Yerinden yurdundan edilmenin getirdiği: “Solastalji”

"Solastalji, iklimsel ve çevresel değişikliklerin neden olduğu sıkıntıyı tanımlamak için kullanılan bir tabirdir. Bu sıkıntı, “yer temelli bir sıkıntı”dır. Mesela, orman yangınlarının olduğu bir manzara solastalji duygusu yaratabilir." Nilgün Dağ yazdı.

Yerinden yurdundan edilmenin getirdiği: “Solastalji”

Solastalji, Avustralyalı çevre filozofu Glenn Albrecht tarafından 2003 yılında ortaya atılmış bir terimdir. Yaklaşık 15-20 yıllık bir bilimsel geçmişe sahiptir. Dolayısıyla nispeten yeni bir kavramdır. Teorik temeli henüz yeterince güçlenmediğinden ötürü kavramsal açıdan netlik kazanmamıştır. Hududu muğlaktır. Ama bugün, insanlık için yerel, bölgesel ve küresel bağlamda acil bir uyanma çağrısıdır.

Solastalji, iklimsel ve çevresel değişikliklerin neden olduğu sıkıntıyı tanımlamak için kullanılan bir tabirdir. Bu sıkıntı, “yer temelli bir sıkıntı”dır. Mesela, orman yangınlarının olduğu bir manzara solastalji duygusu yaratabilir. Ya da sel, deprem, kuraklık, savaş, terör, bulaşıcı hastalık gibi durumlar da pekâlâ solastalji hissi doğurabilir. Ancak, solastalji sadece yer’in (evin, yurdun, yuvanın, bölgenin...) bir dönüşüm veya bozulmaya maruz kalması sonucu ortaya çıkan duygusal, psişik ve varoluşsal sıkıntıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda, yer duygusu kaybına bağlı bir kimlik kaybıyla da ilgilidir. Solastaljinin 21.yy’ın ve geleceğin hastalığı olarak nitelenmesi bu bağlamda yersiz ve sebepsiz değildir.

Bugün, solastalji hakkında derinlemesine düşünmek için kritik zamanlardan geçiyoruz. Bir yandan COVID-19 pandemisi, diğer yandan yerkürenin hemen her noktasında beliren ve günlerce süren orman yangınları sadece çevreyle olan etkileşimimizi değiştirmekle kalmıyor, onunla olan duygusal ilişkimizi de krize sokuyor.

Albrecht, solastalji vakalarında yer/mekân kavramının çöktüğünü, aidiyet duygusunun kaybolduğunu ve bunların kümülatif sorunlara yol açtığını dile getirir. Nitekim pandemi sürecinde doğal aidiyet alanlarımız olan mekânlarımız (okullar, iş yerleri, oyun alanları, spor salonları, kültür merkezleri vb.) çöktü ve kendi yurdumuzda adeta turistler hâline geldik. Albrecht’in “insanın evindeyken yaşadığı sıla özlemi” (“sürgünsüz vatan özlemi”) şeklinde açımladığı trajik bir problemle yüzleştik. Ve pandemi sürecinde sadece yer’in/mekân’ın çöküşüyle karşı karşıya kalmadık. Aynı zamanda bağlantı kurma, anlam bulma, birbirimizle birleşme ve birbirimize karışma imkânını da kaybettik. Aidiyet duygumuzda -zorunlu olarak- bir kapanma ve daralma meydana geldi. Benzer şekilde, günlerce süren orman yangınları ve sonrasında ortaya çıkan hava kirliliği, puslu ve gri, kahverengi ve sarıya çalan gökyüzü ve elbette ki yaşanan maddi kayıplar (bilhassa evsizlik) pek çoğumuzu duygusal ve varoluşsal bir melankoliyle karşı karşıya getirdi.

Tüm bu süreçte her birimiz -bilincinde olarak ya da olmayarak- solastaljiyi farklı bir şekilde deneyimledik. Ve onun pandemi ya da orman yangınları kadar spesifik; insanın, insanlığın, yaşamın ve doğanın yok oluşu kadar da genel olabileceğiyle tanıştık.

Bugün, ikincil travma olarak görülen solastalji, aslında bir semptomdur. Ama neyin semptomu? İnsanın özensizliğinin, bencilliğinin, cehaletinin; tüketim güdüsünün çok aktif ve ön planda olmasının; insan-toplum-doğa diyalektiğini iyi okuyamamasının, önceliklerini (herkesten ve her şeyden önde tutması gerekenleri) belirleyememesinin...

Hepsi ve daha fazlasının...

Nilgün DAĞ

Yayın Tarihi: 09 Ağustos 2021 Pazartesi 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26