Merkezde biri mi var?

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar hani, “Dünyanın merkezi neresi?” diye, o da eşeğinin bastığı yeri gösterip “İşte burası” demiş. Hoca bu cevapla nasıl bir ders vermek istemiş olabilir dersiniz? Eşeğinin bastığı yeri göstererek “burasıdır” demesi, “boş işlerle uğraşıyorsunuz; sizin için merkez, olsa olsa eşeğin bastığı yer olur” mu demek istemiştir? Ya da “merkezi ne diye dış dünyada ararsın, sen kendi merkezini aramaya baksana” türünde bir mesaj mı vermek istemiştir. Hoca ne kastetmiştir bilinmez ama bu merkez arayışı üzerine bir düşünmekte fayda var.

Bir merkez savaşı var sürüp giden etrafımızda. Bunu, uluslararası düzlemde, ulusal siyasette hatta günlük sıradan ilişkilerde bile görmek mümkün. Çocuk-ebeveyn; öğretmen-öğrenci ilişkileri de bundan hissedar. Merkezde çocuk mu bulunacak, ebeveyn mi; ya da merkezde öğretmen mi olacak öğrenci mi? Niye birinden diğerini tercih durumundayız ki? Hep beraber merkezde yaşayamaz mıyız? Yakın dönemde eğitim öğretim süreçlerinde öğrenciyi merkeze aldık örneğin. Peki işler düzeldi mi? Öğretmenin önemi ve saygınlığı bundan olumsuz etkilenmedi mi? Ya da hayatını çocuklarına göre yaşayan, onların bir dediğini iki etmeyen ebeveynler onlara iyilik mi yapmış oldular bu tavırlarıyla?

Merkezi doğru anladık mı acaba? Merkez değişen bir şey midir? Şayet değişiyorsa o, merkez midir? Zira biz etrafındaki diğer şeyleri merkeze kıyasla konumlandırır ve anlamlandırırız. Merkez bizim için kadem-i sabit mesabesindedir. Bizi savrulmaktan koruyan bir işlev görür. Orası ne kadar sağlamsa savrulma riski de o kadar azdır. Bu sebeple oraya neyi koyacağımız son derece önemlidir. O sebeple kadim geleneğimizde camiler merkez alınarak şehirler imar edilmiştir. Her şey camiye göre konumlanmıştır. Hatta saatler bile namaz vakitlerine göre ayarlanmıştır. Bir iş planlanırken “öğle namazından sonra”, “ikindi vaktinden önce” gibi ifadelerle kavilleşilmiştir.

Merkez her daim ilk saldırılan ve ele geçirilmek istenen yerdir aynı zamanda. Zira onu ele geçiren süreçleri yönetme ve yönlendirme imkanını da elde eder. Başkentler bu sebeple önemlidir; orası düştüğünde ülke de düşmüş demektir. Şahsi hayatımızda da durum farklı değil esasında. Bizim merkezimiz da sürekli tasallut altında. Kimi zaman dürtülerimiz, kimi zaman başka şahıslar, gruplar ya da kurumlar kimi zaman toplum, kimi zaman ideoloji ve paradigmalar burada tahakküm kurar. Onların tercihleriyle şekillenir konumumuz ve değerimiz.

Peki bizim hayatımızın merkezi nere olmalı ya da o merkeze ne/neler koyulmalıdır? Bunun zor bir soru olduğu açık. Esasında burası din ve ahlâkın da ilgilendiği bir alan. Buraya koyulacak şey, bize yol gösterecek, bizim için ölçü görevi görecek bir niteliği haiz olmalı. O sebeple “adalet” buraya en çok yakışan değer olsa gerek. Adalet, birini diğerine tercih etmeden farklılıkların bir arada yaşamasının imkânı demek. Adaletten konuştuğumuzda merkezde öğretmen mi olacak, öğrenci mi olacak sorusu da anlamsız hâle gelmiyor mu? Zira merkeze alınacak adalet değeriyle ikisinin birlikteliği sağlanabilir. Aynı şekilde çocuk ebeveyn ilişkisinde kendini gösteren kimi zaman ciddi sorunlara dönüşen mücadele de bu merkez üzerinden çözüme kavuşabilir. Kendimizle ilişkili olarak da akıl ve duygu karmaşası, bu ikisinin adalet ilkesi çerçevesinde birlikte iş tutmasının sağlanmasıyla çözümlenebilir. Velhasıl, burada kazanılması gereken temel beceri, adaleti merkeze koyabilmek olmalı. Merkeze adaleti koyunca “Merkezde kim ya da ne olacak?” türünden bir arayış sizce de anlamsız görünmüyor mu?

YORUM EKLE

banner19

banner36