Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Padişah ve hasta cariye” hikâyesi

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Bu padişah, maddi yönden de manevi yönden de çok üstün bir durumda idi. Bu padişah, bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı saraylılarla beraber ava çıktı. Yolda giderken, bir cariye gördü. O cariyenin kulu, kölesi oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, padişahın da ruhu, beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Bu sebeple para verdi, o cariyeyi satın aldı. Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilahi takdir neticesi cariye hastalandı. Padişah sağdan, soldan her taraftan hekimler topladı. Onlara dedi ki: “Her ikimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı odur. Ben, dertliyim, hastayım, benim ilacım, benim dermanım odur. Kim benim canıma derman ederse her şeyimi, inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimlerin hepsi de dediler ki: “Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım.  Zekâmızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, beraberce düşünüp beraberce tedavi edelim. Her birimiz hasta tedavisinde zamanın İsa’sıyız, elimizde her derdin devası, her hastalığın ilacı vardır.”

Hekimler, gurura, benliğe kapıldılar da her şeyi kendi ellerinde sandılar. “İnşallah (Allah isterse) iyi ederiz,” demediler. Bu yüzden Cenab-ı Hakk onlara, insanların acizliğini Allah’ın izni olmadan insanların bir şey yapamadıklarını gösterdi. Hekimler ilaçtan ne verdilerse, tedaviden ne yaptılarsa, beklenen şifa elde edilemedi. Hastalık arttı. Zavallı cariye hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Padişahın gözleri de ağlamaktan ırmak hâlini aldı. Padişah, hekimlerin hastalığa karşı aciz kaldıklarını görünce, yalın ayak mescide koştu. Mescide girip mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, gözyaşlarından sırılsıklam oldu. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra kendine gelince, güzel bir ifade ile can ve gönülden Allah’ı medh ü senaya başladı. “Ey en bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah’ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen, kalplerdeki bütün gizli istekleri bilirsin. Ey Allah’ım; bütün isteklerimizde, daima sana sığınıp, senden yardım dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fani cariyeye gönül verdik. Sonra tuttuk, sen var iken hekimlere başvurduk. Gerçi sen: ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yine o sırları meydana dök, isteklerini açığa vur’, buyurdun.”

Padişah can ü gönülden yalvararak coşunca, Allah’ın lütuf ve iyilik deryası da coşmaya başladı. Allah’a gözyaşlarıyla niyazda bulunurken, padişah bir aralık kendinden geçti, uykuya daldı. Rüyasında ona bir pir göründü. O pir diyordu ki: “Ey padişah, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın sana bir garip gelirse bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir. O gelecek garip, çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bulunması gereken bütün vasıflar onda vardır. O doğru, emniyetli, güvenilir, inanılır bir kişidir. Onun vereceği ilaçta kat’i sihir tesirini gör. Mizacında da Hakk’ın kudretini müşahede et”

O rüyada vaat edilen zaman gelip de gündüz olunca, Güneş yükselip de yıldızları sönük, görünmez bırakınca, Padişah, rüyada kendisine gizli olarak gösterilen zâtı görmek için pencere önünde beklemeye başladı. O, gölge içinde Güneş gibi parlayan, faziletli, hünerli, bilgili bir zâtın geldiğini gördü. Bu gelen zat, uzaktan hilal gibi görünür görünmez bir hâlde geliyordu. Adeta yok denilecek ve hayal sayılabilecek bir halde görünmekte idi. Padişah, kapıcı ve perdecilerin yerine kendisi koştu, o gaipten, ötelerden gelen misafiri karşıladı. Padişah da gelen misafir de birbirini tanımış, bilmiş birer mâna denizi idiler. Her ikisinin ruhu, ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh olarak bulunuyordu. Onlar, sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirine dikilmiş ve bağlanmış idiler.

