Millî manevî mefkûre yolunda bir medeniyet köprüsü

Edebiyat tarihçilerinin tarihi devirleri tasnif etme esasları göz önüne alındığında umumî tarihimizin ve hassaten edebiyat tarihimizin en mühim hadisesi İslamlaşma sayılabilir. Bu dönüm noktası yeni bir zenginleşme kaynağı olmuştur. İslam anlayışının, Türk kültür hayatında nazarî ve amelî olarak kendini ortaya koymasının en önemli amillerinden biri tasavvuf anlayışıdır. Bu noktada eski Türk dininin tabiatçı anlayışı ve kadim kültüründen de istifade edilmiştir.

Tasavvuf anlayışı; sevgiyi esas alan düşünme biçimi, insan merkezli dini telkinleri ve mutlak güzelliğin bir yansıması olarak yorumladığı hayat anlayışıyla Türk boylarında etkili olmuştur. Tasavvufî telakkinin etkisiyle ortaya konan yazılı ve sözlü edebî gelenek, tasavvuf merkezli yaşam tarzını estetik bir boyuta taşımıştır.

Mezkûr meseleler hakkında tefekkür ederken yolumuz değerli bir esere uğradı. Prof. Dr. Bilal Kemikli hocamızın Dost İlinden Gelen Ses adlı eseri “Türk Tasavvuf Edebiyatı Üzerine Araştırmalar” alt başlığıyla takdim edilmiş. Eserin muhteviyatında çeşitli ilmî dergilerde yayınlanmış makaleler ve bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğler bulunmakta.

Hazırladığımız yazıda Prof. Dr. Bilal Kemikli hocamızın Dost İlinden Gelen Ses adlı eserinden gönül ve zihin heybemize koymayı arzu ettiğimiz düşünceleri, tespitleri dile getirmeyi amaç edindik.

Kadim bir medeniyet arkının seyri içinde bugüne uzanan sanatımız içinde edebiyat; fikir, mefkûre ve hissiyatın zabtedilmiş şekilleri mesabesindedir. Gönülden gönle irfan yolculuğunda kelime, mısra ve cümleler manaları saklayıp muhatabına ulaştıran şifrelerdir. Klasik Türk İslam edebiyatının irfan meclisine baktığımızda eserlerinde günümüz meselelerinin çözümlerini, dertlerimizin devalarını bulabileceğimiz nice köprü şahsiyet, kandil eser görürüz. İşe önce “kendi” nefislerini ıslahı dert edinerek başlayan bu şahsiyetler maziden bize yolculuklarının tecrübesini sunmuşlardır.

Aklı çoklar şükreder her nimete,

Nefse hâkimler erişmiş izzete.

Ahmak insan olmuş elbet ol kişi,

Hep nefis ardında koşmaktır işi.

Feridüdüddin-i Attar’ın mısralarında işaret ettiği aklı çok olanlardır kandillerimiz; zira akıl odur ki Hakk’ı bula. Hakîmler mefkûrelerinin merkezine mutlak hakikat olan Allah (cc)’ı koymuşlardır. Aslında şeylerin merkezinde Allah (cc) vardır ve her şey merkezindedir. Kişiye düşen fıtrata teslim olmak merkezi aslına teslim etmektir. Çünkü bu merkezden çizeceğimiz her çizgi yine merkezle irtibatlı olacaktır. Bu yüzden söze “Allah adın zikredelim evvela” manasıyla başlamışlardır. Vahdet-i vücûd sırrını her sözün mayası kılan şuara, sanatı mutlak güzele (hüsn-i mutlak) ulaşmak için bir vasıta addetmişlerdir. Şair, bu mutlak güzeli aramayı vazife bilmiştir. Fakat anlamıştır ki hüsn-i mutlak, vâcibü’l-vücûda muhtaç olan görünen âlemde aranmaz. Zira mevcud eksik ve kusurludur. Onun aranacağı âlem, âlem-i gaybdir.

Özünü nebevî muhabbetten alan bu hayat biçimi

Bu noktada sanatkârın karşısına hakikat arayışını talim eden bir mektep olarak tasavvuf çıkar. Özünü mutlak güzelden, nebevî muhabbetten alan bu hayat biçimi Hz. Peygamber (sas) zamanında zühd hayatı olarak tatbik edilmiş, sonraki dönemlerde ise sistematik bir hayat biçimi olarak gelişmiştir. Şairin görünmeyen âlemin incilerini toplayabilmesi adına nefsini tezkiye etmesi gerekmiştir. Riyazet ve mücâhede müfredatını uygulayan tasavvuf mektebi muhatabını amelî ve nazarî yöntemlerle seyr u sülûk ettirir. Maksat, “cem” makamına yükselip marifetullaha ulaşmaktır.

“Cem” talimi kolay değildir tabii. Ancak bu yolculuk fıtridir. “Her şey aslına rücû eder” düşüncesini şairler ve irfan sahipleri devir nazariyesiyle izah etmişlerdir.

Hüsn ü hulkı ma’rifet tahsîl iden ‘ariflerün

Devr-i dâ’im cennet içre gördüğü zîrâ budur.

