Milli kültürü yeniden nasıl inşa ederiz?

Kültür yolculuğu belli bir özgüven ister. Benliğimizi kaybetmiyoruz inancı ve geleceğimizi kuruyoruz heyecanı şarttır. Millî kültürle, ilgili gelişmeleri izlerken hayallerimizi dondurmamalı ve yeni ufuklara yelken açmalıyız.

Türkiye tarihi bir eşikte duruyor. Dünyadaki bütün değerler ve ilişkiler yeniden tanımlanıyor. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda kültürlerin mevcut olandan çok farklı bir boyutta tekrar doğmaya çalıştığı bir döneme şahitlik etmektedir.

“21. yüzyılda Türk kültürü nasıl şekil alacak?” sorusu zihinlerimizi kurcalıyor. Bu soruya cevap ararken farklı toplum yapımız ve ayrı zihniyet dünyamıza rağmen “muasır medeniyet”in geçmişte olduğu gibi gelecekte de önemli rol oynayacağını öngörmemiz gerek.

 Tarihin dönüm noktalarında insanlığın kaderini hep millî yönelişler belirledi ve hâkim bir milletin yerine yine başka bir millet geçti. Şimdi insanlığın ulaştığı son merhalede kültürel gelişmeleri “ulusötesi” bir ittifakın tayin etme ihtimali belirmiştir. Ayrıca, dünya üzerinde medeniyetler savaşına yol açmak isteyenler ortaya çıktı. Askerî ve ekonomik güç, milletlerarası rekabete sokulan kültürlerin koordinatı sayılmaya başlandı.

Ancak, bir intiba gölge gibi peşimizi bırakmıyor: Millî kültürün çağdaş bir medeniyet karşısındaki konumuna içimiz burkularak bakıyoruz. Kültürel bir tahakkümü kabul etmeye ne aklımız yatıyor ne gönlümüz el veriyor. O hâlde kültür buhranı içine düşmekten çok bir “yanlış anlama” söz konusudur, zira çağdaş medeniyet Türk kültürünü söylenecek bir sözü olduğu, yaratıcı kudreti emniyet altında bulunduğu sürece tehdit edemez. Çağdaş medeniyete öykünenler; Batı menşeli ürünlerin insanlara zorla satılmadığı, ekonomik çıkarlar ve reklam politikaları yüzünden dayatılamayacağı gerçeğini göz ardı ediyorlar. Genç nesiller için bir davranış modeli ve gelecek vizyonu sunmasa, bugün bir kültür ithalinden bahsedebilir miydik acaba? Tamam, Hollywood filmleri harcıâlem, Fransız modası bayağı veya İngilizce Rock parçalar uyuşturucu özellikler taşıyor, olabilir. Ama ortada kabul gören bir mesaj da var: Gençler onlarda daha iyi bir hayat, daha çok özgürlük ve daha mutlu yarınlar muştulayan şeyler aramıyorlar mı? Ekonomi ve siyasetin muktedir olamadığı bir vaziyetten millî kültüre vazife çıkarmak bu noktada doğru bir yaklaşım olmaz. Kendi milleti için siyasî ve sosyal bir vizyon geliştiremeyen bir kültür de övülmeyi hak etmez.

“Sosyal entegrasyon”

