İletişim destanı 1. bölüm: Dedikodu ve dumanla haberleşme

"Şimdi, 300.000 yıllık bilinen insanlık tarihinde, 299.000 yıl dumanla, 200 yıl mektupla haberleşirken son 10 yılda kendimizi birden bire el kadar ekrana, nasıl cücük gibi bakarken bulduğumuzun destanını anlatayım, ey dost!" Emin Murat Kılıç yazdı.

İletişim destanı 1. bölüm: Dedikodu ve dumanla haberleşme

Dedikodu yapmanın, insanlık tarihi kadar eski olması su götürmez. Benim asla yapmadığım, bunu okuyan kimsenin de asla yapmadığı, dünyada sadece birkaç kötü kalpli insanın yaptığını(!) düşündüğümüz dedikodunun, iletişim kurarken insanın ağzını sulandıran ancak manevi tahribatının; insan eti yemekle eş değer olduğunu biliyor olmalısınız. Hatta “Hadi canım, herkes ucundan, kıyısından yapıyor işte.” sesleri eşliğinde bu yazıyı yazarken Kiramen Kâtibin meleklerinden soldaki de bolca not almakta. O, görevini yaparken biz en eski sosyal medya olan dedikodulardan mitlere, resimlerden türkülere, mektuplardan radyoya, ICQ’dan  MiRC’e ve nihayet Facebook’a kadar birkaç bölümlük bir yolculuğa çıkalım. Ama bu yolculuk kısa sürsün. Çünkü daha Instagram’a girmem lazım. Oğlumun fotoğrafını koymuştum, kaç kişi beğenmiş, kaç kişi yorum yapmış ona bakacağım. Çok mühim.

Şimdi, 300.000 yıllık bilinen insanlık tarihinde, 299.000 yıl dumanla, 200 yıl mektupla haberleşirken son 10 yılda kendimizi, birden bire el kadar ekrana nasıl cücük gibi bakarken bulduğumuzun destanını anlatayım, ey dost!

Dedikodu, ikiyüzlülüğün kırpılmış bir versiyonu olmakla birlikte çoğumuz: “Ne var ki burada olsa yüzüne de söylerim.” diye arkasına sığınırız. Nah söylersin, afedersin!

Veya “Aslında Fatma’yı çok severim. Bak şimdi yiğidi öldür, hakkını yeme. İşinde falan da çok iyi kız. Ama geçen gün ……” diye önce günah çıkartır, ardından her şeyden habersiz zavallı Fatma’ya giydiririz.

Bunun izahı, Freud’un teorisine göre şudur:

“Olay anında, kişilere bilinç düzeyinde verilemeyen tepkiler, bilinçaltına itilir ve süper ego kontrolüne geçer. Burada dönüşüme uğrayarak insanın kendisini cezalandırmasına veya hastalık olarak ortaya çıkmasına yol açar. Bu tepkiler, bir şekilde dışarı atılmak zorundadır.”

Freud Emmi’nin bu sözünü de referans göstererek Fatma’yı kurşunlamaya devam. Bunu günümüzde insanlar bir rahatlama metodu olarak kullansalar da bu rahatlama egzersizinin uzun vadede hem psikolojiye hem de insan ilişkilerine çok ciddi zararları vardır. O kısımlara girmeyeceğim. Ama şimdilik şunu görmemiz yeterli; Instagram, Facebook yokken de dedikodu vardı.

Tüm sosyal medya araçları ve magazin programları, diğer insanların hayatlarını dikizlemek üzerine kurulmuş, teşhirci ve röntgencilerin buluştuğu mecralardır. Hatta özellikle kadınlara yönelik diziler, insan ilişkilerinin irdelendiği, para, pul, aşk, ihtiras, hırs ve ihanet üzerine kurgulanmış yapımlardır. Buralarda da teşhircilik, simüle edilerek dikizleme sağlanır. Tamamı dedikodunun, başkaları hakkında konuşmanın simülasyonu veya bunlar için hazırlanmış zeminlerdir. Bu sayede felaketine koşarak yaklaşan insan evladı, rahatladığını düşünür. Bu konuda, cinsiyet ayrımı elbette çirkindir. Ama bilim diyeceğim, bilim diyen taşlanmaz. Galileo’nun öldürüldüğü gibi öldürmeyin beni. Maalesef kadınlar buna azıcık yapı olarak daha yatkın. Sebebi ise konuşma ve dinlenme ihtiyaçlarının erkekten çok daha fazla olması. Her saniye de kuantum fiziği konuşacak hâlimiz yok, normaldir. Zavallım erkeklerde ise bu mekanizma daha az var olduğundan, erkeklere robotlu bilim kurgu filmleri falan yaparlar. Erkek yapımları, gaza getirme, adrenalin yaratma ve içerideki vahşi enerjiyi atma üzerinedir. Filmlerde, izleyici olan erkek ile filmin başrolündeki Bruce Lee arasında eşleştirme sağlanır. Seyirci, ilk 15 dakikada empati kurduktan sonra Bruce Lee,  adamları dövdükçe garibim erkek de rahatlar, kendisinin dövdüğünü zanneder. Daha kötüsü, kendisinin de dövebileceğini zanneder. Böyle böyle sokağa çıkıp dayak yiyen çoktur. Erkekler daha çocukken omuzlarına pelerin bağlayarak koltuktan atlarlar: “Süpermeeeeen” diye.  

Dedikodu, boşluktan ve başka letaiflerin bir türlü parlatılamamasından mütevellit en ucuz ve kolaycı iletişim ağı olarak mekanizmasını daha az fikir ve hep daha çok şahıs üstünde işletir. Nurten’in kocasının kaslı kollarıyla karşı ormanda geyik avladığını, dedikodu ile öğreneceksiniz ki siz de orada geyik olduğunu bilin ve aç kalmayın. Fitnat Hanım, yan komşunun aslında katil olduğunu size söyleyecek ki komşunun evine yalnız başınıza enayi gibi mücver yapıp götürmeyin!..

