Millî iradenin yüzüncü onur ve gurur yılı

                   

                                                          

         

Osmanlıda devlet idaresi monarşi şeklindeydi

Bu sene millî iradenin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)'nin 100. kuruluş yıldönümünü büyük bir neşeyle ve coşkuyla idrak ediyoruz. Dile kolay, az bir zaman değil, tam 100 yıl geçti millî iradenin hüküm sürmeye başladığı o tarihten bu yana.

Türkiye Cumhuriyeti, bilindiği üzere 624 yıl ayakta kalan bir devlet olan Osmanlının bâkiyesidir. Osmanlıda devlet idaresi monarşi (saltanat) şeklindeydi. Yani devleti Osmanlı soyundan gelenler, Osmanoğulları ailesi yönetiyordu. Yönetim babadan oğula intikal ediyordu. Bu da oğullar arasında taht kavgalarına neden olmaktaydı. Böylece devlet zayıflıyordu. Fatih Sultan Mehmed bunu önlemek için insanî yönü çok tartışılan bir kanunnâme hazırlamıştır. Sultan Fatih, söz konusu kanunnâmede “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katl itmek münasibdir. Ekser ulema dahi tecviz etmişlerdir. Anınla amil olalar.” demiştir. Bu kanuna göre tahta çıkan hükümdar, memleket ve devletin bekâsı için hânedan soyunun erkek üyelerini öldürme salâhiyetine sahip olmuştur. Bu kanun I. Ahmed’e kadar devam etmiştir. Sultan I. Ahmed zamanında bu kanun değiştirilerek soyun en yaşlı ve en bilgili üyesinin hükümdar olması ilkesi olan "ekberiyet" ve "erşediyet" getirilmiştir. Böylece kardeş katlinin önüne geçilmiştir.

Osmanlıda ilk demokratikleşme denemeleri: I. ve II. Meşrutiyet dönemleri

Her ne kadar monarşiyle (saltanatla) idare edilse de Osmanlı Devleti'nin çöküş süreci de diyebileceğimiz son dönemlerinde demokrasiye geçiş denemeleri olmuştur. Bunların ilki 23 Aralık 1876'da Sultan II. Abdülhamid tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha doğrusu Midhat Paşa ve arkadaşlarının baskılarıyla bu, padişaha kabul ettirilmiştir. Zaten II. Abdülhamid bunu vaat ettiği için tahta geçirilmişti. Böylece Türk demokrasi tarihinde parlamenter yönetim anlayışı resmî olarak yürürlüğe girmiştir. Parlamento, padişahın atadığı üyelerden oluşan Meclis-i Ayan ve halkın oylarıyla seçtiği temsilcilerin bulunduğu Meclis-i Mebusan’dan oluşmuştur. Bu yeni idareye "anayasalı ve meclisli saltanat-hilâfet rejimi" de diyebiliriz.

I. Meşrutiyet'le beraber, bu yeni duruma dayanak teşkil eden, Türk tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasî de hazırlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede ilk Osmanlı Mebusan Meclisi 19 Mart 1877’de açılmış ve 14 Şubat 1878'e kadar çalışmıştır. Padişah tarafından çok da benimsenmeyen ve bir mecburiyet sonucu ilân edilen I. Meşrutiyet, 1878 tarihinde 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı) bahane edilerek askıya alınmıştır. Fakat ilkeleri pratikte tatbik edilmese de Kanun-i Esasî, şeklen yürürlükte kalmaya devam etmiştir.  I. Meşrutiyet'ten sonraki bu döneme "İstibdat (Baskı) Dönemi" de denmektedir.

I. Meşrutiyet Dönemi'nin sona ermesiyle padişah tekrar eski idare biçimine dönmüş, karar almadaki tek merci konumunu geri kazanmıştır. Bu durum otuz seneye yakın bir zaman devam etmiştir. Aradan otuz sene geçse de tekrar meşrutiyet tartışmaları alevlenmiştir. Bu tartışmalar neticesinde II. Meşrutiyet, İttihatçılar tarafından padişaha zorla kabul ettirilmiştir. Tarihler 23 Temmuz 1908'i gösterdiğinde "II. Meşrutiyet Dönemi" resmen başlamıştır. II. Meşrutiyet Dönemi, 5 Kasım 1922'de Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle sona ermiştir. Toplamda 14 yıl devam eden bu dönemde, devlet idaresinde kaos hüküm sürmüş, Osmanlının çöküşü durdurulamamış, aksine Balkan ve I. Dünya Savaşı'yla iyice çıkmaza girilmiştir.

