Yeter ki niyetinde ilim öğrenmek olsun!

Üniversiteyi kazanmak çoğu genç için evden ayrılık, aile hasreti çekmek, gurbet demek. Kimi aileler çocuklarına çok değer (!) verdiklerinden olsa gerek, onları dizlerinin dibinden ayırmak istemezler. Ben ise, daha lise hayatıma başlarken ailemden ayrılıp İstanbul’a 'okumaya' geldim bu sene. Ayşe Afife Karaaslan yazdı.

Yeter ki niyetinde ilim öğrenmek olsun!

 

 

Üniversiteyi kazanmak çoğu genç için evden ayrılık, aile hasreti çekmek, gurbet demek. Kimi aileler çocuklarına çok değer (!) verdiklerinden olsa gerek, onları dizlerinin dibinden ayırmak istemezler. Ben ise, daha lise hayatıma başlarken ailemden ayrılıp İstanbul’a “okumaya” geldim bu sene. Çok uzun bir mesafeden gelmiş olmasam da, lisede başka bir şehre gitmek biraz garip kaçabiliyordu. Fakat yurda geldiğim vakit, benim gibi daha birçok arkadaşım olduğunun farkına vardım. Bursa’dan, Manisa’dan, İzmir’den… Hatta Ağrı’dan gelenler bile vardı.

İstanbul’da yaşayıp da evde oturulur mu?

Küçüklükten beri İstanbul’a her gelişimde eğer vapura binip karşıya geçersek, derin bir nefes alıp denizin havasını içime çekmek çok hoşuma gider. Saatlerce dalgaların köpürmesini izleyebilirim, Yeni Cami ile hasretimi giderdikten sonra, diğer vakit namazlarını başka bir camide kılıp, sokaklarda akşama kadar dolaşabilirim… Eğer bunları yapmayı sevmesem zaten İstanbul’a gelmezdim. Hafta sonları çok gezmem hasebiyle arkadaşlarım tarafından dalga konusu olsam da İstanbul’da olup, evde oturmak çok garibime gidiyor…

Okulum, arkadaşlarım, yurdum çok iyi. Biraz da polyannacılık oynarsak her şey tastamam. Yurttaki yemekler anne yemekleri gibi olmasa da idare ederler. Aslında bazen aç bile kalabiliyoruz. O zaman da, annemin her zaman dediği gibi, “başka coğrafyalarda aç kalan çocukları biraz olsun anlayıp” nefis terbiyesi yapıyoruz. Aslında sadece kendimiz de aynı duruma düştüğümüzde başkalarını anlayabilecek olmayı da çok doğru bulmuyorum doğrusu. Okulumuzda ilk iki hafta yemekhane hizmet veremedi. Bizde mecbur ya “evden getirecek” ya da kantinden yiyecektik. Kantinimizde sağ olsun, çok pahalı olduğu için, sandviç yapıp öğlen yemeğinde onları yiyorduk. Bir gün arkadaşlarımızdan birinin annesi, bize kocaman bir kapta poğaça gönderdi. O gün sıcacık poğaçaları yerken, arkadaşımızın annesine bol bol dua etmiştik.

Okulda okuma grubu kurduk!

Okulda Arapça hocamız bizle tanışırken nereli olduğumuzu sormuş ve memleketimizden arkadaşlarımıza ikram getirmemiz gerektiğini söylemişti. Bende arkadaşlarıma İzmit’ten pişmaniye getirerek, “memleketini tanıtma” görevini hakkıyla yerine getirmeye çalıştım…

Yine bir gün Arapça dersindeyken hocamız, “Aranızda İsmet Özel’i tanıyan var mı?” dedi. Bir tek ben parmak kaldırmışım meğerse. Başka arkadaşların da parmak kaldırdığını düşünmüştüm ki yanılmışım. Koca sınıfta benden başka kimse tanımıyordu. Bu çok garibime gitmişti. Hocamız ardından da, “İsmet Bey’i tanımak herkese nasip olmaz!” demişti. Biz de arkadaşlarımızla karar aldık, madem tanınmıyor önemli yazarlarımız. Bizde, “Bu örnek şahsiyetleri anlayalım, tanıyalım” dedik. Cahit Zarifoğlu ile başladık. Okulda Cahit Zarifoğlu okuma grubu kurduk.

