Muhammet Çavdar’ın Önce Düşü Vardı

“Kayasından ayrı bir taşım git gide küçülen.”

Onunla yüz yüze geldiğimizde ona: “Kardeş, sen buradaki işini ve buraları bırak. Aynen Montaigne gibi yap. Senin de baban zaten onunki gibi toprak ağası. Tası tarağı topla, memlekete git, çiftlik işleriyle uğraş. Hatta çiftlikle de uğraşma. Tıpkı Montaigne gibi, onun Paris’i bıraktığı gibi, onun memuriyeti bıraktığı gibi, onun çiftliğin orta yerine teras katlı tek odalı ev yaptırdığı gibi bir ev yaptır, işleri kâhyana devret ve o teras katındaki odada sürekli yaz, arada bir de terasa çıkıp çiftliğine göz gezdir ama sadece yaz, senin işin gücün yazmak olsun, senin zamanın yazmakla dolsun, diyeceğim.

Kime mi diyeceğim? “Önce Düş Vardı” adlı eserini okuduğum Muhammet Çavdar’a diyeceğim. Henüz layık olduğu yeri yüreklerde tam anlamıyla bulamamış, edebiyat dünyasının dehlizlerine ötelenmiş o yazar için, eseri “Önce Düş Vardı” için söyleyeceğim.

Bu eserin şekil bakımından en belirgin özelliği metinler arası bir nicelik taşıması. Önce Düş Vardı; olaydan önceki mekân, zaman ve ruh hâli tanıtımı, tasviriyle; olayların daha çok diyaloglar yoluyla yürütülmesiyle tiyatroyu andırır.

Bu betimlemelerin şiirsel diliyle ve her olayı özetleyen o olayın atmosferine uygun şiirleriyle manzumeyi hatırlatır. Hatta bu manzumelerdeki tahkiyeci anlatı ve hikmetler Mehmet Akif Ersoy’dan pastiş yapıldığı duygusunu uyandırır.

Her şiirden önceki hazırlık metni, olay ve diyaloglar, barındırdığı sıkı olay örgüsü, kurmacası ve kişileriyle bize öyküyü anımsatır. Bu öykülerin kısa kurgusu, anlık zamanı, üç birlik kuralına uygunluğu ve vurucu sonları, onları küçürek öyküye de yaklaştırmamıza sebep olur.

Bu öyküler bölünmeden, tematik bütünlükle arka arkaya sıralanınca, olay örgüsü ve olaya müdahil kişiler artmaya başlayınca metin romana çalmaya başlar. Onu tamamen romana yaklaştıramazsak dahi çerçeve öykü tekniğiyle yazılmış uzun öyküye ya da romana benzetmek mümkündür.

Yine kahramanların diyaloglarındaki düşünsel ve felsefi yanlar bu eseri deneme-sohbet türüne da yaklaştırmıyor değildir.

Yukarıdaki nedenlerden de anlaşıldığı üzere “Önce Düş Vardı” metinler arası tekniğin ön plana çıktığı tiyatro-öykü-roman-uzun hikâye-şiir-manzume-küçürek öykü-deneme-sohbet türlerinin iç içe geçmesiyle başarıyla kurgulanmış bir eserdir. İşte bizi bu metni yazmaya iten asıl nedenlerden ilki Muhammet Çavdar’ın bu biçimsel ilki oluşturmasıdır. İkinci nedenimiz de tüm bu şekilsel denemelere karşın metnin tam bir atmosferik eser olması ve izleksel olarak okur üzerinde yoğun bir etki oluşturarak onu duygu dünyasına dâhil edebilmesidir.

