banner17

Yazarların ceplerinde neler varmış?!

Yazarların, şairleri, insanımızın ceplerinde neler varmış? Ne biriktirmişlerdi onlar?

Yazarların ceplerinde neler varmış?!

 

Daha lisedeydim, derslerde çok konuşan ve zaman zaman ukalalık eden bir arkadaşıma din dersi hocamız, “Öğrendiklerini saat gibi cebinde taşı!” demişti. “Taşı; ama ikide bir saati olduğunu göstermek isteyen insanlar gibi ortaya çıkarma; eğer birisi sana saati sorarsa söylersin; ama her saat başı saat kulesi gibi ötme!” İşte o gün ceplerimizde sadece bilgiyi değil, içinde bulunduğumuz bütün bir hayatı, zamanı ve umudu taşıdığımızı fark etmeye başladım.

Güneşle sokakta doğup güneşi uyuttuktan sonra evin yolunu tuttuğumuz senelerçocuk

Yokluktan, geleneğinden veya inancından dolayı biriktiren, atmayan, eşyaya ve tabiata saygısı ve sadakati olan bir neslin sokakta bulduğu her nesneden oyuncak yapan, oyun üreten çocukları olarak, belden lastikli veya aşırmalı (askılı) pantolonlarımızın, henüz 4-5 yaşlarında giymeye başladığımız ceketlerin, gociklerin torbalanmış ceplerinde ve çoraplarımızda neler yoktu ki: Kibrit kutusunun kâğıtları (papel), çakıl taşları, iplik, gazoz kapakları, naylon oyuncaklar, sakız, sakızlardan çıkan artist ya da futbolcu fotoğrafları, leblebi tozundan çıkan plastikten hayvan veya asker figürleri, sapan, aşşıklar, bilyeler, enekeler, leppik, çer çöp, toz toprak, sokakta bulduğumuz herhangi bir şey… Belimizde odundan veya kâğıttan yapılmış tabanca… Sırtımızda ince akasya dallarından yaptığımız ok ve yay… Daha neler neler…

Güneşle sokakta doğup güneşi uyuttuktan ve yıldızlarla oynaştıktan sonra evin yolunu tuttuğumuz seneler, annemiz tüm ceplerimizi kapının önüne boşalttırmadan bizleri içeri almazdı. Cebimizden boşalan üç beş nesne değil, koca bir şehirdi, sokaktı, hayallerdi, umuttu, hayattı, zamandı… Ancak her akşam kapının eşiğine zahiren boşalttığımız bu dünya, ruhumuzda kendine her daim en geniş yeri buluyor, gönül sarayımızın tahtından hiç inmiyordu… Ne kapılar ardına sığıyordu, ne eşiklerde düşüp kalıyordu, ne de yırtık pırtık ceplerimize tutunuyordu. Yüreğimiz en derin ve geniş cebimizdi.

Bedeninin dünyalık örtüsü olan giysilerinde ilk zamanlarda cep olmaması…

İslâm düşüncesinde şekil, beden dünyalıktır, fanidir. Bu “fena” hakiki bekâya vasıtadır. Dünya “ölümlü yalan”, uhrevî hayat “ölümsüz gerçek”tir. Fanilik duygusu, Şark dünyasının en belirleyici olgusudur. Bu olgu, Şark insanının sergüzeşt-i hayatının her şubesini tevazu üzerine inşa etmesini gerektirmiştir. Mekânda, zamanda, ilimde, meslekte, günlük hayatta, gelenekte tevazu…

Yanlış yorumlanması, bir müddet sonra toplumlarda eylemsizliği, miskinliği, kapalılığı; faniliğin ve tevazünün yerine ikame etmiş olsa da merkezdeki bu fanilik düşüncesi nedeniyle Müslüman halk, dünyalık varlığa çok rağbet göstermemiş, varlığıyla, gücüyle mağrurlananları kâmil insan olarak kabul etmemiş, ayıplamıştır. Ölümsüz olan ruhtur, kefenin cebi olmadığı için kişinin tüm dünyalığı ölümüyle birlikte dünyada kalmaktadır.