Millî kültür her şeyden önce “sosyal entegrasyonu” gerçekleştirmektedir. Mesela, Türk kültürü sayısız yabancı unsuru hiç çekinmeden “temellük” etmiş ve bu etkileşimden bir medeniyet vücuda getirdiği için yükselmiştir. En önemlisi, bu medeniyeti üç kıtaya taşımış, başka toplumların istikbaldeki hayatlarına ışık tutmuştur. Türkiye’nin gücünü askerî yahut ekonomik üstünlük değil, tevarüs ettiği işte bu kültürel derinlik sağlıyor. Bugün Saraybosna’da Türkçe türküler, Tetova’da Türkçe ilahiler terennüm edilmesinin ana sebebi, Türkiye’nin miras bıraktığı kültürün etkilerinin hâlâ devam etmesidir. Demek ki, gönüllere işlenen coğrafya, harita üstünde çizilen sınırlardan daha güçlüdür. Türkiye bu anlamda hem kendi sınırları içinde yaşıyor hem de kendi sınırlarının ötesinde. Bir zamanlar ilahilerinin Balkanlar’da gördüğü işlevi, farklı bir bağlamda günümüzde “Türkish Pop” görüyor. Elbette Yunus Emre’nin yerini Tarkan’ın, Ahi teşkilatının yerini TRT’nin alması, Türkiye’nin son yüzyılda yaşadığı sığlaşmanın bir yansımasıdır. Fakat bu aynı zamanda Türk kültürünün etkisinin devam ettiğini gösterir.

Medeniyete evrilmek

Eğer, bir millî kültür insanlığa hiçbir şey kazandırmıyor, onun büyüklüğünü sadece kendi milleti onaylıyorsa, uyum işlevinin yerini eğlence ve tüketim kültürünün almasını yadırgamamak gerekir. Tarihî eşikte medeniyete evrilecek yeni bir terkip yaratılamazsa yozlaşmaktan kaçınılamaz, yani harcıâlem davranış kalıplarına geri dönülür. Ve bugün dünya çapında bir kültür değişimi yaşandığı için bu geri çekilme şiddetli hissedilmektedir. Bir “değer devrimi” yaratan bu değişim, sarsıcı bir hızla toplumları etkisi altına almıştır. Eğitim kurumları bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmaktadır.

Ancak çağdaş medeniyet, gelenek noktasına ulaşan millî kültürle birebir karşılaştırılmamalıdır. Çünkü çağdaş medeniyet her aşamada millî kültür gibi kendini belli etmez. İzini sürerseniz, onunla ya magazin kültürün en alt seviyesinde ya da bilim ve teknolojinin en üst seviyesinde karşılaşırsınız. Biz ilkin bilim dünyasındaki benzeşmeye göz atalım: Türk bilim adamlarının eserleri milletlerarası akademik çevrelerde anlaşılır ve milletlerarası standartları yakalamış olmalıdır. Bu kural spor, müzik ve moda sahaları için de geçerlidir. Gerçi her alanda millî bir jargon yaratılıyor; ama repertuvar her ülkede aşağı yukarı aynı kalıyor. Gelişmeleri dünyanın her yanında aynı teknik altyapı belirliyor. Teknik altyapının etkisi o kadar hızlı ve doğrudan ki, her girişim veya kişi milletlerarası üne kavuşmak için fırsat yakalayabilmektedir. Bu yarışta asıl işi zor olan kesim ara tabakalardır, yani edebiyat, sanat ve düşünce ile uğraşan kişiler… Çağdaş medeniyet, millî şuuru yüksek aydınları da etkiliyor; ancak bu etkileşim yavaş ve dolaylı gerçekleşiyor. Modern dünyanın içine girince seslerini kaybetme veya savrulma korkusu tavırlarına yansıyor. Geçmişin muhasebesi ve geleceğin programı için burada din devreye girmelidir. İnançlar, birleştirici ve kaynaştırıcı unsur olarak toplumsal hayatta karşılık bulmalıdır.