Modern hayatın çağımız insanı üzerinde görünmeyen yüzü ve soğuk gerçekleri eserin ana temasıdır. Kahramanımız Yusuf’un hayatındaki çıkışsızlık, onun iç sesi ve onun toplumla ilişkileri ise bu temayı açıklayan, belirginleştiren en önemli unsurlardır. Kahramanın isminin Yusuf olması dahi Hz. Yusuf’un kuyuya atılması –kahramanımız da dünyaya atılmıştır- kıssasına telmihsel ironik bir vurgudur. Metnin başında Yusuf’un kiminle konuştuğunu, konuştuğunun ev arkadaşı olduğunu düşünürken onun aslında iç sesiyle, içindeki gerçek yüzle, sakladığı kişiliğiyle konuştuğunu, içindeki şeytansı sesle istemsiz ve rahatsız edici bir dostluk kurduğunu anlıyoruz. Bu ses aslında hayatın da gerçek, evrensel yüzüdür. Bu ses Yusuf’un ötelediği, görmezden geldiği tek ve asıl sestir. Eser büyük oranda bu sesler arasındaki gelgitlerle devam ederken daha sonra metne gerçek karakterler de girmektedir. Bu karakterlerden en önemlisi de Yusuf’un sürekli parkta görmeye başladığı ihtiyardır ki onun varlığı bile şüphelidir.

Yusuf’un tüm hayatı huzursuzluklarla ve çözümsüzlüklerle doludur. Boşanması, kızı, annesinin hastalığı, ölümü; babasının sorunsallığı, işyeri, sigara ve içki bağımlılığı… Yusuf’a göre: “Kanatlı uygarlığın sürgün yeridir kalbi.” Yusuf bu nitelikleriyle, toplumla çatışması, suçu hep başkalarına yüklemesi, yapayalnız ama yine de kibirli hâli ve de kendisiyle de geçinememesi gibi nedenlerle tam post modern bir kişiliktir. Eseri post modern kılan iki unsurdan biri Yusuf’un şahsındaki bu izlek ve metnin iç içe geçirilmiş biçimsel yapısıdır.

Hayat, yalnızlık, çelişki, çıkışsızlık, yaşamın kıyısına vurma, modernite, savaş, açlık, kargaşa, ikiyüzlülük vb. kavramlar eserdeki anahtar sözcüklerdir. Park, yalnızlığı sembolize eden en önemli mekânken market ve kasiyer kız hayata dair tek umuttur ama bunlar da metinde yer alan aşağıdaki sözlerden anlaşılacağı üzere pek umut vaat etmeyen çağın ruhuna uygun hayallerdir.

“Tam bir sene olmuştu. /Tek tek meyve veya sebze tarttırma eylemi./Sadece duyabilmek için sesini!”  

“Coca-Cola şişesine sıkışan ruhumun kurtuluşuna tanıklık etsin dünya.”    

“Sadece iki tarih var aslında: Pazartesi sabahı ve Cuma akşamı.”

“Önce Düş Vardı” nın metinler arası biçimi, düşsel, ironik, simgesel, bilnçaltı, şiirsel biçemi ve teması bizim ister istemez Muhammet Çavdar’ın daha çok yabancı edebiyattan beslendiğini, Kafkaesk tarzdan etkilendiğini, eserin bu yönleriyle Kafka’yı, Virginia Woolf’u ve James Joyce’u hatırlatırken diyaloglara yaslanmasıyla Raymond Carver, Alice Munro, Ernest Hemingway gibi Kuzey Amerikalı yazarları ve de deneysel öykücü tarzıyla da Julio Cortazar’ı hatırlattığını söylememize neden oluyor.

Eserdeki tüm bu ilklerin başarılı şekilde kurgulanıp okuru atmosferine katmasının yanında eserin sonu için aynı şeyleri söyleyemeyeceğiz. Tüm bu muhteşemliğin ve içsel gerçekliğin yanında eserdeki beklenmedik bu gerçekçi/hayatsal son gölgede kalmakta, okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmaktadır. Çıtası böylesine yükseltilmiş bu eserin sonunun aceleyle ve sabırsızlıkla getirildiği kanısındayız. Ancak bu eksikliğe ve eserin geneline uyuşmayan bu tek yönüne rağmen “Önce Düş Vardı”nın hafızamızdaki silinmez yerini kesinlikle kimseyle paylaşmayacağına ve keşfedilinceye kadar kendisini diri ve taze tutacağına eminim. Sözü tekrar yazara bırakarak eseri en uygun sözüyle özetleyelim:

“Ey hayat,

Geçip giden biz olduk, sen değil!

Alaycı bakışlarını çek üzerimden

Öğrendim, alan sen oldun hep, ben değil!”

YORUM EKLE

banner26