Yersizliğe yurtsuzluğa mahkûm edilenlerin edebiyatı

Hangi kelimelerle, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sürgün olma hâli, yalnızlık, mahrumiyet, yoksunluk hâlidir. Sürgüne gönderilen bir yazarsa etkileri daha farklı, sonuçları daha da acımasız olabilir.

Yersizliğe yurtsuzluğa mahkûm edilenlerin edebiyatı

Sürgün, bir kişinin veya bir topluluğun ceza ya da güvenlik sebebiyle yaşadığı yerden bir başka yerde yaşamaya gönderilmesi, mecbur bırakılması durumudur ve etimolojik olarak “kovulma, kendi yerinden, kendi ülkesinden sınır dışı edilme” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda kaçış veya ülke içinde başka bir yere tehcir edilme anlamları da içerir.

Sürgünlüğün, farklı yaklaşımlarla farklı duygular barındırdığı ifade edilse de; tek ortak nokta mecbur bırakılma durumudur. Bu mecbur bırakılma, bu yoksunluk hâli, farklı noktalardan bireyleri etkiler. Julio Cortazar, her sürgün olayı bir şoktur diyor. “Bir travma getirir beraberinde!”  Çünkü sürgün edilenler bir ayrıştırmaya maruz bırakılırlar. Beslendikleri toplumdan soyutlanmışlardır. Yersizliğin, yurtsuzluğun merkezinde, başka topraklarda özgürlükmüş gibi sunulan sonu gelmeyen bir hapistir sürgün. Köksüzlüğe, kimliksizliğe bürünmektir. Edward Said’in sürgün tanımı ise şöyledir:

“Sürgün, bir insanla doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kaderin üstesinden gelmek mümkün değildir… Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.”

Hangi kelimelerle, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sürgün olma hâli, yalnızlık, mahrumiyet, yoksunluk hâlidir. Sürgüne gönderilen bir yazarsa etkileri daha farklı, sonuçları daha da acımasız olabilir.

Nazilerden bize kalan…

Antik çağlardan günümüze kadar hemen her zaman karşımıza çıkan sürgünlük hâli, belki de en yoğun ve en sistematik dönemini 20. yüzyılda yaşar. 20. yüzyılın sürgün bakımından en kuvvetli olduğu yer ise Nazi Almanya’sıdır. “Sürgün Edebiyatı” söylemi de bu başlığı taşıyan kitaplarda, daha çok Nazilerin işgali altındaki topraklarda yaşayan ve Nazi karşıtı tutumları sebebiyle 1933-1945 tarihlerinde topraklarından kaçan Alman yazarların verdiği eserlerin tamamı olarak açıklanır. Peki, sürgün edebiyatı diye başlıklandırdığımız edebiyatın bu dalı neyi içermektedir? Genel ve geçer bir başlık olarak sadece sürgüne gönderilmiş yazarların verdiği eserler mi bu bağlamda değerlendirilmelidir? Sürgüne gönderilmiş yazarlar ya verdikleri bu eserleri sürgünde yazmadılarsa? Yahut yazılan bu eserler sürgünün, sürgünlüğün hiçbir boyutunu yansıtmıyorsa? Peki, bir yazar sürgüne gönderilmediği hâlde sürgün edebiyatı bağlamında bir eser ortaya koyabilir mi?

Sürgünü, sürgün olarak çerçeveleyebilmemiz için bazı sosyal ve içtimai yansımalarının, yoksunlukların olması gerekmez mi? Coğrafya, dil, kültür, benlik belki de varoluşsal olarak… O hâlde eser tasnifi yaparken eserin bizatihi kendisinin bu yansımaları barındırıp barındırmadığını incelemek gerekecektir. Sürgün Edebiyatı edebî eserin bizatihi kendisinin sürgünle olan bağıdır. Türk edebiyatından bir somutlaştırma olarak; Namık Kemal’in sürgünde yazdığı ama sürgün bahsinin hiç geçmediği “İntibah” romanı ile hiç sürgüne gitmemiş Mehmet Celâl’in “Vedat” isimli karakterini altmış kadar mahkûmla sürgüne yolladığı “İsyan” adlı romanı örnek verilebilir.