Çağdaş medeniyetin ortaya çıkardığı magazin kültürü kitle iletişim araçları ile yayılmaktadır. Gücünü, son derece gelişmiş bir teknoloji ile etkin bir organizasyondan almaktadır. Toplumsal değişimde uydu teknolojisi ve internet ön plana geçti. Ve böylece devletlerin denetleyemediği bir ilişkiler ağı doğdu. Değişim sürecine yeni teknolojilerin tek katkısı iletişim ağını hızlandırmaktan ibarettir. Organizasyon konusuna gelince; dünya çapında yalnızca film, dvd, kitap, kozmetik ürünleri vs. dağıtılmıyor, uyuşturucu ve pornografik yayınlar trafiği de aynı kanalları kullanabiliyor. Piyasa ekonomisi üzerinden bir yandan yeni ürünler pazara sürülüyor, öte yandan kadın ve cinsellikle ilgili tasavvurlar genç beyinlere işleniyor. Gazete ve televizyon kanallarına akan yabancı sermaye tabii ki ekonomik çıkarlar, reklam araştırmaları ve piyasa stratejileri ile yakından alakalıdır. Bir anlamda siyasî bağımlılık da yaratabilirler. Ancak benim tartışmak istediğim husus, bu yayılmanın asimetrik yönüdür. Yabancı sermayenin manevra kabiliyetinin sınırlı olduğudur. Hiç kimse Amerikan filmi izlemeye, Fransız parfümü kullanmaya, Japon arabası satın almaya zorlanamaz. Üretici de tüketicinin neyi merakla beklediğini, hatta maliyeti kurtarabileceğini bilmiyor. Siyasî ve kültürel sonuçları kestirmek ise daha zor.

Bugün için zihniyet değişimini hedef alsalar da ilerde manipülasyon çabaları imkânsız hâle gelecektir.

İletişim zorluğu

Aslında bir vakıa olarak korkulan şey başa gelmiştir: Modern toplumlarda dikey ilişkiler tahrip edilmiş durumdadır. Hâkim kültür ve alt kültür arasındaki iletişim zor kurulurken, hatta hâkim kültüre karşı kısmen direnç gösterilirken, alt kültürler arası etkileşim “ulus ötesi” boyutlara ulamıştır. Bu yüzden, milletleri artık ekonomik, siyasî ve kültürel bütünlük içinde düşünmek zorlaştı. Eğer, yabancı alt kültürler iletişim araçları vasıtasıyla bünyemize sokuşturuluyor ve yine küreselleşme adı altında millî duyarlılık ustaca köreltiliyorsa, “ulus ötesi” üstyapının varlığını da dile getirmeliyiz. Bu iddia ile milletlerarası temaslarda bulunan, aynı bilimsel yayınları takip eden, laboratuvarlarda benzer aletleri kullanan ilim adamlarını kastetmiyoruz. Teknolojilerin tüketici üzerindeki dolaylı etkisinin çok daha yoğun ve derin olduğunu gözlemliyoruz. Tüketim arzusu, sağlıklı yaşama, hayattan beklentiler, alışkanlıklar, değer yargıları birebir onunla irtibatlandırılıyor. Her ne kadar çağdaş medeniyet başlangıçta insanlarımızda bir tereddüt uyandırmış olsa bile, önyargılar giderek azalmış; çünkü teknoloji can sıkıntısını azaltan veya özgüveni artıran birtakım araçları (televizyon, internet, otomobil vs.) onun hizmetine sunmuştur. Özellikle internet ve televizyon yeniliklere karşı ilgiyi büyük ölçüde artırdı. Vatandaşın gözünde en iyi ve en mükemmel, en yeni olan ile özdeşleştiriliyor. Batı’da yeni bir teknoloji geliştirildiğini haber alan kişi, hemen kendi durumunu ve verilen hizmeti onunla kıyaslıyor. İcabı hâlinde hoşnutsuzluğunu hiç çekinmeden ifade ediyor.

