banner17

Nasıl Cafcaf'ta yazar olunur?

Hakan Öztürk, Cafcaf mizah dergisine nasıl bulaştığını anlatıyor..

Nasıl Cafcaf'ta yazar olunur?

Mutabık MuzafferHiç unutmuyorum o sene mevsimin ilk karı, Ocak ayının tam ortasına denk gelmişti. Kar, geç kaldığına utanmışçasına bir haşmetle, gökten dev straforlar dev duvarlara sürtünüyormuş gibi, kocaman kocaman, lapa lapa yağıyordu.

Ben de mevsimin ilk karını, Sirkeci Meydanı’nda, meydanı aydınlatan lambaya başımı kaldırmış, aydınlattığı binlerce kar tanesinin süzülüp yüzümde erimesini izleyerek karşıladım. Burnuma biraz ötedeki tezgahtan gelen kestane kokusu doluyordu.

Sırtımda “Te cetveli”m (bulmacalarda sık geçen te cetveli, makine mühendisi adaylarının teknik resim çizimlerinde kullandığı bir ömür törpüsüdür.) saate bakıyordum. Dersler sıkıyordu, girmiyordum. İkinci öğretim (üniversite terminolojisinde sık geçen ikinci öğretim siz derslere öğleden sonra dört ile gece onbir arası giriyorsunuz demektir.) olduğum için dersim saat onda bitiyordu. Erken eve dönersem yine derse girmediğim anlaşılırdı.

Neyse, bir süre daha oyalandıktan sonra Çapa’ya tatlı yemeye gitmek için taksiye bindim. Tam taksiciye “Çapa’ya!” diyecektim ki, kapı açıldı. İçeriye elinde bond çantası, spor giyimli, saçı sakalına karışmış birisi girdi. Alelacele ve nefes nefese, beni tanıyormuş gibi “Geldim!” dedi ve şoföre dönüp “Fatih’e, çabuk!” dedi.

Taksici onu benimle beraber sandığı, ben de ne diyeceğimi bilemeyip sustuğum için hemen gaza bastı, derken arkamızdan bir silah sesi duyuldu.

Bam!

Bir kurşun taksinin dikiz aynasını parçaladı! İkimiz de refleksle başımızı eğdik.

Bam bam!

Taksinin arka camı tuzla buz olup üzerimize yağdı.

Taksici de bir küfür savurdu ve gazı öyle bir kökledi ki, önümüzdeki virajda az kalsın savrulup denize uçacaktık. Lastiklerin acı çığlıkları ile benim “Hasss!” çığlıklarım birbirine karıştı. (Daha sonra, düşününce denize uçsaydık ölmeden son sözlerim “Hasss!” olacaktı, ne vahim.) Şoför, bir yirmi dakika tam gaz gittikten sonra kenara çekti, eline levyeyi aldı, dünyabizim gibi bir sitede çıkmayacak küfürler etti ve bizi araçtan çıkarıp sonra bastı gitti.

Arkasından bir süre bakakaldım. Sonra sağıma baktığımda sakallı adamın beni izlediğini gördüm.

“Yüzün o kadar kırmızı ki, boya sanmıştım.” dedi. Kendime geldim. “Ya ne olacaktı be! Taksime biniyorsun, kurşunlar yağıyor peşimden! Sonra az daha denize uçuyoruz! Sonra taksici elinde levye ile dövmeye çalışıyor! Sonra sonra… daha ne olsun sonra!” diye bağırdım. Hala bana bakınca, elimle denizi gösterdim, “Denize uçuyordum be!” Denize baktı, sonra parmağımı izlemeye başladı. Bir süre parmağımı takip ettikten sonra durdu. Kılığının kıyafetinin, hareketlerinin, akıllı bir insan hareketi olmadığını yeni fark ediyordum. Ardından kurşunlar yağdırtan birisi de bir cinnet anında bana da kurşun yağdırmayacağına kim garanti verebildi ki? Hemen minnet hisleri uyandırmak için, “Hem ben olmasaydım, o kurşunlar seni delik deşik edecekti. Bir teşekkür etseydin.” Dedim.