Deniz Gezmiş de kim ola?

Okulda nöbetçi olduğum bir gün sınıfları dolaşıyordum. Edebiyat öğretmenlerimizden biri, üstümdeki yeşil montu gördü ve “Şuna bak, bize Deniz Gezmiş montuyla hava atıyor” dedi gülerek. Tabii ben o “şahsiyeti” tanımadığım için, hocanın da neden güldüğünü anlamadım. Eve gittiğimde anne ve babama anlattıktan sonra, “Niye ben tanımıyorum o Deniz Gezmiş denen kadını?” diye sordum. Anne ve babam epey bir güldükten sonra, “Kadın olduğunu da nereden çıkardın, o erkek!” dediler. “Ayrıca tanıman gereken biri olsaydı zaten tanırdın, demek ki bizim için mühim bir isim değil ki tanımıyorsun. Sonradan nasılsa duyacaktın adını ve öğrenmiş oldun işte…” dedi annem. Çok merak ettiğim için google’a baktım ki ne göreyim. Gerçekten aynı benim montumdan var üstünde. Hocam doğru söylemiş!

Evden uzakta olmak…

Evden ayrılığın ilk ayı bu şekilde geçti. Annem ilk haftalarda iki günde bir arardı. Zaman geçtikçe fark ettim ki, beni çok özlediğinden olsa gerek her gün arar oldu. Hele eve gelmeden birkaç gün önce zaman hiç geçmez oldu…

Başka bir şehirde okumak apayrı bir şey. Türkiye’nin farklı yerlerinden, farklı kültür ve bilinçte, değişik karakterde birçok insan tanıyorsunuz. Onlarla kimi zaman anlaşamadığınız noktalar da oluyor tabii. Zorluklarla mücadele etmeyi ve insanlarla geçinmeyi öğreniyorsunuz.

Gelelim İstanbul’da okumanın en büyük nimetine… Eğer isterseniz ve ararsanız kendinizi geliştireceğiniz birçok mekân bulabilirsiniz. Niyetiniz ilim öğrenmekse Mevlam birçok kapılar açıyor önünüze.

İlk olarak LİSAR:

LİSAR Akademi ile Dünya Bizim’de çıkan haberden sonra tanıştım ve imtihanlarına katıldıktan sonra, benim gibi liseye giden arkadaşlarımla eğitim görme hakkına kavuştum. İslamî ilimler alanında Üsküdar Valide Atik Medresesi’nde pazar günleri, çok kıymetli büyüklerimizden, hocalarımızdan dersler alıyoruz. Böyle bir mekânın havasını solumak bile insanı bambaşka âlemlere götürüyor. Okuma ödevi olarak ablalarımız bizlere çok güzel kitaplar veriyorlar ve onları okuduktan sonra üzerine sohbet ediyoruz. Şimdiye kadar “Gençlerle Başbaşa”, “Ali Fuat Başgil”; “Malcolm X”, “Recep Şentürk”; “Ya Tahammül Ya Sefer”, “Mustafa Kutlu”; “Gül Yetiştiren Adam”, “Rasim Özdenören” kitaplarını okuduk. İlerisi için de çok heyecanlı bir bekleyiş içindeyim açıkçası.

Bu şiir eylemi kaçmaz!

Ayrıca cumartesi günleri ihmal etmemeye çalıştığım bir randevum var. Yenikapı Marmaray İstasyonu’nda Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat”ini okuyoruz. Üsküdar sahilindeki bir parkta başlayan okumalarımız, Yüce Diriliş Partisi Üsküdar Şubesi’nde sürdü bir müddet. Ve şimdi de Yeni Kapı Marmaray İstasyonu’nda şiir eylemimize devam ediyoruz.

Camide sohbet çok güzel!

Pazar günleri Şehzadebaşı Camii’nde Nureddin Yıldız’ın sohbetlerine de katılmak için gayret ediyorum. Sadece bazen sınavların çok olduğu haftalarda gidemiyorum ve o zaman da çok üzülüyorum.