Batı dünyasında zaman zaman ortaya çıkan teknoloji düşmanlığını sembolik ve suçluluk duygusundan doğan tepki olarak algılamalıyız. Atom savaşı korkusu, modern teknolojinin yarattığı kültürel yapının ifadesidir. Bunun medeniyetler ittifakına temel oluşturması düşünülebilir; zira her toplum savaşa karşı bir duruş sergilemektedir. Bu tavrın bütün insanlığı kapsayan bir anlayışa dönüşmesi millî kültürlerin eseri olacaktır. Çağdaş medeniyet ve millî kültürün bu bağlamda birbirine tehdit oluşturmadığını söyleyebiliriz; çünkü ikisi ayrı sahalar ve farklı alanlarda birbiriyle yüzleşiyor. İletişim ve bilişim teknolojilerinin belirlediği çağdaş medeniyetin millî kültüre ters düştüğünü ileri süren görüşler eskisi kadar sert değil, bilakis tekdüzelik ilerledikçe farklılık özlemiyle eskimez kimliğe duyulan ihtiyacın artacağını görüyorlar. Yarın o imkânı bize yine millî kültürümüz sunacaktır.

Diyalog, karşılaşma ve mübadele 

Sağlıklı iletişim kurabilen toplumların birbirlerini aşağılaması düşünülemez. Elbette birbirlerini sorgulayacak ya da birbirlerine meydan okuyacaklardır; ama birbirlerini menfi yönde teşvik ve tahrik de edeceklerdir. Küçülen dünyamıza bakalım; her millet bir diğerinin ihmal ettiği hayatın öteki yüzünü okumuyor mu? Kutsal kitabımızda anılan kavimlerin tanışmasını sosyolojik açıdan ve “referans grup” teorisi ile açıklamaya çalışalım.  Milletler ve millî kültürler davranışlarında birbirlerini olumlu ve/veya olumsuz anlamda örnek alan sistemlerdir. Toplumsal uyum ve kültürel kimlik; X milletten herhangi bir yapıyı temellük etmek ve benimsemek, geliştirmek veya Y millete ait değerlere başka mânâ yüklemek suretiyle farklılaşarak kazanılıyor. Mesela müzik kültürel kimliğin çok önemli parçasıdır. Aynı zamanda toplumların hayatında mesaj, diyalog, karşılaşma ve mübadele demektir. Klasik musikimiz de Arap, Fars ve Bizans kültürlerinin potasında yeşerdi. Osmanlı kimliği inşa edilirken ana direklerden biri oldu. Günümüze dönecek olursak, bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde Sovyet tarzı güfte ve Batı usûlü besteler terk edilmekte ve toplum geleneksel Türk müziğine tekrar yönelmektedir.

“Bir kültürde millî olan nedir, nasıl anlaşılır?” sorusuna kısaca şu cevabı verebiliriz: Millîlik; uzlaşmanın, ayırt etmenin ve benimsemenin çok özel şeklidir. Millî olan bir tür “yanlış anlama”dır. Burada zamanın getirdiklerini elekten geçiren menfi bir sürece işaret etmekteyiz. İtiraf edelim ki, kim bugün en samimi ve içten duygularla İslâmiyet’i Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaşi Veli gibi algılayabilir? Yine, garplılaşmak isteyen ilk devlet adamlarına onların kendilerini gördükleri veya görmek istedikleri tarzda mı bakıyoruz?