“Her edebî eser kendi içinde organik bir bütündür. Onun güzelliği de buna dayanır. Mükemmeliyet, eseri oluşturan unsurlar arasında kurulan ahenkten ibarettir, onu anlamak ve değerlendirmek için eserin dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekir. ‘Metin tahlili metodu’ edebiyatın gaye ve mahiyetine en uygun olan metottur. Zira edebî eser, ancak kendi içinde organik bir bütün hâline geldiği zaman, güzellik ve mükemmeliyete ulaşır. Bu bütünlüğü haiz olmayan eserler başarılı sayılamazlar.”

Sürgün edebiyatının Türk edebiyatında hangi eserleri kapsadığı eser-odaklı bir çalışma yapılarak ancak ortaya konulabilir. Bu yazıda Cumhuriyet dönemine kadarki eserler incelenmiştir.

Sergüzeştnamelerde sürgün: “Mihnet-i Keşan”

İzzet Molla’nın, 1822 yılında hamisi Hâlet Efendi’nin padişahın gözünden düşüp, Konya’da idam edilmesinin ardından, yazdığı bir beyit sebebiyle Keşan’a sürülmüştür. İzzet Molla’nın bir yıllık sürgününün anlatıldığı “Mihnet-i Keşan”, bir sergüzeştnâmedir. 109’u İzzet Molla’ya ait olmamak üzere 4166 beyit ve 6 tahmis bendinden oluşan, nazım şekli mesnevi olan bir eserdir. Eser, üç ana bölümden oluşur. Giriş bölümü, konunun işlendiği bölüm ve bitiş bölümü eserin ana gövdesini oluşturur. Her bölüm içinde alt başlıklar hâlinde detaylar anlatılır.

“Manzûmetü’l-Müsemmâ bi- Mihnetkeşân- Mihnet-i Keşân” adlı Manzume bölümünde yer alan; ileriki bölümlerde dâhil olan Talat’ın 712 beyitlik besmele manzumesi ile başlar. Toplamda 94 manzumenin olduğu eserde İzzet Molla; sürgün cezasının verilmesini, sürgün yeri olan Keşân’a giderken geçtiği noktaları (Küçükçekmece, Büyükçekmece, Bigados, Silivri, Türkmenli, Tekirdağ, İnecik, Kalivra) Keşân’a girişini, Keşân’ın özelliklerini, İstanbul’dan kendisine gelen mektupları detay detay anlatmıştır. Daha sonra Talat ile mektuplaşmalarını, gelişini, dostluklarını, Talat ile hoş sohbetlerini aktarır. İstanbul’dan kendisine ulaşan havadisleri Sultan Ahmet’in ölümünü, Sultan Abdülmecid’in doğum haberini, sürgünde ramazanın nasıl geçtiğini en ince ayrıntısına kadar anlatır.

Ardından padişahın affını, İstanbul’a dönüşünü ve yine yol hâllerini, İstanbul’a girişini anlattıktan sonra, Padişaha övgüleriyle mesneviyi bitirir.  İzzet Molla’nın bu eserini yalnız bir sergüzeştnâme olarak değerlendirmek eksik olur. Dönemi itibariyle mesnevi tarzında birçok yenilik barındıran bu eser, şairin de modern bir şair olarak anılmasına olanak sağlar. İzzet Molla’nın kaleme aldığı bu sergüzeştnâme, şairin sürgünde yaşadıklarını ve ruh hâlini aktarırken; gezdiği, kimi zaman yalnızca geçtiği köy, kasaba, şehir tasvirlerini de realistik biçimde anlattığı bir mesnevidir.

Ahmed Mithat Efendi’nin “Sürgün”Leri

Menfa-Jön Türk

Ahmet Mithat Efendi

Menfa; Ahmet Mithat Efendi’nin 1873-1876 yıllarında sürgünde iken başından geçenleri anlattığı bir eseridir. Sürgünden döndükten sonra kaleme aldığı bu eserinde sürgüne kadar ki hayatını ve sürgün yaşamını anlatmış ve Yeni Osmanlıları da eleştirmiştir. Otobiyografik bir çalışma olan bu eserde Ahmet Mithat Efendi, sürgüne gönderilmesindeki haksızlığı ortaya koymaya çalışmıştır. Eseri yazmaya sürgünde başlayan ancak sürgünden döndükten sonra tamamlayan Ahmet Mithat Efendi, yaşadığı haksızlığı ortaya koyabilmek, kendini savunabilmek maksadıyla eserinde sürgün öncesi hayatını detaylı olarak anlatmıştır.

