banner17

Ölü bir yazarın anlattıklarını biliyor musun?

Cafcaf dergisinde ‘sanatsevicileri’ çok kızdıracak bir yazı okudum. Tabi buna yalnızca ‘yazı’ demeye çekiniyorum: Bir manifesto!

Ölü bir yazarın anlattıklarını biliyor musun?

Ölü Bir Yazarın Anlattıkları

Manifesto!

 

Cafcaf dergisinde ‘sanatsevicileri’ çok kızdıracak bir yazı okudum. Tabi buna yalnızca ‘yazı’ demeye çekiniyorum: Bir manifesto! Henüz bitmemiş bir hikaye hakkında bir değerlendirme yazmanın da riskleri var tabi. Ama buna değeceğine inanıyorum.

 

Ölü ve korkusuz!

 

Ömer Faruk Dönmez Cafcaf dergisinin 46. sayısında, “Ölü Bir Yazarın Anlattıkları” adlı bir hikâyeye başladı. Dünya’dan göç edip, öbür âlemden haberler getiren bir hikâye. Zeki okuyucuların anlayacağı üzere, aslında bu haberlere diğer âlemin karanlık noktalarına dünyadan ışık tutulmuş; yazar da bunları göz önüne alıp, sanki öteki dünyadan bize konuşuyormuş gibi yapmaktadır. Bu hikâye serisinin ilkinde niyetini şöyle açıklıyor ölü yazarımız; ‘dünyalı bir yazarın kaygıları, korkuları olabilir; ancak ölü bir yazar olarak, dünyaya dair ne gibi bir korkum olabilir ki benim?’ Onun için bize bazı bildiklerini açıkça anlatmaya geldiğini söylüyor.

 

Türkçüler, Kürtçüler, modern dinciler…

 

Peki, hikâyemizin kahramanı nasıl ölmüş? Tabi burada bahsettiğimiz, her ne kadar bedenin ölmesi ise de, asıl kastedilen, modern zihnin düşünce karmaşasından yorulduğu ve iflas ettiğidir. Yazar bir meydanın tam ortasındadır. Kuzeyden Ergenekoncuları savunan ulusalcılar (bunların görünüşleri gâvur gibi ama Türklüğü dillerine dolamışlar), Güneyden Kürt kökenli bazı vatandaşlar (bunların içinde de, değil dinlerine, örf ve adetlerine bile ters olarak, daracık kotlu esmer Kürt kızları falan var), Batı’dan dinci bir merkez sağ partinin mensupları akın ediyor (modernitenin kurbanı olmuş; ancak içindeki din duygusunun verdiği hazla  - ya da gazla - meydana koşmuş bunlar da.)

 

Gâvurluk yapanla işim olmaz!

 

Yazar (yani kahraman-anlatıcı) bunlardan kurtulmak için Doğu’daki boşluğu değerlendirmek istiyor; ama tam o sırada üniformalı, fevkalade resmi çizmeli ve kendi koydukları kuralları bile tanımayan birtakım adamlar da, o taraftan gelmeye başlıyorlar. Derken ortalık karışıyor. Yazar Türkçü gözükmediği için Türkçülerden; Kürtlerin hakkını savunmadığı gerekçesiyle Kürtçülerden; modern dincilerin işlerine gelmediği için dincilerden - aslında sağcılardan - sistemi eleştirdiği için de, resmi çizmelerden; yani hepsinden, taşlı sopalı darbeler yiyor. Tabi yazara öldürücü darbeyi vuranın kimlerden olduğunu bilemiyoruz. Yazar bu grupların birine dâhil olup ölmekten (bu fikir hengâmesinden) kurtulabilirdi belki; fakat bunu tercih etmemesinin sebebini şöyle açıklıyor: “Bunların hepsi bir ucundan gâvurluk yapıyor… Gâvurluk yapan Türkçüyle de, Kürtçüyle de, dinciyle de işim olmaz.”

