'Zaman bunu gerektiriyor' demek doğru mu?

Mümine Güneş, bir abla gibi gerek kendi yaşadıkları gerek şahit olduklarıyla derdimize derman için çare arıyor 'Genç Kızlarla Başbaşa'sında.. Hazal Sezgin yazdı..

'Zaman bunu gerektiriyor' demek doğru mu?

 

Cennet gibi bir nimetin ayaklarının altına serilmiş olmasıyla müjdelenen kadının, Allah’ın rızâsı dâhilinde bereketlenen bir yuvadaki yeri, kelimelerle anlatılamayacak kadar kıymetlidir. Dört duvarın cennet olduğu, bacasından dert değil de muhabbet tüten bir yuva; ancak ebedî saadete tâlib aile bireylerinin vucûduyla kaimdir. Yuvadaki saadetin vesilesi de en başta kadındır, yani annedir.

İslâm’a küsmeseydik, evler gülerdi hâlbuki. Güllenir, çiçeklenirdi..” diyor Mümine Güneş; İslâm gibi büyük bir nimetle aslî hüviyetine bürünmesi icâb eden kadının medeniyet denilen tek dişi kalmış canavardan nasıl muhafaza olunacağını anlattığı “Genç Kızlarla Başbaşa” kitabında. Bir abla gibi gerek kendi yaşadıkları gerek şahit olduklarıyla derdimize derman için çare arıyor “Genç Kızlarla Başbaşa”sında..

2. baskısı 1986 yılına ait olan bu kitabı yıllar sonra tekrar elime alıp okuduğumda gördüm ki dert yine aynı dert, hâl yine aynı hâl... Bilhassa gençlerin önemli bir kısmının İslâm’dan uzaklaşıp koyu karanlık dipsiz bir kuyuya yuvarlanışı ve ailelerin bu duruma çaresiz ve kimi zaman da kayıtsız kalışı.. Hatta “zaman bunu gerektiriyor, ben çok çektim oğlum/kızım çekmesin” kisvesine bürünmüş ve aslî hüviyetinden saptırılmış bir şefkatle -ama yakıcı bir şefkat- kızlarını/oğullarını bile bile ateşe atan anneler/babalar... Ve bunun neticesinde göz göre göre kararan hayatlar, sönen ocaklar...

Oysa şimdi açsak elimizi...

Annem ortaokul yaşlarındayken okumuş bu kitabı. Yeni Asya yayınlarının “Can Kardeş” dergisinden kupon biriktirerek hediye kazanmış, hem de imzalı bir şekilde... Sonra yine onun yaşlarındayken ben okumuşum. Ama hakkıyla idrâk için tekrar okumam gerekmiş ki bir sabah ellerimin arasında buluverdim. Ne var ki geçen onca yıla rağmen derdimize hakiki dermanı bulamayışımızdaki asıl sebep koyu gaflet perdesini hâlâ yırtamamış oluşumuz... Çünkü hâlâ taklîdî bir imâna sahibiz. En ufak bir engelde tökezleyip, üflesen sönüverecek derecede bir imâna...

Hani hakikati haykırmak için ağzımızı az biraz açacak olsak hemen “zaman bunu gerektiriyor” kılıfına sığınanlar var ya... Mümine Güneş de buna güzel örneklerle cevap veriyor. “Yirminci asır! Yirminci asır!” diye şikayet edenlere, mesela “onbeşinci asırda mevsimler bir başkaydı da güneş doğudan doğmuyor muydu? Erik ağaçları başka başka çiçekleniyorken, buğday ekiyorken nar mı çıkıyordu?” diye sormadan edemiyor.

Düşünüyoruz, gafletimize uydurduğumuz kılıf ne kadar da zayıf... Ama aynı zayıflıktaki imânımızı kuvvetlendirmediğimiz için de gafletin koyu perdesini bir türlü yırtıp atamamışız.

“ ‘Ne derler acaba’ diye kahrolası bir put vardır.” diyen İsmet Özel ne çok haklı... Ah bir de “Rabbim ne der, ne yapsam benden razı olur?” diyebilsek, hakkıyla.

Bir de her şeyi yarına erteleme huyumuz var tabi... Bir saniye sonrasına hakim değiliz ama hep hidayete ermeyi gelecek zamana ertelemişiz. Oysa şimdi açsak elimizi, bir dua yırtacak koyu karanlıkları, aydınlığa gark olacak bir anda, ah bir açsak kalbimizi!

Genç kardeşlerime, yaşıtlarıma ve bilhassa bizleri yetiştiren annelerimize; bir nefeste okunacak kadar kısa ama nefsi muhakemeye sevk edecek oluşuyla bir o kadar da derin ve samimi bu kitap, naçizane tavsiyemdir.

Yuvalarımız İslâm ile gülsün, kulluğumuz hakîkî, saadetimiz ebedî olsun duası ile, vesselâm.

 

Hazal Sezgin yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:45
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13