar ile örtüşüyor bir bakıma. Çünkü hapishanedeki Ülkücülerin çıkarmış olduğu Bizim Dergâh dergisini takip ediyorum. Hapisteki Ülkücülerin Mamak Cezaevinde, C-5’lerde yaşadığı işkenceler, hayal kırıklıkları, idama gönderdikleri dava arkadaşlarının ardından yazdıkları, söyledikleri ya da yazamadıkları, söyleyemedikleri.. Bu ve başkaca acılı şeylerin anlatıldığı bir dergi idi Bizim Dergah. Ve ben okuduğum bütün bu metinlerdeki enstantaneleri, öğrenci evimin rutubetli duvarlarında yalnızlığımı paylaşan bir hayal gibi, geceleri irkilerek uyandığımda adeta yeniden görüyordum. Yusuf Yüzlüler bir anlamda okuduğum ve yeni yeni haberdar olduğum bir kuşağın öyküsünün izdüşümü gibiydi benim için.

Hasan SağındıkBeni çok etkiledi açıkçası. Kasette yer alan Ağıt, Urgana Doğru, Yusuf Yüzlüler, Beşinci Mevsim, Hayal Kırıklığı, Beni Bu Şehirden Al Götür Anne, Leyla’ya, Türkistan… hepsi birbirinden sarsıcı eserlerdi. İlk kez duyduğum şeylerden bahseden bu şarkılar bana o günlerde, kapısında dolandığım bambaşka bir dünyayı araladı sanki. 

Sızıntı’nın kapakları ve klip

Özel Tv’lerin açıldığı yıllara denk düşüyordu bu kasetin çıkışı ayrıca. 1990.. Çünkü Star Tv’nin müzik saatlerinde “Beni Bu Şehirden Al Götür Anne” şarkısına çekilen klibini hatırlıyorum Sağındık’ın. Çok etkileyici bir kliptir o. İstanbul’un orta yerinde yalnız bir adam, Müslüman olduğu da anlaşılan bir adam tek başına, peşinde temsil ettiği kuşağın hayal kırıklıkları ile beraber kalabalıklar arasında vakur bir eda ile yürüyor. Yenilgilerini göğsünde göndere çekilmiş bir bayrak gibi taşıyarak. Oldukça anlamlı şeylerden bahsediyor. Klipte ara sıra görünüp kaybolan Sızıntı dergisinin muhtelif kapak fotoğrafları da unutulmazdır. Çünkü 80 darbesinin ardından evlere çekilen, sığınan çocukların o dergi sayfaları arasında kendilerine bir yol, bir muştu aradığını da düşünüyorum. Binlerce genç çocuk, bu dergi kapaklarına aşina büyüdü çünkü. Şimdi sanki bir şeylerin zamanı geldi duygusu uyandıracak şekilde, ekranda bir adam sandalyeye oturmuş, bilgece derinlikli şeylerin şarkısını söylüyor ve arkada Sızıntı’nın kapakları dönüp duruyor. 

Hasan Sağındık ismi o günlerde -ve bence hâlâ- her türlü popüler kaygının uzağında, çok özel şeylerden bahseden ve hayat karşısında meselesi olan bir adam olarak varoldu. Sesindeki vakur eda ve özgüven hissi uyandıran tınısal çoğalım, bir şekilde dinleyene de geçiyor, bizi hayat karşısında diri tutuyordu. 

Yusuf Yüzlüler aynı zamanda hiç ağıdı yakılmamış ve ömrü heba olmuş bir kuşağın eli yüzü düzgün ilk şarkılarıdır. Çok içli duygular ile hazırlandığı, bestelendiği ortada idi. Çünkü o etki sizi hemen içine çekerdi kasetin. Günlerce etkisinde kalırdınız. Ki beni hâlâ yine o düğün salonunda dinlediğim ilk günkü gibi etkiler, sarsar. Şimdi bile, yani bu yazıyı yazarken teybimde bin bir zorluk ile bulup satın aldığım ve neredeyse artık antika olan o ilk kasetini çalıyorum. Leyla’ya isimli şarkıyı söylüyor Sağındık.. İdam edilecek bir adamın son duygularıdır mesela o şarkı. Sözleri Süleyman Ağa Baydili’ye ait. Hepimizin sevgilisi olan Leyla’ya, adam bir emanet bırakır adeta. Bir dava, bir ahlak, bir ağıt, bir kutsanmış ölüm ve ölüm karşısında metanet.. 

