banner17

Okullar için yapılabilecek en iyi şey!

Ercan Harmancı okullu toplum, zorunlu eğitim, dört artı dörtlü eğitim meselelerine başka bir yerden baktı.

Okullar için yapılabilecek en iyi şey!

 

Artık herkesin malumu bir gündemimiz var. Kızımın matematik çalışma kitabında gördüğüm işlemin aynısını televizyonda da görünce doğrusu sevindim; ilk kez televizyonun bir faydası olacaktı. 4+4+4=12, evet işlem kolay olsa da benim gerçekten zamanımı aldı. Tabii bu hesabı yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Kolay olmayan sonuca ulaşmak değil, sonuca ulaşılırken nerelerde ne kadar mola verilmesi sorunu.

Benim aradığım 361 derecelik açıydı

Çocukluğumdan beri hep kandırıldığım bir kavram var: “kesintisiz”. Ne zaman bir kesintisiz kavramı duysam kendimi hep kaldırılmış hissediyorum. Hayatın vazgeçilmezi elektrikte bile sık sık kesinti olurken neden okul hayatında kesintiler olmasın diye düşünüyorum. Gerçi düşünmek bize okullarda öğretilmedi, hatta en çok düşünmememiz gerektiği öğretildi.

Hep söylemişimdir, bu toplumun sorunu matematik… Nerede matematik varsa orada sorun var demektir. Matematiksel ifadeler sürekli canımızı yakar. Çözüm kümesini bulamadığım gün sınıftan dışarı çıkarılmıştım. Bulmamı istedikleri çözüm kümesi kimin işine yarayacaktı hâlâ anlayabilmiş değilim. Aradan çok geçmedi, çözüm kümesini bulamayan benden kutupsal bölgeyi bulmamı istediler. Biliyorum, benim aradığım 361 derecelik bir açıydı. O, 1 derecelik açıdan sistemin dışına çıkabilirdim. Hayır, sistemin dışına çıksanız da kurtuluş yok.

Okulların hayatı tehlikede!

Okuldaki öğretmenim, “okullar için yapılabilecek en iyi şey nedir, düşünün” dediğinde ben “düşünmeden de söyleyebilirim” dedim. “Söyle!” cümlesinden sonraki, “Okulları kapatmalıyız ve öğretmenleri de ücretsiz izne ayırmalıyız” der demez… “Çık dışarı” sesi yankılanıyordu okulun koridorlarında… Sürekli her şeyi kapatma komutuyla yetişen bir toplumdan gelme biri olarak hoş görmeleri gerekirken hor görmeye başladılar.

Daha çocukken mahalle camisinin imamının, “sen neden camiye gelmiyorsun?” sorusuna, çokbilmişlik değilse de “camide ne yapılır?” diye karşılık vermiştim. O da, “ne yapılacak namaz kılınır!” demişti. Ben de “namaz sadece camii de mi kılınır?” deyince “hayır” dedi. Dayanamadım, “sadece namaz kılınıyorsa, başka iş yapılmıyorsa kapatsanız da olur” dedim. Zaten o sözden sonra mahallenin sokaklarında içimdeki şeytanla dolaşmak zorunda kaldım. Aslında içimde değil, hiçbir yerde şeytan görmesem de mahallenin imamı şeytanın benim içimde yaşadığına herkesi inandırmıştı.

Dalgın dalgın caddede yürürken bir ilan dikkatimi çekti. Dikkatlice bakınca tüm devlet kurumlarının adını gördüm ilanın altında; zannettim ki seferberlik var… Daha dikkatli bakınca “Okullar Hayat Olsun” yazıyordu. Okulun önünde bir karmaşa; herkes birbirinden bir şeyler istiyor. Anladım ki acil bir durum var, okulların hayatı tehlikede. O nedenle müzisyenler, sporcular, dilciler, kaynakçılar, hatta cenaze yıkayıcıları ellerini altına sokacak taş arıyorlardı.