Demokrasi ve millî irade ekseninde Cumhuriyet rejimi

Çöken Osmanlı’nın devamı niteliğinde olan Türkiye Cumhuriyeti'nin destanlaşan mücadeleler neticesinde kuruluşu milletimiz için büyük bir teselli kaynağı olmuştur. Tabir caizse kuruyan ağaç yeniden filiz vermiştir. Türkiye Devleti, Osmanlının temelleri üzerine inşa edilmiş olsa da yeni devletin banisi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları yönetim olarak çok farklı bir tercihte bulunmayı yeğlemişler, cumhuriyet rejimini tercih etmişlerdir.

Osmanlı’nın külleri üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu da tercih ettiği idare sistemi de irdelenmesi gereken ciddi bir konudur. Zira Osmanlının yıkılışının ardından, yeni Türkiye'nin kuruluşuyla birlikte demokrasiye geçiş ve onun mücessem hâli olan TBMM, Türk demokrasi tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eder. 23 Nisan 1920'de henüz yeni devlet ve cumhuriyet ilân edilmemiş olsa da yakın gelecekte millî iradenin hakim kılınacağı belli olmuştur. Gerçi buna çok daha evvel (4 Eylül 1919'da), Sivas Kongresi'ndeki "Kuva-yi Milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır." maddesiyle işaret edilmişti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve devlet yönetiminde millî iradenin hakim kılınması süreci bir hayli sancılı geçmiş, hedefe varmak hiç de kolay olmamıştır. Bu çetin sürecin fotoğrafını daha geniş bir açıdan görebilmek için I. Dünya Savaşı'nı sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması'na kadar gitmek gerekir. Zira bu antlaşmanın 7. maddesinde şöyle deniyordu: "İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir." İşgalcilerin bilinçli olarak koyduğu bu kritik madde; ülkenin doğudan batıya, kuzeyden güneye her tarafıyla işgale açık olmasıydı.

Meclis-i Mebusan'ın 21 Aralık 1918'de tatil edilmesi, mevcut durumun vahametini daha da artırmıştır. Fakat bu durum karşısında millet durmamış, Müdâfaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak isimli cemiyetler kurulmuştur. Çıkış yolu bulmak için kongreler düzenlenmiştir. Sivas Kongresi'nin ardından da İstanbul'la Ankara arasında iletişim kesilmiştir. Büyük gayretlerle 12 Ocak 1920 tarihinde son defa açılan Meclis-i Meb‘ûsan, yeni Türkiye Devleti’nin yol haritasını gösteren Mîsâk-ı Millî Beyannâmesi’ni onaylamıştır. Bu durum İtilâf devletlerini öfkelendirmiş, bunun üzerine İstanbul 16 Mart 1920'de işgal edilmiştir. İşgalde üyelerinin çoğu dağı(tı)lan Mebusan Meclisi, 11 Nisan'da padişah tarafından tamamen kapatılmıştır. "Vâki olanda hayır vardır" misali bu durum yeni arayışlarının kapısını aralamıştır.

Adım adım TBMM'ye ve Türkiye Cumhuriyeti'ne doğru...

Mustafa Kemal, İstanbul'un işgal edilmesiyle aklındaki düşünceleri gerçekleştirmek için harekete geçmiştir. Bu kapsamda 17 Mart'ta Temsil Heyeti adına bir bildiri yayımlayarak idareye el koyduğunu ve meclisin Ankara'da toplanacağını belirtmiştir. Bu çerçevede 23 Nisan 1920 tarihinde Cuma günü İstanbul'dan gelen Meclis-i Mebusan üyeleri ve yurdun dört bir yanından seçilen üyelerin katılımıyla ilk meclis açılmıştır. İlk adı "Büyük Millet Meclisi" (BMM) olan kurucu meclisin isminin başına 23 Nisan 1921 tarihinde çıkarılan kanunla "Türkiye" adı getirilerek "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olmuştur.  Aynı kanunla 23 Nisan'ın "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olarak kutlanması da kararlaştırılmıştır.