“Şu serlevha altında üç sene ve iki ay müddet devam eden menfilik içinde gördüğüm ahvali yazıyorum.”

Sözleri ile başladığı sergüzeştnâmesinde bu tip bir eserin ne sebeple yazılabileceğini ve kendisinin yazmasındaki maksadı izah ederek devam eder.  

“Böyle bir sergüzeştnâme dünyada ilk defa olarak şimdi benim tarafımdan yazılmakta değildir. Emsâli pek çok görülür. Hattâ bu gibi bir şey yazmaktaki maksat iki surete inkısâm edeceği cihetle suret-i iş’ârı dahi böyle iki surete münkasim olur. Birincisi sahib-i sergüzeşt kendisini fi’l-nefsü’l-emr ne ise suret-i iş’ârında öyle göstermez. Zira öyle gösterir ise romanlar eshâb-ı sergüzeştinden birisi gibi görülmemiş olur. Belki nefsü’l-emrde kendisinden başka olan bir zât tasvir ve tahayyül edip onu işte bu benim- diye meydana koyar. O zât-ı muhayyeli istediği gibi tezyin eyler, ol surette gösterir ki sonra bu zât kendisi olduğunu derpîş edince kendi ahvaline kendisi dahi şaşar. İki suretten ikincisi sahib-i sergüzeştin ortaya bir roman arzetmek cihetine gitmeyip belki nefsü’l-emrde kendisi ne ise onu asla değiştirmeksizin olduğu gibi göstermek istemesidir. Bu hâlde sergüzeştnâmesini hayâlât ve tasavvurât ile doldurmağa lüzum görmez. O adam elbet başından geçen hâllerin bir fihristini tutmuştur. Bu fihristte münderiç olan vukuatı bir silsile-i intizâm ile yekdiğerine rabt eylediği gibi maksat hâsıl olur gider.”

Eserin yazarın sürgünlüğünü ifade edişi, bir sergüzeştnâme olarak adım adım olayların uç uca eklenmesi ve yaşanmış bir maceranın hikâyesi olması sebebiyle bu eser sürgün edebiyatı başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir eserdir.

Jön Türklerin ilk işlenişi

1899-1900 yılları arasını anlattığı Jön Türk romanında II. Abdülhamid dönemini ele almıştır. Jön Türk konusunu ele alan tek yazar Ahmet Mithat Efendi olmamasına rağmen, aynı konu üzerinde yazan diğer yazarlara- Bekir Fahri, Halide Edip, Yakup Kadri, Mithat Cemal Kuntay- göre ilk kez konuyu ele alan kendisi olmuştur. İlk bakıldığında siyasî gözükmeyen roman; bir aşk hikâyesi merkezlidir. Romanda, aşk hikâyesinin geri planında kalmış siyasî sorunlar da vardır. Kıskanç bir kadının, hakkında asılsız jurnal çıkartarak sürgüne yollanmasına sebep olduğu bir genci anlatmakla birlikte, dönemin sosyal gerçekliliğini de gözler önüne sermektedir.