Padişah; “Benim asıl sevgilim, o cariye değil, sensin, fakat dünyada iş işten çıkar, Allah’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar” dedi. “Ey ötelerden gelen aziz varlık, sen bana Hz. Mustafa (s.a.v.)’sın, ben de kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim” Padişah, kollarını açıp, o ilahi hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne aldı. Canın içine soktu. Elini, alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya başladı. Sora sora odanın baş köşesine kadar çekti, götürdü. Ve “Nihayet sabırla manevi bir hazine buldum” dedi. “Ey Allah’ın hediyesi, zahmetin, sıkıntının kederin gidericisi, ‘sabır sevinç anahtarıdır’ hadisinin canlı mânası. Ey mübarek yüzü, görünüşü her sualin cevabı olan kâmil insan, uzun uzun konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir. Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamuruna saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın. Ey seçilmiş, beğenilmiş Allah’tan razı olmuş ve Allah’ın rızasını kazanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kaybolursun, başımıza kazalar, belalar, yağar, pek geniş olan feza daralır, bizi sıkar, bunaltır.” Buluşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, padişah o aziz varlığın elinden tuttu, harem dairesine götürdü. Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta cariyenin karşısına oturttu. Hekim, hastanın yüzünü, benzini görüp nabzını saydı. İdrarını muayene etti. Hastalığın alametlerini, sebeplerini dinledi. Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri yararlı ve şifalı bir tedavi olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüşler.” Hekim hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, bildiğini gizledi, padişaha söylemedi. Hüznünün, melalinin çokluğundan cariyenin gönül hastası olduğunu anladı. Çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu. Hekim dedi ki: “Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak suretiyle, sarayı boşalt, içerde kimsecikler kalmasın. Ben bu hasta cariyeden bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bucakta kimse bulunup da bizi dinlemesin…” Ev boşaltıldı. İçinde hekim ile hastadan başka kimse kalmadı. Hekim, tatlılıkla, yumuşak bir sesle, hastaya; “Nerelisin?” diye sordu. Her memleket halkının ilacı başka başkadır.” “O şehirde akrabandan kimler var? Kime yakınsın? Bağlı olduğun, özlem duyduğun arkadaşların var mı.?” Elini cariyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefasını, başına gelen dertleri, belaları birer birer sordu. Bir kimsenin ayağına diken batınca, ayağını dizinin üstüne kor. Önce iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamazsa, diken batan yeri tükrüğüyle ıslatır. Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönle batan diken nasıl bulunur? Cevabını sen ver. Eğer gönüllere batan dikenleri herkes görebilseydi, insanlara gamlar, kederler gelebilir mi idi? Gönüllere batan manevi dikenleri çıkaracak o hekim, çok mahirdi, üstaddı. Cariyenin üstünde elini gezdiriyor, onu dikkatle muayene ediyordu. Laf olsun diye, hikâye yolu ile cariyeden, dostlarının, arkadaşlarının hâlini, ne iş yaptıklarını sordu. Cariye, evine, memleketine, efendilerine, hemşerilerine ait bazı vak’aları açıkça hikâye etti. Hekim bir taraftan cariyenin anlattıklarını dinliyor, bir taraftan da nabzına ve nabzının atışına dikkat ediyordu. Hastanın nabzı, hangi isim söylendiği zaman hızlanırsa dünyada canının o kişiyi istediği anlaşılacaktı. Cariye, memleketini, dostlarını saydıktan sonra, başka bir şehir ismi söyledi. Hekim “Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha evvel hangi şehirde idin?” diye sordu. Cariye, bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün rengi ile nabzının atışında bir değişiklik olmadı. Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı. Oturup tuz ekmek yediği yerleri söyledi. Şehir şehir, ev ev anlatıp durduğu, hikâye ettiği halde cariyenin ne nabzı hızlandı ne de yüzü sarardı. Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar, cariyenin nabzı, sağlıklı bir insanın nabzı gibi, normal bir hâlde atıyordu. Fakat Semerkant adı geçince, nabzın atışı arttı. Yüzü kızardı. Sarardı. Çünkü, o, Semerkant’lı bir “kuyumcudan ayrı düşmüştü. O hekim hastadan bu sırrı öğrenince, onu yatağa düşüren derdin, belanın aslını, sebebini bulmuş oldu. Ondan kuyumcunun şehrin hangi semtinde, hangi mahallesinde oturduğunu sordu. Cariye; “Köprü başında, Gatfer Mahallesi’nde oturur” cevabını verdi.

Hekim, cariyeye; “Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım, seni bu hastalıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım ve Allah’ın inayeti ile seni kurtaracağım” dedi. “Sevin, neşelen, üzüntülerini üstünden at, bana güven, yağmurun çimenlere yaptığını yapacak, seni yeniden hayata kavuşturacağım. Sen gam yeme, ben, senin gamını, kederini düşünür, onları giderme çarelerini ararım. Ben, sana, bir babadan değil, yüz babadan daha şefkatliyim. Ama, sakın ha, bu sırrı hiç kimseye söyleme. Padişah neler konuştuğumuzu öğrenmek için sorup soruştursa bile ona da açma… Şunu iyi bil ki; eğer gönlün, sırlarına mezar olursa muradın çabucak hasıl olur.” Hz. Peygamber buyurmuştur ki; ‘Her kim sırrını gizlerse muradına çabuk erişir.’ Tohum toprak içinde gizlendiği, zahmetlere katlandığı için bostan yeşerir, güzelleşir…”