"Kurucu Meclis" olarak da nitelenen ilk meclis, olağanüstü yetkilere sahipti. Öyle ki yasamanın yanında yürütme yetkisini de kendinde topluyordu. Bu güçlü meclis, açılışın ikinci günü yapılan toplantıda oylamaya katılan 120 milletvekilinin 110'unun oyuyla Mustafa Kemal'i başkanlığa getirmiştir. Yine 109 kişinin oyuyla da Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey ikinci başkanlığa seçilmiştir. 25 Nisan'da da Geçici İcra Encümeni kurulmuştur.

İleride Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracak olan bu ilk meclis (kurucu meclis), 29 Nisan'da Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nu çıkarmıştır. Böylece yeni meclisin yüce hilâfet ve saltanat makamını ve ülkeyi yabancı güçlerden kurtarmak amacında olduğu belirtilmiş, buna karşı çıkanların ise vatan haini sayılacakları kanunla kayıt altına alınmıştır. 2 Mayıs'ta çıkarılan İcra Vekillerinin Seçim Şekline Dair Kanun'la kuvvetler birliği esasına dayalı Meclis Hükümeti Sistemi kurulmuştur. Yeni meclisin yaptığı ilk uluslararası antlaşma 3 Aralık 1920'de Ermenistan Cumhuriyeti'yle imzalanan Gümrü Antlaşması olmuştur. 16 Mart 1921'de Rusya ile yapılan antlaşma Misak-ı Millî'nin ve yeni kurulan devletin ilk defa yabancı bir devlet tarafından tanınmasını sağlamıştır. Bu durum, TBMM'nin itibarını daha da artırmıştır.

TBMM, akabinde işlerin hangi ilkeler doğrultusunda yürütüleceğine dair 24 maddeden oluşan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu (1921 Anayasası'nı) çıkarmıştır. Söz konusu kanunun ilk maddesindeki "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir." ifadesi yakın gelecekteki cumhuriyet rejimini işaret ediyordu. Bu kanunun ilk dokuz maddesi ise devletin dayandığı temel ilkeleri dile getiriyordu.

TBMM'nin açılması ve bundan sonraki yönetimin cumhuriyet rejimine dayanacağı gerçeği saltanatın sadece kâğıt üzerinde kaldığı, başka bir tabirle bittiği anlamına geliyordu. Zaten yönetimdeki iki başlılık uluslararası ilişkilerde ve diplomaside sıkıntılar doğuruyordu. Lozan'daki görüşmeler için hem İstanbul hem de Ankara'daki hükümetin toplantıya çağrılması mevcut sıkıntıyı iyice gün yüzüne çıkarmıştı. Bu durum, saltanatın artık kaldırılması gerektiğini ayan beyan gösteriyordu. Nitekim öyle de oldu. 1 Kasım 1922'de altı asırlık saltanat kaldırıldı. Böylece padişah anayasal sistemin dışına itildi. Bu yeni hâl, TBMM'nin meşruiyetini pekiştirerek cumhuriyete geçiş yolundaki engellerin birçoğunu bertaraf etti.

TBMM, geçen zaman içerisinde istikrarlı bir biçimde güçlenmiştir.

TBMM gittikçe daha da güçleniyor, yetki ve söz sahibi oluyordu. Ama idarî anlamda daha yapılması gereken değişiklikler vardı. Bu bağlamda Nisan 1923'te erken seçime gidildi. Seçimden sonra hükümetle meclis arasında yaşanan güven sorunu, hükümetin istifasını getirdi. Mustafa Kemal, meclise kabine sistemini getiren cumhuriyetin ilânını teklif etti. Böylece bir cumhurbaşkanı seçilecek, seçilen cumhurbaşkanı da bir başvekil atayacaktı. Mustafa Kemal'in teklifi meclis tarafından kabul edilince 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilân edildi. Akabinde Mustafa Kemal cumhurbaşkanı, İsmet İnönü de başvekil (başbakan) oldu.

Cumhuriyetin ilânı, Ankara ile İstanbul hükümetleri arasındaki sert tartışmaları beraberinde getirdi. Bu da 3 Mart 1924'te hilâfetin kaldırılması sonucunu doğurdu. Bununla beraber mevcut Osmanlı hanedan mensuplarının ülkeyi terk etmesi kararı alındı.

