Cafcaf bu kez ağlattı!

Cafcaf son sayısında muhteşem bir iş yaptı: Abdullah Harmancı'nın Seni Ne İhtiyarlattı hikayesini çizdi.

Cafcaf bu kez ağlattı!

 

40 yaşındaki bir adam Cafcaf'ı severse neler olur? Gençleşir mi, seni ne ihtiyarlattı diyen bir ses mi işitmeye başlar?

Efendim bendeniz gençliğimden beri otoboslarda mizah-güldürü dergisi okuyanları kıskansam mı deyu düşünmüşümdür. Ara ara birilerinden ödünç alıp ‘ne buluyorlar bu dergilerde aceba?’ merak şeysiyle okumayı denemişliğim vardır. Fakat öyle bi türlü katıla katıla gülememişimdir. Şimdi bazı arkadaşlar gülme sorunum olduğu zehabına kapılabilirler. Kısmen doğru. Çünkü ben gülmeyi sonradan öğrendim. Ama öğrendiğimde şunu da okumuştum: ‘Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz.’

Seni ne ihtiyarlattı?

Dergi Günleri’nden Cafcaf’ı alıp okumaya başladığımda değişik ve geniş bir evrene girdiğimi anlayacak yaşa gelmiştim. Çünkü bazıları artık yaşımın 39 olduğunu başka bazıları da 40 olduğunu söylüyordu. Her neyse... Biz merkezden fazla ayrılmayalım. Gençler için aslında bu dergi. Ama bilhassa bu sayısını çok beğenmiştim. Hele yukarda zikrettiğim hadisin paralelinde bir hikayenin yer aldığını gördüğümde, beğenme katsayım ziyadeleşip sevgiye ve sevince dönüştü. Hemen derginin 36. sayfasına bakarsanız Abdullah Harmancı’nın nefis hikayesinin nefis çizimine şahit olacaksınız. ‘Anlamadığın bir Kitab’ı mı okuyorsun baba?’ diyen bir oğulun tetikleyip ihtiyarlattığı bir babanın hikayesi… Ebu’l-Ervah’ı ihtiyarlatan Hud suresinin daima yaşamamız gereken gerçekliğinin öyküsü: Seni Ne İhtiyarlattı?

Masaya yatmayan Beyaz Türkler!

Türkiye’nin en kıvrak Müslüman zekalarının yer aldığı bu ziyafeti kaçırmak istemeyen Cafcaf’ın bu sayısını alıp okusun derim. Yoksa Beyaz Türklerden olma ihtimali çok muhtemel hale gelir. Her ne kadar Beyaz Haberler’de belirtildiği gibi, dosya konusu olan Beyaz Türkler’e deli kuvveti geldiği için tam olarak masaya yatırılamadıysa da, yatırıldığı kadarı da bize kafi gelecektir. Gördüğünüz gibi Beyaz Türklerden bahsetmeye başlayınca insanın uzun ve zor cümleler kurması kaçınılmaz hale geliyor. Zira ki bu mevzu çok su götürür.

Beyninde gri cevher kalmamış bi şey!

Hüsrev Hatemi hocanın da dediği gibi Beyaz Türk, beyninde gri cevher kalmamış; tarihten, sosyal gerçeklikten, değerlerden uzaklaşmış bi şeydir. Sevgisini yitirmiştir. Kendine benzemeyen herkesi, her ırkı, her milleti küçümser. İlk ‘Beyaz Türk Osmanlı’ tipimizin adını da not düşer derginin 6. sayfasına: Gelibolulu Mustafa Ali. Efendim buraya ben Ali yazıyorum ama siz o ismin üstüne bir şapka koyarak okuyunuz.

Vıraklatma projesi de ne ola?

Bendeniz klavyede şapkanın yerini bulamadım. Şapka bahsi açılmışken bir zamanlar zorla beyazlaştırmanın kanlı hikayesinde, bu gavur icadı bahane edilerek Müslümanlara ne büyük acılar yaşatıldığını da hatırlayalım. Hatırlayalım ve kaç (yüz)yıldır bilmeyerek, bilerek içsel, akli, ruhi genlerimizle oynandığını, bizi aynı şeyi vıraklayan kurbağaya çevirmeye çalıştıklarını hiç aklımızdan çıkarmayalım.

