banner17

Yurtlarda belletmenler nelere dikkat etmeli?

Yurtlarda, pansiyonlarda gençlere nasıl davranılması gerekir; tecrübe ve gözlemlerini davet edildiği bir programda yurt belletmenlerine aktaran Genç dergisi Yazı İşleri Müdürü Süleyman Ragıp Yazıcılar'dan, konuştuklarını dünyabizim.com aracılığı ile tüm belletmenlere aktarmasını rica ettik.

Yurtlarda belletmenler nelere dikkat etmeli?

Geçenlerde Gebze'de bulunan Musa Efendi Külliyesi'ne gittim. Sevgili dostum Abdulkerim Koçdağan'ın daveti üzerine, Lider Eğitim bünyesinde İstanbul'daki lise yurtlarında belletmenlik yapan yaklaşık 30 öğrenci ile görüştüm. Bir yandan üniversite eğitimine devam eden, diğer yandan kaldıkları yurtlarda "belletmenlik" vazifesi ile sorumlu olan bu arkadaşların yaşları 18 ile 23 arasında değişiyordu. Anne ve babaların bile sağlıklı ilişki kurmakta zorlandıkları, lise çağlarındaki deli-dolu öğrencilerle doğrudan muhatap olma ve onlara çeşitli konularda rehberlik etme gibi ağır ve zor bir yükle mükelleftiler. Bu önemli vazifeyi yürütürken ihtiyaç duyabilecekeri "tecrübelere" kulak kabartmaları murad edilmişti, bu bağlamda huzurlarında bulunmuş oldum.

İki saat süren birlikteliğimiz boyunca belletmen arkadaşlara 10 maddelik bir yol haritası çıkardım, bu maddelerin her biri üzerine on dakikalık şerhler yaptım. Asım Gültekin Ağabeyin özel ricası üzerine kısa bir özet hâlinde size aktarmak isterim.

1) Samimiyet yoksa, eğitim yoktur!

Sıcak bir ilgi, samimi bir ilişki, eğitimin ilk şartlarından biridir. Öğrenciler sizin hâl ve hareketlerinizi "candan, yürekten" bulamıyorsa, samimiyetinizden şüphe ediyorsa, ilk önce bu noktada kendinize çekidüzen vermeniz gerekir. Çünkü samimi olamayan bir belletmene öğrenciler kendilerini açmazlar, onun yapacağı rehberliğe kendilerini kapatırlar. Halkın diline pelesenk olan "samimi ol canımı ye" sözündeki hakikati derin derin tefekkür etmek gerekir. Dr. Adem Ergül Ağabeyimizin vurguladığı gibi, samimi bir yürekle beslenmeyen sözler, kabuktan ibarettir.

2) Ne fazla ciddi ol, ne çok fazla laubali davran!

Hayatın binbir hengamesi içinde "dengede durmak" büyük bir meziyettir. Bu manada, liseli öğrencilerin bir belletmende görmek istedikleri en önemli özelliklerden biri de ciddiyet ve laubalilik konusunda dengeli olmasıdır. Ciddiyet adı altında suratı daima asık, yüzü hiç gülmeyen bir belletmene kim yaklaşmak ister? Kasıntı ve soğuk tiplerden kim hoşlanır? Ya da tam tersine, öğrencilerle samimi olacağım diye pespaye durumlara düşen, cıvıklık ve sululuktan bir türlü kurtulamayan bir belletmene hangi öğrenci yeteri kadar saygı duyar? Hâsılı, sert, kaba, haşin olmadan ciddiyeti muhafaza etmek; sulu, cıvık, pespaye olmadan şen-şatır ilişkiler kurabilmek noktasında özel bir gayretimiz olmalı...

3) Şımarmak, havalanmak kaybettirir!

