Musa Avcı ‘Sebepsiz Yere’ niye yazdı?

İnce, naif, zarif, hassas, mütevazı, alıngan, susarak konuşan, gönül alan, gönül yapan, saf, temiz, gönülden ilk düşen, aklın deminde demlenip kirlenmeden, olduğu gibi, hissedildiği ilk andaki tazeliğiyle kalemden kâğıda sürülen, riyasız, çıkarsız, süssüz, boyasız, yalınkılıç, gücünü sabrından alan, insanı tanıdıkça tabiata sığınan, insandan kaçtıkça kendi içine saklanan, yüreğinin üstüne ağlayan, temizliğiyle, berraklığıyla, tüm içtenliğiyle içimizi ısıtan şiirler… Daha önce birçok edebi-sanatsal faaliyetin içinde gördüğüm Musa Avcı’nın şahsına münhasır Sebepsiz Yere adlı ilk şiir kitabını okuduktan sonra yüreğime düşen cemrelerin, aklıma yatan tariflerin bana fısıldadıkları bunlarla sınırlı değil elbet.

Eserin ismini aldığı şairin aşağıdaki şiirinden de anlaşılacağı üzere şair için yazmak belli bir gaye uğruna, planlı, zamanlı kurgulanmış bir olgu değil; beklenmedik biçimde yüreğin hudutlarına sızan iç sesin sebepsiz yere eyleme geçmesidir.

Gece kendi hâlinde ilerlerken
Yıldızlar aya eşlik eder
Sokak lambasının aydınlığında
Derin muhabbete dalar iki genç
Yarasalar kaçarken
Pervaneler dolanır ziya peşinde
Sebepsiz yere

Bu dizeler aslında eserin tümüne hâkim olan şairin yazma sebebini ve biçimini içinde gizlemektedir. Şair; esinlendiklerini, etkilendiklerini, hissettiklerini ilk anda, herhangi yapay bir muameleyle sorgulamadan doğal bir ritüele dönüştürerek bize sunmaktadır.

Sebepsiz Yere’de şiirler tematik bir gruplandırmaya tabi tutulmuş. Her bölüm başlığı, altında topladığı şiirleri kapsayıcı nitelikte seçilmiş ve isimlendirilmiş. İlk bölüm “Müzmin” başlığı altında sevda yüklü şiirlerden oluşuyor. Gerçekten de bu şiirler bölüm ismine mütenasip süregelen, aşılamayan, kurtulanamayan sevdalı yüklerin ağır angarya altında ezilmesinden ve bu mahpusluğu yaramayışlarından bahsediyor.

“Unutulan” adlı ikinci bölüm ise şairin klasik divan edebiyatı ve geleneksel halk edebiyatı tarzından etkilenerek yazdığı şiirlerden oluşuyor. Akıcı, rahat ve dingin seyreden serbest şiirlerle beraber şairin bu tarz şiirler de kaleme alması; bizim, şairin yazma sebebi ve yazın serüveni hakkında doğru çıkarımlarda bulunduğumuzun kanıtıdır. Zira bu tarz klasik biçimler şairin doğallığını ve içtenliğini kaybetmeden gelen her ilhamı hangi biçim ve biçemlerde olursa olsun kabul ettiğini ve kapısını onlara da araladığını göstermektedir. Bu şiirlerde hikemî tarzın ve duygu yükünün diğer bölümlere göre daha yoğun yaşandığını görüyoruz.

Kitabın üçüncü bölümü olan “Özlenen” şairin toplumsal yanı ağır basan, özlemi çekilen insan tipi ve hayat tarzının, dejenere olan birey ve hayat modeline duyulan tepkilerin yansımalarından oluşuyor diyebiliriz. Bu bölümdeki şiirler ise diğer bölümlere oranla az yer kaplamaktadır.

“Sevgisi yüreğinin nafakası olan şiirler”

Son bölüm olan “Hengâme”nin de hacmi “Müzmin” kadar geniş olup isminden de anlaşılacağı üzere bu gruptaki şiirler Avcı’nın kendi içinde, gönül ve ruh dünyasındaki keşmekeşin, anlaşmazlığın ve anlaşılmazlığın; yalnızlığın, kendi bilincine örtünerek saklanmanın, o hengâmede kendine ve insanoğluna bir çıkış aramayı hedef edinen, bu tarz bir anlayışla yine kendi içine dönen ve kendine dökülen sitemkâr şiirlerden oluşuyor.

Bu bölümde bulunan “Suskun” adlı şiirin başında:

“Ey yorgun emellerin teselligâhı” dizesi bu bölümü özetleyen çarpıcı bir imgedir. Lakin sadece bu bölümün ruhunda değil; kitabın genel havasında bir düş kırıklığı ve bu kırgınlıkların birikintisinden yorulan insanın/emellerinin sığınacağı bir teselligâh aranır, sembolize edilir.