Nitekim yaşadığı evin mütevazılığı, bedeninin dünyalık örtüsü olan giysilerinde ilk zamanlarda cep olmaması Şark insanının zihinsel yapısının dışavurumudur. Cep dünyalıktır evvel. Cep maddedir. Maddenin peşine gitmek sefilin peşine gitmektir. Müslümanların çektiği sıkıntıları yazı ve şiirlerinde tüm gerçekliğiyle dile getiren İslâm ve İstiklâl şairi Mehmet Âkif’in mısralarında (Fatih Kürsüsünde) cebin çağla olan ilişkisini görebiliyoruz: “Cebinde gördü mü tane çil kuruş nazlım,/ Tokatlıyan'da satar mutlaka, gider de çalım./ Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;/ Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayı!/ Beyoğlu'nun o mulevves muhit-i fahişine/ Dalar gider, takılıp bir sefilin peşine.

Anadolu insanının cebinde diyalektiği, estetiği, ilmi, irfanı vardı

Bu düşünce ve inanç geleneğiyle kültürünü, estetiğini, ahlâkını, sosyal normlarını oluşturan Anadolu halkı da evvel zaman içinde, yaşadıkları coğrafyanın şartlarına, kültürüne ve iklimine göre sadece örtünmek ve korunmak için giysiler giymekteydi. Bu giysiler genellikle cepsiz olurdu. Cebi, cepkeni, yeni, kaftanı, mintanı delikti belki; ama ruhu kevgir değildi. Cebi boştu belki; amma yüreği doluydu. Bu durum, balı sevip cebinde arıyı taşıma durumudur. İç dünyamızda bugün en çok özlediğimiz bu samimiyet ve coşkunluk değil midir?

Necip FazılAnadolu insanının cebinde diyalektiği, estetiği, ilmi, irfanı vardı. Kültürü, tarihi vardı. Son çağda maddeyle olan imtihanıyla beraber tarihini, beslendiği kaynaklarını, kültür, estetiğini kaybetti. Dışa açık yüreğimiz ve ruhumuzu kaybettiğimiz gibi kapandı ceplerimiz, kapandı kapılarımız… Tek başına yaşıyoruz artık hayatı… Kayıtsız… Necip Fazıl’ın güzel bir beyti var: “El âlem çalışırken fethetmeye Merih'i,/ Sen cebinde kaybettin güneş dolu tarihi…

Çoğunluğu kırsalda sade ve geleneksel bir hayat yaşayan halkın, günlük hayatta cebe ihtiyaç duyduğu pek söylenemez. İnsanlar bir yerden başka bir yere giderken, gurbete çıkarken temel ihtiyaçlarını heybe, bohça, çıkın gibi “içini göstermeyen” eşyaların içine koyarak taşırdı.

Her insan, hayatının, ruhunun parçalarını taşır ceplerinde, içinde yaşadığı zamanı, maziyi… Sokak ortasında, bir kazada hayatını kaybedenlerin kimliğini tespit etmek için önce ceplerine bakılmaz mı? Ceplerindedir her ölünün sırrı, kimliği; yaşayanların olduğu gibi… Alaeddin Özdenören bir şiirinde bu gerçeği ne de güzel anlatır: "Gülüm gülüm/ Bu kentin koynuna girdiğim günden beri/ Cebimde ölümüm

Onlar ceplerinde ne taşıyorlardı?

Türk şiirinde Garip akımının öncüsü, “Delikli Şiir”in şairi Orhan Veli, diş fırçasını her zaman cebinde taşırdı. O, bir belediye çukuruna düşüp öldüğünde cebinde sadece 28 kuruşu vardı. Rahatsızlandığı sırada üstünde bulunan ceketin cebinden bir diş fırçasının sarılı olduğu kâğıda yazılmış ve hayatına girmiş kadınları tek tek anlattığı “Aşk Resmi Geçidi” isimli şiiri çıktı. 1 Şubat 1951'de arkadaşları tarafından anısına Son Yaprak çıkarıldı. Tek sayı olarak basılan bu dergide Orhan Veli'nin daha önce yayınlanmamış “Aşk Resmi Geçidi” şiiri de yer buldu.