Liseli öğrencilerin yurtlarda kalan belletmenlerle ilgili olumsuz ortak kanaatlerinden biri de şudur: "Birkaç sene önce burada öğrenciydi, az çok her hâlini bilirdik, şimdi belletmen oldu ve çok değişti, havalandı, şımardı!" Halkın dili Hakk'ın dilidir sırrınca, bu tip eleştirilere kulak asmamız ve hâlimizi-tavrımızı iyice tahlil etmemiz gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı'ndan tutun kapıcılığa kadar, insanın bulunduğu büyük-küçük her makam, tevazu sahiplerini yüceltmek üzere ilahi bir emir almıştır. Şımarıklık ve böbürlenmek ise, her makam sahibini şu ifadelerle yüksek perdeden uyarmaktadır ezelden ebede kadar: "Şükredersen nimetler artar, böbürlenirsen, şişersen, belanı bulursun!" Hâsılı, bir belletmen, elindeki yetki ve imkanları "nefsini palazlandırmak, kendinden küçüklere caka satmak" için değil, insanlara daha da faydalı olabilmek adına büyük bir sorumluluk ve şükür duygusuyla kullanmasını iyi bilmelidir.

4) Sır tutmasını bil!

Lise yurtlarında sık karşılaşılan ve öğrencilerin muzdarip olduğu konulardan bir diğeri de şudur: Belletmene verilen sırlar, kısa bir süre sonra idarenin kulağına gidiyor, bu durum ise öğrenci ve belletmen arasında kurulmuş olan "güven" ilişkisini müthiş zedeliyor. Sırrının paylaşılmış olduğunu öğrenen öğrenci büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, ilerleyen zamanlarda "ne yaşarsa yaşasın" bir daha belletmenle paylaşmıyor. İdarecilerle iyi niyetlerle paylaşılan sırlar, farkında olunmayan güvensizlik ve şüphe iklimine kapı aralıyor, birçok öğrencinin "çıkmaz sokaklarda" çaresizce kalmasına sebep oluyor. Hâsılı, bir belletmenin sinesi "sırların mezarı" olabilmeli, öğrenciler dertlerini ve sıkıntılarını hiçbir endişe ve kaygı taşımadan kendisine rahatça anlatabilmeli. Aksi takdirde, "ispiyoncu" durumuna düşen bir belletmen, samimiyet ve güven duygusuna ihanet ettiği için gencecik yüreklerde asla affedilmeme gibi büyük bir cezaya çarptırılabilir.

5) Gereksiz kural koyma, başına dert açarsın!

Kuralsız, disiplinsiz, programsız bir hayattan verim alınamaz. Bu manada hayatımızın neredeyse her alanında kurallar vardır, olmalıdır da. Lakin yurtlarda belletmenlik yapan genç arkadaşlar, "kural delisi" oldukları zaman, öğrenciyle ilişkileri giderek zorlaşabilir. Özellikle "gereksiz kurallar" insanları bıktırır, alttan alta isyanları teşvik eder. Bu manada, bir belletmen, özellikle liseli öğrencilerle ilişki kurarken, koyduğu kurallara çok dikkat etmelidir. Çünkü "gereksiz kurallar" mutlaka çiğnenir, bu da belletmeni zor durumda bırakır. Böyle bir tatsız tabloyu hazmedemeyen belletmen ya sinir harbini uzatır, ortamı daha da gerer ya da "ne yaparsanız yapın, umurumda değil" diyerek geri çekilir. İki durum da kayıptır, hatalıdır. Böyle bir duruma düşmemek için firasetli olmak şart...

6) Sevdir; sevdirmiyorsan, bâri nefret ettirme!

Manevi bir atmosferi olan, ebedî gençliğin hedeflendiği yurtçuluk anlayışında, belletmenlerin çok özel ve önemli bir misyonları daha oluyor: İslam'ın hayat bahşeden, cana can katan değerlerini temsil etmek, gıpta edilen güzel ahlak örnekliği sergileyebilmek. Bu açıdan, belletmenlerin şu hadis-i şeriften bolca nasiplenmiş olmaları şart: "Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz."