Bilal Kemikli (43/21)

Vücud-u mutlaktan başlayan devir, bir kavs-i nuzûl eğrisiyle akl-ı küll, nefs-i küll, ukul-i tis’a, nufûs-ı tis’a, tebâî-i erbaa, anâsır-ı erbaa makamlarından geçerek kâinata iner. Buradan da bir kavs-i uruç eğrisiyle maden, bitki, hayvan ve insan menzillerinde “cem” makamına ulaşır. Kişi bu noktada insan-ı kâmil vasfını kuşanırsa aslına dönerek yine vücud-u mutlaka varır. Mutasavvıf yazar ve şairler meseleyi çekirdek metaforuyla da izah etmişlerdir. Bu nazariye arşiyye-ferşiyye kavramlarıyla da anılmıştır. Bu nazariye ayrıca Niyâzî-i Mısrî ve Gaybî gibi şairlerin dilinden “devriyye”  adı verilen şiirlerle anlatılmıştır.

Bir vucûddur cümle ‘eşyâ ‘ayn-ı ‘eşyâdur Hudâ

Hep hüviyetdür görinen yok Huda’dan mâ-adâ

Gaybî (Kasîde-i Keşfü’l Gıtâ)

Hikmet, amelî ve nazarî yöntemlerle elde edildikten sonra onu söz gemisiyle yolculuğa çıkaran şair için bir şiir sonsuzluğu çıkıyor ortaya. Latîfî’ye göre şiir mevzun ve mukaffa sözdür. Ancak bu yeterli değildir. Dili cennetin anahtarı olan şairlerin içlerindeki denizlerden düşünce kabarcıkları ile kenara çıkan irfan cevherleri ve marifet-mana incileri, ilahi sır ve vâridât hazinelerinde toplanarak şiir halini alırlar. Söz kıymetlidir, zira her sözün bir manası, her ismin bir müsemması, her sözün bir tevili ve her tevilin bir temsili vardır. Bu marifete sahip olan şair ayrıca elinde büyük bir kudret bulundurur. Bu bağlamda Fuzuli’ye göre şair ölü olan kelime ve lafızlara kendi ruhundan üfleyerek can bağışlayan bir İsa’dır.

Türk şiiri esasen İslam öncesinde de etkili bir konuma sahip bir noktada toplumsal yerini almış durumdaydı. Kam, bahşı ve ozanlar sözün kudretiyle toplumu vecd haline taşıyıp irşad hizmetlerinde bulunmuşlardır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri sonrasında kendini bir arayış içinde bulan şairler tasavvuf nazariyeleriyle de beslenerek yeni bir mefkûre ortaya koymuşlardır.

Tasavvufun Türk edebiyatına etkisi

Tasavvufun Türk edebiyatına iki şekilde etkisi söz konusudur. Biri vezin, şekil ve muhteva açısından etkisi, diğeri ise Ahmet Yesevî’nin başlattığı ve Yesevî dervişleri vasıtasıyla yayılan hikmet geleneğidir.  Bu geleneği zenginleştiren Yesevîlik, Kübrevîlik, Nakşilik, Mevlevîlik, Bektaşilik, Melamilik ve Halvetilik gibi gibi tarikatler şiir geleneğimizin de kaynağı olmuşlardır.

Kendini zahir âlemine kaptırmayan ârif, bir devr-i daim içinde olması gerektiğinin farkında olmalıdır. Bu nazari bilgiler sözün anlam ve estetik kudretiyle kişiyi hüsn-i mutlak mecrasına çekmektedir. Kişi arşiyyenin sonundaki kâinat mekânına takılıp kalmamalıdır. Çünkü kâinat kişinin zindanıdır. Yokluk ve sınırlılıklarla kaimdir. Zindandan bir an önce kurtulmak için ıslah olmalıdır.

Gel ey gurbet diyarına esir olup kalan insan

Gel ey dünya harabında yatup gafil olan insan

Niyâzî-i Mısrî

Dünya bir “denâat” yurdudur ve kişi derhal ruhlar âleminde bir birlik içinde olduğu asli vatanına dönmelidir. İnsan can miracını gerçekleştirmelidir. Can miracı insanın kendine yönelişidir. Bir noktda bu miraç, nefsin esaretinden kurtuluş olan ölümdür. Gafletten uynmak özgürlüğe kavuşmaktır.

Ahmet Yesevi’den bugüne Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Gaybi, Eşrefoğlu Rumî, Fuzûlî, Nâbi, Şeyh Galib, Mevlana, Hacı Bayram Veli ve Hacı Bektaşi Velî gibi sayısız isim maziden nefes aldığımız bu ana kadar bizlere bir medeniyet köprüsü kurmuşlardır. Birer kutlu meşale gibi yolumuzu aydınlatmaktadırlar.

Biz dünyâdan gider olduk kalanlara selâm olsun
Bizüm içün hayır-du‘â kılanlara selâm olsun
Yunus Emre

Maziden günümüze uzanan millî-manevî mefkûre yolunda medeniyet köprüsü inşa ederek bizlere yol açan kandillerimize selam ve dualarımızı sunuyoruz. Prof. Dr. Bilal Kemikli hocamızın Kitabevi Yayınlarından çıkan Dost İlinden Gelen Ses adlı eserinin ilim ve mana atmosferinde çıktığımız bu yolun varılacak nice menzilleri âşıklarını bekliyor; zira köprüler kurulmuş, yol açılmış…