“Doğru ya, hayatımı kurtardın sayılır. Sana borcumu ödemem lazım. Mutabık mıyız?”. Cevap beklemeden sözüne devam etti, “İstersen sana çantamdakinden bir pay vereyim? İstersen de sana bir hikâye anlatayım. Mutabık kalalım. Ama önce kendimi tanıtayım sana, ben Muzaffer, Mutabık Muzaffer, Mumu, Muzo da derler Sirkeci’de. Orada herkes beni tanır.”

“Ben de Hakan.” Dedim. “Abi bir şey istemiyorum senin canın sağolsun.”

“Olmaz, mutabık kalmalıyız.” Her mutabık deyişinde gözleri çılgın gibi beleriyordu. Çantadan çıkacak şeyden korktuğum için, anlatsın da gitsin diyerek kendime bir hikaye anlattırdım.

“Peki Hakan. Biz, bütün bu dünyamız, aslında gerçek dünyanın içinde bir cam kürenin içindeki süslerden ibaretiz. Kendimize insan diyoruz ama asıl insanlar bu cam kürenin dışında yaşayanlar. Yaşamak diyoruz ama aslında onlar yaşamayı çok daha farklı bir kavram olarak biliyorlar. İçinde bulunduğumuz küreye baksalar, içinde birileri yaşıyor desen oturup gülerler. Tabi bakmaları da gülmeleri de bizim bildiğimiz gibi değil ve sevgili Hakan, asıl dünyada zaman bu kadar hızlı geçmiyor. Sen doğduğunda asıl dünyadaki bir çocuk, -çocuğun bizim bildiğimiz gibi bir çocuk olmadığını söylememe gerek var mı?- Yerinden kalktı, sen ilkokula başladığında içinde olduğumuz küreyi sallamayı düşündü, küreye doğru yürürken sen de bu yaşına geldin. Hesaplarıma göre on sene sonra küreyi tutacak. Eğer sallamak isterse on yıllar boyunca deprem deprem üstüne yaşayacağız ve dünyada pek az kişi sağ kalacak. Nasıl?  Mutabık mıyız?”

“Peki.” Dedim. “Çok güzel hikaye, ben senden mutabıkım sen de mutabık ol, Allah senden mutabık olsun, teşekkür ederim.” Ardından geçen minibüsü çevirdim ve atladım. “Görüşmek üzere.”

Arkamdan bakakaldı ve uzaklaştım. Heyecanım biraz geçip de, anlattığı üzerinde düşününce, hikayesinin aslında ondan beklenmeyecek güzel bir hikaye olduğunu fark ettim. Biraz süsleyip püsleyip internete verdim ve çok güzel yorumlar aldım. Sonraki günlerde, arkamızdan gelen kurşunun korkusuyla güzergâhımı değiştirdim, uzun yıllar Sirkeci Meydanı’na uğramadım.

Seneler sonra ilk sene gitmediğim dersler burnumdan fitil fitil gelerek de olsa okulumu bitirmiş, tahmin ettiğim üzere mühendislikten çok farklı bir iş yapmaya başlamıştım. Bir gün, bayiden gazete alacakken, alışıldık mizah dergilerinin yanında kapağında bir hacı dede olan dergi gördüm. Göz attım, adı CafCaf’tı. İçini açınca heyecanlandım,

Bir şeyler yazıp da onu matbu görmek, başka insanların da okuduğunu bilmek benim içimde hep bir ukde olmuştur. Cafcaf tam da içinde olmak istediğim, yazılarımın çıkmasını istediğim türden bir dergiydi. Uzun süre nafile dergiye girecek bir yazı yazmaya çalıştım ama hiçbir yazdığım hoşuma gitmedi. Birden seneler önceki Mutabık Muzaffer geldi aklıma. Hafta sonu, Sirkeci Meydanı’na gittim.