Romanın son bölümüne kadar siyasî olarak farkındalığı dikkate değer olmayan Nurullah, arkadaşı Rıfkı Bey vasıtası ile bilinçlenerek Jön Türklere katılır. Siyasî fonu romanında ön plana çıkartmak istemeyen Ahmet Mithat Efendi’nin, okuyucunun dikkatine sunduğu nokta; kıskanç bir kadın sebebiyle sürgüne giden Nurullah’ın, yazarın kendisi gibi haksız bir netice sonunda sürülmüş olmasıdır. Yeni nikâhlandığı eşinden ayrı düşmesi sonucu ile okuyucu mağdur olan kahramana üzülecek ve yazar kendisini bu durum ile özdeşleştirecektir. Yazar, diğer tüm eserlerinde yaptığı gibi romanında farklı konulara değinerek okuyucusunun bilinçlenmesini istemiştir. II. Abdülhamid dönemini işleyen tüm romanlar gibi bu eser de yasaklanan kitapları, hafiyeleri anlatmaktadır. Siyasî fona oturttuğu bu bilgilerin yanı sıra, Tanzimat romanlarında karşılaşılan alışıldık bir konu olan alafranga düşkünlüğü de ele alınmıştır. Ahdiye ile Nurullah’ın düğünü neticesinde kıskançlık krizine giren Ceylan’ın intikam planları sonucunda sürgün olan kahraman ve onun ile birlikte siyasî, sosyal olayların yansımasıyla birleşmiş bu roman, yazarın sürgünlüğü sırasında yazılmamış olsa da sürgünlüğün devir itibariyle bir yansıması olduğu için sürgün edebiyatı eseridir.

Leyâl-İ Girîzân

Hüseyin Siret

Hüseyin Siret’in herkes tarafından bilinen şiir kitabı “Leyâl-i Girîzân”ın, Seyfettin Özege’nin bağışladığı kitaplar arasında bulunan Paris baskısı, kitabın ilk baskısıdır. Aynı zamanda Yahya Kemal’in anılarında da bahsi geçmektedir. “Leyâl-i Girîzân”ın basıldığı günlerde Paris’te bulunan Yahya Kemal, hatıralarında şunlar yazar:

“...bizim Edebiyat-ı Cedide’nin şiirini asla sevmiyordum. Hüseyin Sîret’in o zaman Paris’te basılan ‘Leyâl-i Girîzân’ı gözüme cılız ve zavallı görünüyordu.”

1909 yılında “Leyâl-i Girîzân”ın ikinci baskısı da yapılmıştır. İlk baskıdaki 39 şiire ilaveten 17 yeni şiir ilave edilmiştir. Şair, kendisini üne kavuşturan bu eserini üç bölüme ayırmıştır: “Leyâl-i Girîzân”, “Reşehât-ı İğtirâb”, “Sevdâ-yı Kühensâl”. Sözü edilen bu ikinci baskının ardından bir daha baskısı yapılmayan “Leyâl-i Girîzân”, Latin harflerine de aktarılmamıştır. Sîret’in diğer eserleri için de durum aynıdır. Avrupa’dan ikinci kez İstanbul’a dönüşünden sonra, Hüseyin Sîret’in şiirleri Şebâb, Şair Nedim ve Yarın mecmualarında görülür. Uzun zaman yaşadığı şehirden ayrı kalmak zorunda kalan Siret; Adıyaman, Paris, İsviçre ve Selanik’te ömrünün çoğunu geçirmiştir. Bu sebeple şair genel olarak ayrılık, hasret, gurbet konuları işlemiştir. Gurbetteyken yani bilhassa 1900’den sonra yazdığı şiirlerin hemen çoğu bu üç tema etrafında döner durur.  “İşte Üç Yıl”, “Ayrılık” şiirleri bu bağlamda yazılmış başarılı örneklerdir.

Sürgünden gelen mektuplar: Hürriyet’ten yoksunluğun iki boyutu

Ziya Gökalp sürgünde bulunduğu dönem içerisinde 213’ü eşi Vecihe Hanım’a, 160’ı kızı Seniha Hanım’a, 57’si kızı Hürriyet Hanım’a, 54’ü kızı Türkân Hanım’a, 6’sı kardeşi Nihat Bey’e olmak üzere toplam 570 tane mektup yazmıştır. Bu mektuplarda Gökalp, günlerinin nasıl geçtiğini anlatmış, eşini ve ailesini kederden uzak tutmak gayesi ile sıkıntılarından bahsetmemiştir. Limni’den gönderdiği 32 adet mektupta yazdığı “Kitaplar geldi”, “İngilizce kitaplar gelmedi” ifadeleri Gökalp’in sürgündeki yaşamını kitaplar üzerinden yürüttüğü ve mektuplar vesilesi ile manevî bir tutunma yaşadığı anlaşılmaktadır.

