Zor Zamanların Âlimlerinden Ahmet Muhtar Büyükçınar'ın Din Anlayışı

Yaşadığı zor zamanda Ahmet Muhtar Büyükçınar'ın yüklendiği iki temel vazifesi vardır. Bu vazifelerden ilki, köklerine olabildiğince bağlı ama bir o kadar da dönemin ihtiyaçlarına göre donanmış Türkiye’nin yeni nesillerinin yetişmesine öncülük etmek; diğeri ise kendisine ait olan kabiliyetlerini ve imkânlarını, İslâm’ın daha iyi anlaşılması ve yaşanılması için kullanmak.. Abdulkadir Macit yazdı.

Zor Zamanların Âlimlerinden Ahmet Muhtar Büyükçınar'ın Din Anlayışı

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çek(tir)ilmesinin sancılarının hissedildiği Anadolu coğrafyasında, bu süreçte yaşanan krizlerden müstağni kalamayan şehirlerden birisi olan Gaziantep, kendi manevi ve ilmi dinamikleri ile bu krizden çıkış kapıları aralamasını başarabilmiştir. Bu krizin aşılmasında çaba sarfeden bazı isimler, şüphesiz haklarında daha fazla kelam edilmesini hak etmektedir. Hiç şüphe yok ki, bunlar arasında ilk sıralarda zikredilmesi gereken âlimlerden birisi Ahmet Muhtar Büyükçınar’dır (1920-2013).

Büyükçınar, son dönemde yetişmiş ve ömrünü geçmişe ait İslâm müktesebatının aydınlığa kavuşmasına adamış İslâm âlimlerindendir. Yaşadığı zor zamanda yüklendiği iki temel vazifesi vardır. Bu vazifelerden ilki, köklerine olabildiğince bağlı ama bir o kadar da dönemin ihtiyaçlarına göre donanmış Türkiye’nin yeni nesillerinin yetişmesine öncülük etmek; diğeri ise kendisine ait olan kabiliyetlerini ve imkânlarını, İslâm’ın daha iyi anlaşılması ve yaşanılması için kullanmak. Büyükçınar’ın hayatını bu iki meseleye vakfetmesinin altında yatan neden, onun din anlayışıdır.

İslam iki kanatlıdır; iman ve amel

Büyükçınar, klasik akaide dair eserlerde görmeye alıştığımız şekilde, dini; birinin önderliğinde, belli kuralları olan, insanları birbirine bağlayıp, belli bir amaca yönelten manevi müessese olarak tarif etmektedir. Ardından bir tasnif yaparak dinlerin Allah tarafından bildirilen hak dinler ve insanlar tarafından uydurulan batıl dinler şeklinde ikiye ayrıldığını belirtmiştir. İslâm’ın dışındaki bütün dinlerin “yeni gelen din öncekini hükümsüz kılar” ilkesi gereğince hükümsüz olduğunu; bu sayede İslam’ın önceki Yahudi ve Hristiyan dinlerini geçersiz kıldığını ve kıyamete kadar bütün insanların İslam dinini kabul etmeleri ve Müslüman olmaları gerektiğini vurgulamaktadır.

Büyükçınar’ın din ifadesinden kastının İslâm dini olduğu izahtan varestedir. Ona göre, İslam, iki kanatlıdır. İman ve amel; yani inanç, inandıklarımızı yapmak ve yaşamaktır. İnançsız amel, geçersiz; amelsiz inanç, insanı sorumluluktan kurtarmakta yetersizdir. Açıkça görünen o ki, İslam dini, Allah’ın emir ve yasaklarının önce yaşanılmasını, insanlara canlı örnek olunması gerektiğini istemektedir. Günümüzdeki Müslümanların İslam anlayışına dair iki eksikliğini bu hususu merkeze alarak şöyle ifade etmektedir. Birincisi; Müslümanların İslam’ı yaşamak ve örnek olmak yerine sadece konuşmak ve yazmak ile meşgul olmalarıdır ki, bunun için onlar inandırıcı ve benimsetici olamamaktadırlar. İkincisi ise İslam’ın ilk gelişinde ve yayılışında olduğu gibi tabana inerek, insanlara İslam’ı anlatmaları yerine kendilerinde biraz güç gördüklerinde “tepeden inmeci İslam devleti” kurmaya kalkışmalarıdır.

Büyükçınar’a göre, XIX. yüzyıldan beri İslam’ı getirmek ve yaşatmak için çırpınan bütün kuruluşların hali bu şekildedir. Çözüm, günümüz Müslümanlarının İslam’ı iyice anlayıp benimsedikten sonra bildiklerini yaşayarak, başkalarına güzel örnek olmalarıdır. Burada bidat ve hurafelerle tahrif edilmemiş İslam’ın anlatılması ve örneklik düzeyinde yaşanması hayati öneme sahiptir. Ona göre İslam, anlamsız bir kaygısızlık olarak ifade edeceğimiz “Bir lokma bir hırka”, “Bugün ye, yarını düşünme”, “Kısmetin varsa gelir Yemen’den, kısmetin yoksa ne gelir elden” vs. zihniyetini ve tembelliğini kabul etmemektedir. Aksine İslam, Müslümanların insanlara öncülük etmeleri gerektiğini telkin etmektedir. Halbuki bugün Müslümanlar, bu hasletlere sahip olmadıkları için gerilemiş ve esasen geriletilmiştir.