“Bulanık seherlerde bir kutlu ezan gibi asılı kaldım göğe

Yalnızım ve yalnızdım. Hak’tan gayrı kimse sesim işitmez

Kimseye bir şey demeyin, demeyin, değmez” 

Sonra şarkının  bitimine doğru derinden bir müezzinin sâlâ sesi duyulur. İşte o an ağlamak gereklidir. Ben çok ağlamışımdır. Elimde Remzi Çayır’ın Onlar Diridirler kitabı ve teybimde Hasan Sağındık’ın Yusuf Yüzlüler’i. 

Ülkücülük bambaşkaydı

Sağındık o vakitler Ülkü Ocakları’nın konserlerine gidiyordu. Ancak 90’lardaki Ülkücülük de çok bambaşka idi. Belki ben öyle algılamak da istiyor olabilirim. Yani 90’ların Bizim Ocak dergisini açıp bakarsınız bu başkalığı siz de göreceksiniz muhtemelen. Müslüman kimliğini öne çıkartan, önemseyen ve bunu yüksek sesle Türklük vurgusunun ortasına yerleştiren, resmi ideolojinin paradigmalarını kıyasıya eleştiren, 12 Eylül ile hesaplaşma gayreti gösteren bir Ülkücülük idi yayılmaya çalışılan. Zaten sonra bu kaygıları taşıyan Ülkücüler ayrıştı, ayrıldı, ayrılmak zorunda kaldılar vs. 

Yaz tatili olunca memlekete döndüm. Takip ettiğim dergide Hasan Sağındık’ın yeni bir kasetinin reklamı vardı. İsmi : Ağla Karanfil. O yıllarda taşrada bulmak mümkün mü ki bu tür kasetleri. Adeta imkansız. Günlerce sorup durdum şehrin en büyük kasetçisine. Yok, yok. Gelmiyor. Ankara’dan isteteceğim ama tanıdığım bütün arkadaşlarım memleketlerindeler. Çok zaman sonra kaset geldi. Rusların Azerbaycan’a girdiği ve katliam yaptığı bir zamana denk düşmüştü kasetin çıkışı. 

Hasan SağındıkAğla Karanfil Ağla

Ağla Karanfil de o trajediyi anlatıyordu. Hatta kasete ismini veren bu eserin sözleri Azeri bir şair olan Mehmed Aslan’a aitti. Bu seferki kapak kısmen daha güzel bir kompozisyon taşıyordu. Karanfil yas tutmayı temsil eder, bilirsiniz. Bir kadın, karanfillerle doldurduğu mezarın başında ağlıyor. Arka fonda Sağındık portresi. 1990 yılının yazı Ağla Karanfil ile geçti.  

İlk kasete gösterilen ilgi sonucu hemen yenisi istenmişti Sağındık’tan. Dolayısı ile 1990 yılında iki kaset birden çıkarmış oldu. Tabi şunu da görüyordum ki Sağındık çok iyi şiirler seçiyordu bestelemek için. Hatta serbest vezinli şiirlerdi bunların bir kısmı ki, bu apayrı bir meseledir. Müzik camiasında serbest vezinle yazılmış şiirlere beste yapabilen çok nadir sanatçı vardır. Ve Sağındık daha ilk kasetinden itibaren bu zorlu tercihi seçerek kendisini özenle ayrıştırıyordu.

Serbest şiir, modern şiirdir. Meseleleri de modernitenin dayattığı meseleler karşısında ortaya koyduğu tavrı içerir. Aslında Sağındık,geleneksel yapısını kıramayan, ozan geleneğinin dışına taşamayan bir ideolojik yapı içerisinde kendisine bir yol aralamaya çalışan öncü bir tavrı ortaya sürüyordu da denilebilir. Zihni ve ideolojik argümanları 80 öncesinde kalmış, kendisini modernite karşısında yenileyememiş, bunun sonucunda içe kapanmış bir siyasal organizma karşısında belki, yalnız bir adam gibi ilerliyordu.  

Bu yüzden mesela Sağındık belli bir yaşın üstünde olan kuşaklar ile buluşamamıştır. Ya da şöyle demek gerekli: o yaşlı kuşak Sağındık’ın müziğini ve meselesini anlayamamıştır. Hatta o yıllarda hapishanede olan Ülkücüler bile tam anlamı ile Sağındık’ı dinlememiş, algılayamamıştır. Daha çok üniversitede okuyan, müzikal ilgileri daha zengin, modern dünyanın sosyolojik değişiminin içinde hayatı soluklayan genç bir dinleyici kitlesi ile yürüdü bu yüzden Sağındık. Yani bence ağıdını yaktığı insanlar, hapisten çıkınca zihni yolculukları, müzikal seçicilikleri Hasan Sağındık ile kesişmemiştir. Mesela Yusuf Yüzlüler, Ağıt gibi eserlerin sözlerini (şiir demek daha doğrudur. Çünkü bunlar dergilerde şiir olarak yayınlanmıştı) yazanlar bu bahsettiğim, hapishanede olan Ülkücülerdi. Sonraki çalışmalarında da bazı şarkıların sözleri yine aynı şekilde “içeriden” alınmıştı. Bu, tabi önemli bir meseledir bence.