Gökalp’in yazdığı mektupları, hayata tutunma, yoksunluktan ve mahrumluktan kendini sıyırma çabası içinde değerlendirmek gerekir. Mektuplarında ele aldığı konular da bu bağlamda önem taşımaktadır. Ailesini İstanbul’da bırakan Gökalp, sık sık ailenin önemine değinmiş, kendi ailesine olan hasretini bu şekilde bastırmak istemiştir.

“Sevgili Kızım, kuşlarla gönderdiğin selamı aldım. Ben de bulutlarla selam gönderdim. Sen de aldın mı? Türkân bana çiçeklerin kokusuyla selam gönderiyor. Ben de ona, kelebeklerin kanatlarındaki renklerle selam gönderiyorum.”(Kızı Hürriyet’e mektubu)

 Ailesine yazdığı mektuplarda, olabildiğince kötü ruh hâlini yansıtmaktan kaçınsa da, geçen zamanla birlikte artan hasreti sonunda bunu yazmasına sebep olmuştur. Beş ay bu duyguları sakladıktan sonra 1919’da hissiyatını açıklamaya başlamıştır.

“Mektup almadığım zaman mâneviyatım bozuluyor. Gurbetteki bir adama mektup göndermemek, memedeki bir çocuğa meme vermemek gibidir. Bir çocuk, vakti gelince sütten kesilir; fakat bir garip, aile mektubundan mahrum edilemez. Türkân’ı sütten kestiniz. Beni de mektuptan mı keseceksiniz?” (Kızları Seniha ve Hürriyet Hanım’a mektubu)

“Maddeten sıkılmamı icab ettirecek hiçbir sebep yok; fakat sizlerden ayrı bulunmak, terbiyenize, tahsilinize rehberlik edememek ruhumu üzüyor. Tam sizin fikrinizi açacak, ruhlarını nurlandıracak bir sırada beni sizden ayırdılar. Bilmem ki o ahlaksız muhitlerde doğru yolu kendi kendinize bulabilecek misiniz?” (Kızları Seniha, Hürriyet ve Türkân Hanım’a mektubu)

Necip’ten Bekir Fahri’ye

Bekir Fahri, 1908 yılında Mısır’da yaşadığı kaçak sürgünlük sırasında Jönler’i kaleme almıştır. Eseri yayına hazırlayan Atilla Özkırımlı, romanın giriş kısmında, eserdeki kişilerin tarihî gerçeklik taşıdığını ifade eder. II. Abdülhamid’in baskıcı politikası sebebiyle Mısır’a kaçan Jön Türkler’i konu alan eserin baş kahramanı Necip’tir. Türk siyasî tarihinde Jön Türk hareketlerinin en önemli olduğu 1897-1900 arası ve 1900-1901 yılları başarılı roman teknikleri ile anlatılmıştır. 1897’de Trablusgarp’a sürülen Necip; Kahire’ye kaçan bir gençtir. Eserde, olay örgüsünün başlamasıyla Necip’in sürgünken yaşadığı durum da tasvir edilmeye başlanır.

“Necip için bu hâlinde ne büyük bir ilerlemeydi. İstanbul Mekteb-i Tıbbiye hapishanesinden itibaren, Taşkışla, Trablusgarp zindanlarını dolaşa dolaşa Kahire’ye düştüğü günden beri çekmediği sefalet, geçirmediği horlanma kalmamıştı.”

Yaşanılan sefillik, yersizliğin, yurtsuzluğun, yabancı memleketlerde yaşanılan mahrumluğun sefilliğidir. “Zavallı, kendini bir an pek sefil buldu. Üzerindeki elbisenin pis, eski püskü hâlini izzetinefsine dokunacak kadar nefretli buluyordu. Ama ne yapsın! Rubasız da gezilmezdi ya! Hem ne olacak! İşte insan her şeye gitgide alışıyor.” Tüm bu yoksunluğun yanı sıra yabancı bir memlekette, bilinmedik sokakların, alışılmamış evlerin arasında, hayata tutunmaya çalışmak da işin en zor kısmı olarak aktarılmıştır. “Yazık ki, onu şu yabancısı bulunduğu memlekette elinden tutup meydana çıkaracak, kalbinde beslediği gayret ve namusu göstermesini sağlayacak bir dayanak bulamıyordu.”