Avcı’nın şiirleri, “Büyür Gülüşlerde Sevgi” adlı şiirinde yazdığı gibi “Sevgisi yüreğinin nafakası olan şiirler”dir. Şair sevecek ya da sevgisine karşılık verecek kimseyi bulamadığı zamanlarda dahi o sevgiyle dertleşir. Bu onun sevgiye ve sevgiliye duyulan vefayı gösterdiği şiirlerde daha iyi hissedilir.

Şair, sevgiliyi bekleme, onun vefasızlığına katlanma noktasında ise son derece sabırlıdır. Bu tavrına “Sevdim Seni” adlı şiirinde şu şekilde şahit oluyoruz:

Çayın muhabbetle demlenmesi gibi

Tesbih ettim dilime sözlerini

Sevdiğinin yüzünü görme aşkıyla

Elinde testi, gönlünde biriktirdiği dualarla

Pınar başı bekler gibi

Sevdim seni.

Özellikle aşk konulu şiirlerin ve yazarın bilinçaltı düşüncelerinin döküldüğü şiirlerin uzun sayılabilecek lirik metinler olduğunu görmemize karşın “Sensizlik”, “Sır”, “Emanet” gibi birkaç dizelik şiirlerle şairin bir nevi tanımlama ve kavram ifadelendirme yollarına başvurduğunu, bu tür şiirleri ani bir bitişle etkili kılma ve okuyucuyu bu tarifler üzerinde düşündürme yolunu seçtiğini görüyoruz.

Avcı, eserinin genelinde kızan, öfkelenen, agresif bir şair olarak pek karşımıza çıkmaz. Hatta o, kendi tabiriyle:

Lakin sen susarsın

Kızmam
Kızamam
Çünkü bilirim,
Susarken konuşmanın
Ne demek olduğunu.

diyebilen, böyle davranabilen ve her suskunluğunun altında dahi ince bir anlam arayan duygusallığa sahiptir.

Şair eteğindeki acıları yazıya dökmüş

Musa Avcı’nın şiirlerinde aslında dikkatimizi odakladığımız, onu diğerlerinden ayıran, tarzını oluşturmasına asıl sebep olan nokta hiç şüphesiz biçem özellikleridir. Şair kendine has ve eserin her yerine ayak izini sürebilen öyle samimi ve yalın bir anlatım özelliğine sahiptir ki bu üslûp ve dil özelliği onun duygusallığının sahiciliğine inanmamıza vesile oluyor. Şiirlerin temasından çok bu temaların ifade ediliş, sunuş tarzı okuru etkileyen başat taraf oluyor. “Ilık bir bahar sabahı, hüzün akşamı, umut ağacı, kör bir kuyu başı, hoyrat tepeler, karanfil kurusu, dut ağacı…” gibi gösterişten uzak, saf, duru ibareler; ansızın yerini “riya yüklü apseler sızıyor beynime, iğdiş edilmiş gözlerimi öteleyip, yorgun emeller teselligâhı…” gibi usta, kendi yolunda emin adımlarla yürüyen, ayakları yere sağlam basan, özgün imgelere bırakabiliyor. Bu da bize Avcı’nın saf, yalın bir anlatımı tercihen seçtiğini, istediği anda, istediği şekilde sanatlı, kapalı, imgesel bir anlatım tarzı da oluşturabilecek kadar edebî çeşitliliğe vakıf olduğunu gösterir. Yine yukarıda alıntıladığımız ifade tarzlarında ve çoğu şiirin dilinde dikkatimizi çeken başka bir husus Avcı’nın; tabiatı en az aşk kadar şiirlerine yansıttığı, sıradan doğa olaylarını, tabiata ait kavramları gösterişsiz imgelere dönüştürmesidir.   

Onun şiirlerinin ayrılamaz kollarından biri iç konuşmaları, ruh yanılgıları ise diğeri de bunların ifade edilmesinde kullandığı tabiat dilidir. Hatta şairin çoğu zaman doğanın günahsızlığını insanoğlunun kirli yanlarını örtmede kullandığını ve yine çoğu zaman insanoğlunun gasp ettiği, riyakârlaştırdığı, kirlettiği taraflarından kaçma yolu, kurtuluş çaresi olarak şairin doğayı kullandığını görmekteyiz. Doğa kanunları ve düzeni, tabiatın tekdüze dinginliği; şairin pörsümüş, cam kırıklarına dönmüş duygularını tedavi etme yollarından biri olmuştur.

Sonuç olarak ilk şiir kitabı olmasına rağmen kendini gösterme, sanatını ise ispatlama kaygısı duymayan, iddiasını savunarak okuru yormayan, okurun bam teline dokunan şiirler okuyoruz. Musa Avcı’nın; eteğindeki acıları, kırgınlıkları, yorgunlukları sebepsiz yere yine kendi kucağına döktüğünü ve bunlara ortak olabilecek okurlarını düş kırıntılarına ortak olabilmek için beklediğini görüyoruz.

Not: Yazı Kitapdefteri dergisinden alıntıdır.