Bana yararının dokunacağına inandığım faaliyetlere, sohbetlere gitmeye çalışıyorum. Arkadaşlarımı da çağırıyorum fakat gelmiyorlar. İstanbul’da oturanlar da hafta sonu olduğunda evlerine gitmeyi düşünüyorlar hemen. İstanbul’da yaşamak ama İstanbul’un nimetlerinden hiç istifade edememek… Bu nasıl iş anlamadım.

 

Ayşe Afife Karaaslan yazdı

Senden ayrıldığım ilk akşam...

O gece kardeşin yalnız odada kalamam bahanesiyle bizimle uyumak istedi; bilirsin böyle fırsatları bulunca hiç kaçırmaz. Benim de uykum kaçmıştı, sizin odanıza girip, senin yatağına uzandım, yastığına sarıldım ve o vakte kadar güç bela zapt ettiğim gözyaşlarım dökülüverdi.

Gecenin karanlığında pencereden sızan belli belirsiz ışıkta çalışma masana değdi önce gözlerim; sonra kitaplığına, çok sevdiğin kitaplarına. Kalemliğini gördüm sonra, sandalyeni… Yastığına sıkıca sarıldım sana sarılır gibi, ne zaman sabah oldu bilmiyorum. Kahvaltı sofrasını hazırlarken yine dört çatal, dört bıçak koymuşum dalgınlıkla. Dört yumurta haşlamışım unutup. Evden gittin ama sanki var gibisin, yanımızdasın gibi. Senin sevdiğin yemekleri pişiremiyorum. Eve geleceğin zamana erteliyorum. Telefonda konuşup da sesini duymak biraz olsun içimi rahatlatıyor. Senin neşeli sesini duyunca kendimden utanıyorum. Sesimden ha ağladı ağlayacak vaziyette olduğumu sezeceksin diye fazla uzatmıyorum konuşmayı. “Çocukcağız nasıl dirençli bak!” diyorum kendi kendime. Annelik işte kızım, olsun o kadar. Anneannen anlıyor tabi tecrübeli, “Daha dur bakalım sen yeni başladın, daha neler göreceksin, bu ne ki!” diyor.

İlk haftasonu geçsin, sonraki hafta gelirsin diye konuşmuştuk ya hani. Ne bileyim ben bu kadar kötü olacağımı. “Keşke çocuğa gel deseydim…” diye ne kadar pişman olmuştum bilemezsin. Şu baban da sürpriz yapmayı bilemez ki, hemen belli eder. “Aralarında anlaşsalardı da gelseydi kızım bu hafta, bana sürpriz olsaydı, çok özledim!” diye tam içimden geçiriyordum ki zil çalmasın mı? Seni kapıda görünce nasıl da sevinmiştik. Babana, 'anneme söyleme de şaşırsın!' demişsin. Annelerin içine doğuyor demek ki.

Sen çok istemeseydin yine de göndermezdim seni ya, nasip böyleymiş. Uzak da sayılmaz, eskiler hem de vasıtasız, zor şartlar altında ne kadar uzak yollara gitmişler ilim öğrenmek için. Allah niyetimizi biliyor ya, içim rahat. Böyle böyle düşünüp teselli veriyorum işte kendime.

 

Annesi, ekleme yaptı

Güncelleme Tarihi: 30 Ocak 2014, 17:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
mehmet
mehmet - 5 yıl Önce

İnsanlar elindeki şeylerin kıymetini onu kaybetmeden bilemez derler,İstanbul'da yaşayanlar için tamamen doğru bir söz bu..Daha yeni yeni bu şehri tanıyor olmanız ve olanaklarınızı en iyi şekilde kullanmanız geleceğiniz için çok umut verici.Akif'in de dediği gibi tam manada 'Asımın Nesli' olabilmek için sizin gibi gençlere ihtiyacımız var..Kendi ecdadından bihaber bir nesil yetiştirilmekte ama Allah'ın izniyle ve kulların gayretiyle bunu durdurmak elimizde..Allah niyetlerimizi bozmasın. M.T.S.

banner19

banner13