Bekir Fahri’nin, Necip üzerinden anlattığı bu değişken ruh hâlinin; sürgünlükte farklı bir boyut kazandığı anlaşılmaktadır. Yoksulluğun, parasızlığın, arkadaşsızlığın, üzerine giyecek kıyafet bulamamanın, yalnız süt içerek günleri geçirmenin ızdırabını, akıcı bir olay örgüsü içinde aktaran Bekir Fahri’nin bu eseri, kesinlikle bir sürgün edebiyatı eseridir.

Mansur’un sürgünlüğü

1892 yılında yayınlanan; Mizancı Murad’ın yazdığı tek romanı “Turfanda mı Yoksa Turfa Mı” eseri gerek şahıs tipleri gerekse ihtiva ettiği fikirler bakımından devrin ve Tanzimat romancılığının en keskin sosyal şuuruna sahiptir. Bir başka önemi de Murad Bey’in kitapları arasında kendi fikir ve sanat ideolojisini, mizaç ve karakterini en iyi aksettiren otobiyografik bir eser oluşudur.  Sultan Abdülhamid devrinin sosyal ve siyasal fonunda ilerleyen olay örgüsünün merkezinde olan Mansur Bey; kendisini çekemeyen Müşir Paşa tarafından casuslukla suçlanır ve Şam’a sürülür. Mehmed Murad’ın sürgünlüğünden farklı bir sürgünlük konusu olmasının yanında kendi hayatından izler taşıdığı düşünülen bu roman; sürgünlük hâlinin getirdiği sıkıntıları da başarılı olarak aktarmış bir eserdir.

Refik Halit’in sürgünlüğü

“Sürgün” romanı Refik Hâlit’in sürgünlüğü odak merkezine koyduğu bir eseridir. Eserde hem bir sürgüne gönderiliş anlatılırken hem de çok detaylı ruh tahlilleri yapılarak sürgünlük psikolojisi, yoksunluk hissi verilmiştir.  İlk kez 1944’te yayımlanan bu roman Hilmi Efendi’nin sürgünlüğünü anlatır. Tartıştığı komiserin intikam hırsı sebebiyle sürgüne gönderilen Hilmi Efendi’nin trajedisi en ince ruh çözümlemeleriyle aktarılır. Karısından ve kızından hiç haber alamayan Hilmi Efend’nin bir zaman sonra kızı Seher’i pavyonda görüp yığılıp kalmasıyla eser sona erer. Eser bu olay örgüsü üzerinden ilerlerken, detay olarak işlenen bazı motifler rüya, cinsellik, ahlak kaygısı ve yaşanan maddi sıkıntılar, hasret, kaygı sürgünlüğün yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda yazılmış başarılı bir Sürgün Edebiyatı Eseri olarak adlandırılabilir.    

Gurbet Hikâyeleri’nden çıkan iki sürgün: Eskici-Köpek

 “Gurbet Hikâyeleri”, yazarın sürgünde gönderildikleri yerlerin kültürünü, özelliklerini, ekonomik durumlarını anlatan bir eserdir. Yalnız Eskici hikâyesinde Hasan’ın Filistin’e gidişi ile birlikte başlayan dil problemi anlatılır.  Bu da yazarın sürgünlüğünün bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Karakterin vapurdan iner inmez artık kendi dilinin konuşulmaz olduğunu fark etmesi, onu, bir yalnızlığa mahkûm ediyorken, İstanbul’dan gelen ve Türkçe konuşan ayakkabı tamircisi ile karşılaşması, geçmişi ile bağ kurmasını sağlayan bu adam karşısında yaşadığı tarifsiz mutluluk da onu bir nev’i özgür bırakmaktadır. Köpek hikâyesinde ise sürgünde yaşadığı yalnızlıktan beslenmiş olan yazar, Osman üzerinden ve onun köpeği ile olan diyalogları vasıtasıyla okuyucuya sürgünde yaşanılan yalnızlığı, iyi birer ruh tahlilleri ile anlatır. Kendi yaşadığı zorlukları, köpeğin üzerinden yansıtan Osman aslında yazara aynalık yapmaktadır.