Herkes kabul etti

Ayrıca şunu da eklemek gerekli ki, kasetlerde tonu yüksek olan dinsel vurgular başkaca İslami cemaat ve gruplar tarafından da algılanıyor ve tüketiliyordu. Oysa Ülkücü camiada daha sonra ortaya çıkmaya başlayan birçok sanatçının böyle bir özelliğinden bahsedemeyiz

1991 yılında üçüncü kasetinin reklamını gördüm yine bir dergide. İsmi çok çarpıcı idi: Beni Yaşarken Anla. İlk kasetin taşıdığı ruh ile, bu üçüncü çalışmanın ruhunun birbirini tamamladığını düşünmüşümdür hep. Zaten birinci ve üçüncü çalışmaların aranjesini geçtiğimiz yıllarda vefat eden ve Ankara’da tanınan bir müzisyen olan Erkan Oban (Dede derlerdi kendisine) yapmıştır. Biraz da bu yüzden bir paralellik vardır ortadaki ürünlerde saund olarak. 

Göz göze geldik

Muhtemelen üçüncü sınıfta olduğum bir vakit, Ankara Kocatepe Camiinin Konferans Salonunda bir programdayım. İstanbul’un Fethi kutlanacak. Hasan Sağındık ve Arif Nazım davetli sanatçılar. Konser başlamadan evvel salonda dolaşıyorum. Bu arada Sağındık elinde bağlaması ile salona doğru yöneldi. Bir an göz göze geldik. İlk karşılaşmamız böyle oldu. Tabi O, bunu doğal olarak hatırlamıyor. Ama benim unutmam mümkün değildi. Acelesi vardı. Bir yerden acil gelmiş gibi. Hatta bu anı o yıllarda tutmaya başladığım günlüğüme de kaydetmişimdir.

Uzun süre konserlerine tek bağlama ile çıktı Hasan Sağındık. Bir resital havasında geçiyordu dolayısı ile konserleri. Çok sonraları orkestra kullanmaya başladı. Orada ilk kez canlı dinledim kendisini. Sahnenin ortasında yalnız bir adam, elinde bağlaması, dilimden hiç düşmeyen şarkılarını şimdi gözlerimin önünde icra ediyordu. Bu, hiç unutamadığım bir heyecandır benim için. Gidip tanışacak cesareti bulamadım kendimde.  Zaten ne konuşacaktık ki. Sıradan bir dinleyici-sanatçı diyaloğunun çok ötesinde şeyler olmalı idi ancak ortada. O da şimdi mümkün değildi. 

Beni Yaşarken Anla isimli kasetinde de çok önemli eserler vardır bence. İlk şarkı meselâ mahşer gününü anlatır. Anlamlı bir gerilim yaşarsınız, mahşer gözlerinizin önünde patlar sanki, suların kabardığını, mezarların içindekileri dışarı attığını görürsünüz.. 

“Tılsım bozulur bir gün

Sıva çatlar duvarda

Sular içeri sızar” 

Eserin sonunda Kur’an-ı Kerim’in kıyamet gününü anlatan suresinden ayetler okur. Böyle bir kompozisyonda hazırlanmış eserdir Tılsım Bozulur Bir Gün. Ve Sağındık bütün bunları, 90’ların hemen başında yapmıştı. Yine aynı kasette yer alan Anadolu’yu Dinlemek adlı şarkıda eserin sözlerinden bazı metinleri rap tarzında söylemiştir. İçinde bulunduğu camia düşünülürse bu, oldukça öncü ve hatta cesaret isteyen çalışmalardı.

Yunus Emre’nin Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed şiirine yaptığı ilahi tarzındaki beste de bence son zamanlarda yapılmış en güzel dini müzik türünde örnektir. Geleneği alıp tekrar etmemiş, ona yeni formel arayışlar yüklemiştir. 

İlk kasetin ve üçüncü kasetin aranjelerini yapan Erkan Oban’ın aynı zamanda bas gitarcı olmasının, aranjelere kattığı apayrı bir matematik vardı ayrıca. Yani eserleri çok iyi çözümlüyordu Oban. Eserlerin yürüyüşlerindeki sağlamlık, müzikal kurgu oldukça doyurucu idi, bütün imkansızlıklara rağmen. Çünkü çok kıt şartlarda hazırlanmış kasetlerdi bunlar. Enstrüman zenginliği zayıftır ama eserlerin içinde barınan içtenlik bunu size hiç hissettirmez. 