Yüzünü “muasır medeniyet”e çevirenlerin ne konuları ne de soruları bütün insanlığı ilgilendiren bir meseleydi. Türk kültürü, bir insanlık serüveni olan çağdaşlık projesine katılması ve onu iteklemesi bakımından ilginçtir. Bu süreçte çağdaşlık ve millîlik birbirini dışlamadı, tam aksine şart koştu. Çağdaşlık olgusu ya millî kültürün dirilişine vesile olmuş ya da millî kültür moderniteyi desteklemiştir. Çağdaş medeniyet ve millî kültür arasındaki ilişki, yerel kültür ve millî kültür arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bir mahallî kültür genelde ötekisine karşı doğuyor. Fakat ayrışma onun millî kültüre ayak uydurmasını engellemiyor, aksine gerektiriyor. Bir kültür zaten diğerini istese bile yok sayamaz. Yabanı tanımakla öz kaybedilmez. Kültür sistemleri gevşek ve akışkan düzenlerdir. Kültürel kimlik, toplumsal uyum ve zihnî sınırlar; her problem ve eylemde yeniden vurgulanır: Divanü Lûgati’t-Türk, Türk dilinin Arapçayla boy ölçüşebileceğini göstermek için yazılmadı mı? Karamanoğlu Mehmet Bey, Farsçanın yoğun etkisini kırmak üzere Türkçeyi resmî dil ilan etmedi mi? Kısaca, mahallî kültürler önce Arap ve Fars kültürü, sonra Batı medeniyeti karşısında bütünlük içinde görüldü. Ve tepkilerden “birlik” doğdu. Burada mahallî, milli ve dinî kimlikler birbirini dışlamıyor, aksine değişen şartlarda karşılıklı olarak muhteva ve şekli yeniden tanımlıyorlar. İsveçli düşünür Galtung, bu doğal gelişmeyi “kozmoloji” kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, kültürler yalnızca stil itibarıyla (teorik veya ampirik, deduktiv veya diyalektik) değil, aksine zaman ve mekân telakkisi, toplumsal düzen ve tabiat-kültür ilişkisi yönleriyle de ayrışırlar.

“Stil” farklılıkları yüzyıllar, tabiat algılaması veya toplum kavrayışı bin yıllar öncesine uzanmaktadır. Yanlış anlaşılmamak için bu yazıda millî karakter bağlamında konuya yaklaşmadığımızı hemen belirtelim. Yalnızca Arap, Fars ve Batı kültür esintilerinin Türk toplumu tarafından yeni kalıplarda kabul edildiğine dikkat çekiyoruz. Batı medeniyeti içinde de kalıcı bir çelişki; felsefî ve teolojik yönelişler arasında canlı bir sentez her zaman var olmuştur. Mesela Alman ve Fransız kültürleri arasındaki etkileşim başlangıçta olumlu seyir izlerken birden bozulmuş, bu arada Fransız aydınlanması Alman romantizmini tetiklemiştir. Sonuçta kültürler arasındaki çelişki karşılıklı oluşmakta ve bu zıtlıkların ortak bir medeniyete mensubiyet temelinde davranışları belirleyen manası bulunmaktadır.

Yaratıcı değişme kabiliyeti

Değişmeden kalan ve kendi içinde sükûn hâlinde bir kültür kavramından yola çıkacak olursak, izah etmeye çalıştığımız kültürel gelişme yeterince anlaşılmaz; çünkü kültürü mevcut ile sınırlandıramayız.  Millî kültür, toplumun yaratıcı değişme kabiliyeti olarak tarihten gelen izi mutlaka takip eder. Yukarıda kısaca işaret ettiğimiz kozmoloji, milletin hür vicdanına doğru akan irfan nehridir. Hem delişmen bir kimlikten hem de köklü bir kişilikten söz ediyorum. Türk kültürünün kendini yenileme kabiliyeti görmezlikten gelinmemelidir. Kültürel mübadele her seferinde kısa sürmüş; fakat yaratıcılık uzun süre korunabilmiştir. Kültür yolculuğu belli bir özgüven ister. Benliğimizi kaybetmiyoruz inancı ve geleceğimizi kuruyoruz heyecanı şarttır. Millî kültürle ilgili gelişmeleri izlerken hayallerimizi dondurmamalı ve yeni ufuklara yelken açmalıyız. Olayı yatay boyutuyla ele aldığımızda tahlil ve terkibi özenle buluşturmak zorundayız. Tecrübe ve hedeflerimiz her yönüyle işlenecek, tartışılacak, yorumlanacak ve özlenen fotoğrafın parçaları ormanda yolumuzu kaybetmeden birleştirilecektir.

Özetle, bu gemi âşina sularda yüzmeye devam edecektir.

Kaynak: Türk Edebiyatı Dergisi

YORUM EKLE

banner19

banner26