İki insana, üçüncü ortak kişi hakkında konuşurken sahte bir yakınlık sağlayan dedikodu isimli ilkel iletişim metodundan sonra yine en az onun kadar ilkel başka bir metoda gelelim. 

İnsanların vakti zamanında dumanla haberleştiğini bilirsiniz. Bir ateş yakılır, dumanı ise bir mors alfabesi edasıyla kesik kesik fezaya gönderilerek belirli bir mesafedeki insanların görmesi ve nasıl oluyorsa anlayabilmesi sonucu iletişim kurulur. Dumanın nesine güvenilir, aklım almıyor. Karbon monoksit ile sağlanan bu zehirli haberleşmeyi günümüzde de bazı insanların sürdürdüğünü söylesem ne derdiniz? Aramızdan hâlen bir kısmı, tütün türevleri ve bazı yasa dışı mamullerle dumanlanıp haberleşiyor. “Gel, yak bi sigara da anlat bakalım, neler yaptın?” gibi örnekler, dumanla haberleşmenin en standart örneklerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında, kafede yan masada sigarasını ziftlenen kişinin, rüzgâr ne yöne eserse essin, dumanının her zaman bizim suratımıza gelmesi sonucu çıkan münakaşa da dumanla haberleşmeye örnektir. Özetle, ilkel insanların hâlen dumanla haberleştiğine şahit olmaktayız. Dumanın nesini anlatayım? Konu ilerlemiyor ki anasını satayım. Duman mevzusu da bu kadar.

Şimdi olay daha ilginçleşsin bakalım. 65.000 yıl önce İspanya’da bir mağara duvarına çizilmiş olan bir resim bulundu. Bunun gibi insanların çeşitli maddeleri boya olarak kullanıp binlerce yıl evvel ellerinin baskısını yapması veya çeşitli resimler çizmeleri çok ilginç.

Nasıl? İlginç değil mi? “Bana ne?” diyorsun öyle mi? Asıl senin yediğin lahmacundan bana ne? Neden resmini Instagram’a koyuyorsun? İşte ilk paylaşılan fotoğraflar, bu mağara resimleri. Başkaları da görsün diye yapılan, paylaşılan resimler. Ve insanlar: “Hey, ben de buradayım, beni de görün!” diye içlerinde haykıran sesi ortaya koymaya başlıyorlar. İnsanların içindeki kendisini başkalarına gösterme isteği, çok daha derin bir dürtünün, “kendini bilme” isteğinin bir sureti olarak karşımıza çıkıyor. Tasavvuftan Doğu mistizmine, dünyanın beşeri ve ilahi hemen her inancının en dip noktası olan “kendini bilme” isteği “bir şeyler üretme” ile kendini gösteriyor. Kendini ürettiğin şeylerde, görüyorsun. Şairler şiirlerinde, ressamlar resimlerinde, mucitler icatlarında, aşçılar yemeklerinde… Seyrediyorsun, ortaya çıkardığın ürünü… Seyrediyorsun, kendini…

Ama nefs bu, durmuyor, durulmuyor. Yetmiyor. Vesvese bu… Susmuyor: “Kendimi kendime bakarak nasıl bilirim? Ben bunu beceremem.” diyen insan, etraftaki gözlere başvuruyor. Kendine, başka gözlerden bakmak istiyor. Başkasının onayını, beğenisini alma dürtüsü de burada devreye giriyor. Tasavvufu biraz bilen birisi, başkasının gözlerinin de aslında kendi gözlerinden başka bir şey olmadığını bilir… İnsan, başkasının gözleriyle de kendisini seyreder. Mevlana onun için: “İşlerini hep bir başkasına danışarak yap.” der. Burada demek istediği; “Senin kafan basmaz” değildir. “Sen, tek başına sadece bir katresin. Ama insanlarla bir araya geldin mi bir ummansın, bir denizsin…” Başkasının gözüne niye değer vereyim diye düşünme. O gözler de senin gözlerin…

Yalnız başına olmak, ölüm korkusunu bile yeri geldiğinde bastıran, en büyük korkudur. İletişim içinde olmayan, kendini gösteremeyen birisi yaşayan bir ölüdür. Kendini göstermek derken, youtuber olmaktan bahsetmiyorum. En çekingen, en arka planda olmak isteyen insan bile kendini göstermek ister. Hatta normalden çok daha fazla. İlla yüzünü göstermeye gerek yoktur, bu duygunun bastırılması için. Yaptığı resim, iş yerinde hazırladığı bir proje, bir teknik çizim, bir yemek, sınıfa öğrettiği bir konu, Twitter’dan paylaştığı bir cümle… Hatta… Hatta dünyaya getirdiği bir çocuk…

Hepsi şunu söyler: “Hey! İşte ben!”

Ben de bu yazıyı kendimi göstermek, yani kendimi görmek için yazıyorum. Yazdıkça ne halt olduğumu daha net görüyorum. Ne olduğumu… Kendimi… (Bir de yazı başına para veriyorlar.)

Devam edecek…

Emin Murat Kılıç

Makas Dergisi, Ağustos/Eylül, 9. sayı

Yayın Tarihi: 02 Eylül 2019 Pazartesi 11:00 Güncelleme Tarihi: 02 Eylül 2019, 09:37
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer özç.
Ömer özç. - 1 yıl Önce

Açık ve net. Söylediğim ama duyuramadığım şeyler. Helal olsun.

banner26