Mesele yüreklere "hoşgörüyle" girebilmekte, öğrencileri "sevgiyle" kuşatabilmekte... Sert, zorlaştırıcı, bıktırıcı, kırıcı ve kaba olan belletmenlerin etrafından öğrenciler dağılıp giderler, daha da kötüsü, belletmenlere olan kötü duygu ve düşüncelerini manevi ve mukaddes değerlere dahi taşırabilirler. Nitekim, İslam'ı temsil etme iddiasındaki "kırıcı, kaba, haşin, zevksiz" insanlar yüzünden dinî hayata küsen, dinden uzak duran insanların sayısı az değildir. Kaş yapayım derken göz çıkarmamak için, özellikle sabah namazında öğrencileri kaldırırken "merhameti, şefkati" elden bırakmayın... Ve internette paylaşılan şu cümleleri aklınızdan çıkarmayın:

"Sabah namazına beni kaldırmaya gelen babam, bir sürahi su dökerek beni kaldırırdı. O zamanlar babamdan korktuğum için kalkardım. Tabi ne abdest alırdım ne de namaz kılardım. Abdest alıyormuş gibi yapar, namaz kılmış gibi geri yatardım. Ancak babama olan öfkem artardı. Babama olan öfkem evden uzaklaşınca babamın savunduğu tüm değerlerden uzaklaşmak olarak hayatımda yerini aldı. Babama olan öfkem beni bugün ateist yaptı."

7) Anlamadığın konuyu anlatma, bilmiyorum demeyi bil

Bir belletmen cihanın allâmesi değildir, her şeyi, her konuyu detaylı ve kapsamlı bir şekilde bilemez. Bu yüzden, öğrencilerle ilişkilerinizde, anlamadığınız bir konu üzerine muhabbet koyulaştığında, kendinizi o konuyu çözmekle vazifeli insan gibi algılama hatasına düşmemenizi tavsiye ederim. Yaş büyüklüğü "son sözü" söyleme ya da "hüküm koyma" yetkisi vermez kimseye. Basit ya da girift, hangi konuda olursa olsun, anlamadığınız bir mevzu söz konusu ise, büyük bir özgüvenle "bilmiyorum" demenizi tavsiye ederim, korkmayın cakanız bozulmaz. :) Aksi takdirde, kendinizin de anlamamış olduğu, hatta yanlış anladığı pek çok konuyu öğrencilere de yanlış aktarırsınız, zaten var olan bilgi kirliliğini daha da çoğaltırsınız. Unutmayın, "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp."

8) Her zaman kaynak olunmaz, yeri gelince köprü de ol

Kaynak olmak, kendi literatürümde şu manaya geliyor: Her meseleye özümüzden kopup gelen bir şeyler katabilmek; hayat ve hadiseler karşısında gönlümüzden bize has manaların çağlaması... Köprü olmak ise, tüm insanlığın mirasıyla hemhâl olup yeri geldiğinde o mirasa köprüler kurup ulaşabilmek, atıflar yapabilmek... Biraz daha açacak olursam:

Öğrencilerin çok çeşitli konuları, problemleri, soruları olacaktır. Bir belletmen olarak, her problemin hallinde, her müşkülün çözümünde yetersiz kalabilir insan. Çağlayan bir kaynak doğmayabilir gönlünden... Böyle durumlarda, köprü olmayı tercih etmek, meseleyi usta ellere, ehil kişilere havale etmek en doğru davranışlardan biridir. "Benim öğrencimse eğer, ben ona yeterim" diye düşünmek yerine, "köprü olayım da bu öğrencimi daha ehil insanlarla, ufuk açan kitaplarla, kendisine iyi gelecek mekanlarla buluşturayım" diye düşünmek çok isabetli olacaktır. Diğer yandan bu süreç, belletmenleri daha fazla okumaya, araştırmaya sevkedecek, nitelikli insanlarla ilişkiler ağını güncellemeye doğru götürecektir. Çünkü köprü olabilmek için, köprüler kurabileceği insanları, kitapları, mekanları tanımaya daha fazla zorlamalı insan kendini...