TBMM yeni durumlara cevap verecek, 105 maddeden oluşan yeni bir anayasa (1924 Anayasası) hazırlayarak 20 Nisan 1924 tarihinde meclisten geçirdi. Bu yeni anayasada yasama ve yürütme yetkisi meclise verilmişti. Fakat yürütme yetkisinin kullanımı cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulundaydı. 36 sene yürürlükte kalan, halk egemenliğini ve cumhuriyeti esas alan bu yeni anayasaya göre hükümetin meclis tarafından düşürülmesi her zaman mümkündü. Fakat hükümetin meclisi feshetme gibi bir yetkisi yoktu.

İlk maddesi "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir." olan 1924 Anayasası 1928, 1934 ve 1937 yıllarında değişikliklere uğramıştır. Bu çerçevede 10 Nisan 1928'de devletin dininin İslâm olduğuna dair hüküm anayasadan çıkarılmış, böylece laikliğin önü açılmıştır.  5 Aralık 1934 tarihinde ise kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 5 Şubat 1937'de devletin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, inkılapçı ve laik nitelikleri anayasaya girmiştir.

İlerleyen yıllarda iktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Fırkası'na Rauf (Orbay), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Kâzım (Karabekir) gibi önemli isimlerin başını çektiği bir grup tarafından muhalefet edilmeye başlanmıştır. Bu grup daha sonra yeni bir parti arayışına girmiştir. Bu oluşum Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla siyaset sahnesine çıkmıştır. Bu yeni parti başta Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri olmak üzere hükümetin tekliflerine şiddetle muhalefet etmiştir. Söz konusu parti 5 Haziran 1925'te kapatılmıştır. Böylece 12 Ağustos 1930'da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in ısrarıyla eski başbakan Fethi (Okyar) Bey'in başkanlığında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'ndan sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da kısa ömürlü bir siyasî oluşum olmuştur. Bu iki olumsuz tecrübeden sonra 1945 yılına kadar çok partili yaşama geçiş denemesinde bulunulmamıştır.

Bilindiği gibi 1924 Anayasası'nın ikinci maddesi "Türkiye Devleti'nin dini İslâm'dır." şeklindeydi. Daha evvel belirttiğimiz gibi 10 Nisan 1928'de bu hüküm anayasadan çıkarılmıştır. 5 Şubat 1937'de laiklik, anayasanın değiştirilemez hükümleri arasına girmiştir.

Bu durum, Osmanlıdan bugüne gelen süreçte devletin dine bakış açısını kökten değiştirmiştir.

Darbeler dönemi millî iradeyi kısıtlamış, milletin soluğunu kesmiştir.

Mayıs 1945'te "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu" ve "Dörtlü Takrir" yüzünden Adnan Menderes'le birlikte Refik Koraltan ve Fuat Köprülü CHP'den ihraç edildi. Celâl Bayar'a dokunulmadı. Bu arada Millî Kalkınma Partisi 27 Ekim 1945'te Nuri Demirağ başkanlığında kuruldu. Daha sonra ondan cesaret alan 20 parti daha siyasî hayata atıldı. Böylece Türkiye'de, ilk olumsuz tecrübenin ardından, gerçek anlamda çok partili hayata geçiş dönemi başladı.

7 Ocak 1946 tarihinde bu partiler kervanına Celâl Bayar tarafından kurulan, Adnan Menderes tarafından desteklenen Demokrat Parti de katıldı. Aynı yıl içerisinde yapılan seçimde Demokrat Parti 465 sandalyeden 62'sini kazanmaya muvaffak oldu. Gizli oy, açık tasnif esasına göre yapılan 14 Mayıs 1950 seçimleri ise DP'nin açık ara zaferiyle sonuçlandı. Bu seçimde DP 415 milletvekili kazanırken CHP ancak 69 milletvekili çıkarabildi. Bu sonuçlarla iktidarı ele geçiren DP, CHP'yle sert münakaşalara girdi. Demokrat Parti iktidarı, demokrasinin kara günlerinden 27 Mayıs 1960'da askerî bir darbeyle görevden uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve DP üst yöneticileri tutuklandı. TBMM kapatılarak siyasete yasak getirildi. Ülke Millî Birlik Komitesi tarafından yönetilmeye başlandı. Daha sonra Yassıada yargılamaları neticesinde Başbakan Adnan Menderes, bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, kılıfına uydurularak idam edildi.

