Muhtasar öykücü lügati

Bütün maksadımız ilk bakışta akla gelenin ortaya konulmasıdır. İlk intiba eseri de eserin sahibini de doğru bir noktadan kavramayı sağlar. İsimlerle ilgili yargımız bir nevi okuduklarımızdan akımızda kalanların bizdeki karşılığıdır. Tanım yapmak değil tanımaya çalışmaktır asıl olan. Ne de olsa tanımlamak hükmetme arzusunu barındırır içinde. İster adına öykücü ister hikayeci deyin hepsi aynı dünyaya açılıyor. Anlatıyı vakaya takılıp kalmaktan kurtarıp tatlandırma, yaşayanla birlikte müşterek bir âna iştirak etmektir. Benim lügatimden bazı öykücü isimler nasıl görünüyor, gelin birlikte bakalım:

Mustafa Kutlu

Yazdığı hikayeler hayatı güzelleştiriyor. Yaşarken fark etmediğimiz müstesna güzellikleri Kutlu’nun hikayelerinde yakalıyoruz. Kaybettiklerini hatırlatıyor insana. Anahtarı nerede düşürdüğünü, köydeki evin arka bahçesindeki kayısı ağacını, kasket içi resimlerini. Siyah beyaz fotoğraf sergisini geziyorsunuz Kutlu hikayelerini okurken. Zaman birden renkleniyor, bugüne dönüyorsunuz. Bugün de arzuladığımız bugün değil. “Ya Tahammül Ya Sefer”, “Yoksulluk İçimizde”, “Sır”…gibi hikayeleri okuyarak hemen “sosyal içerikli” yaftasını yapıştıramazsınız onlara. Mustafa Kutlu hikayelerinde meselesiz bir fert yok. Trajedi de çözümsüzlük de yok. Dünya üzerinden geçerken manzaraya bakarak söylediğimiz türküler gibi.

Rasim Özdenören

Derinlikli hikayelerin yazarı. Bir şey olmazdan evvel de içeride olur aslında. Dışarıya sızmazdan evvel içeridekilerin hikayesini yazıyor Özdenören. Okuyucunun bu anafora kapılması an meselesi. Ben “Denize Açılan Kapıdan” girdim onun hikayelerine. Denize açıldım, lakin ger dönmekte zorlandım. Neticesi insanın zihninde yavaş yürüyen hikayeler de diyebiliriz bunlara. Bireyden topluma akseden öz kaybını güçlü metaforlarla dile getirir. “Çözülme” tam da böyle bir insanı toplumda, toplumu insanda kavrama biçimidir.

Ali Haydar Haksal

Durum hikayeciliğinin toplumu da içerisine alan yeni bir örneğini görebiliriz onda. “Evdeki Yabancı” ne anlatmaz ki?! Kafkavarî bir yabancılaşmadan çok daha ayakları yere basan bir yalnızlığın öyküsüdür bu. “Sesim Bana Yetmiyor” öykü kitabını da kütüphanenin baş köşesine koymak lazımdır. Bütün öykü kitaplarının adları başlı başına bir öyküyü fısıldar. “Gelişi Güzel” köşesinde Mavera dergisinin sanki bir şiire başlayacakmış gibi coşkulu cümleleri unutulmazdır. Ali Haydar Haksal denilince üç şey akla gelir: Hakikatli güzeli arayan tecessüs, yazdıklarının salih amele evrilmesi ve renk, eda ve ahenk olarak aidiyet ve köklere bağlılık.

Necati Mert

“Minnacık Bir Uçurum” nasıl da güzeldir. Uçuruma insanın salıncak kurası gelir. Necati Mert’in kitaplarından okuduklarım içerisine “Gönüller Küçüldü”yü hiçbir kitabına değişmem. İyi bir hikayeci olabilmek için iyi bir insan olmak gerektiğinin somut örneği. İnsanı kanaat ve öğretilerinden bağımsız yalın kişiliği ile algılayabilmek bir insanı hikâyede bir role razı edebilmek kadar marifet ister. Bir şehrin bir insanla dostluğunun kanıtıdır o. Adapazarı’nı Sait Faik’ten sonra bütün sallantısına rağmen evi kılan. Bizim hikayemizdir yazdığı, aynı dertle hemdert olduğunuzu anlarsınız Necati Mert hikayelerini okuyunca, daha bir seversiniz.

Yıldız Ramazanoğlu

“Derin Siyah” ile iç dünya sorgulamasına tanıklık ettim Yıldız Ramazanoğlu’nun. İnsan sadece söylediklerinin değil söylemediklerinin de bir hülasasıymış anlıyoruz. Bu topraklarda yabancı olanın, kadın olanın, dışlanan ve ötekileştirilenin öyküsünü yazıyor. Bunu olumsuzdan yola çıkmadan yapıyor ve olumlunun etkisini okuyucuya hissettiriyor. Büyükşehirlerin dilini bilmeden duvarları arasında sıkışıp kalan mahcup kadınların dünyası ile yüreği taşlaşmış modern kadının üsten bakan, küçümseyen bakışını yine aynı zarif dili kullanarak veriyor. Her hikayesinde yol izleri var. Gezmediğin yerler ömür güzergahının önünde barikattırlar mı demek istiyor acaba?

Abdullah Harmancı

Kendimi buldum onun hikayelerinde; babamı, amcamı ve Feride teyzemi. Yazdıklarına bakınca aynı mahallede yaşadığımıza iyiden iyiye inanmaya başladım. Bir kere evin içinden konuşuyor. Üç beş günlüğüne yaban ellere gidip de döndüğünde dilini ayrıksı kelimelerle cilalamaya çalışan yeniyetme sonradan görmeler gibi değil. Evin değişmeyen oğlunun ne kadar uzağa giderse gitsin hikayesini aynı kıvamda anlatmasını akla getiren bir üsluba sahiptir. Mizah yapmaz, yere düşen mizahı kaldırır. Bu okuyucu ile yazarı arasına samimiyet katar. Hikâyenin bundan sonrası daha aşina ve daha “anlatılan benim hikayemdir” tadındadır. Harmancı’nın dili ne anlatsa ilginç bir şekilde hikâyeye evriliyor. “Behçet Bey Neden Gülümsedi” kitabı Harmancı’nın “deneysel” arayışlara hiç bulaşmadan kendi gelişimini en iyi yansıttığı öykü kitabıdır. Zihni yeni anlatma biçimlerine açık bir yazardır o. Rahat yazmak gibi bir özelliği olduğunu bir okuyucusu olarak söyleyebilirim. Akışkanlık ve parçalanmamış bütüncül zamana ait olma gibi nitelikler onun anlatısında dilindeki düğümü çözdüğünün işaretleri sayılabilir.

YORUM EKLE