Çevrede ufak bir araştırma ile Mutabık Muzaffer’in izini buldum. Zaten dediği gibi Sirkeci’de herkes tarafından tanınıyordu. Onun deli olduğunu konuştuğu insanlara akıllı insanların söylemeyeceği sözler söylediğini anlattılar. Yalnız bir mesh tamircisi bana onun herkesten akıllı olduğunu, geceleri gizli işler çevirdiğini söyledi. Ne kadar ısrar etse de daha fazla laf koparamadım ağzından.

Akşam olduğunda Mutabık’ı güvercinlerin orada buldum. Elinde yine o günkü çantası vardı. Yanına gidip selam verdim, bana baktı. Elimdeki sandviçi ona uzattım, aldığında ona dedim ki, “Bu sandviç senin olsun, sen de bana bir hikaye anlat, mutabık olalım. Gerçi bu mükemmel sandviç yanında senin hikâyenin pek bir değeri olmaz ama napalım iyi günümdeyim bugün.”

Bana döndü ve gülümsedi. “Peki Hakan.” Dedi. Tanıdığı için şaşırdım ve utandım. “Hikâye olsun istediğin, mutabık mıyız?”

“Tabi abi.” Sonra sormadan duramadım. “Abi, senin için deli diyorlar?” Bir şarkının ortasından başladı. “deli diyorlar bana desinler değişemem, desinler değişemem.” Sonra gömleğimi tuttu. “desenler değişemez” kendi arkasına baktı “basenler değişemeeez.”  Gülmeye başladı. Ben de onunla gülmeye başlayınca hemen ciddileşti, ben bir süre sonra daha gülmek zorunda kaldım, sonra sönen balon gibi sustum.

“Çantamı tutar mısın?” diye sordu.

“Tabi ki.” Dedim. Çanta çok ağır değildi. Beraber meydanda yürümeye başladık.

Sonra bana güvercinlere yem atan bir kızı gösterdi, güvercin ülkesinin kötü cadısı tarafından lanetlenerek insan suretine dönüştürülmüş bir güvercin olduğunu, eğer doğru güvercini öperse asıl haline dönüşüp güvercin ülkesinde prenses olacağını, ama bunu bilemediğini muhtemelen şehrin üstünde kanat çırpmanın nasıl bir şey olduğunu bilemeden öleceğini söyledi. Kız da sonra hakikaten bir güvercin gibi “huhuhu” diye güldü ve bir güvercin gibi sekerek uzaklaştı.

Sonra yanından geçen çocuğun edebiyatçı olduğunu, atalarından birisinin 18. yüzyıl’ın meşhur divan şairlerinden Amasyalı Ebû Bekir Kâni Efendi olduğunu, onun himmeti ile bazen konuşurken fark etmeden “failün failün failatün” aruz vezninde cümleler kurduğunu anlattı.

O gün akşama kadar bana on tane kişinin hikayesini anlattı. Bunların arasında başına divan şiiri ansiklopedisi düştükten sonra İskender Pala’lı rüyalar gören genç, kendini iki boyutlu minyatürlere hapsetmek için kütüphanelerde eski simya formülleri arayan bir minyatür aşığı, çalanı öldüren bir besteyi Serdar Ortaç’a göndermeye çalışan bir müzisyen gibi fantastik karakterler vardı.

Akşam kendisine bol mutabıklı bir teşekkür ettim ve bir daha yine buluşmak için söz aldım.