Askerî darbeden sonra 1924 Anayasa'sı rafa kaldırılmıştır. Onun yerine kurucu meclis tarafından hazırlanan 1961 Anayasası halkoyuna sunulmuş ve kabul edilmiştir. Bu yeni anayasayla "Millet Meclisi" ve "Cumhuriyet Senatosu" olmak üzere iki meclisli bir sistem yürürlüğe girmiştir. Bunun yanında, yürütmenin kararlarının hukuka uygunluğunu denetleyen "Danıştay" adlı idarî bir yargı mekanizması devreye girmiştir. Bu anayasa 12 Mart Askerî Muhtırası'nın ardından değişikliğe uğrayarak 1980 Darbesi'ne kadar yürürlükte kalmıştır.

1980 yılına gelindiğinde, takvimler 12 Eylül'ü gösterdiğinde maalesef yeni bir askerî darbe daha yapılmış, demokrasi bir kere daha sekteye uğratılmıştır. Siyasî partiler kapatılarak anayasa tekrar askıya alınmış, TBMM lağvedilmiş, siyasîler demokrasi sahnesinden çekilmiştir. Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi'nden Kurucu Meclis oluşturulmuştur. Yine yeniden anayasa taslağı hazırlanarak 7 Kasım 1982'de halkın oyuna sunulmuş, yüksek oranda kabul görmüş, böylece "1982 Anayasası" yürürlüğe girmiştir. Bu yeni anayasayla birlikte eski tek meclis sistemine geri dönülmüştür. İlk milletvekili seçimi 6 Kasım 1983'te yapılmıştır. 1987'de yapılan halk oylamasıyla siyasî yasaklıların yasakları kaldırılmıştır. 1982 Anayasası, 2010'da köklü bir değişikliğe uğrasa da uzun bir dönem yürürlükte kalmıştır.

Millî iradenin tecelligâhı olan TBMM'ye nice yüzyıllık hayırlı ömürler diliyoruz.

Millî iradenin bilfiil gerçekleştiği bir kurum olan TBMM'nin kuruluşundan (1920) bugüne (2020) kadar, yüz yıllık süreç içerisinde bu çatı altında 29 farklı başkan görev yapmıştır. Bunları Mustafa Kemal Atatürk, Ali Fethi Okyar, Kâzım Özalp, Mustafa Abdülhalik Renda, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Şükrü Saraçoğlu, Bekir Refik Koraltan, Ali Fuat Sirmen, Ahmet Ferruh Bozbeyli, Sabit Osman Avcı, Mustafa Kemal Güven, Dr. Cahit Karakaş, Necmettin Karaduman, Yıldırım Akbulut, İsmet Kaya Erdem, Ahmet Hüsamettin Cindoruk, İsmet Abdullah Sezgin, Doç. Dr. Mustafa Kalemli, Hikmet Çetin, Ömer İzgi, Bülent Arınç, Köksal Toptan, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, İsmet Yılmaz, İsmail Kahraman, Binali Yıldırım ve Prof. Dr. Mustafa Şentop diye sıralayabiliriz.

Bu yıl 100. şeref yaşını (1920-2020) kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Atatürk'e Başkomutanlık yetkisi vererek Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında büyük rol oynamış, bu çetin sürecin ardından "Gazi Meclis" unvanını kazanmıştır. Aynı gazi meclis 2016 yılında, içimizdeki hainlerin düzenlediği 15 Temmuz darbe girişiminde uçaklardan atılan bombalara hedef olarak bir kez daha şanlı gazilik beratı kazanmıştır.

Duvarlarında "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" yazan TBMM, o kapkaranlık 15 Temmuz gecesinde çok büyük ve adî bir saldırıya uğrasa da millî iradenin aynası olduğunu unutmamış, sağıyla ve soluyla tek ses tek nefes olmuş, sabaha kadar açık kalmıştır. Bugünkü TBMM koridorlarında o geceki menfur saldırının çirkin izlerini görmek mümkündür.

Millî iradenin tecelligâhı olan TBMM'ye nice yüzyıllık hayırlı ömürler diliyoruz.

YORUM EKLE

banner26