Vıraklamaya başladığımızı nasıl anlarız peki? Yusuf Kot unutmayalım diye derginin en başında bize kapak yapmış bunu. ‘Öbür taraf hep çayır çimen. Ben burada, asfaltta binmek istiyorum paramla satın alabileceğim en pahalı şeye!’ Vıraklayan, kız yüzünden telef olur; mecliste devrim şehidi denilir kendisine. Çarpıtılmış bir büyük saadet!! Cımbızcı Cafer’den okuyun işin aslını faslını.

Noluyo lan burda!

‘Gereksiz Yazar’ Güray Süngü’nün kahramanı vıraklamaya 11. sayfada direnmek istiyor. Bu yüzden kapıya bir tekme atmak ve noluyo lan burda diye bağırmak istiyor. ‘Çünkü böyle gitmez. Gitmeyeceği açık. Gitmemesi gerektiği belli. Gidemez.’ Böyle yapılmazsa babalarının gül yetiştirdiği bahçeye giremez olacak oğullar ve kızlar. O malum dere kenarlarında, ziyan vadilerinde telef olup gidecekler. Oysa herkese sorgu sırası gelecek.

Tavasapı'nı tank gibi ezip geçiyor sülalesi!

Efendim öyle yoğun ve eleştirel ve güldürücü bir sayı olmuş ki burda anlatmakla kıymetini düşürmekten korkarım. Lakin madem burnumuzu bu gül bahçesine soktuk; biraz daha anlatalım. Ahmet Turan Alkan Bir Beyaz Türk’ün Hatıra Defterini bizim için açmış. Şeceresinin çok muhkem, asil, seçilmiş insanlardan oluştuğunu düşünen Osman Tavasapı’nın gerçeklerle karşılaşma hikayesine tanık oluyoruz. Tanıklık bazen tank gibi geçer adamın üstünden. Neyse ki bu günlükte zorla olsa bile, bir kabulleniş var. Her ne kadar Osman, İsviçre’deki bir psikoloji kliniğinde Boztürk olduğunu kabulleniyorsa da Tavasapı’nı seviyor gibi gibi oluyoruz.

Dönmez ve Süngü'den hakikat dersleri!

Geldik derginin en olağanüstü sürprizine! İki büyük yazarın birbiriyle söyleştiği 22 ve 23. sayfaya… Koltuklarınıza sıkı tutunmanın bir faydası yok. Darma duman edecekler sizi. Yerinizden edecekler sizi. Tabi eğer yanlış yerdeyseniz. Sırat-ı müstakim üzere olma kaygunuz varsa yerinizi tahkim edecekler. Ömer Faruk Dönmez ve Güray Süngü kitaplarını, edebiyatın misyonunu, hikayeyi, romanı, sinemayı, müslümanların durumunu konuşuyorlar. Hep Aynı Hikaye’yle Deli Gömleği iç içe geçiyor. Hikaye romanı eleştiriyor. Kış Bahçesi’ni ziyaret eden Yobaz, üst kurmacayı, hüznün asaletini, müslümanların birliğini dillendiriyor.

Yazar ya çözüm sunar ya sorunu işaret eder. Güray Süngü edebi eserlerin bu amacını şöyle ifade ediyor: bazısı derdin ifşası, bazısı eczanın imasıdır.  Ömer Faruk Dönmez bu ifadeyi çok beğenir. Ben de hem bu ifadeyi hem de bu ifadenin beğenilmesini ve bütün söyleşiyi ve bu dergiyi çok sevdim. Allah kabul etsin.

 

Mustafa Nezihi kıymetlimiss dedi

Haberde mevzubahis Abdullah Harmancı'nın yazdığı Turgut Yılmaz'ın çizdiği Seni Ne İhtiyarlattı'yı okumak için tıklayınız

Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2012, 23:01
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13