banner17

Hasan Kaçan: 'Duruş' Dediğimiz Şeyi İşte O Gün Öğrendim

''Berber dükkanımız meşhurlar sayesinde meşhur olunca, başka semtlerden de müşteriler gelmeye başladı. Halbuki bir berbere ancak tanıdık müşteriler gelir ve o berber hayatta değiştirilmez. Eskilerin bir lafı vardır hatta; ‘İcabı halinde karı değiştirilir ama berber değiştirilmez.’ Böylesine mühim bir yerdir.''

Hasan Kaçan: 'Duruş' Dediğimiz Şeyi İşte O Gün Öğrendim

Dokuz yaşlarında mıyım neyim. Küçücük bir çocuğum. Babamın berber dükkanında çıraklık yapıyorum. Ortalığı temizlemek, gaz ocağının üstündeki tıraş suyunun devamlı sıcak kalmasını sağlamak, eski gazeteleri kesip kesip ‘köpük kağıdı’ yapmak, buhar tutan camları silmek, elle çalıştırılan tıraş makinelerini söküp yağlamak, kayışta ustura bileylemek gibi vazifelerim var.

Bir de çarşıya gidip buz almak.

Buz almak da nedir?

Vakti zamanında, buzdolabı yokkene çocukluğunu geçirenlerdenim. Böyle, karanlık depolarda, talaşlar içerisinde muhafaza edilen koca koca buz kalıpları vardı. Elli kuruşluk buz isterdin, testereyle kesip verirlerdi. İşte bu buzu alırdın ki müşterilerin yüzüne soğuk ‘firiksiyon’ yapılsın. Tıraş olan müşteri, koltuktan kalkarkene kendini zinde hissetsin. E tabii, memnuniyetle kalkan müşterinin sırtını fırçaladığın zaman da ufak bir bahşişi kapardın.

Dükkanımızın karşısındaki yokuşta ‘Masist’ çelik eşya fabrikası vardı. Sonradan burası film şirketi oldu. ‘Kazankaya film’. Cüneyt Arkın’lar, İzzet Günay’lar, Ediz Hun’lar, Eşref Kolçak’lar, Ayhan Işık’lar gariban dükkânımıza traşa gelir oldular. Eski sinema oyuncularının, şimdiki gibi menajerleri, özel kuaförleri falan yoktu ki babacığımın berber dükkanına geliyorlardı.

Rüya gibi bir şey. Düşünsenize akşam ‘Ali Belenli’ açık hava sinemasında, ağzı açık izlediğiniz meşhurlarla muhatap oluyordunuz. Şimdi film fırıldak işleriyle uğraşmamızda o zamanların bir tesiri var mıdır bilemiyorum. Bildiğim, mektepten çıktıktan sonra babamın dükkanına gitmek için can attığım. Sınıf arkadaşlarımı bile dükkana getiriyordum, ‘Bakın ben kimlerle muhatap oluyorum?’ gibisinden hava atmak için.

Tabii dükkanımız meşhurlar sayesinde meşhur olunca, başka semtlerden de müşteriler gelmeye başladı. Halbuki bir berbere ancak tanıdık müşteriler gelir ve o berber hayatta değiştirilmez. Eskilerin bir lafı vardır hatta; ‘İcabı halinde karı değiştirilir ama berber değiştirilmez.’ Böylesine mühim bir yerdir.

Cumartesi günleri, ister istemez müşteri çok olur. Öyle ya gençler cillop gibi tıraş olup, afili elbiselerini giyerek Taksim’e çıkacaklar. Bir iki tur atıp tekrar mahalleye dönecekler. Öyle karıya kıza bakmak için değil. Üç beş arkadaş yan yana gezmek için. Belki haftalıklar alınmışsa ‘Atlas’ sinemasında ‘Raj Kapoor’ filmine bile gidebilirsiniz. Ama kadına kıza yan gözle bakmak ayıp. Sıkıysa bak zaten. Adamı anında fiyonklu ambalaj yapıp, gözünde mor süslemelerle geldiğin mahalleye geri postalarlar. Zaten gece vakti Beyoğlu’nda, Taksim’de dişi sinek uçmaz ki. Belki Taksim gazinosunun önünde, lüks arabadan inen şık bir hanımefendi birkaç saliseliğine görülebilir, o da yanında bir beyefendi olmadan gelmemiştir zaten.

İşte böyle bir cumartesi gecesi, müşteri bitmiş, babacığımla tam dükkanı kapıyorken bir adam geldi. “Usta be, taksime çıkacağım ufak bir sinekkaydı, bir perdah yeter, hadi be ustacığım.” deyince tekrar dükkanı geri açtık. Yorulmuştum. Ne güzel gidip yatağa kıvrılacaktım. Yatak buz gibiyse, (ki yüzde yüz öyledir) küçük kardeşim tombul Fatih’e yirmibeş kuruş verip, onu yarım saatliğine yatağa sokup ısıttırabilecektim bile.

Gelgelelim hesapta olmayan bu müşteri, tatlı uyku hayallerimi suya düşürmüştü. Babam, adamın suratını bir taraftan köpürtürken, ben camın önündeki sandalyede sızmaya başlamıştım bile.

Kiiii…. Birdenbire…

Dükkanın kapısı “Güüüm!” diye açıldı. Bir anda yarı uykudan fırlayıverdim.

Aman anneciğim! Adamın biri, elinde kocaman bir tabancayla dükkana dalmış ve tabancayı koltukta tıraş olmakta olan müşterinin başına dayamıştı. Tabii o anda çoktan pantolona kaçırmıştım bile.

Babama baktım. Hiç istifini bozmadı. Kalbim ölecekmişim gibi güm güm atıyordu. Tekrar babama baktım. Elindeki usturayı kaldırdı. Tabancalı adama döndü.

“Ulan!” diye bağırdı. “Şu usturayı görüyor musun? Bu adamın gırtlağı bana emanet! İstesem ben keserim, sen kim oluyorsun? Canını bana emanet etmiş adamın canını sana aldırır mıyım p......k!”

Bir sessizlik oldu. Ben artık bayılacağım. Nefesim bile çıkmıyor. Hani bazan rüyada tekrar tekrar aynı sahneyi yaşarsın ve o korkunç rüya hiç bitmez ya. Aynı onun gibi.

Gene sessizliği babamın sesi bozdu. Hiç unutamadığım şu sözleri bağırdı tabancalı herife. “Burası ekmek kapısı. Defol git. Ekmek kapısına nasıl girileceğini öğren!”

Aman diyeyim. Ya bu adam şimdi sinirlenip koltuktaki herif yerine babamı öldürmeye kalkarsa?

Aaaaa???

Hiç de öyle olmadı.

Herif “Abi özür dilerim. Biz ekmek kapısına böyle dalacak adam değiliz, bir eşeklik yaptık hakkını helal et.” dedi.

Ve çıktı gitti.

İşte o gün o yaşımda, adını henüz koyamadığım bu şeyin, sonradan ‘duruş’ olduğunu anladım.

O gün bu gün, hayatta babamın o günkü duruşu gibi durmaya çalıştım.

Ne kadar becerdim.

Orasını bilemeyeceğim.

Fatih Camii’nin meşhur meczubu Paltolu Hasan’ın dediği gibi…

“Allah biliiirrr!”

Hasan Kaçan, “Hatıralar Kovalar Bizleri”, Makas dergisi, Mayıs 2018, sayı 1.

Güncelleme Tarihi: 28 Mayıs 2018, 12:28
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20