 

Tahtaların bile akıllandığı çağda…

Önceleri eve geç gelenler hesaba çekilir, nerede oldukları sorulur ve umumiyetle de cezandırılırlardı. Bugün artık kim eve ne kadar geç gelirse o kadar çok takdir ediliyor. Önceleri eve en büyük kimse o geç gelirdi. Artık sanki “küçükler gelmeden büyüklerin evde olmaları gerekir” hesabı büyükler eve erken geliyor. Çocuklar hafta içi okula gitmek için sabah 07.00 sularında çıkıyorlar, akşam 22.30 sularında geliyorlar. Hafta sonları kampa giderlerse ertesi gün geliyorlar. Ne öğreniyorlar o kadar zamanda? Programa uymayı. Programa uy da nasıl uyarsan uy…

Eskiden, çok eskiden insanların asla hayır diyemediği, hatta kralların bile çekindiği birileri varmış. İnsanlar onlara “Hoca Efendi” diye hitap ederlermiş. Yeni yetmeler onların et tüccarlığı yaptığına inanır, “zaman değişti, hangi çağda yaşıyoruz” deyip akıllarınca eğlenirlermiş.

Eskiden evdeki eğitimle okuldaki eğitim birbirini tamamlarmış. Hatta evde yeterli eğitim almayanlar okullara kabul edilmezmiş. Hoca hokkabaz, okul panayır yeri değilmiş. Özgürlük ya da onun resmîleşmiş hali demokrasi, hocaefendiden çekinir, içeriye girmeye cesaret edemezmiş.

— Eeee, çok şey değişti!

— Evet, değişen çok şey değil, tek şey var. Edeb, edeb yok…

Tahtaların bile akıllandığı bir çağda hâlâ çocukları akıllandıramadıysak suç malulen emekliye ayırdığımız karatahtalarda değil elbette. Akıllı tahtalar, akıllı ya, karatahtalar kadar sabahtan akşama kadar çalışmıyorlar, kimisi saatlik çalışıyor; hatta kendini Hint kumaşı sananları dakikaları dolunca çalıştırmak ne mümkün! Umarım karatahta ve tebeşirin ahı tutmaz; belki de tuttu bile…

 

Milli Eğitim nasıl kâra geçer?

Taşıma kavramı ile tanışalı çok oldu… Artık oyunun son “level”indeyiz… Öğrencileri taşıdık; öğretmenleri taşıdık olmadı; şimdi okulu eve taşıyacağız. Eeee, AB’ye girişe ramak kaldı, okul sayımızı hızla artırmalıyız. Öğrencileri okullara taşırken az kaybımız olmadı ama okulu eve taşırsak işte asıl o zaman kaybederiz. Okuduğunu yapan değil, bildiğini okuyan makam sahiplerimiz olduğu sürece tüm sistem denemeleri başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Değişimden korkanlar rahat uyusunlar. Değişim olmayacak sadece değişim yapacaklar.

Hazır Milli Eğitim Bakanlığı’nın bürokrat ve teknokratları işletmeden çok iyi anlarken, atıl ve sembolik olan okulları bir şekilde değerlendirseler. “Ne yapabilirler” diye bana sormayın, ben anlamam bir kurum nasıl iflastan kurtarılır ya da kâra geçirilir… Benim anladığım bir an evvel okulların kapatılması ve öğretmenlerin ücretsiz izne ayrılması… Bunun başka faydaları da olabilir ama en önemlisi okullar kapalı olsa ne kaybederiz bunu görmüş oluruz; bir şey kaybetmeyeceksek bizden sonrakiler boşa kürek çekmesin.

Müfredat sorunu mu? Yok öyle bir şey… Tamam, onu kanuna bağladık… Okullar kapatılsın… Okullar kapandı demedim! Okullar kapatılsın dedim! Yarın, okulda sizin yapacağınız çok önemli şeyler var ya da sizi dört gözle bekleyenler varsa, tabii idareciler hariç, siz gidin…

 

Ercan Harmancı yazdı

Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2012, 15:35
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20