Önümüzdeki haftalar tüm hikâyelerini yazdım ve dergiye gönderdim. Hikâyeler hemen hüsnü kabul ve iltifat gördüler. Hatta iki tanesi dergide bile yayınlandı. Artık camiada benim de bir yerim vardı. Asım Gültekin’e el ense çekip “Vay Asım abi çoluk çocuk nasıl?” Yusuf Kot’un da yanına gelip “Yahu Yusufcum sen de bir şey yemiyorsun bir deri bir kemik kaldın, o değil de askerde ne yapacaksın be hacı ehehehe!” diyebiliyordum. Çok mesut ve bahtiyardım.

Sonrasında hikâyeleri bol keseden harcayıp bitirince, ben de yeni hikâyeler almak için Mutabık’ın yanına gitmek istedim.

Sirkeci meydanına gittiğim zaman caminin avlusunda, güvercinlerin orada, meydanda epey bir dolandım, akşama kadar Mutabık’ı göremedim. En sonunda bulamayınca meshçi dedeye gidip Mutabık’ı sordum.

“Evlat ben sana demiştim.” Dedi. Dün gece polisler gelmiş Mutabık’ı karakola götürmek istemişler. Bizimkisi de teslim olmamış, meğerse onun da silahı varmış. Polislerle çatışmaya girmiş, en son ölüsünü ele geçirebilmişler.”

Şok olmuştum.

“Yaa, ne..nedenmiş peki?”

“Meğerse uyuşturucu baronu Süleyman Piştov’un elemanıymış. Senelerce deli rolü yapıp dikkat çekmemiş. Elinde bond çantası içinde kim bilir neler vardı gözümüze soka soka halletti tüm işlerini, müstehakını bulmuş ne diyelim evlat.”

“Peki. Sağ olun, hayırlı işler.” Dedim.

“Sen onu ne yapacaktın ki?”

“Hiiç” diyebildim.

Bin bir düşünce ile evime dönerken aklıma bir şüphe düştü. Acaba yakalamadan önce takip ediyorlar mıydı Mutabık’ı? Elindeki çantayı bana vermişti ve tüm meydanda o çanta ile dolaşmıştım. Bilerek beni mi hedef göstermişti? Ya polisler benim de peşimdeyseler? Başımı kaldırınca gazetesinin yanından beni süzen iki göz fark ettim. Ona bakınca hemen gazetesine geri döndü. Bu sivil polis miydi? Yardım ve yataklıktan kaç yıl yerdim acaba? O gazetesini okurken ben de hemen ayağa kalktım ve vapurun diğer ucuna gittim.

Koşa koşa eve geldim. Kapıları kilitledim. O değil de Cafcaf'a da hikaye gönderemeyeceğim. Yusuf ve Asım abi çok sakin ve güleryüzlü insanlar ama bakmayın, geçenlerde okumuştum, psikopat ve seri katiller genelde bu sakin adamlardan çıkıyormuş!

 

Hakan Öztürk sinsice yazdı

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2011, 17:53
YORUM EKLE
YORUMLAR
cafcafforum vardı
cafcafforum vardı - 7 yıl Önce

eskiden cafcaf forumda vardı bu hikaye hakanöztürkün ilk hikayelerindendi.menteşvari olması ondandır.

Esma
Esma - 7 yıl Önce

Gerçekten çok güzel...

..
.. - 7 yıl Önce

Güzel amma velakin çok m.menteşvari olmuş

med cezir
med cezir - 7 yıl Önce

şimdi ben bu yazıya büyük bi merakla başlamıştım, tamam nıyetim cafcaf'ta yazmak değil lakin ne bilim başka dergi de olabilirdi...o yüzden hakan beyle mutabık değilim hatta dünya bizimle'de.Bu tüyolar yetersiz hem zaten mutabık abı de ölmüş af ben yazar'ım çizerim de başka bir yolunu bulmalıyım. yazıyı başarılı buldum artık yazmasan da sen iyi bi kalemşörsün hakan...harflere sınırlandırma koyarak düşüncelerimi ablukaya alıyosunuz bu yüzden tedirgin bir ruh haliyle yazıyorum.

banner8

banner19

banner20