Beni Yaşarken Anla adlı eser ise başlı başına üzerinde konuşulmaya değecek çok farklı bir çalışmaydı. Şarkının içine girebilmeniz için defalarca dinlemek gereklidir. Çünkü alışık olduğumuz iki bölümlü şarkı yerine, birden fazla bölümlere ayrılmış bir eserdir karşımızda duran. Dolayısı ile özenle dinlemek gerekir. Zor bir felsefi metni okur gibi dinleyiciden oturup çözümleme bekler adeta Beni Yaşarken Anla. Sözleri çok etkileyicidir.  

28 Şubat’ın “Adamları”

Beni yaşarken anla yiğidim/ maziye sor, tarihe sor beni” diye başlayan şarkı “Ben zindanlarda Yusuf /Dar ağacında Hubeyb’im” diye sürer gider. Bu İslami göndermelerSağındık’ın bütün kasetlerinde vardır. Hatta 28 Şubat dönemine denk düşen Adamlar adlı çalışmasında bu göndermeler daha da marjinalleşmiştir denilebilir. 

Bizim Dergâh DergisiŞunu söylemek gerekli ki Hasan Sağındık,Ülkücü camiadakendi açtığı koridordan ilerleyen birçok sanatçıdan, eserlerindeki İslami, dinsel tematik vurguyu ihmal etmemesi açısından ayrışır. Bir müddet sonra da bu vurgu, ortodoks Ülkücülük anlayışından kopan İslamcı kaygıları yüksek Ülkücüler ile beraber hareket etmesine vesile olur. Benim Hasan abi ile tanışmam da bu dönemdedir.  

1992 yılında, Bizim Dergâh dergisinin bürosu liderin emri ile basılmış, kurşunlanmıştı. Çünkü bahsettiğim bu ortodoks Ülkücülük anlayışına karşı Bizim Dergâh’ta bütünüyle İslami kaygıları ağır basan eleştiriler yer alıyor ve bu da lider, teşkilat, doktrin üçlemesine uymuyordu. Netice olarak sancılı bir ayrışma oldu. Ben de tavrımı üniversitede, ayrışanlardan yana koydum. Zaman sonra Hasan Sağındık’ın da aynı şekilde ayrılanlardan olduğunu öğrenmek beni çok mutlu etti açıkçası. Oysa kalıp, her anlamda ismini var edebilir ve bunun dünyevi getirilerini de bolca elde edebilirdi. Ama O, benim tam da kendisinden beklediğim gibi ahlaki olandan yana koymuştu tavrını.  

(Devam edecek… )

"Hasan Sağındık -Tılsım Bozulur Birgün" tıklayınız.

 

Selçuk Küpçük yazdı.

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2010, 08:19
YORUM EKLE
YORUMLAR
Seyfullah Aslan
Seyfullah Aslan - 9 yıl Önce

Adam gibi adam olarak tanıdık. Dimdik durdu. Seviyoruz bu güzel adamı. Sesindeki davudîliğe delikanlı çağımızın en ateşli zamanında imreniyorduk ve üzlüyorduk, onun gibi çıkmıyor diye sesimiz. Şimdi sesimiz nasıl, bilmiyorum!

alper
alper - 9 yıl Önce

evet kaya kuzucu analizide bekliyoruz. teşekkürler.

melih akkoç
melih akkoç - 9 yıl Önce

çok güzel bir yazı. çok içten..

mehmet can
mehmet can - 9 yıl Önce

şahane bir analiz. teşekkürler.

şamil
şamil - 9 yıl Önce

selçuk beyin bu tür incelemleri çok hoş. yusuf yüzlüler'in çıktığı dönemde hissettiğim heyecanı diri diri yeniden yaşadım. aslında ilk ve en diri heyecanı kaya kuzucu'nun bir gün geri döneceğiz kastinde yaşamıştım. selçuk bey bir de kaya kuzucu'yu yazsa diyorum.

gül can
gül can - 9 yıl Önce

Güzel'e sevdalı güzel insanı anlatan güzel bir yazı!
Teşekkürler sayın Küpçük.

sarslan
sarslan - 9 yıl Önce

mümin muvahhid ve alperence duruş yakışıyor sana sagındık

mustafa
mustafa - 9 yıl Önce

hasan sağındık ve selçuk küpçük'ün daha evvel yazdıkları aslında bir dönemi kayıt altına alıyor. bu açıdan da önemli. yani mesut çakmak'tan, arif nazım'a, bestami'ye kadar bu camianın seslerini analiz ediyor, bizim için ne anlama geldiğini çözümlüyor. çok iyi yazılar...


banner19

banner13

banner20