Sürgünden yoksun sürgün edebiyatı

1908 yılında Fazlı Necip’in “Menfi” romanı, sürgün konusunu, II. Abdülhamid dönemi açısından ele almış bir çalışmadır. Eserde, annesi ve babası ayrı yaşayan Ekrem’in, babasının ikinci hanımı İkbal tarafından, yasak aşk kıskançlığı sebebiyle mahalle hafiyesine ihbar etmesi konusu işlenmiştir. II. Abdülhamid Devrinin romanlara sıkça konu olan jurnalciliği ve bu sebeple yayılan rüşvetçiliği bu eserde de kendini göstermektedir. Yazar tutuklanma sürecinde değindiği rüşvet konusunda, Ekrem’in; Fehim Paşa’ya verdiği rüşvetle tutukluluk hâlini sürgüne dönüştürerek, dönemin hâlini de ortaya koyar. Fazlı Necip, sürgüne gönderilmemiş olsa da eser kahramanı Ekrem; Konya’ya sürgüne gönderilir.  Dönemin sosyolojik ortamını yansıtmaya çalışan yazar, sürgünlüğün bir sebebini ortaya koyarak bu bağlamda bir eser vermiştir.

İsyan 

Mehmet Celal

Mehmet Celal’in “İsyan” romanı da sürgünlüğü Fazlı Necip gibi II. Abdülhamid dönemi ile iç içe işlemiş ve kahramanı olan Vedat’ı, muhâlefet desteği sebebiyle birtakım işkencelere maruz bırakmıştır. Vedat’ın okuduğu yasaklı gazete toplatılmış ve sonrasında Vedat bu gazeteleri nereden bulduğu konusunda sorgulanmış, ardından Trablusgarp’a sürgüne yollanmıştır. Bu olay örgüsü okuyucuya bir sürgünlük hâlini yansıtır. Yazarın kendi deneyimi olmasa da eser, bu bağlamda “Sürgün Edebiyatı” eseri olarak değerlendirilmelidir.

Tezad

İzzet Melih Devrim

Aynı döneme ışık tutan ve sürgünlük bahsini işleyen bir başka roman; İzzet Melih Devrim’in “Tezad” romanıdır. 1902 yılında Çocuklara mahsus gazete yayınlayan ve daha sonra Fecr-i Ati topluluğuna katılan İzzet Devrim; bu romanında, okuyucuya üstü kapalı olarak hissettirdiği Jön Türk olan kahramanı Naşit Bey’i konu edinmiştir. Naşit Bey’in zaptiye nazırlığında bir baloya katılmasının ardından sorgulanması üzerine, çocukluktan tanıdığı ve evlilik planı yaptığı Büheyre’ye İstanbul’da daha fazla kalamayacağını söylemesi anlatılır. Naşit Bey ve Büheyre arasındaki konuşmalardan anlaşılan, Naşit Bey’in yurdu terk etmeye zorlandığı ve aksi durumda öldürüleceğidir. Siyasî kimliği sebebiyle bu duruma maruz kalan Naşit Bey, Avrupa’ya gitmektense, Batum’daki amcasının yanında yaşamayı tercih eder. Sürgünlük kurgunun esas meselesi değil, dönemin oluşturduğu bir süreçtir. II. Abdülhamid dönemi üzerine yazılmış romanların çoğunda sürgünlük konu olarak geçmektedir. 

Üç İstanbul

Mithat Cemal Kuntay

Bu dönemi en ayrıntılı şekilde ele alan Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” romanı da sürgünlüğe değinmiştir. Romanda, Mithat Paşa Osmanlı Saltanatının sona erdiğini dile getirmesi ve Jön Türk yanlısı olması sebebiyle sürgüne gönderilir. Yine Abdülhamid tarafından sürgüne yollanan Habibullah ve İttihat ve Terakki ile mektuplarının ortaya çıkmasıyla Adnan’ın sürgünlüğü de konuya dâhildir. Romandaki kişilerden birçoğunun sürgüne gönderilmesi, dönemin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. 

Şeyma Kısakürek Sönmezocak, “Yersizliğe yurtsuzluğa mahkûm edilme”, Kitabın Ortası dergisi, Kasım 2019, sayı 32.

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2020, 21:25
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26