Ölü Bir Yazarın Anlattıkları

Üç ay bekledik ve…

 

Üç ay bekledik ve Cafcaf’ın 47. sayısında bu hikâyenin ikinci bölümünü okuduk. İlk başta yazmanın / yazının büyüsünden bahsediyor yazar; fakat hikâyenin ana temasının, ölümden sonraki hayat olduğunu söyleyebiliriz. Bu hikâyede sanatın ve edebiyatın, ahiretle nasıl ilişkilendirilmesi gerektiğinden bahsediliyor. Yazar oldukça ciddi konularda, hatta mizah dergisiyle çelişecek ciddiyette, önemli sözler sarf ediyor. Sanat sanat içindir diyenler veya yazının büyüsünün her şeye yetebileceğini söyleyenler için, cehennemde özel bir bölüm yapıldığını ve onlara özel muamelelerde bulunulduğunu iddia ediyor mesela. Sebep olarak da, ellerinde sanat gibi son derece tesirli bir alet bulunduğu halde onu kullanmayıp, böyle bir fırsatı ‘şahsi ve muhterem bir alana’ hasrettiklerini, üstelik utanmadan bunların bir de, hakkı ve hakikati yazanları kınadıklarını söylüyor. Yazar üzerinde konuşabileceği birçok konu sayıyor: Pek netameli Kürt meselesinden, Ak Parti ve Büyük Ortadoğu Projesinden, Özal’dan, Menderes’ten, Atatürk’ten ve Erbakan’dan… Ancak yazar bunları es geçip, genç yazarların sanat ve yazma eylemleri üzerinden konuşmaya başlıyor. Belki de ilerleyen sayılarda o konulara da değinecek; bilemeyiz…

 

Ahrette merkez kütüphane var mı?

 

Peki, yazar, edebiyat dergilerini veya yeni çıkan kitapları nasıl takip ediyor? Öbür tarafta bir merkez kütüphane varmış. Bu kütüphaneye tüm güncel dergiler geliyor ve arşivleniyormuş. Yazılar tek tek inceleniyor, kim zerre kadar kötülük ya da iyilik yapıyorsa, o kaydediliyormuş. Buradan yazarın (yani hikâyenin yazarının) yazmayı bir eylem olarak gördüğünü rahatça, hatta bağırarak söyleyebiliriz. Yazar (hikâyenin kahramanı olan yazar) acı bir hakikatle; “mecmualarda” çıkan metinlerin çoğunun ‘ilahi / edebi kriterlere göre’ değerlendirildikten sonra, çöpe atıldığını ifade ediyor.

 

Önce şiirle ilgili düşüncelerini anlatan yazar (bunu söylemek kendi adıma çok sert de olsa, bu çalışmanın hakkı) Sezai Karakoç ve İsmet Özel’in şiirlerinin orada (yani öbür âlemde) küçük bir heyecana sebebiyet verdiğini; ancak devamının yeni şairler tarafından getirilemediğini, ayrıca o tarafta bir ‘Müslüman Şairler Saçağı’ olduğunu, buraya en son merhum Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ın alındığını anlatıyor. Çünkü yazara göre öbür taraftaki ilahi / edebi kriterler arasında ‘zulme uğrayanları savunmak’ gibi esaslı bir ölçüt var. (Bakınız: Şuara suresinin sonu!) Ve modern şairlerin, birkaç istisna dışında, bu güne dek bu ölçüte kayıtsız kaldıklarını anlatıyor.

 

Aslolan samimiyet…

 

Yazar, aslında çok şey bilmediğini ya da bilse bile onları ifşa edemeyeceğini hemen hatırlatıyor. Ama bir ölüden yapması beklenileni yapıyor ve nasihatler veriyor. İşin aslının samimiyet olduğunu, samimi bir şekilde yazılan her yazının, yapılan her işin değerli olduğunu hatırlatıyor ve şairlere “modern şiirden” uzak durmalarını salık veriyor (tabi burada yazarın -hikâyenin yazarının- kendi birikimi, zevki söz konusu olabilir). İçeriği ve biçimiyle parçalanmış modern zihnin bir yansımasıdır diyor modern şiir için. Sonra yazarımız ilginç bir şekilde modern bir şiir yazmaya başlıyor (inanın o şiiri çok beğendim; mutlaka o sayıyı bulup okumalısınız!) ama bunun ayaküstü iki dakikada yazıldığını, bununla beraber şiirin bir itibarı olduğunu, oysa günümüz şairlerinin ilham ve işçilik olmadan şiire giriştiklerini ve bunun kolaycılıktan öte, şiirin itibarına saygısızlık olduğunu dile getiriyor. Kendi sahasını yani hikâye ile ilgili düşündüklerini bir sonraki sayıya bırakacağını fısıldar gibi olan yazar bu söylediklerinin (yani şiirin, yazının içeriğiyle ilgili söylediklerinin) Nobel almanın yolları olmadığını; fakat ahirette işe yarayabileceğini haber veriyor.

 

Üç ay daha bekledik!