Hafızayı geliştirme namazı

Bu hususta temsil gücü yüksek bir örnek olarak göreceğimiz Büyükçınar, satırlara dizdiği her şeyi öncelikle kendisi için yazdığını ve uygulamadığı hiçbir şeyi yazmadığını belirtmektedir. Örneğin; Bütün Yönleriyle İslâm İlmihali kitabında ibadetler kısmında nafilelerde hafızayı geliştirme namazının varlığından bahseder. Bu, esasen hiçbir kitapta yoktur. Hz. Ali’den (ra) gelen rivayet şöyledir: Hz. Ali (ra), Efendimize (sav) "Ya Rasûlallah, senden hadislerini dinliyorum, unutuyorum. Âyetleri ezberliyorum, unutuyorum. Unutmamak için ne yapayım?" diye sorar. Hz. Peygamber (sav) buyurur ki: "Cuma gecesi teheccüd vakti kalkarsın. Dört rekat namaz kılarsın. Birinci rekatta Fatiha ve Yasin Suresi, ikinci rekatta Fatiha ve Duhan Suresi, üçüncü rekatta Fatiha ve Secde Suresi ve son rekatta Fatiha ve Mülk Suresini okursun. Ondan sonra -uzun bir dua var- duasını okursun. Buna yedi cuma gecesi devam edersin."

Büyükçınar, kitabında “nafileler” bölümünde bu namaza geldiğinde "Ben bu namazı yazmayacağım" diye içinden geçirir. Çünkü kendisi bu namazı hiç kılmamıştır. "Ey İman Edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz?" (Saff Sûresi, 61/2) ayetini düşünerek “Allah, kılmadığım namazı yazarsam bana ne der?” diye düşünür. Haddizatında önce bu namazı kılar, faydasını gördükten sonra da kitabına yazar.

Her şey insan için, insan da Allah’a kulluk etmek için yaratıldı

Büyükçınar, dinin ilk sacayağı olan inancın sağlam bir şekilde oturmasının şartının, imanın altı esasının nas­lara bağlı kalınarak inanılması olduğunu söylemektedir. Bu şartların her birini izah eden Büyükçınar, ikinci sacayağı olan ibadetler için de aynı kaynakların ışığında dinin beş şartının eksiksiz yaşanması gerektiğini vurgulamaktadır. Yaratı­cı’ya şükür ve saygının sembolü olarak ibadetlerin ve emirlerin hikmetlerini de detaylı bir şekilde açıklamakta ve en güzel tapınma biçiminin İslâm’da olduğunu savunmaktadır.

Büyükçınar, İslam dininin insanı ele alırken bütünsel bir yaklaşım ortaya koyduğunu belirtmektedir. Bütünselliğin alanını insanın ruh ve bedeni ile madde ve manaya bakan yönleri oluşturmaktadır. Dolayısıyla İslam’ın inanç ve ibadet sacayakları, insanın ruhunu arındırmak, bedenini doğru kullanmasını temin etmek ve doğru yaşama sanatını öğrenmesine yardımcı olmak maksatlarını bir arada hedeflemektedir. Dinin muhatabı olarak insana birçok yerde bu bütünsellik çerçevesinde değinen Büyükçınar, her şeyin insan için, insanın da Allah’a kulluk etmek için yaratıldığını ifade etmektedir.

İslam dininin bu bütünsel yaklaşımının sadece insan ile sınırlı olmadığını dile getiren Büyükçınar, dahası madde ile mana, dünya ile ahiret, devlet ile millet, hukuk ile amme vicdanı, iman ile hareket, fert ile cemaat, zengin ile fakir, ibadet ile çalışma, yer ile gök, varlık ile yokluk arasında da mezkur bütünselliğin olduğunu ve İslam dini kadar hiçbir sistemde bu tarafların böyle bir uzlaşma, denge ve ahenk içinde olmadığını zikreder.

İlimsiz tarikatlar çapasız tarlaya benzer

Büyükçınar’ın din anlayışında tasavvuf ile ilgili bazı hususları da hatırlamamızda fayda bulunuyor. Çocukluk yıllarında Kadirî dervişi olan dedesi ile tekkeye giden Büyükçınar, daha sonraki yaşlarında manevi arayış içerisinde bazı şeyhlere intisap etmiştir. Bunlar arasında sırasıyla dedesi, Şeyh Camii’nin banisi Şeyh Fethullah Efendi, caminin müezzini Mustafa Efendi, Maraş’ta Şeyh Vehbi Nur ve Mısır’da kaldığı Sultan Mahmud Yurdu’nun mescidinde medfun olan Muhammed Âşık Mısrî’dir. Bu zât, Mevlana Halîd Bağdadî’nin 96. halifesidir.

Ancak Büyükçınar’a göre, ilimsiz tarikatlar çapasız tarlaya benzemektedir. Dolayısıyla çapasız tarlaya yabani otların yayıldığı gibi âlim bulunmayan tarikatta da bidat ve hurafeler hızla yayılır. Neticede uydurulmuş bidatler, İslam dinine, âlimi olmayan tarikatlar yoluyla girer.

Bu açıklamalar çerçevesinde ilim ile tezyin edilmiş tasavvufa büyük önem veren Büyükçınar, hayatının son döneminde bir mürşid olarak tasavvuf ve maneviyat dersleri verdiğini belirtmektedir.

 

Abdulkadir Macit

Güncelleme Tarihi: 03 Nisan 2018, 17:55
YORUM EKLE

banner19