Not: Kitaplarla haşır neşir olmayan, okuma sevdalısı olmayan bir belletmen, zamanla donar, kokuşur, fikir kısırlığı yaşar, kendini yenilemekte zorluk çeker. Diğer yandan, böyle bir belletmen öğrencileri güzel kitaplarla, usta kalemlerle, güzel insanlarla tanıştırma noktasında çok zorluk çeker. Siz siz olun, bu anlamda özel bir gayret içinde olun.

9) Öğrenciler söze az, size çok bakarlar, unutmayın!

Belletmen arkadaşlarım için, eğitim sürecinde "sözlerden" ziyade "hâllerin, davranışların, hiç akla gelmeyen ufak tefek hareketlerin" ne kadar önemli olduğunun altını çizmek isterim. Yılların edebiyat öğretmeni olan kıymetli bir hocamızdan dinlediğim şu hatıra pek manidardır:

Yıllardır dersine girdiğim bir öğrenci vardı. Ona bir gün ‘bunca yıl birlikteyiz, beraberiz, söyle bakalım bugüne kadar benden ne öğrendin, aklında ne gibi hatıralar kaldı?’ diye sordum. Düşündü, şöyle dedi: ‘Hocam günün birinde birlikte geziye gitmiştik, siz orada bana köfte ekmek uzatmıştınız, bunu hiç unutmuyorum.’ Ardından da şunu ekledi: ‘Bir de yemeğe başlanacağı sırada bir dua etmiştiniz, o da aklımdan çıkmıyor.’ Görüyorsunuz ya, senelerdir edebiyat anlatıyorsun, seninle ilgili akılda bu kalıyor, gerçekten de kime neyin nasıl tesir edeceğini bilmek zor…”

Bu hadiseyi dinlediğim günden beri “köfte-ekmek” ikilisi başka manalar ifade ediyor benim için. Öğrencilerin gönül dünyasında sözlerden daha çok hâllerin ve hareketlerin kaldığını hatırlatan temsiller olarak kaldılar belleğimde…

10) Hizmette sınır yok, sinir yok!

Yurtlarda belletmenliğe büyük aşkla başlayanlar, fakat gerçekler ve zorluklar karşısında yorulup yavaşlayanlar olabilir. İnsanız, her duraktan geçeriz. Lakin murad edilen bu değildir. İşlerin baştan savma yapıldığı, belletmenliğin sıradan hâle geldiği pozisyonlarda "alarm" durumuna geçmek şart. Yeniden diriliş için, "hizmette sınır yok, sinir yok" anlayışıyla, kalbimizi acilen ilahî nefeslerle doldurmak zorundayız. Aksi takdirde kokuşuruz, bıkkınlık emareleri gösteririz, "bu gençlerden hiçbir şey olmaz" gibi topu taca atan, kendi hâlimizi ortaya koyan yorumlarda bulunuruz. İşin doğrusu, iç dünyamızı genişletip büyütemediğimiz, kalbimize manevi yatırım yapamadığımız tüm süreçlerin altında kalmamız bir sır değildir.

Rahmetli Musa Topbaş (k.s) ne güzel söylemiş: “Allah Teâlânın rızasını tahsil gayesiyle ihlâsla yapılan hizmetlerin en meşakkatlileri bile yorgunluk, bıkkınlık vermez. Bilakis insanın şevkini artırır. Şevkle yapılan hizmetler, hem isabetli olur, hem de sahibine haz ve zevk verir.”

Allah ihlasımızı ve şevkimizi artırsın... Amin...


 

Süleyman Ragıp Yazıcılar yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2019, 00:29
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ziya Sühan
Ziya Sühan - 4 yıl Önce

Kaleminize sağlık, ne güzel bir yazı olmuş...

GTuna
GTuna - 2 hafta Önce

MaşaAllah çok önemli ve güzel bir konuya değinmişsiniz yüreğinize kaleminize sağlık

banner19

banner13

banner20