O hekimin vaadleri, lütufları hastayı korkudan kurtardı, içine rahatlık verdi. Hekim cariyeden bu bilgileri aldıktan sonra, kalktı, padişahın huzuruna çıktı, onu, durumdan birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Bu derdin tedavisi için şimdilik gereken tedbir, o adamı, buraya getirmemizdir. Altınlar, süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır, onu, o uzak şehirden buraya davet et.” Bunun üzerine padişah, O tarafa ehliyetli, becerikli, bilgili ve çok dürüst iki kişiyi elçi olarak gönderdi. O iki kişi Semerkant’a kadar geldiler. Kuyumcuyu buldular. Ona padişahın davet müjdesini verdiler. Ona dediler ki: “Ey hünerde, ma’rifette çok ileri gitmiş kişi, ey kuyumculukta eşsiz olan ve en üstün dereceye ulaşan, varlık… Senin san’atta şöhretin şehirlere yayılmış ve herkesçe duyulmuştur. İşte filan padişah kuyumcubaşılığına seni seçti. Çünkü, sen, pek meşhur, pek büyük bir san’atkarsın. Şimdilik şu süslü elbiseleri, altınları, gümüşleri al, padişahın yanına gelince de onun en has bendelerinden, sarayın ileri gelenlerinden, nedimlerinden olacaksın.”

Kuyumcunun, kıymetli elbiseleri, altınları görünce gözleri kamaştı. Gurura kapıldı, şehrinden, çoluk çocuğundan ayrıldı. Padişahın, canına kastettiğinden habersiz, neş’eli ve mutlu bir hâlde yola düştü.  Zavallı, kendi kanının diyetini, elbise sandı da sırtına giydi. Arab atına bindi, neşeli bir hâlde koşturdu. O garip kuyumcu, yolculuğu tamamlayıp da şehre gelince, hekim, onu padişahın huzuruna çıkardı. Padişah onu görünce, ona çok iltifatta bulundu, onu pek ağırladı. Altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim padişaha dedi ki: “Ey büyük sultan, o cariyeyi bu kuyumcuya ver. Ver ki ona kavuşunca, cariye iyileşsin ve buluşma zevkinin suyu, hastanın ateşini gidersin.” Padişah o çok güzel, ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bağışladı. Birbirini özleyen bu iki dostu birleştirdi. Böylece onlar, altı ay kadar muradlarına erdiler, cariye de tamamiyle iyileşti. Odan sonra, hekim, kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içince, kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı. Hastalık yüzünden, kuyumcunun güzelliği gidince cariyenin de ona karşı ilgisi kalmadı. Kuyumcu zayıflayıp çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan soğudu. Keşke kuyumcu baştan başa ayıp, ar ve tamamıyla çirkinlik timsali olaydı da başına bu kötü hâl gelmeyeydi. Kuyumcunun gözlerinden dere gibi kanlı yaşlar akıyordu. Çünkü onun yüzünün güzelliği, canının düşmanı olmuştu. “Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Birçok padişahların da kuvvet ve azametleri helaklerine sebep olmuştur. Ruhumdan ve gönlümden aşağı olan, benim gerçek varlığı olmayan güzelliğim için beni öldüren, bilmiyor mu ki kanın uyumaz ve mazlumun kanı yerde kalmaz. Bugün benim başıma gelen, yarın onun başına gelecektir. Benim gibi bir adamın kanı nasıl boş yere akar? Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. Seslerimiz, güzelde olsa, çirkin de olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir.” Kuyumcu, bu sözleri söyledi ve hemen ölüp toprak altına gitti. O cariye de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.

Bu hikâyede geçen padişah, ruhumuzu temsil eder. Cariye, hislerimizin, şehvetimizin sembolü olan nefsi temsil eder. Hekim, ilahi tabip olan mürşid-i kamili temsil eder. (Cariyeyi tedavi edemeyen hekimler sahte şeyhlerin sembolüdür. Tedavi eden hekimler ise gerçek mürşid-i kamillerdir.) Kuyumcu; dünya sevgisini, altını, gümüşü, maddi zenginliği, heva ve hevesi temsil eder.                                                                         

                                                                                         

YORUM EKLE

banner19

banner36