 

48. sayıda ise bir ölü yazardan beklenileceği üzere, ilginç bir şey yapıyor: Hz. Yusuf (as)’un, Kur’an’ı Kerim’de geçen kıssasının hepsini (Türkçe mealini) dergiye aktarıyor. Ve bu kıssanın Kur’an’ın ifadesiyle en güzel kıssa olduğunu anlatıyor (kıssayı baştan sonra tekrar dikkatlice okuyunca ve az çok hikâye / kurgu / metin ilişkisi hakkında bir şeyler biliyorsak, gerçekten muhteşem bir hikâye olduğu anlaşılıyor; fakat biz Kur’an ‘en güzel kıssa’ dediği için ‘amenna ve saddakna’ diyoruz). Ayrıca yazar en güzel hikâyelerin, yaratılış, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim gibi ‘bizim’ hikâyelerimiz olduğunu söylüyor.

 

Protestanlaşan Müslümanlara dikkat!

 

Cafcaf’ın 49. sayısında ise yazar bir önceki sayıda verdiği Hz. Yusuf kıssasını, fehmetmeye başlıyor. Ama bunu yaparken, bir Protestan edasıyla, ‘kutsal kitabımı kendim okurum kendim yorumlarım!’ havalarında olmadığını; müktesebata dayanmanın elzem olduğunu; kendinin de yalnızca ‘edebi latifeleri’ açıklamaya çalışacağını söylüyor.

 

Kıssanın en başından itibaren yazarın söylediklerinin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: önce, ‘mübiyn’ kelimesinden yola çıkarak, açık ve anlaşılır olmanın temel prensip olduğunu; metinlerde anlam aramanın gereksiz olduğunu söyleyenlere, yine kıssadan yola çıkarak, metinlerin yazılış amacının ‘insanları uyarmak’ olması gerektiğini; Sokrat, Descartes, Aristo gibi felsefecilerin akıl karmaşasından bir türlü kurtulamadıklarını, hatta sürekli kendi etraflarında dönen birer zavallıcık olduklarını, çünkü sarf ettikleri sözlerin, içinde bulundukları kargaşanın beyanı olduğunu; ayrıca batı edebiyatına özenen yazarlarımızın hayranlıklarının anlamsızlığını, çünkü bizim kaynaklarımızın çok daha güzel ve dolu olduğunu söylüyor ‘ölü yazar’… (yazara göre, biri, batıcı felsefecilerin ellerine bir akaid kitabı verseydi bu kadar zor durumda olmazlardı) Sonra, metinlerde insanlarda merak uyandıracak unsurlar bulunması gerektiğinden; metinlerde illa ki mesaj (ibret / öğüt) olması gerektiğini, aksi takdirde edebiyatın, insan zevkini tatmin etme aracına ve boş söze indirgeneceğinden (tabi insanın kendi nefsi için yazdığı her yazının, kendisini putlaştırmasında bir araç olduğunu belirtmem gerek), en sonlarda ise edebiyatta kıvamında bir tasvir olması gerektiğinden bahsediyor. Bunlar Hz. Yusuf kıssasının bize gösterdiği bazı ipuçlarıdır.

 

Ayrıca yazarın, kıssada geçen millet kelimesinin açıklamasına bakmakta yarar görüyorum: Millet kelimesinin ırk değil din anlamına geldiğini Arapça örnekle açıklıyor. (Biraz araştırdım. Gerçekten öyle.)

 

Bu arada, bir (Müslüman) edebiyatçımızın James Joyce, Umberto Eco ve benzeri ‘batı yazarlarını’ parmaklarının arasına alıp makara geçmesi çok hoşuma gitti. Tabi bunu haksız yere yapmıyor ve sebeplerini önümüze ‘Halil İbrahim sofrası’ serer gibi seriyor. Okuyun efendim!

 

Ölü bir yazarın anlattıkları hikâyesi bir sonraki sayıda gelecektir inşallah. Çünkü yazar fehmettiği surenin ortalarında kalmış bu sayıda. Tabi mizah dergisi üç aylık olunca, üç ay beklemek zorunda kalıyoruz. Yazar hikâyesinin içinde de, dışında da şunu söylüyor: Ben tebliğ yapıyorum kardeşim.

 

Peki, ben bu yazıyı niye yazdım? Belki ölü bir yazarın nasihatlerinden biri faydalanır da benim de sevap haneme bir şeyler düşer.

 

Veysel Altuntaş ölü yazarın ardından konuştu

Güncelleme Tarihi: 17 Ağustos 2013, 11:15
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20