20.yüzyılın hem feminist hem modernist yazarlarından Virginia Woolf (25 Mart 1882-28 Mart 1941) hayatında sık sık ruhsal buhranlar yaşamış, son rahatsızlığında kurtulamayacağına inanarak bastonuyla Ouse ırmağına kadar yürüyüp ceplerine kendisini batıracak kadar taş doldurmuş, kararlılıkla ırmağın sularına gömülerek intihar etmiştir. 2002’de The Hours adlı filmde Woolf’u ünlü aktris Nicola Kidman canlandırmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek bir gün yazdığı bir yazıdan dolayı hâkim karşısına çıkmak zorunda kalır. Hâkim sorar: “Yazında kalemi müsait yerine koyarım!” demişsin. Bu ne demek? Necip Fazıl, sakince cevap verir: “Kalem için en münasip yer ceptir efendim!” der ve iç cebinden çıkardığı kalemi bir daha cebine koyar.Sezai Karakoç

Cemil Meriç iç cebinde çakmağıyla sigarasını, Sezai Karakoç aşk şiirleri taşırmış… Aşkı cebinde taşırmış, yani kalbini, kalbinden düşen katreleri. Muazzez Akkaya’nın hiç haberi olmamış bu aşktan ve şiirlerden. Yalnızca paltosunun ceplerinde kimin yazdığını bilmediği aşk şiirleri bulurmuş.

Roman ve denemelerinde bilimin insan yaşamında yanlış kullanımını eleştiren, özellikle Türkçeye Kalıcı Felsefe adıyla tercüme edilmiş kitabıyla tanınan İngiliz yazar Aldous Huxley (1894-1963), Cemil Meriç gibi gözlerindeki ciddi görme bozukluğu nedeniyle çevresini hissederek yaşamayı öğrenmiş, hayatında hiç gözlük kullanmamış ve cebinde her zaman bir büyüteç bulundurmuştur.

 

Murat Ertaş yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Ağustos 2012, 01:55
YORUM EKLE
YORUMLAR
ÖKKEŞ KUL
ÖKKEŞ KUL - 6 yıl Önce

murat ertaş kardeşimizin kaleme aldığı böylesi bir kaliteli yazıya yorum düşmek de bir kalite meselesi. ve de birikim... adı anılan yazarlarımızın hem kişisel özellikleri hem yazı özellikleri bilinmeli ki, yorum da geliştirilebilsin. günlerdir bekledim, halen bekliyorum bu yazı için okur yorumunu. haydi dünyabizimciler, hodri meydan.

Nedim Tepebaşı
Nedim Tepebaşı - 6 yıl Önce

Monaroza'sını sır yapanın sırrının ifşa edilmesi ne kadar doğru idi ki?Sırrını (aşkını) sır yapana saygı duyarım ben sadece!Tecessüs bizim sermayemiz olmalı değil mi?

fatih
fatih - 6 yıl Önce

insana,büyüklere ilham veren en önemli amil, kişinin samimiyeti ile beraber etrafında olup biten hayatla ilgili olmasıdır. kendisini onlardan bir parça olarak görmesidir. onların dışında değil çoğunluğun ruhunu, hissiyatını yakalayabilmesidir. gelinen ve küreselleşen dünya insandan başta samimiyeti sonrasında sosyal ilişkilerin derinliğini aldı. ve fast food hayatı yaşamaya alışan insanoğlu artık hayata farklı gözle bakmaya başladı. hayattan, içtenlikten, samimiyetten, empatiden uzaklaştı.

banner8

banner19

banner20